Vahdanî bir hakikat, tefrik kabul etmez

İman altı rüknünden çıkan öyle bir vahdanî hakikattır ki, tefrik kabul etmez. Ve öyle bir küllîdir ki, tecezzi kaldırmaz. Ve öyle bir külldür ki kabil-i inkısam olmazlar. Çünki herbir rükn-ü imanî, kendini isbat eden hüccetleriyle sair erkân-ı imaniyeyi isbat eder. Herbiri herbirisine gayet kuvvetli bir hüccet-i a’zam olur. Öyle ise bütün erkânı, bütün delilleriyle sarsmayan bir fikr-i bâtıl, hakikat nazarında bir tek rüknü, belki bir hakikatı ibtal edip inkâr edemez. Belki adem-i kabul perdesi altında gözünü kapamakla, bir küfr-ü inadî yapabilir. Gitgide küfr-ü mutlaka düşer, insaniyeti mahvolur. Hem maddî, hem manevî Cehennem’e gider. (Şualar s.237 )

* * *

Ülema-i İslâm ortasında “İslâm” ve “iman”ın farkları çok medar-ı bahsolmuş. Bir kısmı “ikisi birdir”, diğer kısmı “ikisi bir değil, fakat biri birisiz olmaz” demişler ve bunun gibi çok muhtelif fikirler beyan etmişler. Ben şöyle bir fark anladım ki:

İslâmiyet, iltizamdır; iman, iz’andır. Tabir-i diğerle: İslâmiyet, hakka tarafgirlik ve teslim ve inkıyaddır; iman ise, hakkı kabul ve tasdiktir. Eskide bazı dinsizleri gördüm ki: Ahkâm-ı Kur’aniyeye şiddetli tarafgirlik gösteriyorlardı. Demek o dinsiz, bir cihette hakkın iltizamıyla İslâmiyete mazhardı; “dinsiz bir müslüman” denilirdi. Sonra bazı mü’minleri gördüm ki; ahkâm-ı Kur’aniyeye tarafgirlik göstermiyorlar, iltizam etmiyorlar.. “gayr-ı müslim bir mü’min” tabirine mazhar oluyorlar.

Acaba İslâmiyetsiz iman, medar-ı necat olabilir mi?

Elcevab: İmansız İslâmiyet, sebeb-i necat olmadığı gibi; İslâmiyetsiz iman da medar-ı necat olamaz. (Mektubat s.34 )

* * *

Aziz, sıddık ve ziyade müteharri ve müstefsir kardeşim Re’fet Bey!

Senin faik zekân ve dikkatin, sorduğun suallerin çoğuna cevab verebildiği için, muhtasar cevab veriyorum, gücenme. Seninle çendan konuşmak istiyorum, fakat vaktim müsaadesizdir.

Müslim-i gayr-ı mü’min ve mü’min-i gayr-ı müslimin manası şudur ki: Bidayet-i Hürriyette İttihadçılar içine girmiş dinsizleri görüyordum ki; İslâmiyet ve şeriat-ı Ahmediye, hayat-ı içtimaiye-i beşeriye ve bilhâssa siyaset-i Osmaniye için, gayet nâfi’ ve kıymetdar desatir-i âliyeyi câmi’ olduğunu kabul edip, bütün kuvvetleriyle şeriat-ı Ahmediyeye tarafdar idiler. O noktada müslüman, yani iltizam-ı hak ve hak tarafdarı oldukları halde mü’min değildiler; demek müslim-i gayr-ı mü’min ıtlakına istihkak kesbediyordular.

Şimdi ise firenk usûlünün ve medeniyet namı altında bid’atkârane ve şeriatşikenane cereyanlara tarafdar olduğu halde; Allah’a, âhirete, Peygamber’e imanı da taşıyor ve kendini de mü’min biliyor. Madem hak ve hakikat olan şeriat-ı Ahmediyenin kavaninini iltizam etmiyor ve hakikî tarafgirlik etmiyor, gayr-ı müslim bir mü’min oluyor. İmansız İslâmiyet sebeb-i necat olmadığı gibi, bilerek İslâmiyetsiz iman dahi dayanamıyor, belki necat veremiyor, denilebilir. ( Barla Lahikası s.349 )

Ve keza Cenab-ı Hakk’ın Arz’ında beşerin halife olması, Allah’ın hükümlerini icra ve kanunlarını tatbik etmesi içindir.(İşarat’ül i’caz s.209)

* * *

Demokrasi ne demektir?

Demokrasi kısaca ‘Halkın kendi kendini yönetme biçimi’ olarak tarif edilir.
“Eğemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü bu tarifden çıkmıştır.

Demokrasilerde idarecileri de, uygulayacakları kanun ve yasaların da halk veya halkın temsilcileri yapar, tanzim eder ve uygular. Halkın dediği olur. Halk veya temsilcileri dinen meşru veya gayr-ı meşru ölçüsüne bağlı olmadan istediği gibi iradesini kullanır. Hatta aşırı laik ülkelerde dine atıf bile yapamaz. Mesela: faizin tamimi, kumarın serbestiyeti, zinanın en çirkin şekli ile şuç unsuru olarak görülmemesi, dinsizlik propağandası, Allahı alenen inkar gibi konularda fikren propağanda yapmak serbestliği… gibi kanun çıkarabilir

Demokrasinin müsbet bir yönü ise halkın ehil olan kimseyi idareci seçmesi islami esaslar ile çatışmaz belki İslamidir diyebiliriz. Bu şık itibariyle demokrasi kelimesi tartışma konusu olmaz. Üstadımız da bu manada ve hürriyetleri hürriyet-i şeriyye manasında kullanmıştır.

Yoksa yoksa kanunlar şeri olması şarttır. Kitab, sünnet, icma ve kıyas esaslarının dışında bütün nev-i beşer bir araya toplansa birtek hükm-ü Kur’an’ı tebdil edemez ve muaraza tarzında muhalefet eden şirke gider ve üstadımız da bu manada katiyen kullanmamıştır.

* * *

Dinde, İslamiyette, hakimiyet kime aittir?

Cevap: Hükümler doğrudan Cenab-ı hakka aittir. Peygamberler ve peygamberimiz (a.s.m) de Allah’ın emir ve yasaklarını tebliğ ve tatbik eder. Ondan sonra gelen Halife ve idareciler o emir ve yasakları aynen tatbik etmekle mükelleftir. Allah’ın ahkamına zıt bir kanun çıkaramaz. Ancak uygulamada bir eksiklik olursa dinin izin verdiği konularda ruh-u şeriata muvafık olmak şartı ile örfden, tecrübeden, ilimden istifade ile düzenlemeler yapabilirler.

Cumhuriyet ki, şeriat-ı garra teessüs ettiğinden, ahkâmda Avrupa’ya dilencilik etmek, din-i İslâma büyük bir cinayettir. (Divan-ı harbi örfi s.58)

Gelelim demokrasi denen beseri sisteme ve arizi sistemin yeni putuna. Bizler şer’i şerifciyiz, şeriatçiyiz, ahkam-ı Kur’aniyeyi değil böyle pespaye beşeri sistemlere kainata değişmeyiz. Rejimin taraftarı olamayız. Karşısındayız. İrade-i ilahiyeye tabi olduğumuzdan Kur’ani sistemin gelmesini arzu ederiz fakat irâde edemeyiz. Demokrasi, yunan felsefesinin fikrî veledlerinden olması hasebiyle de bizimle uyuşacak bir tarafı yoktur. Fakat şu alemin dagdaga-yı siyasiye içerisinde ehven-i şer olarak görüyoruz görmekteyiz. Ehl-i sünnet ulemasından azıcık haberdar olan bilir ki hiç bir ulema-yı ehl-i islam ulema-yı sû’ olmamak kaydıyla böyle bir fikri bitamamiha islamidir diyerek kabul edemez, etse büyük bir cinayet işler. Zaten mesele etraf-ı erbaasıyla o dört makalede de izah edilmistir.

Bâzan zıd, zıddını tazammun eder

Zaman olur zıd, zıddını saklarmış.
Lisân-ı siyasette lâfız, mânânın zıddıdır.
Adâlet külâhını, zulüm başına geçirmiş; hamiyet libasını, hıyânet ucuz giymiş.
Cihad ve hem gazâya, bâğî ismi takılmış.
Esâret-i hayvanî, istibdad-ı şeytanî, hürriyet nâm verilmiş.
Zıdlarda emsâl olmuş, sûretlerde tebâdül, isimlerde tekabül, makamlarda becâyiş-i mekânî.
(Sözler s.707 )

Şimdi elimizi vicdanimiza koyup Üstadımızın elmas misal, mercan gibi Eski Said Asarından okuyalım, orada ki hürriyet-i şeriyye nerede, demokrasi nerede.. Orada tadad edilen şûra-yı hakiki nerede demokrasi nerede.. Orada analizi yapılan efkar-ı siyasiyye nerede, demokrasi nerede… Belli ki bir komite alem-i islamdaki efkar-ı müstakimenin burc-u âlâsındaki nurculuğu bozmak için kavramlar üzerinden ciddi bir algı operasyonunu elli yıldır yapıyor.. İşte malum güruhun “diyalog, hoşgörü” gibi kavramlarına “meyl-i insaniyetkarane” gibi kelimatı alet etmesi gibi…

 Abdullah Hulusi – nurdanhaber.com

Sende yorum yazabilirsin