Vakıdî’nin Mühürlü Kesesi

İslam toprakları günden güne genişliyor, yeryüzünün görüp görebileceği en insanî medeniyetin elmas kubbesi, gök semaya doğru büyüyerek yükseliyordu. O elmas kubbe altında, insanlığın kadim defterine yine elmas harflerle yazılacak nice hatıralar yaşanmaktaydı. Hz. Peygamber’in (asm) seferleri üzerine yazdığı Kitab-ül Megazî adlı tarih kitabının yazarı Abdullah Vakidî (747-823), yazdıkları ve halka anlattıklarıyla, insanları bilgilendirir, heyecanlandırır ve iyi insanların safına katılma arzularını coştururdu. Herkes onu sever ve takdir ederdi.

Bu gayretli insan, birgün geldi ve artık eskisi gibi sağa sola koşturamaz ve kendisine para kazandıracak işlerin üstesinden gelemez oldu. Ayrıca kendine has fikirleri ve ilkeleri yüzünden devrin büyükleri de, Vakıdî’yi unutmuş ve bir köşeye itmişlerdi. Vakıdî’nin kalabalık bir ailesi vardı. Öyle bir zaman geldi ki, kendisi evlatları ve torunları için ancak kuru ekmek bulabiliyordu. Ailesine karşı mahcup ve boynu büküktü. Derken, bayram geldi. Vakıdî’nin hanımı, bayram gününün sabahında karşısına geçip şöyle dedi:

“Biz senin aileniz. Senin fikirlerine saygı duyarız ve doğruluğuna inanırız. Bu uğurda sen hangi sıkıntıyı çekersen, biz de seve seve o sıkıntıyı seninle paylaşırız. Bunu zevk ü sefa ile yaparız. Fakat bu yavrucuklarımızın ne günahı var? Şu perişan hallerine bir bak! Bayram gelmiş, onların üstü başı neredeyse çıplak. Senin sözlerine ve uğrunda direndiğin fikirlerine saygı duyanın hiç yok mu? Zor zamanında imdadına koşacak bir dostun bulunmaz mı? Bir haber göndersen de, yardım istesen, olmaz mı?”

Vakidî’nin iki sadık dostu vardı. Her biri bir ötekinden daha aziz idi. Onlardan birine bir mektup yazıp gönderdi. O sadık ve aziz dost, derhal ağzı mühürlü bir kese dolusu altını Vakıdî’ye gönderdi. Kese ile birlikte gelen notta ise, içinde bin dirhem altın olduğu yazılı idi. Vakıdî o keseyi açmak üzereydi ki, öteki aziz ve sadık dostundan bir mektup getirdiler. Açtı okudu. Dostu, Vakıdî’nin durumunu bilmiyordu. Bilmediği için, ondan acele yardım istiyordu. Vakıdî, elindeki mühürlü keseyi hiç açmadan, mektubu getiren kimseye verip, gönderdi. Böylece birinci dosttan gelen kese, doğruca ikinci dosta gitmiş oldu.

Vakıdî, o günün gecesinde evine gidemedi. Karısına ne söyleyecekti? Mescide gitti ve sabaha kadar ibadet edip, Rabbisine dua etti. Sabah olduğunda ise,—olmuşla ölmüşe çare yok—gidip, karısına olan biteni anlattı. O saliha kadın, kızıp bağıracak yerde:

“Bey, sana da bu yakışırdı. İyi yapmışsın..” dedi.

Tam o sırada kapı çaldı. Açtılar, karşılarında, ilk sadık dostu buldular. Elinde ise, Vakıdî’ye gönderdiği o mühürlü kese vardı ve kese açılmamıştı. Vakıdî, bu işe çok şaşırdı. Dostu sordu:

“Sana gönderdiğim bu keseyi sen ne yaptın? Allah aşkına doğruyu anlat!”

Vakıdî, olanı biteni anlattı. Dostu, onu dinledikten sonra, buğulanan gözleriyle şunları söyledi:

“Senin mektubun bana geldikten sonra, bu keseyi derhal sana gönderdim. Fakat bende hiç para kalmadı. Üstelik çok acil bir ödemem vardı. Bunun üzerine ikimizin de dostu olan falancaya mektup gönderdim. Onun o sırada hiç parası yokmuş. Parasız olduğu ve senin halini de bilmediği için, senden istemiş. Sen de, benim sana gönderdiğim bu keseyi ona göndermişsin. O da senden gelen bu keseyi, bana, yani ilk sahibine göndermiş. Şimdi biz bu kesedeki altınları üçe böleceğiz. Böylece hepimizin ihiyacı giderilmiş olacak.”

Öyle de yaptılar. Üç aziz ve sadık dost, ihtiyaçlarını giderdiler. Onlardan geriye de, keseler dolusu altına bedel bu ibretli öykü kaldı.

Selim Gündüzalp

Zafer Dergisi

Sende yorum yazabilirsin