Vakıf Ağabeylerle bir Hasbihal

Aziz Sıddık ağabeyler;

Öncelikle siz sevgili ağabeylerimize arz ediyoruz ki, her gün dersini hocasına okuyan bir talebe gibi, Nurdan aldığımız feyizlerimizi, her vakit için sevgili ağabeylerimize arz edelim. Risale-i Nur’un hakikati ve feyzi, beni minnettarane, bir parça Nur hizmetleri —Tasarrufumuz dâhilindeki talebeleri; dava şuuruna sahip, Risale-i nur’u bir hayat tarzı, bir yaşam biçimi olarak benimsemiş birer birey haline NASIL getirebiliriz?–namına konuşturmuş ve benim gibi konuşan çok kalblere hayat verebileceği kanaatine vararak aşağıda yazılı veçhile bazı müşahedelerimi engin hoşgörünüze sığınarak, kaleme almış bulunmaktayım.

Lahika Mektupları ve Ağabeyler

Talebe mezun olduğunda; bu hizmetin yapı taşlarından olan ağabeylerini tanıyacak, en azından bu hizmetin bu güne nasıl geldiğini bilecek, dava şuuruna sahip, şuurlu bir seviyeye getirilmesi… bazı nur dershanelerinde 2-3 yıl kalıp aynı zamanda hizmet geçmişi olan nice talebe var ki; hizmetin yapı taşlarından olan ağabeylerimiz hakkında(nasıl bir dava şuuruna sahip oldukları, nasıl bir hizmet hayatı geçirdikleri vb.) maalesef hiçbir malumat sahibi değil. Gerçek şu ki; Nur hizmetinin bir ayağı imani mevzular iken, diğer ayağı da lahika mektuplarıdır. Talebeye her iki noktada rehberlik etmek gerek…

Evet, Risale-i Nur’un te’lifi, zuhuru ve neşriyle beraber hizmet-i Nuriyenin ve ders-i Kur’âniyenin tâliminde ve ifasında ve meslek-i Nuriyenin taallümünde ve uzun bir zamandaki hizmetin devamında vâki olacak binler ahval ve hücuma mâruz talebelerin cereyanlar karşısında sebat, metanet ve ihlâsla hareketlerinde onlara yol gösterecek, hizmet-i Kur’âniyenin inkişafında suhulete medar olacak ikaz ve ihtarlara elbette ihtiyaç zarurîdir, kat’îdir, bedihîdir.

Hem lâhikaların bir kısmı ihtiyaca binaen yazılmış ve yazdırılmış ihtarlar olması ve aynı ihtiyacın her zaman tekerrürü melhuz bulunduğundan daima müracaat olunacak hikmetleri ve düsturları muhtevîdir. Nitekim yüzer vakıalar, hadiseler ve meselelerde bu ihtiyaç, kendini göstermiştir.

Risale-i Nurların Okunmasındaki Keyfiyet

Talebeleri; Risale-i Nur’un; sadece “okuma saati” içinde okunan, dershanede kalmak için okunması gereken bir kitab olarak görülmesinden kurtarmak gerek. Bu sorun giderilmediği içinde talebe sadece dershanede “okuma saati” içinde Risale okumakta; diğer boş zamanlarında ve yazları; yani dershane haricinde okumamaktadır.

Hâlbuki talebe ömrü boyunca başında bir vakıf olduğu halde risale okuma imkânına sahip olamayacaktır. Dolayısıyla himmetimizi âli tutup, talebeyi; her nerede olursa olsun, hangi şartlar içerisinde bulunursa bulunsun, öyle bir aşılamak gerekir ki- yemek yemeğe, su içmeye ihtiyaç hissettiği gibi- Risale-i nuru okumaya ihtiyacını hissettirmeliyiz. Bunu da ancak keyfiyetli bir Risale okuma şuuru kazandıracak uygulamalarla yapabiliriz.

Örneğin Pilot bölge olarak Dershanemizde 2-3 senedir uyguladığımız; zaman kısıtlaması yapılmayan, herkesin serbest olarak risale okuduğu, vakıf ağabeyin sadece kontrolör vazifesinde bulunduğu; bir “keyfiyet” uygulaması, çok güzel neticeler husule getirmiştir. Bu neticeler; aynelyakin beraber kaldığımız talebeler de; hakkalyakin de kendimizde -yazın cazibedar lehviyatların yoğun olduğu ortamlarda bile risale okuma- suretinde bizzat yaşayarak müşahede ettik.

ADAB-I MUAŞERET Uygulamaları

Risale-i Nur’un bir yaşam tarzı olarak benimsetilemediği için; yeni talebelerin eski talebelerin boyasıyla boyandığını göz önüne alırsak; özellikle eski talebelerde, Adabı Muaşeret kaidelerini kendi şahsi hayatlarında yaşayamadıklarından dolayı ciddi sıkıntılar göze çarpmaktadır. En basitinden örneğin; “tuvalet adabına” ehemmiyeti talebelere kavratılamadığından, yapılan ibadetlerin sıhhati sıkıntıya girebiliyor. Vakıf ağabeylerimiz bu meselenin ciddiyetinin farkında olup, eski talabe ile bizzat himmetini sarfedip ilgilenerek, adabı muaşeret uygulamalarında rehberlik etmeleri gerekiyor.

Nur dershanelerinden Ayrılmalar

Dershaneye yeni Gelen Her Talebenin Muhakkak zamanla budanacak tarafları olur. Çok dehşetli bir ortam ve zamanda yaşıyoruz. Günün büyük bir kısmını dershanede geçirdiğimiz için, talebenin dışardan aldığı yara-bere’leri bazen göremeyebiliyoruz. Dolayısıyla Talebenin dışardan aldığı yaraları zamanında tedavi edemediğimiz içinde; talebe dershaneden çıkma sürecine gidebiliyor.

Her talebenin onu hizmete kazandıracak bir yanı vardır. Bu noktayı ferasetimizle keşfedip, muhatabımızı bu noktadan kullanıp; talebenin yönünü Risale-i Nur’u okumaya sevk edebilir.

İnsan yüz kapılı bir saraya benzer. 99’u kapalı olsa muhakkak bir tanesi açıktır. O kapıdan girip talebeyi içten fethedebiliriz.

Bir talebe dershaneden çıktığında hemen ardından niye dershaneden çıktığı konusunda nice yorum yapar (sigara içiyordu, sinemaya gidiyordu, top oynuyordu, internete takılıyordu, v.b.) ve ardından dosyasını kapatırız.

Ama şu noktayı hep göz ardı ederiz: şeytan bir talebeyi dershaneden çıkartmak için türlü desiseler, oyunlar, tuzaklar kurarken; “Acaba ben o talebenin dershaneden çıkmaması için ne tür faaliyetlerde bulundum, O talebenin gönlünü kazanmak için ne yaptım?” gibi soruları nefsimize sormak bazen aklımıza gelmiyor.

Bir talebeyi hizmete bağlayan, öncelikle o dairenin vakfı ve diğer talebelerle arasında kurduğu “gönül bağı” na bağlıdır. Bu bağ kuvvetlendikçe talebe önce gemileri yakıp dershanede kalmaya karar veriyor; ardından da risaleyle baş başa kaldığında; zaten asıl terbiyeyi risale yapar; artık onu hizmetten koparacak diğer sebeplerde bertaraf oluyor.

Hali hazır imam hatiplerimizin uyguladığı “haset etme, kin gösterme, …” yani şunu yapma, bunu yapma gibi emir ifadelerinin çoklukla medreselerimizde kullanıldığı vakidir.

Hâlbuki üstadımızın bu yaraya merhem olarak gördüğü şu cümleleri kendimize düstur edinmek gerek…

“İşte, tahmin ederim ki, nâsihlerin nasihatleri şu zamanda tesirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki: Ahlâksız insanlara derler, Hased etme, hırs gösterme, adâvet etme, inat etme, dünyayı sevme.” Yani, “Fıtratını değiştir” gibi, zâhiren onlarca mâlâyutak bir teklifte bulunurlar.

Eğer deseler ki, “Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecrâlarını değiştiriniz”; hem nasihat tesir eder, hem daire-i ihtiyarlarında bir emr-i teklif olur.”

Yani; başlarda dediğimiz gibi her talebenin muhakkak onu içerden fethedecek bir tarafı vardır. İşte bu noktada devreye girip talebeyi; dershane içinde uygun görülmeyen hallerden kurtarabilecek şekilde dershane içinde öyle bir ortam oluşturulmalı ki, talebeye dışarı çıkıp o kötü alışkanlıklarını unutturabilsin.

Dershanemizi, monoton bir hayatın yaşandığı, standart bir hayat şeklinin sürdüğü (1 saatlik okuma programı, cemaatle Risale okuma, 3 öğün yemek; geri kalan zamanlarda ders çalışma) bir ev değil; keyfiyetli bir yaşam tarzının hüküm sürdüğü, değişik faaliyetlerin yaşandığı keyfiyetli bir hale getirebilir. Zira helal dairesi geniştir. Keyfe kafidir. Harama girmeye lüzum yoktur.

Yani, biraz daha açarsak; talebeye fıtratına muvafık bir vazife daire içinde verilirse; bu talebeyi hem dershane içinde tutacak, hem de hizmette terakki etmesini sağlayacaktır…

 

Talebeyle İstişare

Şu anda yenidünya düzeninde hemen hemen her alanda öğreten merkezli değil, öğrenen merkezli bir eğitim modeli uygulanmaktadır. Yani vakıf merkezli bir dershane sistemi değil; talebenin merkezde olduğu bir medrese sistemine ihtiyaç vardır.

Bir dershanede işi yapan her zaman için eski talebedir. Vakıf Hizmetin vitrindeki görüntüsüdür. Hal böyle iken medreselerde vakıfların benmerkezcilikten kaçıp talebeyi de yönetimin birer ferdi olarak görmesi gerekir.

Talebelerin fikirlerine her zaman için değer veren bir vakıf; Allah’ın izni ile istişare olduğu için hiçbir kaybı yoktur. “Ben her şeyi biliyorum”, “Talebenin bana vereceği bir şey yok” gibi talebeyi güdülecek koyun gören bir düşünce için iki taraflı bir kayıp ve manevi sorumluluk vardır.

“Talebesiyle devamlı meşveret eden bir vakıf; iki taraflı bir kazanca sebep olur.”

 

Sözde değil, Özde Kalbi Tesanüd

Cenab-ı Hakkın ihsan ve keremiyle siz kıymettar ağabeylerimizle gayet kudsî ve gayet ehemmiyetli ve gayet kıymettar ve her ehl-i imana menfaatli bir hizmette taksimü’l-mesâi kaidesiyle iştirak etmişiz.

Tesanüdümüzden hâsıl olan bir şahs-ı mânevînin fevkalâde ehemmiyet ve kıymeti ve üstadlığı ve irşadı bize kâfidir.

Ancak ağabeyler arasındaki tesanüdün sağlanmasına engel olan şu ki; her bir ferdin fıtraten farklı bir meşrepte olması… Bu noktada üstadımız gene imdadımıza yetişiyor ve mükemmel bir düsturu hayat sunuyor… Dolayısıyla bu hizmete gönül vermiş bütün ağabeylerimizi ferasetimizle nasıl bir meşrep üzere bulunduklarını keşfedip, beşeriyet cihetiyle zayıf noktalarını dikkate alıp, sözde değil özde, kalbi bir iletişim kurabiliriz.

Nazarımızı; Aramızdaki, fıtrattan kaynaklanan meşrebi ayrılıklara değil de, hizmet ortak paydasına çevirmeliyiz.

Bazan insanın gururu ve nefisperestliği, şuursuz olarak, kudsi hizmetimizdeki Dava kardeşine karşı haksız olarak, sözde olmasa dahi kalbi olarak adâvet eder; kendini haklı zanneder.

Evet, muhabbetin sebepleri, iman, İslâmiyet, cinsiyet ve insaniyet gibi nuranî, kuvvetli zincirler ve mânevî kalelerdir.

Adâvetin sebepleri, ehl-i imana karşı küçük taşlar gibi bir kısım hususî sebeplerdir.

Öyleyse, bu hizmette olan bir kardeşine hakikî adâvet eden, o dağ gibi muhabbet esbablarını istihfaf etmek hükmünde büyük bir hatâdır.

Üstadımıza kulak verelim;

“Rica ederim, üçünüzün hakkında birbirinden ziyade gücenmeye ehemmiyet verdiğimden gücenmeyiniz.
Çünkü, Hüsrev’le Feyzi’de benim gibi insanlardan tevahhuş ve sıkılmak var. Hem birbirine bir derece meşrepçe ayrıdırlar.

Ve Sabri ise, akraba ve tarz-ı maişet cihetinde hayat-ı içtimaiye ile bir kaç vecihte alâkadar ve ihtiyata mecburdur.

İşte üçünüz bu ihtilâf-ı meslek ve meşrep haysiyetiyle o dağdağalı koğuşta ve sıkıntılı kalabalık içinde herhalde tam tahammül ve sabredemediğinizden ben telâş edip vesvese ediyorum. Çünkü, pek az bir muhalefet bu sırada pek zararı var.”

 

Su-i Zan Hastalığı

Risale-i Nur şakirtlerinin tesanüdlerine zarar vermek için birbirinin hakkında su-i zan verdiriyorlar, tâ birbirini itham etsin. Belki “Filân talebe bize casusluk ediyor der, tâ bir inşikak düşsün. Dikkat ediniz, gözünüzle görseniz dahi perdeyi yırtmayınız. Fenalığa karşı iyilikle mukabele ediniz. Fakat çok ihtiyat ediniz, sır vermeyiniz. Zaten sırrımız yok; fakat vehhamlar çoktur. Eğer tahakkuk etse, bir talebe onlara hafiyelik ediyor, ıslahına çalışınız, perdeyi yırtmayınız.

Muhabbet, uhuvvet, sevmek, İslâmiyetin mizacıdır, rabıtasıdır. Ehl-i adâvet, mizacı bozulmuş bir çocuğa benziyor ki, ağlamak ister; birşey arıyor ki onunla ağlasın. Sinek kanadı kadar ehemmiyetsiz birşey, ağlamasına bahane olur. Hem insafsız, bedbîn bir adama benzer ki, su-i zan mümkün oldukça hüsn-ü zan etmez. Bir seyyie ile on haseneyi örter. Bu ise, seciye-i İslâmiye olan insaf ve hüsn-ü zan bunu reddeder.

Hakkı bulduktan sonra ehak için ihtilâfı çıkarma

Ey talib-i hakikat! Madem hakta ittifak, ehakta ihtilâftır.

Bazan hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden Ahsen.

İnsan hatâdan hâli olamaz; fakat tevbe kapısı açıktır.

Nefis ve şeytan, sizi, kardeşinize karşı itiraza ve haklı olarak tenkide sevk ettiği vakit, deyiniz ki: “Biz, değil böyle cüz’î hukukumuzu, belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünyevî saadetimizi Risale-i Nur’un en kuvvetli rabıtası olan tesanüde feda etmeye mükellefiz. O bize kazandırdığı netice itibarıyla dünyaya, enaniyete ait herşeyi feda etmek vazifemizdir” deyip nefsinizi susturunuz.

Medâr-ı nizâ bir mesele varsa meşveret ediniz. Çok sıkı tutmayınız; herkes bir meşrepte olmaz. Müsamahayla birbirine bakmak şimdi elzemdir.

Beğendiğin şeyde ifrat etme.

Bir derdin dermanı başka derde dert olur. Panzehiri zehir olur.

Derman hadden geçerse dert getirir, öldürür.

 

Elhasıl:

Evet, sevgili ağabeyler.

Biz Allah’tan, Kur’ân’dan, Habib-i Zîşandan ve Risale-i Nur’dan ve Kur’ân dellâlı siz sevgili ağabeylerimizden ebediyen razıyız.

Ve intisabımızdan hiçbir cihetle pişmanlığımız yok.

Hem kalbimizde zerre kadar kötülük etmek için niyet yok.

Biz ancak Allah’ı ve rızasını istiyoruz.

Gün geçtikçe, rızası içinde Cenâb-ı Hakka vuslat iştiyaklarını kalbimizde teksif ediyoruz.

Bilâ istisna bize fenalık edenleri Cenâb-ı Hakka terk etmekle affetmek ve bilakis bize zulmeden o zâlimler de dahil olduğu halde herkese iyilik etmek, Risale-i Nur talebelerinin kalblerine yerleşen bir şiar-ı İslâm olduğunu, biz istemeyerek ilân eden Hazret-i Allah’a hadsiz hudutsuz şükürler ediyoruz.

Cenâb-ı Hak, zayıf ve tahammülsüz omuzlarına pek azametli bâr-ı sakîl tahmil edilen siz sevgili ağabeylerimizden ebediyen razı olsun ve yüklerinizi tahfif etmekle yüzlerinizi ebede kadar güldürsün. Âmin.

Vesselam

Hasan TAYFUR

www.NurNet.org

3 tane yorum yapılmış

  1. Nabi dedi ki:

    Dersanelerdeki muhtemel sorunları tesbit edip çare taharrisinde olmak güzel olmuş. İnşallah müsbet hareket metodu ile etkin çözümler bulunur.
    Acizane benim de bir tesbitim var. 25-30 senedir hizmette bulunan bazı büyüklerimiz talebelerin terbiyesine taalluk eden sorunların çözümünde, kendi zamanlarında gördükleri, uyguladıkları metodlarla, anlatımlarla, faaliyetlerle çözüm arayışında oluyorlar. Geçen 30 yılın kuşaklarda yaptığı manevi erozyonun tamirinin 30yıl önceki metodlarla olamayacağını tesbit etmekte hizmetteki tecrübeleri engel oluyor. “Biz bu şekilde terbiye aldık, öyleyse bu metod haktır, öyleyse bu metodla gelecek nesilleri de manevi hastalıklarından kurtarabiliriz.” şeklinde bir anlayış hakim oluyor. Bu anlayışı da “Rnur’a sadakat” ile özdeşleştirebiliyorlar. Oysa 30 yıl önceki kuşak manaya/melekuta daha yakın; bazı erdemleri daha çok aileden ve toplumdan alabilmiş bir halde idi; bu zaman ise çok daha fazla egolar şişirilmiş, nefsin hazzına hizmet eder bir anlayış topluma yerleşmiş, gençler çok daha fazla akılları başlarından gitmiş bir halde; hedefi ideali gayesi nedir, niçin yaşıyor farkında bile değil. Evet bugün elhamdülillah Rnur daha serbest, ulaşmak daha kolay ama ulaşan kesim 30 sene öncesine göre daha yaralı, manen daha hasta.
    O zaman, aslolan manayı bozmadan o manayı genç kuşağa aktarabilmek için metodlar düşünmeliyiz. Eğer böyle bir adaptasyona ihtiyaç olmasa hizmet çok monoton ve ciddi gayret gerektirmeyen bir hal alır. Oysa vazifemiz hakikatle muhatabı buluşturmak; “ben anlatayım dinleyen dinlesin” diyemeyiz. Dinlettirmek için -düsturlardan taviz vermeden- talebenin kalp ve aklına giden yolları genişletecek, ciddi metodlar üretip samimi gayret içinde olmalıyız.
    Bu asrın çok yaralı gençleri namına yazdım, inşaallah hakikati onların alabileceği şekilde, müsbet hareketle takdim edelim.

    • erdal demirtaş dedi ki:

      “Ey nefsim! Deme, “Zaman değişmiş, asır başkalaşmış. Herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder, derd-i maişetle sarhoştur.” Çünkü ölüm değişmiyor. Firak, bekaya kalb olup başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insanî değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür’at peydâ ediyor.”

  2. OACER dedi ki:

    Selamü Aleyküm.

    6000 sayfa risale-i nur 3000 Sayfası taklidi imandan tahkiki imana geçiriyor.3000 sy bu asırda müslüman modeli gösteriyor her kabileyet sahibi kendi fıtratındaki esmasını parlatıyor. Hizmeti resmi değildir Hasbi dir emir girerse dersane yıkılır. Mutlak varisler ağbeyler dışındaki uygulamalar kendi esmalarında parıltıları. Kitap eksenli olmak gerekiyor.Şahıs eksenli metodlar Malum imamlı cemaatlere benzer Açık ünüversite manasını ihyasının artırılması.Cematimiz asabı suffa manasıda olmakla beraber HZ Ebu bekirler, Ömerler, Osmanlar, Hamzalarda var.Kendi uyguladığımız tarzlarımızdan ziyade Kendimiz aşmak mani olmaktan korkmak,Yarın Mahşerde hesabı görerek hareket etmenin manasının ihyasın takviyesi. Kitap yazanla amel etmek .Zübeyir abi diyor Üstadım ağzından duymadığım kitap da yazmayanla amel etmemek.Ben bile söylesem kitap bulmazsanız amel etmeyin diyor Abilerin Abisi.Risale i nur şartlara göre talebesini yetiştirir vessalam

Sende yorum yazabilirsin