Vakıf’larla 72 Saat

Ankara’da yapılacak olan Vakıf Okuma Programından haberdar olunca ben de katılmak istedim, Allah da nasip etti.

Ankara’ya akşam namazı saatlerinde vardık, birbirlerini sadece Allah için seven bu insanların bu kardeşlerin içinde olmayı Allah’ın bana bir lütfu diye düşünüyorum.

O huzur ve ferahla yemeklerimizi yiyip dersimizi yapıp bize ayrılan odalarda istirahata çekildik.

Saat 04.00 da teheccüt namazı kılmak için kalktık teheccüt namazı ve ardından sabah namazlarımızı da eda edip 8.30 da yapılacak olan kahvaltıya kadar istirahat ettik.

Her grup yemeklerin dağıtımı için sırayla nöbetçi oluyor,

İlk sabah kahvaltısını vermek bizim grubun vazifesi idi, yaklaşık 200 kişiye kahvaltılarını ikram ettik, diğer öğünlerde gelenlerin sayısı gitgide artınca, ben

-İyiki nöbet erken geldi bu kadar insana yemek vermek oldukça yorucu olacaktı diye sesli düşündüm, vakıf olmanın farkını orada gördüm, çünkü böyle düşünen sadece bendim, oysa vakıf kardeşler bunun bir hizmet olduğunu, verilen ikramın, yapılan hizmetin daha fazla insana ulaşması sevap olarak bize dönüyor ve Allah’ın rızasını celp ediyor diye alemlerinde böyle fikirler var olduğunu müşahede ettim.

Toplumumuz bu tip insanlardan bu tip fertlerden oluşsa dünyada hiçbir keder, sıkıntı, kavga gibi olumsuz hiçbir şey yaşanmaz, dahası cenneti dünyada yaşamaya başlarız. Böyle bir kanıya varmama neden olan birkaç örnek arz edeyim;

Hiçbir kardeşimiz kendini düşünmüyor, himmetini başkasına yöneltmiş, kendi içmek için doldurduğu suyu, çayı yanına gelen arkadaşına hiç tereddütsüz sunuyor, abdest almak için sıra bekleyen kardeşlerin sonradan gelene sırasını vermek çok sıradan bir durum, ben iyi yerde oturayım daha rahat odada yahut yatakta yatayım diye böyle bir düşünce alemlerinde yok, bilakis arkadaşımı daha nasıl rahat ettirebilirim diye düşünüyorlar, bunun sohbet esnasında koltuklar boş iken yerde oturulması en güzel kanıtıdır sanırım.

Yapılan sohbet ve meşveretlerde gayeyi hayallerinin;

İnsanlığa nasıl faydalı oluruz? Huzurun reçetesi, mutluluğun ilacı, kötülüğün, anarşinin, savaşların panzehiri olan islamiyeti insanlara nasıl götürürüz? Kuran’ın bu zamandaki tefsiri olan Risale-i Nur’ları dünya insanlarına nasıl tanıtırız ? gibi manaların olduğunu gördüm ve ellerinden gelen her türlü gayreti gösterip hiçbir fedakarlıktan çekinmeden bu davada ilerlediklerine şahit oldum.

”Bir dava uğruna canını verecek erler varsa o davanın zafere ulaşması çok yakındır”diyor bir düşünür.

Filipinler, Japonya, Amerika, Malezya, Bulgaristan, Yunanıstan dahası Balkanlar, Orta doğu, Uzak doğu ülkeleri ile münasebete geçilmiş, oralarda dershaneler açılmış. Hıristiyan, Ataist, Budist vs. her türlü dinden olanlara Risale-i Nur’ları dağıtıp okumalarını temin etmişler ve ediyorlar.

Katiyen biz daha rahat nasıl yaşarız? Kendimiz için neler yapabiliriz? diye bir düşünce akıllarında zerre kadar yer tutmuyor.

Çanakkale’ye okumak için giden kardeş oradaki sefahati görünce “benim bu insanlara yardım etmem lazım, bu hizmete kuvvet vermem gerekir” diyerek vakıf olarak dersanede kalmaya başlıyor. Oysa ilk gün “imanım zedelenir” diye korkup kaydını bile yaptırmadan geri dönmeyi düşünmüştü.

Ben bu kardeşimizin yaptığını İspanya’yı fetih için giden Tarık bin Ziyad’ın yaptığından daha farklı göremiyorum.

Dershanelerdeki çorbaya kanaat getirip dünya insanlarını, gençlerimizin, çocuklarımızın, dahası herkesin istikballerini dert edinen, cenneti kazanıp hakiki ve ebedi saadetlerinin teminine çalışan bu kardeşlerimizi görünce, “kendisi çamur yiyip bize bal tulumbacıkları sunan üzüm asması” geldi aklıma.

Sahabeden birinin evine götürdüğü misafire ikram edecek sadece bir kişik yemek olunca gece karanlıkta lambayı yakmayıp kendi kaşığını tabaktan boş olarak götürüp getirdiğini hatırladım.

Bu arada Şemsettin Türkan ağabeyimizin dershane ziyaretinde anlattıklarını sizlerle paylaşmak istiyorum.

Prens Charles’tan Mandela’ya Kofi Annan’dan Jackues Chirak’a kadar bir çok devlet büyüğüne Risale-i Nur’ları hediye eden, yüzlerce ülkenin kütüphanesine bu kitapların koyulmasını temin eden bu ağabeyimiz, ikiz kulelerde 110. katta akşam güneşi batışını seyrederek yanındakilerle birlikte ezan okuyup cemaatle akşam namazını kıldığını anlattı.

Fransız uçağında yolculuk esnasında namaz kılmak için hosteslerin kendisine hostes kabininde namaz kılmasını temin ettiğini daha sonra bu jestleri karşısında onlara kitap hediye ettiğini dinledik.

Bu kardeşlerimiz dernekler kurup ülkemize gelen yabancı öğrencilerin her türlü ihtiyacını karşılamaya çalışan, onlara Türk misafirperverliğinin en üst seviyede örneklerini gösteren, değişik ülkelerin kitap fuarlarına gidip kitap okumayı seven insanların, okudukları kitapların arasına Risale-i Nur’ları da ekliyorlar, onlarla tanışıp dinimizi anlatıyorlar.

Bütün bunları yapan insanları öyle zannettiğiniz gibi zengin ve imkanları bol diye düşünmeyin, onlar sadece Allah’a inanmışlar, gücünü kuvvetini ve yaptıklarının karşılığını sadece Allah’tan bekleyen pırıl pırıl yüzleri olan, geleceğe istikbale ümitle bakan sımsıcak insanlar.

Vakıfların fedakarlıklarının seviyesinin, sadece dünyalarını değil ahiretlerini de feda edebilecekleri bir seviyede olduğunu anladım.

Allahım beni de bu insanlarla birlikte haşret” diye dua ediyor duama iştiraklarınızı bekliyorum. Amin…

Çetin

Editörün notu: Bütün mesaisini iman ve Kuran hizmetine sarf eden, islamiyetin ihyası ve insanların ebedi hayatlarının kurtuluşu için çalışan, vakitlerini ilim ve irfan tahsili ile geçiren Kuran talebelerine vakıf denmektedir.

www.NurNet.org



4 tane yorum yapılmış

  1. abdulhamid dedi ki:

    Rabbim vakıf abilerimizden ebediyen razı olsun. Vakıf abilerimiz bu zamanın evliyaları .

  2. hamide dedi ki:

    vakıf..
    – neyi vakfetmiş?
    – neyi varsa.. tahdid konulmamış ki.

  3. tiryak dedi ki:

    böyle çalışanlara niçin vakıf deniyor? çok çalışan, gayretli manasında birşeyler olmalı değil mi?dua niyetine geçsin. ya da daha yakışan birşeyler?

  4. yadigar dedi ki:

    Rabbim sayılarını arttırsın…oğlumu da onların arasına katsın…amiiinnn…elfu elfi amiiinnn….

Sende yorum yazabilirsin