Vazifemiz Tebliğdir, Tesir Allah’tandır

Kalben arzu edip fıtraten yetişmek istediğiniz hissen şu hizmetin tekmili, tahakkuk ve tecellisi için olması lazım gelen şartların tahakkuku noktasındaki kalbi istidadınızı, hakikat noktasında şimdi şu ders tam tarif edilecek. İltibas edilen yani, karıştırılan nokta şu: Bizim vazifemiz, sadece ve sadece tebliğdir. Şimdi bir Müslüman dini tebliğdeki hizmetinin yerini ve hizmet mükellefiyeti noktasındaki çizgiyi çok iyi tespit etmesi gerektir. Sana terettüp eden görev, ciddi mükellefiyet, tebliğ ma’nâsıdır. İltibas nereden oluyor? İltibas şurada. Tebliğ çizgisini taşıyorsun, te’sir sahasına giriyorsun. İşte orada iltibas oluyor. Risâle-i Nûrda  bu çok önemlidir.

Sizinki yalnız tebliğdir, te’sir değildir. Te’sir, yalnız ve tamamen Allahtandır.

Onun için, Cenab-ı Allah te’siri Peygamberlere a.s. dahi vermemiş. Peygamberler a.s.   de  hak namına hakikatı tebliğ edecektir. Bir elçidir, bir habercidir. Şimdi mesela bir beldeye bundan yirmi sene önce geliyorsun. Bu beldede yirmi sene önce on kişi idi. Yirmisene sonra yine on kişi, artma yok. Fakat sonra üç kişi ölmüş, on kişi yediye düşmüş. Eksilme var. İşte bizim tebliğimiz bu yedi kişiye olacak. O yirmiyi arayıp, ne olduğunu sormayacağız. Olanlarla iktifa edeceğiz.  Standart  nasıl başladıysak öyle bitireceğiz. Bu ma’nâda  nefsimizin de desisesi karışıyor. Yalınız Biz hareketimizle cemaatin çoğalması için çalışacağız, Çoğaltma Allahın işi.

Bir zaman Şerafettin Kartal ağabeyimiz Kayseride 4 sene dershanede 4 kişi ile devam etmiş. Cemaatten biri, ne zaman 5 olacağız diyormuş. Onların o Sabri olmasa idi şimdi 400 olmazdı.    Şimdi bizim, tebliğ noktasından kendi kendimizi sorgulamamız gerekir. Acaba sen, sana terettüp eden tebliğ vazifesini, nefs-ül emirde istendiği ölçüde, kıvamda ve yoğunlukta yaptın mı? Sen sana terettüp eden görevi gerçek ma’nâda ifa ettin mi? Vazifemiz tebliğdir, te’sir ve muvaffakıyet değildir. Te’sir Allahtandır. Hâdi (Hidayet veren) Allahtır. Cenab-ı Allah Peygamberlere a.s. dahi hidayet edicilik vermemiş. Bir Peygamber dilediğini Cennete götüremiyor. Dilediğini Cennete taşıyamaz. İşte Nuh a.s. kendi öz evladı, sular kabarıyor, Hz. Nuh: “Oğlum bin gemiye” ”Baba binmem, dağlar çok yüksektir, dağlara çıkarım”. Nuh’un a.s. oğlu “Dağlara kaçarım” diyor. Babası, “Oğul bugün Allahın rahmetinden kaçılacak gün mü? Gel gemiye bin”. Binmedi, sular aldı götürdü. Hz. İbrahim a.s. babasına, Resulullah öz amcasına hidayet edemiyor. Çünkü, Hâdi doğrudan doğruya Allahtır. Hidayeti Allah bahşediyor. Bakın, Cenab-ı Allah hidayeti Peygamberlere a.s. vermemiş. Bilal-i Habeşi r.a. mescidin içinde durmadan dönerken, Hz. Ömer onun o halini görüp, gelip Peygamberimize a.s.m. “Bilali mescidin içinde döner halde gördüm. Aynı raksa kalkar gibi” Efendimiz “Peki sen hikmetini sordun mu?” “Ya Resulallah sormadım”. Çağırıyor Bilali, “Sen mescidde şöyle şöyle yapmışsın”. Bilali Habeşi r.a. de itiraf ediyor. “Evet ya Resulallah, ben mescidde düşündüm, “Cenab-ı Allah sana her şeyi vermiş. Ama bir şeyi vermemiş. Hidayeti. Benim gibi bir köleye hidayet ulaşır mıydı, ulaşmaz mıydı? Ben Cenab-ı Allahın Hâdi isminin tecelliyatını düşündüm. Cûş-u hurûşa geldim. Zevkimden şevkimden pervaz etmeye, dönmeye başladım”. Peygamberimiz a.s. istihsan etmiş. Evet Allah hidayeti peygamberlere dahi vermemiş.

Risale-i Nur hizmeti neşr-i esrar-ı Kur’aniyedir. Risale-i Nur hizmeti tebliğ esası üzerine kurulmuştur. Risale-i Nur hizmeti sahabe mesleğinin bu asra bakan bir in’ikasıdır, yansımasıdır. Şimdi biz çizginin bu tarafını tahlil edelim. Hepimizin hatası, perişaniyeti var. Ona göre konuşalım. Bakın çizginin bu tarafı tebliğ, öbür tarafı te’sir. Te’sir Allahtandır. Şimdi insan evvela te’siri düşünürse, meşreb ve mesleğini te’sir üzerine kurarsa, o zaman o insanın tebliğinde müessiriyet şart görünür. Oda insanda yoktur. İnsan tam olarak fiziki coğrafyaya benziyor. Bir yerden bir yere gidiyorsunuz, bakıyorsunuz, orada mükemmel bir bağ, bahçe var. Cenab-ı Hakkın Müzeyyin ismi, Musavvir ismi, Rezzak ismi, Rububiyet, kemal-i şaşaa ile zuhur etmiş. Bağlar bahçeler yemyeşil. Başka bir yere giriyorsunuz kıraç, çöl. Ot dahi bitmemiş. Şimdi şu taraf çöl, bu taraf münbit bir arazi.

Meselâ Peygamberimiz a.s. Mekkede fazla itibar görmedi. Neden hicret etti?  Çünkü, manen münbit toprakları yoktu. Medine daha müsait. İslamiyetin yeşermesi, inbisat ve inkişafı Medinede oldu. Dolayısıyla Resulullahın hicreti gösteriyor ki, bir da’vâ adamı, çöl gibi bir beldeden daha münbit bir beldeye hizmet namına göç edebilir. Ve bu sünnettir. Ama sebat ederek tebliğde mecbur ve mezun olmak, sebat etmek de var. Cenab-ı Hak o sebatın neticesini sonuçta ikram edebilir. Meselâ bulunduğun pozisyondan ayrılamıyorsun. Hicrete muktedir değilsin. Amma bulunduğum belde çöl gibi olsa dahi azmimle, gayretimle, hamiyetimle, tevecühhümle hizmetteki yoğunluk ve saffetimle devam edeceğim. Cenab-ı Hak çölleri bağlara bağistanlara çevirir.

Hz. İsa a.s. bir havarisini bir beldeye gönderiyor. Havari orada  din-i Hakkı tebliğ ediyor. Uzun bir müddet geçiyor. Fakat sünnetullah kanunlarına göre münbit bir yer değilmiş. İnsanları lakayt. Halbuki havarinin dünyası tebliğ. Da’vâsı, hissiyat-ı insaniye ve da’vâ ruhu olarak temerküz etmiş. Havarinin bütün dünyası tebliğ olduğu halde, insanlarda intibah ve kalblerde inşirah yok. Karar veriyor, “Bu belde hizmete müsait değil. Burayı terk edeceğim”. Fakat tam şehri terk edeceği zaman, birden Hz. İsanın a.s. ruhaniyeti, karşısında temessül ediyor.  Tarihi bir cümleyi duyuyor: ”Kovadis, nereye, dön geri, Kovadis! “ Hakikaten o  havari hemen geriye dönüyor. Daha büyük bir azim ve gayretle çalışıyor.

Cenâb-ı Hak onun bu çalışmasına semere veriyor. Din-i hak o beldede inkişaf etmeye beşlıyor. Şimdi biz birinci çizgi, yani tebliğ üzerinde isek, durup biraz düşünmemiz lazım. Kırk sene evvel bu beldede yirmi kişi vardı. Şu ana geldik, miktar, kemiyet gibi keyfiyet de artmadı ise, da’vâ aşkı ile biz yine vazifemizi yaparız, vazife-i İlâhiyeye karışmayız. Fakat bize sorarlar “Gel bakalım, vazifeni yaptın mı, yapmadın mı?” Tamam te’sir Cenâb-ı Hakkındır. Fakat tebliğ noktasında o havarideki gibi sabır, azim ve gayreti gösterdik mi? Kendimizi bu noktada biraz sarsalım, murakabe edelim değil mi?  Demek tebliğin şartları ve tebliğe terettüp eden hususiyetler var.  Bakın bu mes’elede derinliğe girmeden başlıklar altında kısaca konuşursak:

Tebliğin birinci şartı: ihlâsdır, hulusiyettir ve bu da’vâ-yı Kur’âniyede saffet ve samimiyettir.  Şimdi bir Nûr Talebesi olarak herkesin kendisini muhasebe ve murakabe etmesi lazımdır. Yani “Ben bu da’vâ-yı Kur’âniyede ne derece ve ne ölçüde hâlisim, hasbi ve samimiyim?“  Üstad Risâle-i Nûrun muhtelif yerlerinde  “İhlâs en büyük kuvvettir” diyor. Âhirzamandayız, Peygamberimiz a.s.m. hadislerde buyuruyor ki: “Âhirzaman hadisatı gibi dehşetli bir umur, bu zeminde yaşanmamış” Hakikat noktasında en dehşetli, en korkunç, en tehlikeli ve en karanlık bir asırda yaşıyoruz. Şimdi bu asırda insanların genelde lakayd, ölmüş hallerine bakıyoruz. Sanki kalbi taşlaşmış, idraki betonlaşmış, ruhu çölleşmiştir. Ma’nevîyat tarlası çöle dönmüş. Adamın beton gibi kalbine, gel de tohum at. Betonu evvela deleceksin. Beton neyle delinir? Elmas uçlu matkap lazım. İşte Üstadın tavsiye ettiği “Sırr-ı ihlâs, matkabın ucundaki elmas gibidir” Şimdi sen matkabının ucuna elmas takabilirsen, o zaman sen tebliğin şartlarından birini yerine getirmiş olursun. Sonra tebliğin alt yapılarından birisi ilimdir. İlmin esası da bilmekden fazla, tanımak yani ma’rifetullahtır. Elhamdülillah bu noktada Nûr Talebelerinin fazla bir sıkıntısı yoktur. Çünkü Risâle-i Nûr en yüksek hakikat-ı Kur’âniyede verdiği hakikât derslerini anlayarak okusak en yüksek silahla mücehhez olacağız.  Yalnız bilmek, anlamak da kâfi değildir.

Mehdi hakikaten tekniğe meydan okumuştu. Nurların Anadoluya dağıtılıp tebliğ edilmesi, teksir edilmesi faaliyetinin heyecanı vardı. Yazmanın ve dağıtmanın heyecanı vardı. Şimdi maalesef ekseriyetle bu heyecan kalktı. Çünkü Risâle-i Nûrların hem hatt-ı Kur’an baskısı, hem Latincesi heryerde açıkça satılıyor. Külliyat tamamen yazılıp CD ler halinde internete kadar girdi. Demek Risâle-i Nûrun neşriyatının o heyecanı da kalktı.    Sonra medrese-i Yusufiye devri de kalktı. Halbuki oraya ölü giren, diri çıkıyordu. Hapishanenin medrese-i Yusufiye adı ile anılmasının ayrı bir heyecanı, ayrı bir kudsiyeti ve keyfiyeti vardı. Girmeyen bilmez.

Şimdi dini faaliyetlerde bir Mekke dönemi vardır, bir de Medine dönemi. Elbet fedâkârlık, gayret, saffet ve samimiyet enteresan bir şeydir. İşte bakın Mekke döneminde Resulullahın a.s.m. Ashabı içerisinde bir tane münafık yoktu. Ama Medine döneminde Mescid-i Nebeviyenin içinde münafık peyda oldu. Zenginlik ve gına gelince ruhlara lakaytlık geliyor. İmkanlar genişleyince tembellik meydana geliyor. İşte bir Nur Talebesi nuru tanıdığı ilk haftaları, belki altı ayında dünyası Mekke dünyası gibidir. Onun hayatıa şevkle doludur. Her şey ona lezzet veriyor. Medresede halının üzerine uzanıp yatsa beş yıldızlı otelden fazla zevk alır. Medresenin çorbasına talim etmek dünyanın en lezzetli değişilmez halidir.

Şimdi bu sohbetimizde ifade ediliyor ki, iltibas edilen yani karıştırılan nokta şuradadır: Kulun vazifesi nedir? Vazife-i İlahiye nedir? Bizim vazifemiz sadece tebliğdir. Bir Nur Talebesinin dini tebliğ ederken hizmetinin yerini, mükellefiyet noktasındaki çizgiyi çok iyi tespit etmesi gerekir. İltibas nereden oluyor? Tebliğ çizgisini neden aşıyorsun, te’sir sahasına giriyorsun ve bu halde vazife-i İlahiyeye karışıyorsun. İşte iltibas orada oluyor. Halbuki kulun vazifesi sadece tebliğdir, te’sir değildir vesselam. Te’sir tamamen Allahtandır. Bu te’sir Peygamberlere a.s. dahi verilmemiş. Peygamberler a.s. de bir elçidir, bir habercidir. Hak namına tebliğ edecektir, o kadar.

Şimdi bir beldede bakıyoruz, seneler sonra has cemaat azalmışsa, bizim vazifemiz kalan mevcut cemaata, nefsimiz başta olmak üzere yine tebliğdir. Unutmayalım, Risâle-i Nûr müşteri aramaz. Bizim hizmetimizde kemiyetin ehemmiyeti yoktur. Ama yukaride dediğim gibi, biz cemaatın çoğalmasına gayret edeceğiz, çoğaltmak Allahın işidir. İşte bu tebliğ noktasında kendimizi sorgulamamız gerek. Bana terettüp eden tebliğ vazifesini nefs-ül emirde istendiği ölçüde, kıvamda ve yoğunlukta yapabiliyor muyum, yapabildim mi? Âhirette yalınız bundan murakabe edileceğiz. Amma netice noktasından ki, netice Allahındır, orada bize murakabe, muhasebe yoktur. Yani sen sana terettüp eden vazifeyi gerçek ma’nâda yaptın mı, tebliğ vazifeni yapmış oluyorsun.

Tekrar edelim, vazifemiz tebliğdir, te’sir değildir, çünkü te’sir Allahtandır. Hâdi (Hidayet veren) Allahtır. Peygamberler a.s. dahi dilediğini hidayete götüremiyor, dilediği adamı Cennete sokamıyor. Biraz evvel söylediğimiz gibi, İşte Nuh a.s. mın oğlu sular kabarırken “Oğlum bin gemiye” diyen babasına, “Baba dağlar çok yüksek, dağlara kaçarım.” diyor. “Oğlum bu gün Allahın rahmetinden kaçılacak gün mü, gel gemiye bin” diyor. Israra rağmen çocuk gemiye girmedi, sular aldı götürdü. Hz. İbrahim’in a.s. babası da iman etmedi. Çünkü Hâdi, doğrudan doğruya Allahtır. Kul ister, Cenab-ı Allah da ikram eder, Hâdi isminden istimdat eder.

Ya Allah, Ya Hâdi, bizleri de hidayetinle istikamette muhafaza et, ihlâs ile yaşat, iman ile öldür. Âmin. . .

Abdülkadir Haktanır

www.NurNet.org

Sende yorum yazabilirsin