ZAMANIN AHİRİNDE, SAADET-İ EBEDİYE SESİ

ZAMANIN AHİRİNDE,

SAADET-İ EBEDİYE SESİ

Kâinatta her şey insanın istifadesi için; insansa Hakk’a itaat u ibadet için yaratılmıştır. Kâinattan istifade için de aza ve duygularla teçhiz edilmişiz. Dil tattığını, burun kokladığını, kulak duyduğunu, göz şahit olduklarını kabullenir. Bir şekilde insanın dimağına giren şeyler insan farkında olsa da olmasa da yoluna çıkacaktır. Beşerin bulaşık eli karışmamak şartıyla istifademiz fıtridir.
İman ve Kur’an’a ve amele dair şeyler de aynı şekilde âlemimize girecektir. Çünkü giriş yolları aynı fakat giren şeyler farklıdır. Ama dimağın deposu hayal ve düşünce yani tahayyül ve tasavvur birimleridir. Bu kapılardan girenler akıl ve kalbimizde makes bulur.
Dalalete ait olan şeyler insanın dimağında sürekli olarak imana dair olan şeylerle çarpışır. Dalalet eline geçen şeyleri hak batıl fark etmeden batıla kullanmaya çalışır. İnsan, fıtrata uygun hareket ederse kendini dalalete düşmekten koruyabilir. Aksi takdirde hem dimağını hem de fıtratını bozarak hakkı da batılı da karıştırarak her şeyi batıla hizmet ettirecektir.
“Allah kimseyi şaşırtmasın, şaşırtırsa süründürmesin, süründürürse çektirmesin, çektirirse rezil etmesin, rezil ederse perişan etmesin, perişan ederse sersem âvâre etmesin.”[1]
Kâinat Hâlıkının emirleri; insanların kalp ve ruhlarını dalaletin pisliklerinden temizler ve fıtratları muhafaza edecektir. Ruhları tenvir edip aydınlatacakır. Dünyanın ve ukbanın selameti de bu yolla olacaktır. Hak ve hakikat nurdur, berekettir. Dalalet ise ateş ve nârdır.
Kur’an nuru hayatın her sahasına dair hükümler getirerek toplumu tenvir edip aydınlatmıştır. Bu nurdan mahrum kalanlarsa hem burada hem de ukbada pişmanlık yaşayacaktır.
Risale-i Nurların iman, hayat ve şeriat meselelerini halletmesi bu vaadin bir tezahürüdür.
Risale-i Nurlara bütün bakmak lazımdır. Bir meselenin izahı başka bir eserde bir kısmı da başka bir eserde geçmektedir. Bir nevi eserler birbirini ikmal etmekte ve tenvir etmektedir.
“..umum risalelerin her parçasına ihtiyacımız olduğu gibi, her parçayı da birden görmeye şiddetle ihtiyaç varmış.”[2]
Risalelerden bir meselenin her bir parçasını bir arada görmek ve müzakere ve mütalaa etmeye her nur talebesinin ihtiyacı vardır. Ahirzaman müceddidi olan Bediüzzaman Said Nursi’ye talebe olmak nurun her bir meselesine, yerine vakıf olmak ve basiretle tetkik edilmesi elzemdir.
Bediüzzaman Said Nursi ne klasik bir kelam hocası ne de medrese hocası değildir. Bediüzzaman, zamanın ahirine gelmiş ve tebliğ vazifesini ifa etmiştir. Eserleri üç beş talebesiyle buna başlamış ve eserleri elden ele dilden dile gezen ve insanları sırat-ı müstakim üzerine tutma gayretidir.
Bediüzzaman ömrünün gıdasını ilim, nefesinin ve nefsinin devamını ihlas ve rıza-yı ilahi olarak ilmek ilmek dokumuş ahirzamanda saadet-i ebediye sesinin aksidir. Bu sebeplerce Bediüzzaman sadece bir hoca değildir. Bir mürebbi, bir pedegog, bir sosyolog, bir iktisatçı, bir komutan, bir neferdir, bir hekimidir vehakeza.. fakat Bediüzzaman, bu vasıflarını bir tekebbür sebebi olarak görmemiş ve daima mahviyete, tevazuya, alçakgönüllülüğe vesile yapmıştır.
Burada geçenlerle alakalı bu mevzu hakkında bir mevzu bahis olmuştu. Bir insanda ihlas var ama yaptığı hizmetler, icraatlarda ki muvaffakiyetler, başarılar karşısında insan nasıl kendini muhafaza edebilir riya, ucb, kibirden?
Bunun çaresi, insanın hayatını sünnet-i seniyye dairesinde, rıza-yı ilahi hedefinde, mana-yı harfi çerçevesinde geçirmesidir. Aksi taktirde el ne der, dostlar çarşı pazarda görsün şeklinde manevi bir riyakarlıkla ömrünü tevazu perdesinde bir mütekebbir olarak devam ettirecektir.
Ey ehl-i iman! Bu müdhiş düşmanlarınıza karşı zırhınız: Kur’an tezgâhında yapılan takvadır. Ve siperiniz, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sünnet-i Seniyesidir. Ve silâhınız, istiaze ve istiğfar ve hıfz-ı İlahiyeye ilticadır.”[3]
“Aziz kardeşlerim! İşte böyle bir zamanda, bu dehşetli hâdisata karşı, ihlas kuvvetinden sonra bizim en büyük kuvvetimiz; iştirak-i a’mal-i uhrevî düsturuyla birbirimize kalemler ile, herbirinin a’mal-i sâliha defterine hasenat yazdırdıkları gibi, lisanlarıyla herbirinin takva kal’asına ve siperine kuvvet ve imdad göndermektir.”[4]
“Cenab-ı Hak bizi ve sizi tarîk-ı Hak’ta hizmet-i Kur’aniyede sebat ve metaneti versin, âmîn.”[5]
 
Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Asar-ı Bediiyye (116)
[2] Barla Lahikası (194)
[3] Lem’alar (72)
[4] Kastamonu Lahikası (149)
[5] Barla Lahikası (330)
www.NurNet.org

Sende yorum yazabilirsin

%d blogcu bunu beğendi: