İnsan Neslinin Bekâsı İzdivâç Yoluyladır

“Ve O’nun âyetlerindendir ki; sizin için nefislerinizden zevceler yaratmıştır. Onlarla huzur ve sükûnet  bulasınız diye aranızda bir muhabbet ve merhâmet te’sîs etmiştir. Şüphe yok ki, tefekkür edecek olan bir kavim için bunda elbette ibretler vardır.” (Rûm Sûresi, 30:21)

Cenâb-ı Hak, insan neslinin devam edebilmesi için kemâl-i merhâmetinden nikâhı meşrû’ kılmış, tenâsül ve doğum yoluyla neslin devâmını takdîr buyurmuştur.

İnsanı Rab ismiyle terbiye eden yüce Rabbimiz, bu âyet-i kerîme ile vücûb-i vücûd ve vahdetine şehâdet ve delâlet ettiği gibi, bunun neticesi olarak da haşr-i cismânîye de işâret ve delâlet etmektedir.

Bu âyetin engin ma’nâ denizinde yüzerken sayısız hakîkatlerle karşılaşır, hayretten hayrete düşeriz.

Hayatımızın çok önemli bir safhasını ve istikbalimizi kuşatan bu önemli delilin etrâfında pervâne olmak ve Kur’ân’ın sırlarını keşfe devam etmek durumundayız.

Âyetin gerek gramer yapısı, gerekse anlam derinliği, öncesindeki ve sonrasındaki âyetlerle irtibâtı, hayatın sosyal dokusuna, varlık âleminin müsbet menfi olmak üzere çift yaratılmasına yapılan vurguya nazarların çevrilmesi, Kur’ân’ın her bir âyetinin ve bütününün bir mu’cize olduğunu göstermektedir.

Mesken ve yeme içmeden sonra, insanın en muhtâç olduğu şey eşidir.

Konu ile alakalı bazı hususları özet olarak sıralayalım:

  1. Teklik Allah’a mahsusutur.
  2. Erkekler için kendi cinslerinden zevceler halk etmiştir. Farklı iki cinsten olsalardı, sükûnet bulamazlardı. Nefsi onunla huzura eremez ve kalbi ona meyletmezdi.
  3. İlâhî kanun gereği, her mevcûdun önce erkeği, sonra dişisi ondan yaratılmıştır. Her şeyin bir Âdem babası vardır, dişisi ondan yaratılmıştır.
  4. “Min enfüsiküm” ta’birinden, Cenâb-ı Hakk’ın, kadınları cin veya başka bir mahlûk olarak değil, insan olarak yarattığına, Hz. Havva annemizi, babamız Hz. Âdem’den yarattığına işâret etmektedir.
  5. Erkeğin maddî ve ma’nevî huzûr ve saâdeti, sükûn ve râhatı, hanımıyla te’mîn edilebilir.
  6. İnsanın son durağı eşidir. Tesellî kaynağı odur.
  7. Kadın erkeği kendine teshîr eder. Bu kadının gücüyle değil, Cenâb-ı Hakk’ın havl ve kuvvetiyledir.
  8. Erkek ve kadından her biri, Allah tarafından kendilerine mahsûs cihazâtla donatılmış oldukları hâlde dünyaya gelirler.
  9. Neslin çoğalması ve doğum olayı tek başına  mümkün değildir. Her iki cinsin mukareneti ile gerçekleşir. Biri diğerine muhtaç olarak tasarlanmıştır. Tek başına noksan ve eksik olan zevc ve zevce, kemâle, doyuma ve sonuca ulaşmak için birbirine muhtaçtır. Bu sükûn, kalben ve cismen bir tatmindir. Bu ise, Rubûbiyyet sıfatının bir tecellîsisdir. Cennet’te de rûhânî ve cismânî olmak üzere iki saâdet ehl-i imânı beklemektedir.
  10. Erkek ve kadının menisinin birlemesinde bir ma’nevî aşk vardır. O aşk olmazsa iki madde birleşmez, çocuk meydana gelmez. Erkeğin menisi erkek, kadının menisi kadın olmak ister. Bu durumda imtizâç, kaynaşma olmazdı. Ama bu ma’nevî aşk ile birisi, kendisini diğerine fedâ eder, onunla birleşir ve bir tâne olur. Onun için eşler arasındaki muhabbet Allah tarafından konmuştur. Çünkü muhabbet, o birleşmenin netîcesidir.
  11. “Meveddet” ten murâd muhabbet, “rahmet”ten murâd ise şefkattir. Veya meveddet, kişinin eşine gençlik devresinde gösterdiği sevgi, şefkat ve merhâmettir.
  12. Meveddet, cinsî yaklaşım vâsıtasıyla; rahmet ise çocuk (veled) sebebiyle vücûda gelir. İnsanda eşine karşı ilk olarak meydana gelen his, meveddettir. Şefkat, merhâmetten daha umûmî ve keskindir.
  13. Akrabalar arasındaki bağ, şefkat ve merhâmetin eseridir. Şehevî hislerden kaynaklanan bir ilgi ve alâka değildir.
  14. Kadının erkeğe, erkeğin kadına meyli zorlama ile olmaz. Gayr-i ihtiyârîdir. Elektrikte artı ve eksi kutuplar olduğu gibi; erkek ve kadın arasında da aynı kanun geçerlidir. Erkek artı, kadın eksidir. Biri diğerini ma’nen çeker. O bağ, o çekme gücü ihtiyârî değildir, bir kudret mu’cizesidir. İnsanın gücüyle olacak bir durum değildir. Bu da tevhîdin bir kanıtıdır.
  15. Hayat, sâdece bu fânî ve zâil dünyadan ibâret olmadığına göre, ebedî arkadaşını ve Cennetteki refîkasını kaybetmemek için kendi güzelliğine yabancı nazarları celbetmemek gerektir.
  16. Bu ince, derin ma’nâ ve sırlar, inceden inceye tefekkür netîcesinde anlaşılabilir. Bu ise, eserden fiile, fiilden esmâya intikal etmeyi emreder. Çünkü mevcûdâtın zahirî tarafına bakıldığında madde görünür. Bâtınî (iç, derûnî yönü) cihetine bakarsan, esmâ ve sıfât-ı İlâhiyye görünür. Bundan dolayı Kur’ân, eşyânın zâhirî yüzüne değil, asıl iç yüzüne nazar etmemizi, bunun üzerine tefekkür etmemizi emrediyor.
  17. Dünyanın nizâmı, insan nev’inin bekâsıyladır. Bu ise, çoğalma iledir. Tenâsül, evlilik iledir. Evlilik, muhabbetle kâimdir. Bu da şefkat, merhâmet, güzel geçim ve sevgiye bağlıdır. Kıyâmete kadar sosyal hayatın en temel esâsı ve insanlığın ve âlemin devâmı, kadın ve erkek arasındaki sevgiye bağlıdır. Yoksa insanların hayvanlar gibi nikâhsız, kuralsız şurada burada buluşmasıyla âlemde düzen ve intizâmın kalmayacağı, neslin korunamayacağı muhakkaktır. Doğacak çocuğun babası, sorumlusu, koruycusu kim olacak, terbiyesini kim üstlenecek?

İşte Dîn-i Mübîn-i İslâm, bu yüce gayenin gerçekleşmesi için nikâhı meşrû’, nikâh dışı ilşkileri ise gayr-i meşrû’ ve insan fıtratına aykırı olarak değerlendirmiştir.

Zât-ı Rahmân-ı Rahîm, bu dünyâda aile yuvasını beşere ihsân etmekle onları mutlu kılmış, toplumun temelini sevgi ve huzur ortamıyla sağlam temele oturtmuştur.

Çünkü, bir insânın husûsî bir cenneti ve saâdeti, aile yuvasıdır.

İsmail AKSOY

Sende yorum yazabilirsin