İslâm’da Şiddet Yoktur

Bir kısım müsteşrikler ve İslamiyet’in mahiyeti hakkında araştırma yapmayan bazı kimseler, İslâm’ın yayılmasının kılıç ve kuvvetle olduğunu ileri sürerler. Buna delil olarak da gerek Peygamber Efendimizin (asm) hayatında gerekse ondan sonra meydana gelen harpleri gösterirler. Bunların iddiaları, İslâm’ın nuruna karşı duydukları haset ve kinlerinden kaynaklanmaktadır. 

İslamiyet’in ulvi hakikatlerine vakıf olan kimselere malumdur ki, İslâmiyet, kılıç ve kuvvetle değil, tebliğ ve irşad ile yayılmış, kendisini kalplere ve akıllara böylece kabul ettirmiştir. Dinde zorlama yoktur ki, şid­det ve cebir kullanılsın. Çünkü hak batıldan, doğruluk eğrilikten iyice ayrılmıştır. İslamiyet’in kudsi ve parlak hakikatleri ortadayken gerek din, gerekse başka konularda zorlama ve cebir olmamıştır ve olamaz da. 

İnanmak bir vicdan ve gönül işidir, kılıç ve silah ise vicdana hükmede­mez. Şayet cebir ve silahın vicdana tesiri olsaydı, İslâmiyet’in yayılmaya başladığı ilk yıllarda bütün kuvvet ve silah müşriklerin elindeydi, onlar cebir ve zorlamalarla İslâm’a girenlere mani olurlardı. Hatta Hazret-i Bilâl’i kızgın taşların altında işkence ve zorlamalara tabi tutmalarına rağmen onun “ALLAHU EHAD” demesi gösteriyor ki, cebir ve işkencenin vicdana hiçbir tesiri yoktur. Şimdiye kadar hiçbir insanın şiddet ve zorlamayla İslâm dinine girdiği gösterilemez. 

İslamiyet’in irşad ve tebliğ ile yayıldığına iki şahid-i sadık vardır. Birisi Kur’an-ı Kerim, diğeri de tarihtir. 

Kur’an’daki,

“Dinde ikrah (cebir) yoktur. Artık hak ile batıl iyice ayrılmıştır.”168

“Rabbinin yoluna insanları hikmetle, güzel nasihatle davet et.”169

“Sen nasihat et, esasen sen sadece bir nasihat edicisin. Onlara zor kullanacak değilsin.”170

gibi ayetlerden de açıkça anlaşılmaktadır ki, başta Peygamber Efendimiz (asm) olmak üzere bütün Müslümanlar Kur’an-ı Kerim’e uyarak irşad ve davetle İslâmiyet’i yaymışlardır. Bunun sayısız örneklerinden bir kaçını nazara verelim: 

Peygamber Efendimiz (asm) Mekke-i Mükerreme’de tek başına, silah­sız, kuvvetsiz olduğu halde Mekke’nin ileri gelenlerinden birçok insanın İslâmiyet’e girmelerine vesile olmuştur. Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Osman, Said İbn-i Ebi Vakkas, Hazret-i Talha, Hazret-i Zubeyir, Hazret-i Ömer ve Hazret-i Hamza bunlardandır. Bunların İslâmiyet’i silah zoruyla kabul ettiklerini söylemek mümkün değildir. Tarih kitaplarında Müslümanlar hakkında söyle yazılmıştır,

“Kılıç zoruyla Müslüman olmadılar. Fakat Müslüman olmaları sebebiyle kılıca hedef oldular ve Allah yolunda kılıç kuşandılar.” 

Mekke-i Mükerreme’de başta Peygamberimiz olmak üzere, diğer Müslümanlar son derce şiddetli işkencelere maruz kaldılar. Hatta ailelerini, yakınlarını, mal ve mülklerini dinleri için terk edip, Medine’ye hicret ettiler. Medineliler, Peygamber Efendimizin irşadıyla İslâmiyet’i kabul ettiler. 

Bütün Müslümanlar İslâmiyet’in kutsiyetini kabul ederek kendi iradele­riyle bu dini kabul etmişlerdir. Kur’an-ı Kerim sayesinde fikirleri tenevvür ederek şirk ve küfürden kurtulmuşlar ve tevhid akidesini kabul etmişlerdir. Yoksa bunların silah zoruyla İslâmiyet’e girdiğine hükmetmek, gerçekleri inkâr etmek demektir. 

İslam dininin tekamül ve inkişafının hiçbir zaman silah zoruyla olma­dığı tarihen de malumdur. Mesela, batı dünyasında birçok ilim adamının İslâmiyet’i kabul etmesi acaba silah zoruyla mı olmuştur? Haçlılar Anadolu’dan İslâmiyet’i kaldırmak için Doğu’ya geldiler ve birçok Müslüman’ı zulmen öldürüp katliam yaptıkları halde Hristiyanlardan bazıları İslâm’ın cazibesine kapılarak İslâm dinine girdiler. Bununla da kalmadı Müslümanların yanında yer alarak Haçlılara karşı harbettiler. Tarihçi Thomas Arnold bunu teyid ederek,

“Muhammed’in daveti, ilk devirlerde, yani on ikinci yüzyılda Haçlılardan bir çoğunu kendisine çek­miştir. Bu, sadece Hristiyanların halk tabakasına mahsus değildir. Bilakis bazı liderler ve komutanlar, Hristiyanların galibiyet elde edecekleri saatler­de bile Müslümanlara katılmışlardır.”

demektedir. Bazı Hristiyan tarihçile­ri de:

“Kudüs’teki haçlı reislerinden altı tanesini şeytan, Hıttin Savaşı gecesi emri altına aldı da Müslüman oldular ve hiçbir kimse tarafından zorlanmadan düşman saflarına geçtiler.”

diye yazmışlardır. 

Thomas Arnold İslâmiyet’in Hristiyanlar arasında yayılma sebeplerini şöyle açıklamaktadır:

“Şu bir gerçek ki, Selahaddin’in ahlakı ve kahraman­lık dolu hayatı, o asırda Hristiyanlarda sihirli bir tesir meydana getirdi. Öyle ki Hristiyan süvarilerinden birisi onun cazibesine kapılarak öteden beri inandığı dinini ve milletini terk edip Müslümanlara katıldı. Mesela, bir İngiliz süvarisi Hristiyanlığı bırakıp İslâm’a girdi ve daha sonra Selahaddin’in torunlarından birisiyle evlendi.” 

Bu da İslâm’ın yayılmasında temel unsurunun kuvvet olmadığını gös­teren başka bir tarihi olaydır. 

Hicri yedinci asırda Moğollar, İslâm dünyasına doğu tarafından hücuma geçtiler. Sert ve yıkıcı saldırılarıyla dereler gibi kan akıttılar. İslâm medeni­yetinin şaheserlerini tahrip ettiler. Sarayları, camileri yıktılar. Kitapları yakıp, ilim adamlarını öldürdüler. Ellerini halifeye uzatıp hem kendisini hem de aile fertlerini katlettiler. Hicri 656 (1258) yılında Abbasî hilafetini ortadan kaldırdılar. İdare Moğolların eline geçti. İslam kuvvetleri, hilafet merkezi dahil bütün cephelerde Moğollar karşısında yenik düştü. Ancak kısa süre sonra durum değişti. İslâm, Moğolları kendisine çekmeye başladı. İslâm’ı bütün müesseseleriyle yıkmaya yönelen Moğollar İslâm’a girdiler. İslâm’ın Moğollar arasında kılıç zoruyla yayıldığını söylemek için tarihî gerçekleri yok farz etmek gerekir. Thomas Arnold bu konuda şunları söy­lemektedir: 

“İslâmiyet, karşılaşmış olduğu tehlike ve musibetler içerisinde Moğollarla yaptığı harplerden daha şiddetlisini görmemiştir. Cengiz Han’ın orduları sürüler hâlinde gelmiş ve yolu üzerindeki İslam merkezlerini çiğneyip bütün medeniyet ürünlerini yerle bir etmişti. Ama İslâm kısa zamanda uykusundan uyandı, harabeler arasından ortaya çıktı ve bu barbar işgalci­leri kendisine çekmeyi başardı.” 

Tarihi bir hakikattir ki, İslâmiyet Kureyşlilerle Müslümanlar arasında yapılan Hudeybiye Antlaşmasını takip eden barış yıllarında çok daha fazla yayılmıştır. Bu barış devresi iki yıl sürmüştü. Tarihçiler bu iki yıl içersinde İslâm’ı kabul edenlerin, İslâm’ın başlangıcından itibaren yirmi yıla yakla­şan müddet içerisinde Müslüman olanlardan daha çok olduğunu kaydeder­ler. Bundan dolayıdır ki, İmam Zührî,

“İslâm tarihinde Hudeybiye kadar büyük bir fetih yoktur.”

demektedir. Bu ilgi çekici tespit de İslam davetinin savaşı değil, barışı aradığını ortaya koymaktadır. Sonunda mağluplar galiplere galip geldiler. Bu konu hakkında Sir Thomas Arnold’un “İnşirah-ı İslâm” adlı bir kitabı mevcuttur. Merak edenler bu kitaba müracaat edebi­lirler. 

Bütün İslâm alimleri ve mürşitleri, Peygamberimizi örnek alarak him-met ve gayretlerini insanların İslâmiyet ile şereflenmeleri için sarf etmişler­dir, kıyamete kadarda bu böyle gidecektir. 

Dipnotlar:

168 Bakara Suresi, ayet, 256.
169 Nahl Suresi, ayet, 125.
170 Ğaşiye, 21-22.

Mehmed Kırkıncı

Sende yorum yazabilirsin