Ne Zamanki Ayetü’l-Kübra Gibi Ders Kitabı Yazarsanız..

Bilimler güya bize evreni anlatacakken,  konuşan kâinatı lal bıraktı, dilsiz hale çevirdi. Kafalarındaki şirki, inkârı, nihilizmi Allah’ın insan için hazırladığı hizmetçileri olan varlıklara yaydılar. Onları, birer harf iken müstakil, bağımsız varlık haline getirdiler. Bediüzzaman bilimlerin bu şirk vaveylasına isyan etti, bütün varlıkları Allah adına konuşturdu. Kerem nasıl Aslı’yı her gördüğü şeyden sordu ise, Bediüzzaman da bu büyük delil kitabında, her şeyden Allah’ı sordu. Kitapta sadece sorma ve konuşturma başlı başına bir sanat resmigeçidi.

Konuşma sanatı bütün edebiyat metinlerini işgal etmiş, çünkü konuşmak bir nevi ispat demektir. İnsan konuşur, kendini izah eder.  Din sadece namaz, oruç, hac bir de başörtüsü değildir.  

Kur’an’daki konuşmaları tasnif etmek lazımdır. Allah’ın konuşmalarını, peygamberlerin konuşmalarını, taşların, ağaçların konuşmalarını; daha neler ve ne konuşmalar… İsyan ediyorum, kızmayın beyler!  Kur’an ve Estetik diye bir kitap yazdım, ilahiyatta okutmak istedim.  O dersi koymadılar, sanattan habersiz adamlar. Bediüzzaman keşfedilmemiş, seksen yıl yaşamış, öleli de altmış yıl geçmiş, hala keşfedilmeyi bekliyor. Hâlbuki Kur’an’ın estetik düzeni ve sanatı üzerine çalışılsa daha geniş bir alana dönüşür, sanatçı da estetikçi de onunla uğraşır.

Bediüzzaman konuşan bir kâinatı, olayları, mekânları, insanları velhasıl her şeyi konuşturur. Küstürülmüş kâinatı ve üyelerini Allah’ın etrafında Mevleviler gibi koşturur. O varlıkları Allah’la buluşturur, küsmüş ve küstürülmüş kâinat onun sayesinde hem İlahı ile hem insanlar ile barışır. Yağmur yağar, sular akar, otlar yeşerir gibi öznesiz şirk cümleleri üzerlerindeki en büyük ateist yükü kaldırır. Gökyüzünden Allah’ın izni ile iner, yeryüzünden Allah’ın izni ile bitkileri çıkarır, onları insanların midesinin emrine verir; velhasıl bütün kainat onun yorumları ile konuşan ve Mevlevi gibi insanın ve Allah’ın etrafında dolaşan nesnelere, âşıklara dönüşürler. Bahar olur ağaçlar çiçek açar, meyve verir insanlara. Güller insanlara güler, bütün kâinat; “ben de varım, biz de varız“ sedaları yayar.

Eserin ilk cümlesi konuşma üzerine kurulmuş: “Kâinattan Hâlık’ını soran bir seyyah.” Kâinat konuşmayan bir nesneler topluluğu olduğuna göre Bediüzzaman bu nesneleri ve olayları konuşturacak demektir. Soran dediğine göre, cevap verecek olan da var.  Sormak fiili, seyyahın fiili. O soracak, kâinat da cevap verecek demektir. Ayetü’l-Kübra büyük fenni ve ilmi bilgiler ile zenginleştirilmiştir. Bu bilgilerin marifete dönüştürülmesi ayrı bir konudur. Biz konuşmalar üzerinde duralım. Hani bir adam birini arar da birisi onu görür ve “Ne arıyor bu adam?” der ya, işte öyle bir şey. Seyyah ararken, onun arayışını gören hava boşluğu, Bediüzzaman’ın tabiri ile cevv-i sema üç sesli fiille görünüyor. “Gürültü ile konuşarak bağırıyor.”

Tiyatro, konuşma ve konuşturma eğitimidir. Eğer dramaturg size; “Şunu söyleyin” derse onu söylersiniz. Farklı bir söz, sizi de oyunu da karıştırır. Bediüzzaman bir dramaturg gibi sahneyi kurmuştur. “Dünyaya gelen o yolcu adama ve misafire, cevv-i sema denilen ve mahşer-i acaib olan feza gürültü ile konuşarak bağırıyor. “Bana bak merakla aradığını ve seni buraya göndereni benimle bilebilir ve bulabilirsin.’” der.

Ne harika sahne? Bir adam yeryüzünde dolaşırken hava boşluğu ona sesleniyor. Bu adam sanatçı değil. Ya nedir? Nasıl, bir konuşturma ustası değil mi? Öyle bir şablon ve örnek bir metin ki Medresetü’z-Zehra’ya kitap yazmaya çalışan herkese doğuran bir metindir. İşte ders kitaplarını böyle yazmaya başladığımızda ölü dersler birden canlanacak. İşte o zaman sınavsız ve zorunluksuz (aktif ve doğru) öğrenme devri başlayacak. 

Hava boşluğunun yerine insanda, yeryüzünde ve kâinatta bütün nesne ve olayları koy, hepsi seyyahı çağırsınlar. Hava boşluğunun bağırdığını duyan seyyah, sesin geldiği tarafa yönelir ve oraya bakar. “O misafir onun ekşi, fakat merhametli yüzüne bakar; müthiş fakat müjdeli gürültüsünü dinler.” İfadede o kadar çok şey yapılmış ki, bunların hepsi sanatlı anlatım. Sıfata bak: “Ekşi, fakat merhametli yüzü.” Hem konuşma, hem görme, hem bakma, hem ifade etme. Gel de bu anlatıma hayran olma. Ya neye hayran olacaksın? “Ben bana kurban, ben bana hayran” diyor bir takım insanlar. Kendimize hayran olmaktan başka şeylere hayran değiliz ki…

Bediüzzaman ise, şaşkın seyyahına hava boşluğunun çağrısı ile cevap veriyor. Böyle bir şeyi hayal etmek… Onun hayran olacak nesnesi yok. O Allah’ın nesnelerine, hizmetçilerine, figüranlarına hayran, onları konuşturuyor. Onun elinde kâinat, susan kâinat iken konuşan kâinata dönüşüyor. Yani Bediüzzaman tevhid adına kâinatı konuşturan insan. Bu metinlerde hepimizin sanatçı ordusu olmamız lazım gelir. Evet, sanatçı ordusu… Konuşma, konuşturma, diyalog ustası Bediüzzaman. Bunları görünce bir onun uğraştıklarına, bir de bizim uğraştıklarımıza bakıyorum, hasta oluyorum, “Olmaz böyle şey” diyorum. Başka ne diyeyim?

Hava boşluğunu konuşturduktan sonra iç diyalog veya monolog yapar, kendi ile konuşur. “Sonra gözünü çeker, aklına bakar; kendi kendine der ki…” Çünkü göz perde, perdeyi çekeceksin ki, dışarıyı göresin. Sadece bu kelimeyi kurgulamak ne kadar harika? Devam ediyor. “Gözünü çeker, aklına bakar, kendi kendine der ki; atılmış bir pamuk gibi bu camid, şuursuz bulut elbette bizleri bilmez ve acıyıp imdadımıza, kendi kendine koşmaz ve emirsiz meydana çıkmaz ve gizlenmez.” Bulutun yerine hizmetimize tahsis edilmiş her şeye bak. İfadeyi onlara uygula. Buluttan sonra koyun de, inek de, rüzgar de, elma de, ağaç de, arı de, demir de, civa de, el de, ayak de, mide de, ıspanak de, maydanoz de, sonsuza kadar her şeyi böyle konuştur. Bir tiyatro eseri yaz: “Konuşan kâinat.” “Allah adına konuşan kâinat.”

Bu gariban koyun nasıl beni bilsin de süt fabrikası olsun?

Bu inek benim için nasıl protein ve süt kaynağı olsun, nasıl düşünsün?

Rüzgâr nasıl sesi arkadaşın kulağına taşısın, nereden bilsin, nereden bulutu taşısın, nereden tozlaşmayı yapsın?

Elma nereden seni ihtiyacına göre şekillensin?

Ağaç nasıl şeftali ağacı olmayı tasarlasın?

Arı nerden geometri öğrensin? Işıktan matematik hesapları yapsın? Yaptıkları o kadar çok ki, insana hizmet mektebinden arılık diploması aldıktan sonra senin hizmetine geliyor, sen adam olmazsan seni ısırıyor, “Adam ol” diyor.

Demir, senin vücut betonunu ayakta tutmak için bitkilere nasıl belli oranlarda gitsin? Fazla olsa bina gibi olacaksın, az olsa birden yere düşeceksin. Bu kimya dersini kimden aldı ıspanak ve demir?

Bütün nesneleri böyle cümlelerle konuşturabiliriz.

Kendi ile konuşur, rüzgâr ile konuşur, aklı ile konuşur; konuşa konuşa ruhları, imanları inşa eder. Hani sabahtan akşama kadar boş işler konuşan insanlar vardır ya, hâlbuki konuşmak ne kadar harika bir şey. 20. Mektup’ta insanın hitap çiçeğini açtığını söylüyor. Kime hitap? Allah’a hitap. Etten bir vücut yap. Ona konuşmayı yükle. Kendi ile konuşsun. Sonra namaza durup “Elhamdülillahi Rabbi’l-alemin – Yarabbi sen alemlerin Rabbisin.” Konuşsun, konuşsun, sonra konuşma bitince selam versin konuşmayı bitirsin. Namaz konuşma sanatı; konuşan, kâinatı dinleyen insanın onlara karşı onlar için Allah ile konuşması. Sema, ağaç, çiçek konuşurken kulum “hayyaale’s-salah” diyor. Gel sen benimle konuş, kâinatı senin için konuşturan “Ben senin de benimle konuşmanı istiyorum” diyor.

Haşir’de gerilimi icad eden anlayışsız adamın tutumu, Ayetü’l-Kübra’da gerilim yok gibi; ama durgun suda fırtına koparan Bediüzzaman fikrin hareketine, insan bedenini ve ruhun bedenini baz almış. “Sonra gözünü çeker, aklına bakar görür ki…” Burada gerilim kaynağı gözün, çıplak gözün, hakikate perde olduğu, aklın önüne perde olduğu, tarih boyunca bütün yanlış anlamaların ve dalaletlerin özünde gözün perdeli olması yattığı anlatılıyor. Gözün perdeleri ya ölürken açılır, ya kabirde açılır. Bu çok geç değil mi?

Perde kelimesi ile Bediüzzaman’ın büyük tanışıklığı var. Perde kelimesini ne mutasavvıfin, ne âşıkân evliya, ne de şair, şuara onun kadar anlamamıştır. Gözü perdelikten azat edip aklı konuşturur. Şahıs yok gibi; ama insan bedeninden şahıs özelliği olan davranışlar seçmiştir. Ne kadar harika, ince ruhlu ve kelimelere hakim bir insan.

Bütün Ayetü’l-Kübra’daki konuşmaları anlatmak bir kitabın hacmini aşar.

Necip Fazıl;

“Haykırsam kollarımı makas gibi açarak

Durun kalabalıklar bu sokak çıkmaz sokak” diyor ya.

Ben ne diyeyim;

“Haykırsam kollarımı makas gibi açarak

Haydi Ayetü’l-Kübra okuyun koşarak

Oradaki tevhid okyanusuna dalarak

Temizlenin olun pir ü pak ü zambak

Kim bu eseri bilir de okumazsa ayrıntılı

İmanı dar, kirli ve hem çıkıntılı

Bir sanat mektebi, bir aşk okulu

Bir menekşe hem de nübüvvet kokulu

Bir seyyaha açılır tevhidin yolu

Allah adına görür semayı, ufku

Ayetü’l-Kübra büyük bir delil

Onu bize ihsan etmiş Rabb-i Celil.”

Bu şiir bitmez, bu yazı da bitmez. “İkra” deyip “Bize okumayı öğreten sensin Allah’ım” demek lazım. En güzel okumaları gerçekleştiren Bediüzzamani bize kâinatı okumayı öğretti. Meleklere bir varlık yaratacağını söyleyince İlahımız, daha önce yaratılan bir türden dolayı itiraz ederler, “kan dökecek birini mi yaratacaksın” derler. Allah Adem’e esmayı öğretir, sonra melekler onun esma öğrenme ile kendilerine tefevvuk etmesi karşısında onun ilmine hürmeten susarlar. Adem’in şahsında her insana esmalar yüklenmiş,

Ne zamanki Ayetül Kübra gibi hakikatleri canlandıran/konuşturan ders kitapları vücuda getirebilsek, sanatla inancı, sanatla bilimi buluşturabilsek o zaman okullar marifet yuvası halini alacak. Bilimler faydalı olmaya başlayacaktır.

Prof. Dr. Himmet Uç

www.ulegder.net

Sende yorum yazabilirsin