Etiket arşivi: dimağ

Dimağın ikinci mertebesi tasavvurdur.

Tasavvur; bir şeyi zihinde şekillendirme, tasarlama ve suretler biçmedir. İnsan dimağda önce hayal ettiği şeylere suretler biçmeye başlar. Mânâlar kalbden hayale ma’kes bulunca hayalde suretler giyerler. Bu hayal ve düşünceler suretleri giyerek birer resim gibi şekillenmeye başlar. Bu resmedilen suretlere tasavvur diyebiliriz. Bu suretler bizim ilgi alanımıza ve gördüğümüz şeylere göre değişir ve şekil alabilir. Ancak bu hâl de mantıkça bir hükmü ifade etmez. İnsan bu hâlden istifade de edemez. Bu mertebede dimağda bîbehre (nasipsiz, mahrum) olma hâli vuku bulur. Bediüzzaman Hazretleri’nin “Mânâlar kalpten çıktıkları vakit, suretlerden çıplak olarak hayale girerler; oradan suretleri giyerler. Hayal ise, her vakit bir sebep tahtında, bir nev’î suretleri nesç eder. Ehemmiyet verdiği şeyin suretlerini yol üstünde bırakır; hangi mana geçse, ya ona giydirir, ya takar, ya bulaştırır, ya perde eder.”1  dediği nokta tam da bu tasavvur mertebesi olmalıdır.

Tasavvur bir şeyi zihinde şekillendirmek, tasarlamak ve tersim etmektir. Yani hayal edilen tabloların biraz daha müşahhas olarak işlenmiş ve şekillenmiş aşamasıdır. Kalbten gelen soyut mânâlar, hayal ve tasavvur aşamasında resmedilip şekillenir. Böylece ilk şeklî tasavvurât merhalesi başlamış oluyor. Çünkü insanda “gayr-ı mazbut (kayıt altına alınamaz) olan tasavvurât ve efkâr”2 vardır.

Dimağın tasavvur mertebesine geçen fikir bu mertebede bir takım kesme, biçme ve giydirmelere maruz kalır. Bu mertebenin neticesinde ise insan nasipsizdir. Daha doğrusu bu tasavvur aşamasında netlik yoktur. Bu sebeple dimağ bu aşamada bu hâlden nasiplenemez. Bu sırdan dolayıdır ki beşerin nihayeti olmayan ve kâinatı ihâta eden tasavvurâtı vardır. Onun için tasavvurât kayıt altına alınamaz bir konumdadır. Böylece tasavvurât-ı insaniye gayr-ı mütenâhi bir hâlde insanın dimağında vuku bulur. Ayrıca “Çok defa lisân, insanın tasavvurâtından incelerini tabirden âciz olduğu gibi, kalbindeki ve vicdanındaki inceler de akla görünmez.”3 Bazen de insan hilâf-ı hakîkat tasavvurât-ı bâtılaya giriftar olur. Bu hâl insan için hatarlı bir yol ve durumdur.

Bediüzzaman Hazretleri Muhakemât eserinde tasavvurdaki şekillenmeleri şöyle ifade eder: “Tesirat-ı hariciyeden kalbin bir kısım ihtisasatı ihtizaza gelmekle müyulât (meyiller) tevellüt eder. Ondan hevaî (başıboş) mânâlar, bir derece aklın nazarına ilişmekle, aklı kendine müteveccih eder. Sonra o buhar hâlindeki mânâ, bir kısmı tekâsüf etmekle (yoğunlaşmakla), temayülât ve tasavvurâtın bir kısmı muallâk kalıp, bir kısım dahi takattur (damla damla) ettiğinden, akıl ona rağbet gösterir. Sonra, mayi (sıvı) hâlindeki kısımdan bir kısım tasallüp (katılaşma) ve tahassul (hasıl olma) ettiğinden, akıl onu kelâm içine alıyor. Sonra, o mütesallibden (katılaşmış, sertleşmişten) bir resm-i mahsus ile temessül ve tecelli ettiğinden, akıl, onun kametine göre bir kelâm-ı mahsus ile onu gösterir.”4 Böylece insanda “hissiyat iltihaba başlamakla, âmal (emeller) ve müyulât dahi heyecana gelip, birden o amaller üst kattaki hayalin tabanını deler. İmdat istediklerinden, o hazinetü’l-hayalde safbeste-i hareket ve mahbubun mehasinini ellerinde tutmuş veyahut onun mehasinini hatıra getirmekle tasvir eden, başkasının mehasini ile işba olunmuş olan hayalât ise o amalin imdadına koşarlar. Beraber hücum edip, hayalden lisana kadar inme”ye5 başlarlar. Böylece hayalden tasavvura mânâların intikal aşamalarını Bediüzzaman Hazretleri veciz bir şekilde izah etmiş olur.

Hem “Bazı maâni-i muallâka6 vardır ki, bir şekl-i muayyenesi7 ve bir vatan-ı husûsiyesi yoktur. Müfettiş gibi her bir daireye girer. Bazı kendine husûsî bir lâfız takıyor. Bu muallâkatın bir kısmı ise, harfîye ve hevâîye gibidir. Başka kelime onu derununa çeker.”8 Konuya devam edeceğiz inşâallah…

Abdülbakî ÇİMİÇ

Dipnot:

1- Sözler, 2013, s. 434
2- Muhakemât, 2013, s. 186.
3- İşârâtü’l-İ’câz, 2013, s. 73.
4- Muhakemât, 2013, s. 135.
5- Muhakemât, 2013, s. 136.
6-Tam olarak anlaşılmamış, yerine oturmamış manalar.
7- Kesin olarak belirli olan şekil.
8- Muhakemât, 2013, s. 140-41.

www.Nur.Net.Org

Dimağda tahayyül mertebesi…

“Ziya-i kalbsiz olmaz nur-i fikir münevver.”1

Bu sırdan dolayıdır ki dimağ kalbe bağlı çalışır. Çünkü “kalp, bir kumandan gibi, letâif askerleriyle kahramanâne maksada”2 yürür. Bir lâtife-i rabbaniye olan kalbin makes-i efkârı dimağdır. İnsanın hislerinin mazharı vicdan, fikirlerinin ma’kesi ise dimağdır. Her ikisi de lâtife-i Rabbaniye olan kalbin birer şubesi konumundadır. Kalbten dimağa ma’kes bulan efkâr dimağda mertebelerden geçer. Dimağdaki mertebeler ise şöyledir: Tahayyül, tasavvur, taakkul, tasdik, iz’an, iltizam, itikad. Bu mertebelerin her birisinde farklı bir hâlet oluşur ki, bunun en zirvesi ve makbûlü itikad dediğimiz son mertebedir. İşte buna ehl-i imân için salâbet-i îmâniye diyoruz.

Dimağda önce tahayyül vukû’ bulur. Safsata (hezeyan, uydurma, boş, temelsiz söz) burada başlar ve doğar. Bediüzzaman Hazretleri’nin “Dinsiz felsefe hakîkatsiz bir safsatadır.”3 dediği nokta tam da burası olmalıdır. Hayâl etmek, bir şeyi önce hazîne-i hayâlde canlandırmaktır. İnsan önce hayâl ederek düşünmeye başlar. Tahayyül, düşüncenin ilk aşaması ve mukaddimesidir. Zihin aşamasındaki birinci aşama, tahayyüldür. Zihin arzularını gerçekleştirmek için önce hayâl eder. Eğer hayâl hakîkate mavafık olmazsa bu hâletten ‘safsata’ hâsıl olur. Hayâl etmek bir hüküm değildir. Bu sebeple hayâlimizdekilerden me’sul değiliz.

İnsan öncelikli olarak hayâl eder. Sonra bu hayâllere suret vermeye başlar, yani tasavvur mertebesine geçer. Hayâlde efkârın hakîkati görülmez. Zihinden hayâller, perdeli ve suretler şeklinde gelir geçer. Bu hayâl ve düşünceler çeşitli suretleri giyer ve dokur. Bir fikir dimağa yansıdığında akıl onu hemen kabul etmez. Önce hayâlin elinde tutar. Bediüzzaman Hazretleri’nin “Size söylediğim sözler hayâlin elinde kalsın; mihenge vurunuz.”4 dediği nokta tam da bu noktadır. İşte bu hayâl mertebesinde safsata hâsıl olur. Çünkü “mantıkça, tahayyül hüküm değildir.”5 Ancak insan bu mertebede aldanabilir. Şeytanın önce kalbe attığı çirkin sözlerini kalbin reddetmesiyle birlikte hayâle yansıttığından hükümsüz bir tahayyülü hakîkat tevehhüm eder.6

Tahayyül mertebesinde şöyle bir hâl daha vukû’ bulur. ”Mânâlar kalpten çıktıkları vakit, suretlerden çıplak olarak hayâle girerler; oradan suretleri giyerler. Hayâl ise, her vakit bir sebep tahtında, bir nevi suretleri nesç eder. Ehemmiyet verdiği şeyin suretlerini yol üstünde bırakır; hangi mânâ geçse, ya ona giydirir, ya takar, ya bulaştırır, ya perde eder. Eğer mânâlar, münezzeh ve temiz iseler, suretler mülevves ve rezil ise, giymek yoktur; fakat, temas var. Vesveseli adam teması, telebbüsle iltibas eder. “Eyvah,” der. “Kalbim ne kadar bozulmuş.”7 diyerek evhama kapılır. “Bîçare vesveseli adam, bazen tahayyülü, taakkul ile iltibas eder. Yani, hayâle gelen bir şüpheyi, akla girmiş bir şüphe tevehhüm edip, itikadına halel gelmiş zanneder.”8 Halbuki, “hem tahayyül, hem tevehhüm, hem tasavvur, hem tefekkür, tasdik-i aklîden ve iz’an-ı kalbîden ayrıdırlar, başkadırlar. Onlar bir derece serbesttirler, cüz-i ihtiyârîyeyi pek dinlemiyorlar, teklif-i dinî altına çok giremiyorlar”.9 “Hem, tahayyül, tevehhüm, tasavvur, tefekkür, nasıl ki tasdik ve iz’an değiller; öyle de, şüphe ve tereddüt sayılmazlar.”10

Özellikle vesveseli adam “Bazı tahayyülî halâtı, taakkulî hâlât ile iltibas eder. Hayâle gelen şüpheyi, akla gelen bir şüphe tevehhüm edip, itikadına halel gelmiş zanneder. Bazan, tevehhüm ettiği şüpheyi, şek zanneder. Bazan, tasavvur ettiği şüpheyi, bir tasdik-i aklî zanneder. Bazan, bir emr-i küfrîde, tefekkürü, hilâf-ı imân zanneder… Halbuki; tahayyül, tevehhüm, tasavvur, tefekkür; tasdik-i aklîden, iz’an-ı kalbîden ayrıdırlar, başkadırlar. Tahayyül, tevehhüm, tasavvur, tefekkür, şüphe ve tereddüt değildirler. Lâkin tekerrür edip istikrar peyda etseler, bazan bir nev’î şüphe-i hakîkî onlarda tevellüd eder.”11

“Küfrü hayâl etmek küfür olmadığı gibi, dalâleti tasavvur etmek de dalâlet değildir. Zira tahayyül ve tasavvur, aklen tasdik, kalben iz’an etmekten farklıdırlar. Bu yüzden şüphe ve tereddüte düşmeye gerek yoktur. Kalbe uğrayıp geçen vesveselere aldırış edilmemelidir. Ayrıca bir delilden kaynaklanmayan ihtimaller de safsatanın ötesine geçemez. Bu bakımdan, araştırma safhasında, objektiflik adına yanlışlara düşmemek, yanlıştan hareketle yanlış muhakemede bulunmamak kaydıyla, bazı tahayyül ve tasavvurlar itikada zarar vermez. Ancak lüzumsuz yere yapılan tekrarlar, o tahayyülü müstakar hâle getirebilir, bu da bazı şüphelerin doğmasına sebep olabilir. Zira aklı tasdik eden kalbtir. Kalbte zayıflık olursa, safsatalar bile tasdik edilebilir.”12

İnşâallah konuya devam edelim…

Dipnotlar:

1- Sözler, 2013, s. 1148.
2- Sözler, 2013, s. 804.
3- Sözler, 2013, s. 217.
4- Eski Said Dönemi Eserleri, 2013, s. 230.
5- Sözler, 2013, s. 434.
6- Sözler, 2013, s. 434.
7- Sözler, 2013, s. 434.
8- Sözler, 2013, s. 439.
9- Sözler, 2013, s. 439.
10 -Sözler, 2013, s. 439.
11- Nurun İlk Kapısı, 2000, s.129.
12- Y. Alan- Dimağdaki İlim Mertebeleri.

Dimağda merâtib-i ilim muhtelifedir

Dimağda merâtib-i ilim muhtelifedir

Bediüzzaman Hazretleri “muhabbet kalbde ve akıl dimağdadır; elde ve ayakta aramak abestir.” (1) der.

Hem de “kulağın dimağa karabeti ve akıl ile sıla-i rahmi vardır.”2 tespitini de aktarır. “İnsan yalnız cesetten ibaret değil; cesedi beslemek için kalb, dil, akıl, dimağ”3 gibi hasseler ve duygular ile donatılmıştır. Dimağ, akıl ve şuur aleti olarak tarif edilir. Ayrıca düşünme mekanizması konumundadır. Dimağ, bir lâtife-i Rabbaniye olan kalbdeki mânâların ma’kes-i efkâr olarak fikirlerin aksettiği, düşüncenin yansıdığı yerdir. Tahayyül, tasavvur, taakkul, tasdik, iz’an, iltizam ve itikad dimağın mertebeleridir.  Aynı zamanda ‘insanın bin cihazatına takılan hikmetlerinden yalnız bir küçük çekirdek kadar kuvve-i hafızası, ezelî hikmet tarafından dimağının cebine koyulmuştur.’4 İnsanın “yalnız dimağına yüzer hikmetler ve faydalar takılmıştır.”5 İnsanın dimağındaki pek büyük ve pek küçük kütüphanesi olan kuvve-i hafızası, Levh-i Mahfuz’un numunecikleri hükmündedir.6

Risâle-i Nur’da kalb ve dimağ ile ilgili şu izahatlar da yapılmıştır.“Şu kâinatta insan bir fihriste-i câmia olduğundan, insanın kalbi binler âlemin harita-i mâneviyesi hükmündedir. Evet, insanın kafasındaki dimağı, hadsiz telsiz telgraf ve telefonların santral denilen merkezi misillü, kâinatın bir nevi merkez-i mânevîsi olduğunu gösteren hadsiz fünun ve ulûm-u beşeriye olduğu gibi, insanın mahiyetindeki kalbi dahi, hadsiz hakaik-i kâinatın mazharı, medarı, çekirdeği”7hükmündedir. “Madem kalb ve dimağ-ı insânî bu merkezdedir; çekirdek haletinde bir şecere-i azîmenin cihazatını tazammun eder ve ebedî, uhrevî, haşmetli bir makinenin âletleri ve çarkları içinde derc edilmiştir.”8

Bediüzzaman Hazretleri Allah “kafama öyle bir dimağ, sineme öyle bir kalb, ağzıma öyle bir dil koymuş ki, o dimağ ve kalb ve dilde rahmetin umum hazinelerinde iddihar edilen bütün Rahmânî hediyeleri, atiyeleri tartacak, bilecek yüzer mizancıkları, ölçücükleri ve Esmâ-i Hüsnânın nihayetsiz cilvelerinin definelerini açacak, anlayacak binler âletleri yaratmış, yapmış, yazmış; kokuların, tatların, renklerin adedince târifeleri o âletlere yardımcı vermiş.”9  Diyerek fıtratımıza derc edilen mânevî cihazatların hakiki vazifelerini izah etmiştir.

Ayrıca “Hüda semadan indi, deha zeminden çıktı. Hüda kalbde işliyor, dimağı da işletir. Deha dimağda işler, kalbi de karıştırır. Hüda ruhu eder tenvir, daneleri sümbüllettirir. Karanlıklı tabiat, onunla ışıklanır.”10 Tespitleri ile dimağın mahiyetine ışık tutabilecek noktaları izah etmiştir. “İmanın yeri kalbdir; dimağ ise oluyor ma’kes-i nur-i iman. Dimağda vesveseler, hem pek çok ihtimaller kalb içine girmese, sarsılmaz iman, vicdan. Fikir ile dimağ, bekçi-yi iman.”11 Noktalarına da temas edilmiştir. Bu sırdan dolayıdır ki “Ziya-i kalbsiz olmaz nur-i fikir münevver.”12

Lemaat’te “Dimağda merâtib-i ilim muhtelifedir, mültebise. Dimağda merâtip var, birbiriyle mültebis, ahkâmları muhtelif. Evvel tahayyül olur, sonra tasavvur gelir. Sonra gelir taakkul, sonra tasdik ediyor, sonra iz’an oluyor, sonra gelir iltizam, sonra itikad gelir. İtikadın başkadır, iltizamın başkadır. Herbirinden çıkar bir hâlet. Salâbet itikaddan, taassup iltizamdan, imtisal iz’andan, tasdikten iltizam, taakkulde bîtaraf(tarafsız), bîbehre(nasipsiz) tasavvurda, tahayyülde(hayelde) safsata hâsıl olur, mezcine eğer olmaz muktedir. Bâtıl şeyleri güzel tasvir etmek, her demde, sâfi olan zihinleri cerhtir, hem idlâli.”13 Tespitleri dimağın mahiyetine ışık tutabilecek önemli izahlardır.

Bir fiil kalbin ve de hissin temâyülatından ortaya çıkar. Çünkü kalb bu fiillere fıtraten meyyaldir. İmân kalbte ve kafada, yani dimağda daimi mânevî bir yasakçıdır. Fenâ meyelânlar ise his ve nefisten çıkar. Bu meyelânları îmân bekçisi olan fikir ile dimağ yasaktır der, tard eder ve kaçırır. İnsanın güzel fiilleri ise kalbin temâyülatından çıkar. Vesveseleri ve fena meyilleri îmân tard eder. Güzel meyillerden sonra fillerin ilk hareketi duygulara ait ise vicdanda ma’kes bulur ve vicdana yansır. Eğer bu filler fikirlere ait ise dimağa yansır. Bediüzzaman Hazretleri kalb ve vicdan ile ilgili şu açıklamayı yapar: ”Kalbden maksat, sanevberî (çam kozalağı) gibi bir et parçası değildir. Ancak, bir lâtife-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı vicdan, mâkes-i efkârı dimağdır.”14

Abdülbakî ÇİMİÇ

Dipnotlar:

1- Muhakemat,2013,s.109
2- Muhakemat,2013,s.156
3- Lem’alar,2013,s.414
4- Şualar,2013,s.341
5- Şualar,2013,s.347
6- Şualar,2013,s.348
7- Mektubat,2013,s.751
8- Mektubat,2013,s.751
9- Şualar,2013,s.115
10- Eski Said Dönemi Eserleri(Lemaat),2013,s.677
11- Eski Said Dönemi Eserleri(Lemaat),2013,s.719
12- Sözler(Lemaat),2013,s.1148
13- Sözler(Lemaat),2013,s.1148
14- İşârâtü’l-İ’câz,2013,s.130