Etiket arşivi: eymen akça

Ölülere Kur’an Okumanın Faydasına Dair Bir Tahkik

Soru) Kur’an-ı Kerim’in ölülere okunmasında fayda var mıdır? Varsa nelerdir? Mesela Yâsin suresi veya 11 İhlas ve Fatiha okumak gibi…

Cevap) Bu sorunun cevabını tam vermek için Kur’anın kimin sözü olduğunu iyi bilmek gerekir. Kur’an maddi ve manevi sayısız âlemlerin Rabbi ve terbiyecisi olan Allah’ın sözüdür. Hem geçmiş ve geleceğin Hâkimi olan Allah’ın fermanıdır. Hem dünya ve Âhiret’in, berzah ve mahşerin Mâliki olan Allah’ın kanun ve mucizesidir. Hem bütün yarattıklarını seven ve geliştirmek isteyen Rahmân olan Allah’ın bütün insanlara ve cinlere dersidir… Hem Kur’an kalb ve ruhu hastalananlara bir şifa, akılları şaşkınlığa düşmüşlere bir kılavuz ve ruhları maddiyatta bunalmışlara bir oksijen çadırıdır. Bunlar gibi binlerce yönler hesaba katılsa anlaşılır ki Kur’an, insanın maddi ve manevi açıdan diri olarak bulunduğu bütün âlemlere hitap eden kuşatıcı bir Kitab’dır. Sonsuz ve kuşatıcı bir ilim ve hikmet hazinesinden insanlık âlemine rahmet ile nüzul etmiştir. İçerdiği hükümler insanların maddi hayatını düzenlediği gibi maddi hayattan ziyade manevi hayatını da düzenler. Öyle de olmalıdır. Çünkü maddi hayat, manevi hayatın düzgünlüğü ile bir işe yarar ve netice verir.

Kur’anın ölülere yarayıp yaramadığı konusunu Hz. Peygamber (ASM) bir hadis-i şerifiyle açar: “ Rabbini zikreden kimse ile, zikretmeyen kimsenin benzeri diri ile ölü gibidir.[1] Kur’an, en büyük zikirdir. Hz. Peygamber (ASM) Kur’an’ın zikir boyutuyla, hayat verici olduğunu vurguluyor. Bu nokta-i nazardan bakıldığında, eğer kabirdeki kişiler, bazı sapık fikirlilerin Kur’an’a aykırı olarak dediği gibi, ruhen de ölmüş olsa Hz. Peygamber’in (ASM) tespiti üzere Kur’an ona manevi bir hayat verir. Bu açıdan Kur’an ona yarar sağlar. Eğer ruhun yapısını bilen ve ruhun ölümünün rahmet noktasında imkânsız olduğunu fark eden Ehl-i Sünnet âlimleri ve ruh uzmanlarını temel alırsak Kur’anın manen diri olan kabirdeki her bir ruha hem bir şifa hem bir rahmet olduğu kolayca anlaşılır.[2]

Kur’andaki “ Küllü nefsin zâikatü’l-mevt [3] ( Her nefis, ölümü tadacaktır ) âyetleri, ruhun ölmeyeceğini; nefsin öleceğini alenen ifade ediyor. Nefis, kandan meydana gelen ve nefes alıp veren yapı demektir. Demek ki beden ölür, ruh uçar. Yunus Emre’nin (KS) dediği gibi:

Ölür ise ten ölür

Canlar ölesi değil.

Bu mevzuya şöyle de bakabiliriz: Biz şu an ruh ve cesed beraberiz. Okuduğumuz Kur’an ruhumuza nur, kalbimize feyiz, aklımıza ilim, nefsimize telkin, cesedimize ise sükûnet, tertemiz bir kan ve bol oksijen sağlar. Kişi öldüğünde ise, bedeniyle ruhu ayrılırlar. Tıpkı uyuyan kişinin ruhunun cesedinden ayrılması gibi…[4] Eğer uyuyan kişi uykusunda ölseydi, ruhu da gittiği âlemde kalırdı. O rüya âleminden, ilk olarak misal âlemine sonra da berzah âlemine götürülürdü. “ Ve enne’s-sâate âtiyetun lâ raybe fîhâ ve ennallâhe yeb’asu men fî’l-kubûr. [5] ( Kıyâmet saati ve ânı hakikaten gelecek ve Allah, kabirlerde bulunan her şuurlu kişiyi diriltecek ) âyeti, kabirde bulunan kişinin şuurunun kapanmadığını gösterir. Arapça’da “ men ” zamiri, şuur sahipleri için kullanılır. İnsanın şuuru, uyku esnasında, dış dünyaya kapanıp manevi âleme açılır. Hadisin bildirdiği üzere ölüm, uykunun kardeşidir.[6]

Uykuda, uykuda olduğunun farkında olan kişi açısından uyku ile girilen âlem gerçek âlem değildir. Bu kişi, dış dünyadan gelecek tepkileri duyabilir bir pozisyondadır. Şuuru bu dünyada kalıp cismi ölen şehidlerin durumu buna benzer. Bu açıdan Kur’an şuuru bu dünyaya kapanmayan, bu âlem ile bağları kopmayan ruhlar olan şehidlere “ ölü ” demeyi yasaklar.[7] Gerçek ölü dediğimiz kişiler ise, uykuda olup uyuduğunun farkında olmayan, dış dünya ile bağı tamamen kopan ruhları ifade eder. Fakat insan “ derin uyku halinde ” dahi dış dünya ile etkileşim içindedir. Onu ısıran sineği, sırtına sağlanmış bir mızrak olarak algılar.[8] Bu açıdan ölen bir kişinin dış dünya ile her halükârda bağlantısı vardır. Gerek şuur-üstü planda gerek şuur-altı cihette… Madem şuur hakikati, tamamen uyanıktır. Ve dış dünya ile alış-verişi olan yapıdadır. O halde kabirdeki her ruh, ister şehid ister mevta olsun, dış dünyadan etkilenir. Onun evi hükmündeki mezarını ziyaret edip kendisiyle temasa geçmeye çalışan kişi ile arasında alış-veriş olur.

Ölen kişinin manevi diriliğine göre bu ziyaret, maddi ziyarete yakın tesir uyandırır. Bir hadis-i şerif bunu bize açar. Hz. Peygamber (ASM) der ki: “ Beni vefatımdan sonra ziyaret edenler, hayatımda ziyaret etmiş gibidir  ”[9] Hem Kur’anın “ Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyiniz. Onlar diridirler. Fakat sizin şuurunuz bunu idrak edemez[10] âyetinden yola çıkarsak mesela Hz. Hamza’nın (RA) veya Ulubatlı Hasan’ın kabrini ziyarete gitmek, bir diriyi ziyaret etmektir. Onlara ölü diye bakmak, Kur’ana göre haramdır. Okunan Kur’an ise iki diri taraf arasında hediyeleşmedir.

Bu açılardan bakılınca şunu rahatlıkla diyebiliriz: Ruhun şuurunun yerinde olduğu, diğer ruh sahipleriyle maddi ve manevi temasta olduğu bu dünyada Kur’anın şifa ve rahmet olarak insana fayda verdiği tecrübeyle sabit ve nass-ı Kur’an ile kat’idir. Buna mukabil ruhun şuurunun açık olduğu, manevi açıdan diğer ruhlarla ve maddi hayattaki insanlarla temasının devam ettiği kabir hayatındakilere “ Kur’an fayda vermez ” demek bir yanılgıdan ibarettir ve hiçbir dinî dayanağı olmayan bir iddiadır. Kur’an bu noktada hem bir tehdit hem bir ikaz olarak der ki: “ Allah’ın gazabına uğrayanlar ve bu özellikte olan maddeci Yahudiler[11], Âhiret konusunda ümitsizlik içindedirler, tıpkı kabirlerdeki şuuru yerinde olan ruhlar konusunda ümitsizlik içinde olan kâfirler gibi… [12]

Demek ruh ölür demek, küfürdür. Onlarla aramızda temas olmaz demek de, kâfirliktir. Onlara bizden fayda olmaz; onlardan bize fayda gelmez demek de küfürdür. Bütün Allah dostları kabir ziyaretinin faydası olarak derler ki: “ Bizden onlara dua, hayır, sadaka yükselir; onlardan bize nur, bereket ve feyiz gelir. [13]

Bediüzzaman Said Nursi’nin tespit ettiği üzere dünyada kılınan namazlar, okunan Kur’anlar, yapılan iyiliklerin nuru ve kudsiyeti kabir hayatında kişinin manevi rızıklarıdır.[14] Hayatın olduğu her mekânda –ister maddi ister manevi– mutlaka rızık ve kuvvet ihtiyacı vardır. Topraktan yaratılan maddi beden topraktan yaratılan rızıklarla beslendiği gibi; nurdan yaratılan ruhun da gıdası nurdur ve nur mahiyetinde olan ilim, hikmet, ibadet v.s. gibi ebedî hakikatlerdir. On binlerce rüyada görülmüştür ki, ölen bir kişi yakınlarının rüyasına girer “ Ben, açım. Beni doyurun ” der. Sonra yakınları tarafından onun adına yapılan hayırlar, okunan Kur’anlar sonrasında “ Şimdi rahatım, doydum. Allah razı olsun ” dediği binlerce kez vâkidir. Bu durum Müslümanlar, semavi dinlere bağlı dindar halk tabakası açısından o kadar barizdir ki, izaha gerek yoktur. Fakat asrımızın materyalist ve gözüyle gördüğüne değer veren bozuk algısı maalesef bu aleni mevzuyu bile sorgulatıyor.

Bu izahlardan anlaşıldığı üzere Kur’anın ölmüş kişilere kesinlikle faydası vardır. İsra sûresinde belirtildiği üzere manevi açıdan hasta olanlara Kur’an şifadır. Sağlıklı olanlar içinse Kur’an onları manevi ve maddi açıdan geliştirici bir rahmettir. Bu manada kabirdeki kişi manevi günahlarla hastalanmış bir kişi ise, Kur’an ona şifadır. Eğer sağlıklı biri ise, Kur’an ona rahmet olacaktır. Başka âyetlere göre de Kur’an dengeli bir hayatı hediye getiren bir “ hüda ”[15]; insanı korku ve üzüntülerden kurtaran bir “ nur ”[16]; insana manevi zevk bahşeden bir “ zikir ”[17]; insana hakkı ve hakikati gösteren bir “ Furkan ”[18]; insana hakiki hayatı hibe eden bir “ ruh ”[19]; insanı hiçlikten kurtararak ona ebediyet ihsan eden bir “ hakk ” tır.[20]

Kur’an surelerinin şifa yönü çok kapsamlıdır. Her bir sureyi yazamayız. En çok bilinen bazılarını yazmak yeterlidir diye düşünüyoruz.

Her biri vahye dayanan hadis-i şeriflerde Hz. Peygamber (ASM) şöyle der: “ Ölülerinize, Yâsin suresini okuyunuz[21] ve “ Her şeyin kalbi vardır. Kur’anın kalbi ise, Yâsîn suresidir. [22] Bu ifadeler bize gösterir ki, Yâsîn suresi ile kalb arasında köklü bir ilişki vardır. Bu sırrı çözen ümmet-i Muhammed’in (ASM) âlimleri, ârifleri ve evliyaları Yâsîn suresini hayatları boyunca okumuş ve kalb yaralarını tedavi etmişlerdir. Kalbin yaraları üzüntüler, hasretler, maddi günahlar, vesveseler ve saire kişiyi zihin ve duygu açısından sarsan şeylerdir. Bütün tarikatler ve hakikat yollarında Yasin suresi, temel bir günlük virddir.

Tebâreke denilen Mülk sûresi ise hadis-i şerifte de bildirildiği üzere Kabir sûresidir ve kabir azabına engeldir.[23] Bu açıdan kabir azabından korunmak isteyen dirilerce okunabildiği gibi, kabirdeki kişilerin azabı konusunda da okunabilir. Hz. Peygamber (ASM) uykuyu, kendisi için bir ölüm olarak gördüğü; uyuyan cismi bir kabir gibi algıladığı için uyumadan önce mutlaka Tebareke ve Secde surelerini okurdu.[24] Tâ ki kabir azabı hükmünde korkulu rüyalar ve kâbuslar görmesin.

İhlas sûresi ise kişiyi manevi bütün sıkıntı ve hallerden kurtaracak, her şeyi Allah’tan görecek ve gösterecek bir nura ve manevi göze kavuşmak için bir şifadır. İhlas, kelime olarak lügatta, bütün manevi engel ve bağlardan kendini ve başkasını kurtarmak demektir. Surenin önemini kavrayan bazı sahabeler ömür boyu kıldığı her namazın her rekatında İhlas suresini okumuşlardır. Muaviye el-Leysi (RA) gibi…[25] İhlas ve sıdk, maneviyatın üstünde durduğu iki ana kolon olduğu için bütün tarikat ve hakikat yolları İhlas suresini daimi vird edinmişlerdir.

Felak suresi, içeriğinden de anlaşıldığı üzere insanı, onu çevreleyen dünyanın şerlerinden koruyucudur. Bu çevre tarafından insanda açılmış yaralara da şifadır. Bu manada Felak suresi insan açısından psikanalitik bir tedavi sürecinin anahtarıdır.

Nas sûresi ise, insanın iç dünyasındaki nefis, benlik, vehim, şehvet ve öfke gibi kötülüğe açık yapıların şerrinden koruyucudur. Bu enfüsî cihetler tarafından insanda açılmış vesvese, şüphe, kuruntu, halüsinasyon gibi yaralara da şifadır. Bu manada Nas suresi psikoterapik bir tedavi sürecinin ana unsurudur.

Felak ve Nas sureleri, insanı enfüsî ve âfâkî bütün şerlerden koruduğu ve açılmış yaraları tedavi ettiğinden muazzam özellikte bir dua ve vahiydirler. Hz. Peygamber (ASM) bu konuyu şöyle ifade eder: “ Bana bazı âyetler indirildi ki benzerleri görülmemiştir: ‘ el-Muavvizeteyn. ’ ” [26] Muavvizeteyn, lügatta, insanı koruyucu iki dua ve araç demektir. Felak ve Nas suresi, hissî ve cismanî tehlikelerden koruyucudur. İnsanın bir boyutu ise, fikirdir. Fikrî tehlikelerden korunma ve Allah’ı hakkıyla tanımayı ise İhlas suresi ifade eder. Bundan dolayı Hz. Aişe-i Sıddıka’nın (R.Anhuma)  rivayet ettiği hadiste Hz. Peygamber (ASM) İhlas-Felak-Nas surelerini “ muavvizât ” ( koruyucular ) şeklinde bir tiryak olarak ümmetine bildirir.[27]

Fâtiha sûresi ise, içerdiği muhteşem ve ölümsüz dua ile insanı dengeye getiren, insanı bütün kötülüklerden koruyup bütün hayır kapılarını ona açan bir sûredir. Bu anahtar yönünden dolayı Fâtiha suresin namazın her rekâtında okunur. Tâ ki namazın etkileri insana açılsın. Bu sayede kişi şifaya, feyze ve nura kavuşsun. Fâtiha suresi maddi açıdan dahi şifadır. Bu yöne dair Hz. Peygamber (ASM) döneminde meşhur bir vak’a yaşanır. Sahabelerin âlimlerinden olan ve vak’anın bizzat şahidi olan Ebu Said el-Hudri (RA) anlatıyor:

“Biz, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in gönderdiği askeri bir seferde idik. Bir yerde konakladık. Yanımıza bir hizmetçi gelip:

«–Kavmimizin efendisini zehirli bir yılan soktu. Onunla meşgûl olacak erkekler de şu anda yanımızda değil. Sizde rukye yapan (tedâvi maksadıyla Kur’ân ve dua okuyan) biri var mı?» dedi.

Bunun üzerine bizden, rukye husûsunda mahâretini bilmediğimiz bir adam kalkıp onunla birlikte gitti ve hastaya okuyuverdi. Adam iyileşti. Okuyan arkadaşımıza 30 koyun verdiler. O da bize onların sütünden içirdi. Kendisine:

«–Sen rukye[28] yapmasını bilir miydin?» diye sorduk.

«–Hayır, ben sâdece Fâtiha Sûresi’ni okuyarak rukye yaptım.» dedi. Biz ona:

«–Rasûlullâh’a sormadan bu koyunlara dokunma!» dedik.

Medîne’ye gelince durumu Peygamber Efendimiz’e anlattık. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Fâtiha’nın rukye olduğunu sana kim söyledi? Verdikleri koyunları paylaşın, bana da bir hisse ayırın!» buyurdu.” [29]

Hz. Peygamber (ASM) kendine bir hisse ayrılmasını haklı olarak istedi. Çünkü Kur’anla şifa dağıtma işi, dinin bir sosyal cihadıdır. Koyunlar ise, ganimettir. Ganimet ise, taksim edilir ve Resulullah’ın (ASM) her ganimette payı vardır.[30]

[1] Sahih-i Buhari, XIV/6344.

[2] İsra suresi, 82. Bu âyet Kur’anın hasta müminler için “ şifa ”, sağlıklı müminler için, ferdî ve sosyal hayatta muvaffak kılıcı bir “ rahmet ” olarak sürekli nüzul ettiğini ifade eder.

[3] Âl-i İmran, 3/185; Enbiyâ, 21/35; Ankebut, 29/57.

[4] Zümer suresi, 42.

[5] Hacc suresi, 7.

[6] Beyhakî, Şuabü’l-iman, 4/183.

[7] Bakara suresi, 154.

[8] Bediüzzaman Said Nursi, İşârâtü’l-İ’caz, 28. Âyet, Kabir Azabı Bahsi.

[9] Dârekutnî, II, 278, nr. 192; Beyhakî, Şuâbü’l-îmân, III, 488, nr. 4151; es-Sünenü’l-kübrâ, V, 246.

[10] Bakara suresi, 154.

[11] Kur’anda Allah’ın gazabına uğradığı belirtilenler 3 sınıftır: Münâfıklar, müşrikler ve mümin Yahudiler… Münâfık ve müşrikler, kâfirdirler. Âyetin arka cümlesi, kâfirlerden bahsettiği için; bu ilk cümleyi mümin olup Allah’ın gazabına uğramış olan Yahudiler diye tefsir ettim.

[12] Mümtehinne suresi, 13.

[13] Sözler, 15. Şua, 2. Basamak.

[14] Sözler, 7. Söz; 21. Söz, 1. Makam, 2. ve 4. İkazlar.

[15] Bakara suresi, 185; Nahl suresi, 89; Neml suresi, 77; Yunus suresi, 57; İsra suresi, 82.

[16] A’raf suresi, 157; Maide suresi, 15.

[17] Nahl suresi, 44; Hicr suresi, 9; Yasin suresi, 69; Sad suresi, 1; Kamer suresi, 25… Hz. Peygamber (ASM) Cevşenü’l-Kebir duası 48. Bab’da Rabbine şöyle seslenir: “ Ya men zikruhu hulvün ” ( Ey zikri, zikredene zevk ve lezzet veren Zât-ı Mezkûr-u Mutlak. )

[18] Furkan suresi, 1.

[19] Şura suresi, 52.

[20] Maide suresi, 48; Nisa suresi, 105; Zümer suresi, 2; Şura suresi, 17.

[21] İbn Mâce, “Cenâʾiz”, 4; Ebû Dâvûd, “Cenâʾiz”, 24.

[22] Ah­med, V, 26.

[23] Tirmizi, Fedâilil-Kur’ân 9; Ebu Davud, Salât, 322; İbn Mâce, Edep, 52.

[24] Tirmizi, Fedâil’ül-Kur’an, 9.

[25] İbnü’l-Esir, Üsdü’l-Ğâbe, c. IV, Muaviye el-Leysi ( RA) maddesi.

[26] Müslim, “Ṣalâtü’l-müsâfirîn”, 264, 26.

[27] Buhârî, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 14; Müslim, “Selâm”, 50, 51

[28] Sözlükte “yukarı çıkmak; okuyup üfleyerek tedavi etmek” mânalarındaki rukye (raky, rukıyy) kelimesi terim olarak “şifa veya korunma amacıyla Kur’an’dan bir bölümü, ilâhî isim ve sıfatları yahut bir duayı okuyup üflemek” anlamında masdar ve “üfürük, nazarlık, muska” anlamında isim olarak kullanılır (İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, “rḳy” md.; Lisânü’l-ʿArab, “rḳy” md.; Kāmus Tercümesi, “rḳy”, “ʿavẕ” md.leri).

[29] Müslim, Selâm, 66, 65; Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 9; İcâre, 16; Tıp, 33, 39

[30] Enfal suresi, 41.

Deccal ve Süfyan Hadislerine Dair Kısa Bir İzah

Soru: Bediüzzaman Said Nursi Şualar kitabında 5. Şua 2. Makam 7. Mesele’de şöyle der: “ Rivayet var ki, Süfyan büyük bir âlim olacak; ilimle dalalete düşer ve çok âlimler ona tâbi olacak. ” Burada Said Nursi’nin anlatmak istediği tam anlamıyla nedir? Günümüzde bütün bu vasıfları taşıyan var mıdır?

Cevap: İnsanlık âlemi içinde ortaya çıkıp insanları aldatmakla, yalanlarla kandırmakla Allah yolundan çekip almaya çalışan kişi ve rejimlere Hz. Peygamber (ASM), vahye dayanarak, “ deccal ” diyor. Bu kelime ile aynı kökten olan Dicle nehrine de, aldatıcı olduğu için Dicle denilmiştir. Çünkü derin gözükmez; fakat akıntısı hızlıdır. Bu yüzden o masum görüntüsüne aldanıp karşıya geçmeye çalışanları akıntı sürükleyip boğar. Deccallik de insanların ruhunu boğan böyle bir akımdır.

Said Nursi bir hadis uzmanı olarak olarak, bu konuya dair bütün hadisleri tahlil eder. Sonrasında çok kritik bir tespitte bulunur: “ Deccaller, İslam ümmeti ve toprakları dışında olur. Süfyanlar ise, İslam ümmeti içinden çıkar.[1] Bu manada Hz. Peygamber (ASM), amcası Hz. Abbas’ın (RA) soyundan gelenlerin bir devlet kuracağını, o devleti Deccalin yıkacağını haber veriyor.[2]

Evet Abbasiler bir devlet kurdular. 1258 yılında Moğollar adında vahşi ve kâfir, aldatmakla ve kandırmakla etrafı istila eden güruh onları yıktı. Öyle ki, Bağdat’ı istila ettiklerinde Dicle ve Fırat nehirleri, bir hafta boyunca kan renginde akmıştır. Çünkü kadın-erkek-çocuk-yaşlı herkesi öldürüyorlardı. Bununla da kalmadılar. Bütün kütüphaneleri yıktılar; kitapları Dicle ve Fırat nehirlerine attılar. Dicle ve Fırat bir hafta da mürekkep renginde aktı diye tarihi kaynaklara geçmiştir. Demek Deccallerin hususiyeti, insanlık ve kitap düşmanlığıdır. Hadisin bildirdiği üzere 13. yüzyılın deccalleri Cengiz Han ve Hülagü’dür.

En büyük deccal ise, Ahirzamanda gelecek, Kuzey Kutbuna yakın bir bölgeden güneye doğru yayılmaya başlayacak diye hadiste bildiriliyor.[3] Ki, tam manasıyla Komünizme tekabül ediyor. Bu manada komünizm, onun kurucu ve devam ettiricileri kimse en büyük deccal de odur.

Hadiste insanlık dünyasında 27 veya 30 deccal geleceği ifade edilmiş.[4] Demek çeşitli asırlarda, çeşitli bölgelerde insanlığın imanına saldıran kişi ve rejimler ortaya çıkacak. “ La mehdiye illa İsa [5] ( İsa’dan başka Mehdi yoktur ) hadisi bir şifre verir. Ki, böyle kişilerle Hz. İsa (AS) veyahut Onun yaşantısını sergileyen kişiler ancak mücadele edebilir. Nitekim Moğol belaları ile o devirde mücadele eden Mevlana Hz.leridir. Ki yaşantısı Hz. İsa’ya (AS) çok benziyor. Moğollarla kılıçla değil, kalemle ve diliyle mücadele etmiş; onların Müslümanlığına vesile olmuştur. Bu manada o asrın Mehdisi, Hz. Mevlana’dır (KS).

Ahir Zaman’da gelecek Mehdi’nin de aynen Hz. İsa (AS) gibi, zühd ve uhrevilik, ruhanilik ve şefkat ile donanmış olması gerekir ki, Büyük Deccal ile mücadele edebilsin. Nitekim öyledir.

Süfyan konusuna gelince… Hz. Ali (RA) ümmet içinden çıkacak, münafıklık yaparak başa geçecek, dış güçlerin veya şeytanın maşası olarak İslamiyete hıyanet edecek, İslamın sosyal hayata bakan kanun ve emirlerini, alamet ve sembollerini sosyal hayattan kaldırmaya çalışacak kişilere “ Süfyan ” ismini takar. Ercûze Kasidesi’nde Onun yapacağı icraatları detaylıca haber verir. Süfyanların en büyük özellikleri Müslümanları yalnızca dünyaya, dünyevi zenginleşmeye, maddi açıdan kalkınmaya çağırmaları; onlara tabi olmayanları makam ve servet teklifiyle iknaya kalkışmaları; bu teklifi de reddedeni kırbaçla ve şiddetle bastırmaya çalışmaları; o da olmazsa öldürmeye teşebbüs etmeleridir. Hem israfçıdırlar ve halkı da israfa teşvik ederler… Bu özellikleriyle onlar bilinirler.

Süfyan ile mücadele edecek kişinin, en büyük vasfı doğruluk ve ihlası, dini tam manasıyla yaşaması, iktisadlı oluşu, ilim ve hikmet sahibi olması; uhrevi kalkınma esas olmakla beraber dünyevi kalkınmayı da tavsiye ve teşvik etmesidir. Bu manada Süfyan, tek gözlü ve tek dünyalıdır[6]; Mehdi ise iki gözlü ve iki dünyalıdır.

Süfyan ve taraftarları kendileri özlerinde dini terk ettikleri gibi dinle alay edip dinî değerleri halkın gözünde de düşürmeye de çalışırlar. Buna mukabil onlara din düşmanı diyenlere “ Biz de Müslümanız ” şeklinde kendilerini savunurlar. Bu yapılarından dolayı münafıktırlar. Bakara suresinin 8-20. Ayetleri arası onların özelliklerini anlatır.

Süfyanın temel bir özelliğini sorudaki hadis rivayeti anlatır. Hadise göre Süfyan ilmin bir çeşidi ile hakikatten sapacak; çevresindeki âlimleri de saptıracak… Bediüzzaman yaşanan sosyal hadiselerin ışığında bu ilmin, fen bilimleri olduğunu ifade ediyor. Çünkü kâinatı, tevhid bakışı ile görüp incelemeyen kişiler için fen ilimlerinin, ruhu boğucu bir bataklık olduğunu yaptığı binlerce ciltlik okumalarla görüyor. Ayrıca dinî ilimleri okuyanlar fen ilimlerini bilmedikleri için, dinin anlattığı meselelerin karşılıklarını kâinatta okuyamazlar. Fenlerin bazı anlattığı şeyler dinin anlattıkları ile çelişiyor gözüktüğünden ve propaganda neticesi fenlerin her dediği değişmez doğruymuş gibi kabullenildiğinden o hocaların bir kısmı, dinin ne dediğini anlayamadıkları ifadelerini terk edip insan aklının ürünü olan fenleri kesin doğru kabul edip yoldan çıktılar. Başkalarını da yoldan çıkardılar. Bu yüzden Süfyan ve rejimi eğitim, medya, gazete ve kitaplar yoluyla herkese bu bozuk düşünceleri aşılar.

Fenlerin bulduğu kesin doğruları zaten dinde de bulabiliyoruz. Fakat çoğu fende doğrular daha aranıyor. Mesela ben iktisad mezunuyum. Yıllardır iktisadî okumalar yapıyorum. İktisad bilimi, 5-6 değişmez doğru ve kanun bulmuş. Bunların hepsi dinin içinde var olan doğrular ve kanunlardır. İktisad ile din barışıktır. İktisadın anlamadığı ve anlatmadığı çok sayıda doğru dinde ifade edilmiş. Şu an iktisad bilimi o doğruları arıyorlar. Demek fenler adamı saptırmaz. Fakat sapmak isteyeni saptırırlar.

Süfyanla mücadele eden kişi ve sisteme, Mehdi denilir. Mehdi kelimesi Arapça’da, kendisi özel bir şekilde hidayete ermiş; Kur’anın hidayet nuruna kavuşmuş ve o nurla dirilmiş, etrafındaki insanları da hidayete erdiren kişi ve sistem demektir. Mehdiyet, öncelikle manevi liderlik ve imamettir. Sonrasında maddi iktidar ve hilafet demektir. Fakat aslî cephesi, düşünce-duygu-fizik yaşantıda itidal ve denge üzere olması; sırat-ı müstakim halini her hâl ü kârda üstünde taşımasıdır.

Hadisin bildirdiği üzere Mehdi, âl-i beytten olacaktır.[7] Yani ya neslen veya ruhen nur-u Muhammedî’yi (ASM) taşıyacaktır. En azından Selman-ı Farisi (RA) gibi, ehl-i takva, hakikat aşığı, nefsini ve benliğini Allah’a adamış ve feda etmiş biri olacaktır. Malumdur ki Selman-ı Farisi Hz. Peygamber’e (ASM) göre ehl-i beyttendir.[8] Sünnet-i Seniyyenin hizmetkârıdır.

Bu noktalardan diyebiliriz ki Süfyan ile mücadele edecek kişinin, en azından Selman-ı Farisi gibi ehl-i beytten olup Muhammediyet ruhunu taşıması ve Sünnet-i Seniyyeyi yaşayarak Fıtratla bütünleşmesi… Fenleri Süfyandan daha iyi bilerek, onun aklının ve imanının boğulduğu yerde hakikatin nurunu görüp gösterebilmesi gerekir. Ki, tam manasıyla hizmet edebilsin. Aksi takdirde mağlup olur.

Deccallik ve Süfyanlık birer hakikat, kanun ve semboldür. Her devirde böyle kişiler olmuştur. Kıyamete kadar da olacaktır. Her insan bu sıfatları küçük çapta taşıdığı gibi, yöneticiler ve âlim kişiler bu sıfatlara daha yakındırlar. Çünkü hadislerin bildirdiği üzere Deccal ve Süfyan kitlelere hitap edecek kişilerdir. Bundan dolayı baştaki kişiler, ya deccal olur ya İsa (AS) gibi olurlar; ya Süfyan olurlar veya Mehdi gibi olurlar. Sıradan halk daha güvendedir. Fakat baş olmak, imtihanı ve belayı üstüne çekmek demektir. Allah bütün insanlığın başındakileri birer İsa (AS) veya Hz. Mehdi gibi kılsın diye dua etmek gerekir.

[1] Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, 15. Mektub, 3. Sual.

[2] Alâuddîn el-Hindî, Kenzü’l-Ummâl: 14:271, hadîs no: 33436.

[3] bk. Müslim, Fiten: 110; Ebû Dâvud, Melâhim: 14; Tirmizi, Fiten: 59; İbn-i Mâce, Fiten: 33; Müsned, 4:181.

[4] Müslim, İmaret, 170: Ebu Davud, Fiten, (4252. Hd) Tirmizi, Fiten (2203,2220,2230)

[5] el-Berzenci, el-İşâa’ fi Eşrâti’s-Sâa’: s.112.

[6] Ebu Davud 4320.

[7] Hafız Eskalani “et-Tehzib” c. 9, s. 144’de (Haydar Abad bas.), İbn-i Hacer-i Heysemi, “Es Savaik”, s. 165 (Mısır bas.), Muhammed b. Resul Berzenci “el-İşaatu li Eşrat-is Sae” (s. 87, Mısır bas.)

[8] Müslim, Sahih, K: 44, H.No: 230.

Allah’ın Varlık ve Birlik Delili Olarak Evrensel Faaliyetler-2

İlâhî İcraatlar ve Temel Hakikatler

Bediüzzaman tevhid delillerine şöyle devam ediyor: “ Bunlar gibi çok kavânin-i rububiyet vardır ki, zerreden tâ mecmu-u âleme kadar cereyan ediyor. İşte, faaliyet-i rububiyetin içindeki şu kanunların azametine bak ve genişliğine dikkat et ve içindeki sırr-ı vahdeti gör, herbir kanun bir burhan-ı vahdet olduğunu bil. Evet, şu çok kesretli ve çok azametli kanunlar, herbiri ilim ve iradenin cilvesi olmakla beraber, hem vâhid, hem muhît olduğu için, Sâniin vahdâniyetini ve ilim ve iradesini gayet kat’î bir surette ispat ederler.

Kanunlar, Allah’ın ilim ve iradesi sıfatlarının eseridir. Bu manada sünnetullah, Allah’ın hikmetidir. Sünnetullah ve kanunlar ile Allah nesneleri belirli bir nizam ve intizam, sebep-sonuç bağı altına alır. Mesela “ Bir şeyi itersen gider, çekersen gelir ” bu bir sünnetullah ve nizamdır. Asla itilen şey gelmez, çekilen şey ise gitmez. Bu sebep-sonuç bağı her şeyi hükmü altına alacak şekilde olunca kanun oluyor. Başta denilmişti ki, insanların koydukları kanun sadece insanlara hükmederken Allah’ın koyduğu kanun zerrelerden bütün kâinata kadardır.

Mesela “ Küllü şey’in hâlikün illa vechehu[1] ( Her şey ve nesne helak olucudur. Allah için olan yönü hariç… ) Bu âyetteki “ helak ” kelimesi, bir şeyin gücünün tükenmesi demektir. Yani kudretin onun üzerindeki görünüşünün günden güne azalmasıdır. Bizim maddemiz, kudret-i İlahinin tecellisidir. Eskime, yıpranma, paslanma ve çürüme nesnelerdeki kudretin tükenişidir. Bu helak ( tükeniş ) kanunu canlılarda da geçerlidir. Acıkmak, hali kalmamak, gözünün feri gitmek hep bir tükeniştir. Toplumların çöküşü, bir tükeniştir. Kur’an Hz. Yusuf’un (AS) hastalanarak vefat etmesine “ helak ( tükeniş ) ” diyor.[2] Ayetin de ifade ettiği üzere helak bir kanundur. Allah’ın bir ismi “ Mühlik ” tir. Canlı-cansız, küçük-büyük her şey bu İlahî kanuna tabidir. Fakat yerçekimi kanunu gibi bu kanun da her nesneye ve canlıya özel olarak tecelli eder. Canlılar için ecel, helak kanununun kendi hükmünü icra etmesidir. Ortalama ömür o canlı türündeki yaşama süresinin ortalamasını verir. Fakat bazıları 15 yaşında helak olur; bazısı 45, bazısı 75… Bazısı kanserden, bazısı diyabetten, bazısı veremden, bazısı ishalden, bazısı zatürreeden… Fakat günden güne o beden erir. Bir gün gelir, ruh kuşu ten kafesinden uçar. Bu kanun yıldızları de günden güne öldürür. Devletleri de öldürür. Milletleri de… Kaç milletin nesli kesildi! Kaç medeniyetin dili unutuldu! Kaç semavi dinin mensubu kalmadı! Bütün bunlar gösterir ki, helak bir kanun olup yaratılmış her şeyi hükmü altına alan bir kanundur. Ayet diyor ki, “ Bu kanun senin cismin ve cismaniyetin için de geçerlidir. ” Eğer Onun rızasına, teveccühüne bakan yönü elde etmezsen bu tükenişle bitecek ve acılarda boğulacaksın. Fakat Onun Zâtına odaklanır, Onun rızasına kilitlenirsen ve Ona göre yaşarsan o vakit başkasının tükendiği yerde sen yeni bir yapılanmaya ve dirilişe geçersin. Firavunun bittiği ve tükendiği yerde Musa (AS) ve ümmeti dirilişe geçtikleri gibi; Lut kavminin helak olduğu günün, Hz. İshak’ın (AS) ve Yahudiliğin doğuş günü olması gibi…  Çünkü Allah’a bakan yönü buldu ve bildiler. Ona göre yaşadılar.

Temsiller, Külliyet ve Zaman-üstülük

Said Nursi temsil ve misallerle meseleleri anlatmasını şu şekilde açar: “ İşte, ekser Sözlerde ekser temsilât, böyle kanunların uçlarını birer cüz’î misalle göstermekle, müddeâda aynı kanunun vücuduna işaret eder. Madem temsille kanunun tahakkuku gösteriliyor; burhan-ı mantıkî gibi yakinî bir surette müddeâyı ispat eder. Demek, Sözlerdeki ekser temsiller birer burhan-ı yakinî, birer hüccet-i katıa hükmündedir.

Burası mühim bir konu… Kur’anda, Hadislerde ve Risale-i Nur Külliyatındaki temsillerle meseleleri anlatmanın mantığını veriyor. Temsil, hakikatleri yaşanan veya yaşanabilir şeyler üzerinde anlatma ve göstermedir. Fakat yaşanmışlarda göstermek en etkili olanıdır. Bu açıdan Kur’an yaşanmışlardan temsiller yapıyor. Bütün peygamber kıssaları ve sosyal hayat içinde devamlı karşılaşılan ve yaşanan misaller kişinin gözünün önüne hakikati getirmenin en kısa yoludur. Bu şekilde değil akıl, göz bile hakikati görebilecek hale gelir. Yaşanan şeyler ve özellikle peygamber kıssaları herkesin çeşitli suretlerde yaşadığı vakaların birer şablonu olur. Çünkü hayatın olduğu yerde cüz’î-küllî meselesi gündeme girer. Birey ve tür gibi… Külliyetin olduğu yerde tarihsellik ortadan kalkar. Hayat, hakikatin kendini ifade ettiği külliyet tarlasıdır. Madde ve vücudda, zamana bağlılık vardır. Fakat hayatta, İbn-i Haldun’un vurguladığı gibi, periyodisite (tekerrür) söz konusudur. Hayat bu manada, zamanın ruhudur. Zaman da hayat gibi, daireseldir. Aynı şartlarla karşılaşınca aynı veya benzer sonucu verir. Bu noktada farklı zamanlarda yaşanan özü aynı hadiseler, aynı ruhu taşıyan farklı kişiler gibi olurlar. Ahmed, Mehmed, Ali, Hamza farklı kişiler olsa da hepsi insanlık denilen külli ruhu taşıyorlar.

Bu noktada diyebiliriz ki kardeşlerinden zarar görüp farklı memlekette yaşamaya mecbur olan her insan Yusuf (AS) ruhunu o hadisede taşıyor demektir. O konuda rehberi de Hz. Yusuf (AS) olur. Ailesince terk edilen, cami içinde kundağıyla zaman nehrinin akışına bırakılan ve yetiştirme yurduna verilen her çocuk da Hz. Musa (AS) ruhunu taşıyor demektir. Temsiller bu manada bütün zamanlarda, bütün toplumlarda meydana gelen bu külli vakaların ve insanlığın realitesi olan işlerin birer canlı modelidir. Bunların temsilcisi olan kişi ve yaşadığı vaka ise o konunun prototipi oluyor. Ya da dini tabirle “ nümune-i evvel ” i…

Bu usul tevhidi ispat yöntemleri içinde en güçlülerinden birisidir. Çünkü kişiye hakikati hem bulduruyor, hem de hayat içinde o hakikat nasıl görünür onu da ispat ediyor. Doğrudan doğruya kişiyi “ ehl-i hakikat ” ve “ ehl-i hakk ” yapıyor. Bu metod Kur’anın bir mucizelik yönüdür. Mevlana Celâleddin-i Rûmî Hz. leri de Kur’anın bu cephesini ders aldığı için Mesnevi-i Şerif kitabında meseleleri temsillerle anlatmış. Bu yönüyle asırlardır insanlara rehberlik yapıyor.

Mantık bilimi tabiri olan bürhan ve hüccet, ispat yöntemi olarak kullanılırlar. Bürhan, kıyaslama tarzıyla bir meseleyi ispat etmenin en güçlü yoluna verilen isimdir. Hüccet ise, bir konuya dair yapılan haritavari araştırma ve bağlantıları kurma sonucu yapılan ispatlama tarzıdır.  Bürhan, hüccetten daha güçlüdür. Üstad’ın Külliyatta kullandığı temsil metodu bürhan seviyesinde bir ispat tarzıdır. Ki, Kur’andan ders alınmıştır.

Üstad’ın Külliyatta kullandığı temsiller hep bu akış ve ispat üzere gidiyor. Yaşanan hayattan misaller verdiği için kimse reddedemiyor. Ayrıca o temsillerin dayandığı hakikatleri, hakikatlerin zaman-üstü ve baki oluşunu gösterdiğinden ebedî Âhiretin de kapısı oluyorlar. Temsil konusu hakkında Bediüzzaman bir sual üzere şöyle cevap verir:

Benden sual ediyorsun: “Neden senin Kur’ân’dan yazdığın Sözlerde bir kuvvet, bir tesir var ki, müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nadiren bulunur? Bazan bir satırda bir sahife kadar kuvvet var; bir sahifede bir kitap kadar tesir bulunuyor.”

Elcevap (güzel bir cevaptır): Şeref, i’câz-ı Kur’ân’a (Kur’anın mucizeliğine) ait olduğundan ve bana ait olmadığından, bilâpervâ (çekinmeden) derim:

Ekseriyet itibarıyla öyledir. Çünkü, yazılan Sözler tasavvur değil, tasdiktir.[3] Teslim değil, imandır. Marifet değil, şehâdettir, şuhuddur. Taklid değil, tahkiktir. İltizam değil, iz’andır. Tasavvuf değil, hakikattir. Dâvâ değil, dâvâ içinde burhandır. Şu sırrın hikmeti budur ki:

Eski zamanda, esâsât-ı imaniye ( imanın temelleri ) mahfuzdu, teslim kavî idi. Teferruatta, âriflerin marifetleri delilsiz de olsa, beyanatları makbul idi, kâfi idi. Fakat şu zamanda, dalâlet-i fenniye ( fenlerden gelen sapkınlık ) elini esâsâta ve erkâna ( dinî ana konulara ) uzatmış olduğundan, her derde lâyık devâyı ihsan eden Hakîm-i Rahîm olan Zât-ı Zülcelâl, Kur’ân-ı Kerîmin en parlak mazhar-ı i’câzından olan temsilâtından bir şulesini (alevini), acz ve zaafıma, fakr ve ihtiyacıma merhameten, hizmet-i Kur’ân’a ait yazılarıma ihsan etti.

Felillâhilhamd ( Allah’a hamd olsun ki ), sırr-ı temsil dürbünüyle, en uzak hakikatler gayet yakın gösterildi. Hem sırr-ı temsil cihetü’l-vahdetiyle ( birlik cihetiyle ), en dağınık meseleler toplattırıldı.

Hem sırr-ı temsil merdiveniyle, en yüksek hakaike ( hakikatlere ) kolaylıkla yetiştirildi. Hem sırr-ı temsil penceresiyle, hakaik-i gaybiyeye ( gaybî hakikatlere ), esâsât-ı İslâmiyeye, şuhuda yakın bir yakîn-i imanî ( imanî kesinlik ) hâsıl oldu. Akıl ile beraber vehim ( kurgu gücü ) ve hayal, hattâ nefis ve hevâ teslime mecbur olduğu gibi, şeytan dahi teslim-i silâha mecbur oldu.

Elhasıl, yazılarımda ne kadar güzellik ve tesir bulunsa, ancak temsilât-ı Kur’âniyenin lemeâtındandır ( parıltılarındandır). Benim hissem, yalnız şiddet-i ihtiyacımla taleptir ve gayet aczimle tazarruumdur. Dert benimdir, devâ Kur’ân’ındır.[4]

                                                                                                                                              Erdem AKÇA

[1] Kasas suresi, 88.

[2] Mü’min suresi, 34.

[3] Said Nursi’nin burada kullandığı tasavvur ve tasdik tabirleri dimağda ilmin mertebelerine verilen mantık bilimi tabirleridir. İlmin mertebelerini ve onlardan çıkan ruh hallerini Said Nursi şöyle sınıflandırır: “ Dimağda merâtib (mertebeler) var birbiriyle mültebis (karıştırılmış), ahkâmları muhtelif… Evvel tahayyül olur, sonra tasavvur gelir. Sonra gelir taakkul (akıl yürütme), sonra tasdik ediyor, sonra iz’an oluyor, sonra gelir iltizâm (hakka taraftarlık), sonra îtikad gelir. İtikadın başkadır, iltizâmın başkadır. Her birinden çıkar bir hâlet (ruh hali): Salâbet (kemikleşmiş bilinç) îtikaddan, taassub ( duygularıyla taraftarlık) iltizâmdan, imtisâl ( hakikati yaşamakla örnekleşme) iz’andan, tasdikten iltizâm (hakikate taraftarlık), taakkulde bîtaraf, bîbehre ( hissesiz) tasavvurda, tahayyülde safsata hasıl olur, mezcine (kaynaşmasına) eğer olmaz muktedir. Bâtıl şeyleri güzel tasvir etmek, her demde, sâfi olan zihinleri cerhdir ( yaralamadır ), hem idlâli ( saptırılması )… ” ( Sözler, Lemeat, Dimağda Merâtib-i İlim Muhtelifedir, Mültebise )

[4] Barla Lahikası, Mahrem Bir Suale Cevaptır.

Allah’ın Varlık ve Birlik Delili Olarak Evrensel Faaliyetler-1

İnsan, bütüncül bakabilecek ve soyutlama özelliğine sahip bir akıl; bütünlüğü hissedebilecek ve sınırsız duygular sahibi bir kalb; her şeyden istifade edip sindirecek bir nefis ile dünyaya geliyor. İnsanlık tarihi şahiddir ki, her insan aklıyla tevhid yolcusu, kalbiyle vahdet izcisi, nefsiyle varlık sözcüsüdür. Bu manada peygamberler insanlığın hakikat üstadları, hak mürşidleri ve varlık azizleridirler. Onların rehberliğinde bütün insanlar marifet, muhabbet ve şükür noktasında ebedî bir yükselişe geçiyorlar. Allah’ın marifetiyle, semavi ve baki hakikat kapılarından ebedî Âhiret âlemine fikren, hissen ilerliyorlar. Fani hayat içinde sonsuzluğu soluklayacak bir kudsiyet ve ulviyeti elde ediyorlar. Peygamberlere tabi olmayan insanlar ise, dünya denilen çürük tahtaya saplanıp kalan paslı bir çivi konumuna düşüyorlar. Peygamberlerin açtığı kudsi ve nurani vahdet ve tevhid yolunu Kur’andan ders alan Said Nursi bize aldığı dersi ilgili sahalarıyla şu şekilde sunar:

Varlık, Hayat ve Kanunlar

Bediüzzaman, vahdet ve tevhidi, yaratılışın temellerini ve meyveleri anlattığı 24. Mektub isimli eserinde, Cenab-ı Hakk’ın icraatlarının bütün kâinatı içine alacak kanunlar şeklinde olduğunu; bu kanunlara zerreler ve güneşler, çiçekler ve yıldızlar, insanlar ve gezegenler v.s. her şeyin tabi olduğunu ifade eder. Nasıl bir ülkede, tek bir kanun ve anayasa vardır. Bütün ülke halkı o kanuna tabidir. Fakat insanların kanunları âcizliklerinden sadece insanlara hükmeder. Aynen onun gibi kâinat denilen sistem de bir ülke ve memlekettir. Bu memleketin Melik-i Muktediri, Mâlikü’l-Mülk olan Allah’tır. Onun da koyduğu kanunları vardır. Bu kanunlara “ sünnetullah ” veya “ âdetullah ” deniliyor. Fakat insanlar âleminde olanın aksine bu âlemdeki her nesne bu ülkenin vatandaşı olduğu için aynı kanunlara tâbidir.

Yaratılış Sistemi ve Varlık Gayesi

Nasıl insanların kanunları vatandaşların rahatı ve huzuru için çalışıyor. Hem devlet, vatandaşı olan çocukları yetiştiriyor ve gerek kendi yapısında gerekse serbest piyasada onlara çalışıp kazanma, servet ve lükse erişme imkânı sunuyor. Bunun mukabilinde kanunlarına itaati, gerektiğinde de vergi vermesini şart koşuyor. Aynen öyle de Cenab-ı Hakk kendi mülkü olan bu kâinat sistemine, Melik-Kuddûs-Selam isimlerinin işaretiyle, Onun krallığını ve melikliğini kabul etmek, nefsanilik ve bencillikle kâinatı kirletmemek şartıyla, kendine ve başkasına zarar vermemek ve her şeyle barışık yaşamak itibariyle dâhil olanları Mümin-Müheymin isimleriyle emniyet ve himaye altına alıyor. Bu kişiler Allah’ın sistemi ile bütünleşmiş hale gelen bir manzara sergiliyorlar.

Buna mukabil Cenab-ı Hakk Aziz-Cebbar-Mütekebbir isimleriyle de Firavun gibi izzet-ceberut ve kibir iddiasına kalkıp bencilleşen kişi ve nefisleri, diğer insanlara ve mahlukata zorbalık yapanları, onları ezmeye ve sindirmeye çalışanları tokatlıyor… O (CC) da kâinat mülküne ve sünnetullahına tabi olanlara kâinattaki imkânları istifade vesilesi kılıyor. Onun mülküne bu manada girenler zaman içinde potansiyel yeteneklerini açıp kemale eriyorlar. Yaşadıkları iyi-kötü, acı-tatlı her şey ise onların kemale doğru celal ve cemal eşliğinde yürüyüşleri oluyor. Bu manada Allah’ın kanunları terbiye edicidir. Bu terbiyeye, “ Rububiyet ” denilir. Cenab-ı Hakk’ın Rabb ismi, Rububiyet ve terbiye sıfatı faaliyeti gerektiriyor. Özellikle zıt mahiyetli faaliyetleri… Musibet ve nimet gibi, gece-gündüz gibi, sıkıntı-ferah gibi…

Esma-yı Hüsna’nın Sınıfları

Esma-yı Hüsnanın bir kısmı, sıfata dayalı isimlerdir. Hayat sıfatına dayanan, Hayy gibi; kıyam sıfatına dayanan Kayyûm gibi; ilim ve kudret sıfatlarına dayanan Alîm ve Kadîr gibi… Bunlara “ Uluhiyet isimleri ” deniliyor. Bir de bu sıfatlara dayanan faaliyetlerden kaynaklanan isimler var. Mesela kim diri ve hayattar ise, başkasına o hayat verebilir. Bu manada hayat vericiliğe “ ihya ”; ihya edici olana ise, “ Muhyî ” diyoruz. Bu manada Muhyî ismi, fiile dayanan isimlerdendir. Mesela ikram fiiline dayanan Mükrim, ihsan fiiline dayanan Muhsin, izhar fiiline dayanan Muzhir… Bazen de fiil, terbiye vezninde olur. O zaman Mürebbi ismi tecelli eder. Bu manada tebdil fiiline dayanan Mübeddil, telvin ( renklendirme ) fiiline dayanan Mülevvin gibi yüzlerce isim var. Bunlara “ Rububiyet isimleri ” deniliyor. Cevşen’deki 1001 isimden 250 tanesi sıfata dayalı isimleri anlatır. 750 tanesi ise fiile dayalı isimleri anlatır. Mesela 1. Bab Uluhiyet isimlerini anlatır; 17. Bab ise Rububiyet isimlerini anlatır. Uzun cümleler ise bu iki grup ismin izahları ve Efendimiz (ASM) tarafından şerhidir.

Bediüzzaman 24. Mektub’un 1. Makamı’nda kâinatın bir “ vahdet ” içinde olduğunu ve yekpare bir sistem olduğunu işler. Çok sayıda delillerle izah ve isbat eder. Aynı Mektub’un 2. Makamı’nda ise kâinat fabrikasının işleyişini, ondaki faaliyetlerin külliliğini, zerreden kâinatın tamamına kadar aynı fiil, aynı kanun ve aynı hakikatin Rabb ve Rahman isimlerinin tecellisi olarak meydana geldiğini anlatıyor.

Tebdil, Tağyir ve Tahvil Hakikatleri

Said Nursi bu fiilî hakikatleri şöyle örneklendirir ve kâinatta okur:  “ Evet, Hâlık-ı Rahîm, bir kuşun tüylü libasını hangi kanunla değiştiriyor, tazelendiriyor. O Sâni-i Hakîm, aynı kanunla, her sene küre-i arzın libasını tecdid eder. Hem o aynı kanunla, her asırda dünyanın şeklini tebdil eder. Hem aynı kanunla, kıyamet vaktinde kâinatın suretini tağyir edip değiştirir.

Mesela burada “ suretini değiştirme ” den bahsediyor. Buna Arapça’da “ tebdil ” denilir. Bilindiği üzere eskiden Padişahlar tebdil-i kıyafet yaparak halkın içine girerlerdi. Tebdildeki gayeyi ise, Üstad, tazelendirme ve yenileme olarak sunuyor. Tebdil fiili, Esma-yı Rububiyet’ten olup Cevşen’de de geçen “ Mübeddil ” isminin tecellisidir. Bu isim

  • Bizim kirli elbiselerimizi değiştirip yerine yeni ve güzellerini giyme arzumuzda…
  • Evimizin bazen dekorasyon ve dizayn şeklini değiştirmemizde…
  • Hatta dinen yanlış olsa bile canlıların genetiğini değiştirerek daha güzelini arama çabasında…
  • Kısacası görüntü değişikliğinin olduğu her yerde ve her zamanda tecelli eden külli bir isim ve hakikattir.

Şu âyet işin en geniş çapını şöyle verir: “ Yevme tübeddelü’l-arda gayra’l-ardi ve’s-semâvât[1] ( O kıyamet ve Âhiret günü yeryüzü başka bir yeryüzüne; gökler de başka göklere çevrilir, değiştirilir )

Hatta Cennet’te suretler çarşısı olduğunu, insanın istediği sureti satın alıp o surete büründüğünü bildiren hadis-i şerifin[2] ifade ettiği ebedî tebdil-i suret manzarası da Mübeddil isminin ebedî bir tecelli dairesini bize haber veriyor.

Kısaca her şeyin suretini değiştiren O’dur. Sebepler değiştiriyor görünse de, hakikatte değiştiren ve değiştirmek isteyen O’dur.

Tahvil, hal değişimi demektir. Tağyir ise başkalaşma, başka bir mahiyete bürünme manasındadır.

  • Nesnelerin katı-sıvı-gaz halleri arasındaki değişimlerde,
  • Canlıların hasta ve sağlıklı, yorgun ve dinç şeklinde halden hale girmelerinde,
  • İnsanın psikolojik dünyasının ve ruh ikliminin değişkenliklerinde,
  • Ekolojik ve fizik dünyanın karanlık-aydınlık, sıcak-soğuk zıt durumlarında,
  • Ülkelerin savaş-barış, saldırı-müdafaa gibi farklı farklı hallerinde,
  • Toplumların yükseliş ve olgunlaşma, alçalış ve bozulma gibi süreçlerinde “ tahvil hakikati ” nin icraatlarını görebiliyoruz.
  • Karanlık enerjinin asit-baz-alkali-radyoaktif-katı-sıvı ve gaz şeklinde elementleşmesinde…
  • Cansız maddelerin bitki denilen fabrikalarla tatlı-ekşi-mayhoş-acı mahiyet kazanmalarında…
  • Kurumuş bitkilerin hayvanların bünyesinde sinir-kas-deri-damar-kan-yağ-süt ve et haline gelmelerinde…
  • Bir yağ ve kıkırdak parçası olan göz ve kulağın, şuur ve akıl sayesinde, kâinatı okuyan bir bilim adamı ve derinden duyan bir sanatkâr seviyesine yükselmesinde…
  • Bencil, ahlaksız ve nankör insanların vahyin kutsallığı ile fedakâr, şükredici bir ahlak âbidesi haline gelmelerinde…
  • Saldırgan, yıkıcı ve işgal edici milletlerin hak ve hakikatin, adalet ve nizamın keskin kılıcı haline gelmelerinde “ tağyir hakikati ” nin azametli etkisini ve icraatlarını görebiliyoruz.

Kâinat ve maddiyatta, maneviyat ve ruh dünyalarında meydana gelen sürekli tahvil, tebdil ve tağyir hakikatlerini müşahede eden ve kendi hayatlarında gözlemleyen ehl-i hakikat, “ Değişim, yaratılışın ruhudur. Hayat, sürekli bir yükseliştir. Allah’tan gayrı sâbit bir nesne ve varlık olamaz ” diye hükmetmişler. Ehl-i tasavvuf ise, “ Beka ve devam, sabitlik ve değişmez öz ancak Allah ile mümkündür ” diyerek bunu “ beka billah ” olarak kodlamışlar.

Tahrik Hakikati ve Tevhid

Bediüzzaman bu konuda şöyle der: “ Hem hangi kanunla zerreyi Mevlevî gibi tahrik ederse, aynı kanunla küre-i arzı meczup ve semâa kalkan Mevlevî gibi döndürüyor. Ve o kanunla âlemleri böyle çeviriyor ve manzume-i şemsiyeyi gezdiriyor.[3]

Said Nursi burada hareketlendirme, döndürme, çevirme ve gezdirmeden bahsediyor. Atomların çekirdeği etrafında elektronlarının dönmesi, aynen dünya ve diğer gezegenlerin güneş etrafında dönmesi gibi birbirine benziyor. Demek Allah’ın sisteminde ana bir nesne etrafında diğer şeylerin dönmesi kanunu var. Bu manada

  • Mekke’de hacıların Kâbe etrafında dönmeleri…
  • Bütün canlıların rızkın peşinde koşup etrafında dönmeleri…
  • Kadın denilen güzelliğin etrafında erkeklerin dönmeleri…
  • Çocukların anne-babaları etrafında dönmeleri…
  • Para ve mal tutkunu kişilerin zenginlerin etrafında dönmeleri…
  • İlim ve maneviyat sevdalılarının âlim ve mürşidlerin etrafında dönmeleri…
  • Yıldızların galaksi merkezi etrafında dönmeleri…
  • Galaksilerin kâinatın merkezi etrafında dönmeleri
  • Ve nihayetinde bütün yaratılmışların Allah’ın cemal, kemal ve Zâtının tecellileri etrafında pervane gibi dönmeleri aynı kanunun ve hakikatin tecellileridir.

Kâinatta hareketsiz hiçbir nesne yoktur. Her şey bir harekete başlar; sonra o hareket bir hedefe kilitlenerek o hedefi meyve verecek şekilde bir yörüngeye oturtulur. O nesne ve kişi, o hedef uğrunda akar durur. Bu manada her şey kendine has yörüngesinde yüzer. Yasin suresinin 40. Âyeti “ Ve küllün fî felekin yesbehûn ” ( Her şey kendi yörüngesi içinde, o yörüngeye hapsolmuş bir şekilde yüzüyor ) âyeti bu meseleyi anlatıyor. Âyetteki, “ ” ( içinde ) edatı, yörüngesi dışına çıkamadığını ifade eder.

Buradaki kanun, hareket ve faaliyetin olduğu, dönüşün ve çevrilişin olduğu her yerde geçerlidir. Buradaki Esma-yı Hüsna’lar Muharrik ( her şeyi hareketlendiren ) ve Müdevvir ( her şeyi döndüren ve idare eden ) isimleridir… Tevhid-i Rububiyet hakikati gereği, hiçbir nesne kendi başına hareket edemediği gibi hiçbir kişi de kendi başına hareket edemez. Her nesne ve her kişi -ki buna hür irade sahibi insanlar da dahildir- belirli bir yörünge içinde hareket ettiriliyor. Aksi halde dünyada ve kâinatta düzen olmaz ve kalmazdı. Tebdil fiilinde denildiği gibi diyebiliriz:

Hareket ettiren O’dur. Gezdiren O’dur. Yüzdüren O’dur. Hedefe erdiren O’dur. Meyve verdiren O’dur. Döndüren O’dur. Söndüren O’dur.

Bu manasıyla âlemdeki farklı yörüngeli, farklı tarz ve hızdaki külli harekete rağmen kâinatta var olan ve devam eden düzen gösterir ki, her şey Allah’ın kontrolü altındadır. Kontrol hakikati ise, Aristo’nun İlk Muharrik tespitini, “ Tek Muharrik ” seviyesine yükseltir. Her an, her yerde ve mekânda mahlukatı, canlıları ve şuur sahiplerini doğrudan doğruya Allah’a bağlar. “ Külle yevmin hüve fî şe’nin[4] ( O her gün bir özlü bir fiil içinde faaldir ) âyetine delil olur. “ Sizden herkes, ihtiyaçlarının tamamını Rabbinden istesin; hatta kopan ayakkabı bağına varıncaya kadar…[5] hadisinin sonsuz ufkuna bizi yakınlaştırır.

Tecdid ve Tazelenme Hakikati

Said Nursi tevhid delillerine şöyle devam eder: “ Hem hangi kanunla senin bedenindeki hüceyrâtın zerrelerini tazelendiriyor, tamir ve tahlil ediyorsa, aynı kanunla senin bağını her sene tecdid eder ve her mevsimde çok defa tazelendirir. Aynı kanunla, zemin yüzünü her bahar mevsiminde tecdid eder, taze bir peçe üstüne çeker.

Burada fiil, tazelendirmek, Arapçasıyla tecdid… Eğer metne dikkat edilirse akla ” Müceddid ” ile ilgili hadis gelecektir.[6] İnsanların bedenindeki sureten değişimi ve hareketi yapan, bunu maddi hayatın sıhhati için devam ettiren ve önem veren Allah elbette insanlığın manevi hayatını değiştiren ve yenileyen, onlara taze bir ruh ve hayat katan yenileyicileri göndermiştir. Cenab-ı Hakk eski ümmetlerde her yüzyılda bir nebi göndererek önceki resulün dininde bir tecdid yapıyordu. Bu ümmette ise aynı kanun her yüzyılda bir Müceddid gönderilerek yapılıyor. Müceddidler dinin çiğnenen hududlarını tekrar ortaya çıkartıyor, hadsizlik yapanlara hadlerini bildiriyorlar.

Evet bütün tamirler ve restorasyon çalışmaları bir yenilemedir. Bu yenileme kanunu

  • İklim değişiklikleri ile yeryüzünün değişmesi ve tazelenmesi ile,
  • Bağımızın ve bahçemizin son baharda bozulup kışta silinen güzelliğinin ilkbaharda yaprak ve çiçeklerle, yaz mevsiminde meyveler ve olgunlukla tazelenmesi ile;
  • Bedenimizin hücrelerinin ölüp dağılmaları ve yenilerinin yapılması ile;
  • Bizim eskiyen elbiselerimizi çıkartıp yerine yenilerini giymemizle;
  • Demode olan şeyleri terk edip modaya uymamızla;
  • Piyasalara yeni firmaların girmesi, eski firmaların çekilmesi ve silinmesi ile;
  • Herhangi bir gruba yenilerin katılması suretinde taze kan gelmesi ile;
  • Fıtrattan uzaklaşan Yahudiliğin saf İsevilikle, bozulan İseviliğin de İslamiyet şeklinde tazelenmesi ile,
  • Din hizmetlerinde çıtayı yükseltecek taze dimağların ve temiz kalplerin eklenmesi ile;
  • Ömer’in (RA) İslam’a girmesi ile;
  • İslam’ın Medine’de devletleşmesi ile;
  • Kıyamete yakın zamanda bozulan İslam ümmetinin Mehdi’nin askerleri vasıtasıyla tazelenmesi ve dirilmesi ile;
  • Kıyamette yıkılan ve harap olan kâinatın âhiret ve Cennet şeklinde yeniden inşa edilmesi ve taze bir varlığa kavuşması ile;
  • Cennet ve içindekilerin ebedî bir bahar ve yaz şeklinde devamlı tazelenmesi ve farklı farklı güzellikleri sergilemesi ile;
  • Hadisin[7] ifadesine göre Rüyetullah’a erişen her müminin sarayına döndüğü zaman hurilerince tanınamayacak derecede güzelliğinin artmasıyla ebedî tazelenmesi şeklinde bütün âlemleri içine alan bir Rububiyet fiili ve hakikatidir.

Bu cihetten yenilenmeme, yenilenmeye çalışmama, gündemine yeniliği koymama aslında Rabb ismine aykırıdır. Allah’ın terbiye sistemiyle bir çatışma ve çarpışmaya girmedir. Bu hassas noktaya binaen bir insanın yaptığı tevbe, bir yenilenme arzusu ve iradesidir. Ki Cevşen ve Kur’andan anlaşıldığı üzere bir kul için en üstün makam veya o makama erme vasıtası sürekli tevbe etme, Allah’a yepyeni bir irade ve niyet, kasd ve hüviyet ile yönelmedir.

Buradaki Esma-yı Hüsna “ Müceddid ” ( Yenileyen ) ismidir. Bu isim kendini zerrelerden kâinatın tamamına, dünyadan ebedî Âhirete kadar geniş çaplı gösteriyor. Yenilenmek isteyenleri ikramıyla; yenilenmek istemeyenleri celaliyle değiştiriyor, tazelendiriyor. İşin hakikatinde yenileyen O’dur, yenilenme arzusunu veren O’dur, yenilenmeyi güzel gösteren O’dur, yenilenmeyi yapan O’dur, yenilenmeyi sürekli bir arayış ve ebedî bir tatlı yolculuk kılan O’dur.

İhya Fili ve Diriliş Hakikati

Said Nursi tevhid delillerine şöyle devam eder: “ Hem o Sâni-i Kadîr, hangi kanun-u hikmetle bir sineği ihyâ eder; aynı kanunla şu önümüzdeki çınar ağacını her baharda ihyâ eder. Ve o kanunla küre-i arzı yine o baharda ihyâ eder. Ve aynı kanunla haşirde mahlûkatı da ihyâ eder. Şu sırra işareten,  [ Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de, tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir.” ( Lokman Sûresi, 31:28 ) ] Kur’ân ferman eder.

Burada konu ise, ihya edilmek… Yani ölümünden sonra diriltilmek veya çekirdek ve yumurta halinde olan bir şeyin ilk kez ağaç veya bir canlı şeklinde diriltilmesidir. Bu konuda Yasin sûresi 78-79. âyetler “ İnsan ölüp kemikleri çürüyünce insanı kim diriltebilir, diye meydana okuyan müşrike hitaben ‘ De ki, onu ilk kez kim topraktan diri olarak yaratan ve çıkartan kim ise ikinci kez da o yaratacak ve hayatlandıracaktır. O, bütün yaratma şekillerini ve modellerini bilir ” der. Nasıl yer çekimi denilen kanunla her nesne nerede olursa olsun küre-i arz tarafından kendine doğru çekiliyor. Her cisim kendine has bir muhataplıkla çekim kanununa tabidir. Aynen öyle de kâinatın tamamında bir ihya kanunu var.

  • Her bir sinek bu kanunla diriltildiği gibi, her bir çınar ağacı ve bütün ağaçlar da o kanunla diriltilir;
  • Bütün otlar ve çiçekler o kanunla diriltildiği gibi bütün kuşlar ve yumurtalar da o kanunla diriltilir;
  • Bütün cinler o kanunla hayatlandırıldıkları gibi bütün insanlar da o kanunla diriltilirler;
  • Uyku ölümün kardeşi olması sırrınca uyumakla ölen her insan, hayvan ve bitki aynı ihya kanunuyla diriltilirler;
  • Yeryüzü kışın ölüp baharın yağmur sularıyla diriltildiği gibi mahşer günü de rahmet-i İlahi yağmuruyla aynı kanunla bütün ölüler diriltilirler;
  • Ölmüş ve manevi açıdan kurumuş toplumlar ve fıtratlar nebilerin getirdiği imanla diriltildiği gibi sosyal açıdan kıyameti yaşamış ve darmadağın olmuş toplumlar, medeniyetler ve ahlaklar, resuller ve ülü’l-azm resuller eliyle diriltilirler;
  • Ölmüş kalpler mürşidlerin elinde diriltildiği gibi kurumuş akıllar âlimlerin, kararmış ruhlar ise üstad-ı kudsi-yi nuranilerin ellerinde diriltilirler.
  • Dünya ve içindekiler böyle külli bir kanunla diriltildikleri gibi Cennet ehli ebedî feyizlerle, nurlarla devamlı diriltilirler.
  • Cennet ehli ihya edildikleri ve diriliklerine dirilik katıldığı gibi ebedî saadet ehli rüyetullah ile diriliğin mertebelerinde yol alarak ebedî ve sermedi ihyaya erişirler.

      Mahlukat ve dünya fanilik zindanı ve ölümlülük prangasından kıyametle kurtularak taşı-toprağı ile diri olan Âhiret şeklinde ebedî diriliğe erişirler. “ Dünya hayatı oyun ve eğlencedir. Âhiret ise yeminle derim, her şeyiyle diri olan yerdir. [8] Din, insanı diriliğe çağırır. Ölüler ve ölü kalmak isteyenler dine kulak vermezler. Çürümekten muzdarip olan, kendini yokluk ejderhasına yem olarak hisseden ve günden güne manasızlaşmakla ruhunun ezilmesinden kurtulmak isteyenler şu âyeti duyarlar: “ Allah ve resulü sizi, sizi ihya edecek işlere çağırdığında onlara icabet edin ve etmekte istekli olun.[9]

Burada Esma-yı Hüsna Muhyi’dir. Ölü maddeyi, hayat ile dirilten O’dur. Manası bilinmemekle manen ölü sayılan âlemleri zişuur olan insan ve cinlerle manen ihya eden O’dur. Şuur sahibi olarak yaratılan fakat şuursuzca tavırlarıyla kendilerini manen ve maddeten öldüren cinleri ve insanları, nebiler ve resuller, kitaplar ve vahiyler göndererek dirilten O’dur. Dindarlıkları maddeciliğin ve nefislerinin baskısı altında ölmeye yüz tutan ümmetleri “ müceddid ” denilen ihya edicilerle dirilten O’dur. Hayatın kıymetini kavrattırıp hayatı iman ile ihya eden, islam ile iman çekirdeğini ihya eden, ihsan ile islam ağacını meyve verdirmekle ebedî ihya eden O’dur. Ona iman edenlerin bâki istidad ve ruhlarını, Cennet ve Ebedî Saadet ile ebedî ihya eden O’dur. Hayatın muazzam hakikatini ve Kâbe gibi konumunu kavrattırarak hayatı maddi ve manevi nimetlerle, zevk ve lezzetlerle bezeyen ve Kendi Hayat-ı Mukaddese’sine o fani hayatları bağlayarak hizmetkarı kılan ve o küçücük hayatları Kendi hayat-ı zâtiyesine ayna kılan O’dur. Zâtî ve mutlak bir hayatla yaşayan O’dur. Her şeyi yaşatan O’dur. Yaşatmak isteyen O’dur. Yaşamayı sevdiren O’dur.

Üstad burada Rububiyete dair bazı Esma-yı Hüsna’yı ve onların külli tecellilerini dünya ve Âhireti içine alacak şekilde anlattı. Cevşen’deki bütün isimlerin bu şekilde en küçükten en büyüğe, bir ferdden bütün türlere kadar dar ve geniş çaplı, farklı surette ve tarzda tecellileri var. Bütün bu fiillerin aynı anda aynı el tarafından, bizim zerrelerimiz ve bedenimizden bütün zerrelere-bedenlere-cisimlere-dirilere-âlemlere kadar tecellilerini birden hayal gözümüzün önüne getirdiğimizde Rububiyetin sırrını görebiliriz. Rububiyetin sırrı, Hâkimiyet’tir. Yani her şey Allah’ın Rububiyet avucunda, Onun kontrolü ve Hâkimiyeti altındadır. Onun iradesi olmadan Dünya ve Âhiret âlemlerinde, madde ve mana dünyalarında hiçbir şey olamaz. Her şey Onun terbiyesinden gelir; celal de gelse, ikram da gelse, lütuf da olsa kahır da olsa… Bu noktada Niyazi-i Mısrî Hz.leri şöyle der:

 Lütf u kahrı şey’-i vâhid bilmeyen çekti azap

Ol azaptan kurtulan olur sultan anlar bizi

( Lütuf ve kahrı tek bir şey olarak bilmeyen azap çeker. Bu ikisini aynı şey gören kişi azaptan kurtularak bir manevi sultan olur. Sultan olunca ancak Bizi anlar. )

[1] İbrahim sûresi, 48.

[2] Hadis-i şerifin kaynağı ve tam metni şu şekilde: “ Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: ‘ Cennet’te bir çarşı vardır. Ancak orada ne alış, ne de satış vardır. Sadece erkek ve kadın sûretleri vardır. Erkek bunlardan bir suret arzu ederse o sûrete girer. ” (Tirmizî, Cennet 15).

[3] Mektubat, 24. Mektub, 2. Makam, Mukaddime, 1. Mebhas.

[4] Rahman suresi, 29.

[5] Tirmizî, Daavât 149, (3607, 3608).

[6]Şüphesiz ki, Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinî işlerini yenileyecek bir müceddid gönderecektir. ” (Ebu Davud, Melahim, 1).

[7] Hadisin tam metni  ve kaynağı şu şekilde: “ Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: ‘ Cennet ehlinin bir çarşısı vardır. Her cuma oraya gelirler. Derken kuzey rüzgârı eser, elbiselerini ve yüzlerini okşar. Bunun tesiriyle hüsün ve cemalleri artar. Böylece ailelerine, daha da güzelleşmiş olarak dönerler. Hanımları:
-‘Vallahi, bizden ayrıldıktan sonra sizin cemal ve güzelliğiniz artmış!’ derler. Erkekler de:
-‘Sizler de, Allah’a kasem olsun, bizden sonra çok daha güzelleşmişsiniz!’ derler.
” (Müslim, Cennet 13).

[8] Ankebut suresi, 64.

[9] Enfal suresi, 24.

Sabır ve Tahammül-3

Zaman Algısı ve Sabır

İnsanın fıtratı, aklın verdiği zaman-üstü algı sayesinde geçmiş zamanı görebildiği gibi, gelecek zamanı da görebiliyor. Her bir insanda geçmiş ve gelecek algısı bulunuyor. Geçmişi düşünmek, o zamanda yaşadığı ve elinden çıkan güzellikleri kişiye hatırlatmakla kişide hasret ve hüzün duygularını uyandırıp alevlendirdiği gibi; gelecek zamanı düşünmek de, kişinin o zamanda yaşayabileceği ve gelmesi muhtemel her türlü olasılığı kişiye gösterir. Geçmişe bakışta, kişinin nefsi ve hırsı aklı yönlendirdiği için kişide hüzün ve hasret ateşleri yanmaya başlar. Gelecek zamana bakışta ise, kişiyi benliğin vehim duygusu ve hayal gücü aklı yönlendirir. Vehim duygusu, baskıcı karakteri ve savunma psikolojisi eksenli güçlü yapısıyla kişiye daima olumsuz ihtimalleri, karanlık ve tehlikeli durumları gösterir. Bu ise, kişide gelecek zamana karşı bir korku, endişe ve telaş uyanmasına yol açar. Bu manada her insan geçmiş zamanın alevli hüzünleri ve gelecek zamanın kişiyi kilitleyen korkuları arasında sıkışık bir vaziyet içindedir.

Gelecek zaman, kişiye doğru gelen, nasıl gerçekleşeceği belirgin olmayan karanlık yapısıyla kişiyi karşısında âciz bırakır, ona çaresizlik hissi verir. Geçmiş zaman ise, elden çıkan ve giden güzellikler, nimetler ve imkânlarıyla insanı muhtaç düşürür, ona yoksulluk hissi verir.

Bu noktada din, çaresizlik, korku ve telaş ile Allah’a iltica eden insanın, “ iman nuru ” ile, gelecek zamana ait bütün endişelerini izale eder. Her şeyin Allah’ın ilmi, hikmeti ve inayeti dâhilinde, belirli bir düzen içinde, kulun hayrına olacak şekilde daima tahakkuk ettiğini gösterir. Bu noktada geçmişte yaşanmış güzellikleri delil olarak sunar. Çünkü o güzellikleri içeren anlar, daha öncesi zamanlar açısından bir gelecek zamandır. İman nurunun açtığı bu pencere, insan ruhuna nefes aldırdığı gibi, benliğin endişelerini dindirip ruhani duygularına sükûnet verir.

Geçmiş zaman konusunda hasret, melankoli, hayal kırıklıkları içinde Allah’tan medet dileyen kişilerin ise din, “ iman kuvveti ” ile bütün hüzünlerini söndürür. Yaşanan her türlü güzelliğin tükenmez bir rahmet hazinesinden geldiğini, rahmet hakikatinin şükretmek kaydı ile daha fazla ikramları insana tattırmak isteyen bir yapıda olduğunu gösterir. Bu noktada şükredilen nimetlerin bereketlendiği her hadiseyi bir delil olarak sunar. Bu durum ise, kalbi sevinçlere gark ettiği gibi, nefsin hüzünlerini söndürüp hırsını tatmin eder.[1]

Sabrın Din Hakikati İle İlişkisi

Hz. Peygamber’in bildirdiği, Kur’anın ifade ettiği üzere din hakikati, iman-islam-ihsan şeklinde 3’lü bir yapıdır.[2] Bu 3 vasfı elde eden kişiye mümin-müslim ve muhsin denilir. Hz. Peygamber (ASM) mümin ve müslim vasıflı kişinin özelliklerini Veda Hutbesi’nde şöyle tanımlar: “ Müminin kim olduğunu size anlatayım mı? İnsanların, mallarına ve canlarına za­rarı dokunmayacağından emin olduğu ki­şidir. Müslimin kim olduğunu size anlata­yım mı? Müslümanların, dilinden ve elin­den zarar görmediği kişidir.[3] Diğer bir hadiste ise “ Muhsinin, Allah’ı görüyor gibi ibadet eden kişi olduğunu ifade eder.[4]

Mümin olarak başkalarına güven verebilmek, şefkat ve doğruluk hakikatlerini yaşamakla mümkündür. Yalan ile güven bir birine zıddır. Bir insanın şefkat ve doğruluk hakikatlerini başkalarına karşı yaşayabilmesi için öncelikle kendisinin Allah’ın emânı altına girmesi, kişisel korku ve endişelerinden kurtulması şarttır. Bunun tahakkuku ise, Allah’a ve kendi fıtratına karşı dürüst ve samimi olmayı zaruri kılar.

İnsan fıtratının bu yapısı noktasında Kur’an çok ilginç bir şekilde sabır ve iman arasında bağ kurar. Şöyle ki, Kur’ana baktığımızda en sık karşılaşılan cümlelerden birisi “İllelezîne âmenû ve amilu’s-sâlihât[5] ( İman edenler ve sâlih ameller yapanlar hâriç… ) cümlesidir. Kur’an birkaç yerde bu ifadeyi şöyle değiştirir: “ İllelezîne saberû ve amilu’s-sâlihât[6]( Sabredenler ve sâlih ameller yapanlar hariç… ) Kur’anın kendi kendini tefsiri noktasında bu âyetleri okursak;

İman ve emniyet duygusu, korkulardan kurtulmak ve kurtarmak ile ilgilidir. Korku hissi ise, insanda çaresizlik ve âcizlik halinde zuhur eder. İnsan, onun gücünü zorlayan durumlara karşı önce sabreder, sonra tahammül etmeye çalışır, sonrasında korku doğar, sonra yapabilirse korku unsuru olan nesneden firar eder ve Allah’a sığınır. Eğer bunu yapamazsa çaresizlik içinde ağlar, sızlanır ve yalvarır. Bu noktada iman ve sabır arasında çok derin ve köklü bir bağ bulunduğu görünüyor.

Kur’anın insan fıtratı ve zaman ilişkisine ait acz-iman-sabır sistematiği tam idrak edilirse, fakr-islam-şükür şeklinde diğer bağlantı noktaları da görünecektir. Bu manada din, sabır ve şükürden meydana gelen bir düzendir, denilebilir. Bu sistematik yapı anlaşıldığında bazı Kur’an âyetlerinin dayandığı temeller de akla görünür. Mesela:

Eğer siz iman etseniz ve şükretseniz, Rabbim neden size azap etsin?[7] Buradaki şükrü, İslamiyet ve sâlih ameller olarak ele almazsak, “ Ben iman etsem ve şükretsem, namaz kılmasam, zekât vermesem ve oruç tutmasam da olur ” mantığına insanlar varabilirler. Oysa Kur’an başka bir ayetinde Cehennem ehlinin konuşmalarını şöyle aktarır: “ Biz namaz kılanlardan değildik; yoksula da yedirmezdik ” der.[8] Demek Kur’an âyetleri arasındaki ince bağlantılar göründüğünde, akla gelebilecek her türlü olumsuz hâlin cevabı hesap edilerek vahyin gönderildiği anlaşılacaktır.

Diğer yönüyle Kur’an, sabır hakikatini idrak ederek maddeyi aşan, bedenindeki kuvveti aynen bir çekirdek gibi tüketerek ruhen yeşermeye çalışan bir kişinin iman hakikatlerinde yol alabileceğini vurguluyor diyebiliriz. Evet, imanda yükseliş sabır ile mümkündür. Çünkü sabır, Allah’tan gelen musibet, hastalık, bela, kaza, âfet gibi bütün hadiseleri İlâhî adalet ve hikmetin olağan birer icraatı, Allah’ın Celal sıfatının ihtişamlı tecellileri olarak bilmek ve Allah’ın bütün fiillerinden râzı olmaktır. Elbette ve elbette Allah, kâinatın sırlarını, marifet nurlarını ve yaşananların manalarını Ondan her halükarda razı olan sabırlı kullarına açacak ve onları yükseltecektir.

Nasıl ki, Hz. Hızır (AS), bir mürşid olarak, Hz. Musa (AS)’dan sabır ve sükunet istedi. O sabretmese dahi bazı icraatlarının hikmetlerini anlattı. Anlatınca da Hz. Musa (AS)’nın dalgalanan duyguları ve heyecanı dingin bir deniz haline geldi. Aynen öyle de Mürşid-i Mutlak olan Allah’ın dergahı hükmünde olan yeryüzünde meydana gelen, kişileri ve toplumları ilgilendiren hadiselerin hikmetleri, sırları, manaları elbette ve elbette sükut ile, sükunet ve rıza ile onları karşılayan sabır ehli kişilere açılacaktır. Allah onları nefsinin maddeci, şahsiyetinin kişisel, benliğinin olumsuz ve saplantılı karanlık düşüncelerinden kurtarıp Hakikatin nurlu ve aydınlık dünyasına çıkaracaktır. Kur’an bu ihraç hakikatini, “ Allah’ın, kendi resulüne ve müminlere salât etmesi ” olarak ifade eder.[9]

Mürşidler, olumsuz gözüken hadiseler yaşatırlar ki, insanlar iç dünyalarındaki tabaka tabaka karanlıkları görüp fark etsinler. Hz. Hızır (AS)’ın yaşattığı 3 vaka gibi… Bu yaşananlar belirli bir sistematik eğitim olduğu için, varacağı noktalar ve vereceği meyveleri de hesap ederler. Mürşidler, terbiye sistematiğini ve ilerleme safhalarını belirtmezler; tâ ki terbiye gerçek manada olsun ve rüşde ermek isteyen kişinin iç dünyasının problemler haritası tamamen belirsin… Bu yönden dolayı mürşidler rüşde ermek isteyen müridlerinden onların iyiliği için sorgusuz ve sualsiz teslimiyet ister ve beklerler. Bu konuyu Kur’an rüşd âyetinin başında şöyle ifade eder: “ Bilin ve ilmine vakıf olun ki, içinizde Allah’ın resulü var. Yani bir mürşid var. Eğer O size çoğu konuda tabi olsaydı siz sıkıntı çekerdiniz. Bu yüzden O size tabi değil; siz Ona tabisiniz…[10]

İlâhî irşad, yaşanan olumsuz hadiselerin hikmetlerini göstererek insanları korku, endişe ve telaştan kurtarır. Bazı kaliteli ruhlar için, o olumsuzluklar “ şükür ” kapısı olur. Bu konuya dair Kur’an “ And olsun Biz, Lokman’a hikmet verdik, Ulûhiyetimin tecellilerine şükretsin diye [11] der. Uluhiyetin tecellileri hastalıklar, âfetler, sarsıcı olaylar ve saire sıkıcı ve acı verici şeylerdir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, yeryüzü dergâhında kişisel ve sosyal hayatta bütün yaşananlar, insanın korku ve üzüntülerden kurtulması, kişinin Allah’ın velayeti altına sığınması ve ebedî mutluluğu elde etmesi içindir. Sabır ve şükür ise, saadet sarayının 2 nurlu ve kudsî anahtarıdır. “ Allah, sabredenlerle beraberdir.[12]

[1] Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, 26. Lem’a, 7. Reca; Sözler, 23. Söz, 1. Mebhas, 1-2-3. Noktalar.

[2] Müslim, Îmân 1, 5. Ayrıca bk. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16; Nesâi, Mevâkît 6.

[3] Vesaik, 364-367; Tirmizî, “Tefsiru´l-Kur´ân” 10; Yakubî, 2/110 Kur`ân-ı Kerim, 49/12-13.

[4] Müslim, Îmân 1, 5. Ayrıca bk. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16; Nesâi, Mevâkît 6.

[5] Mesela Asr suresi, 3;  Tin suresi, 6 v.d.

[6] Hûd Suresi, 11.

[7] Nisa suresi, 147.

[8] Müddessir suresi, 43-44.

[9] Ahzab suresi, 43 ve 56. Âyetler.

[10] Hucurat suresi, 7.

[11] Lokman suresi, 12.

[12] Enfâl Sûresi, 8:46.