Mu’cizat-ı Ahmediye eseri Kürdce olarak neşredildi.

Risale-i Nur Külliyatı’nın sesi gürleşiyor. Sözler Neşriyat tarafından Mu’cizat-ı Ahmediye eseri Kürdce olarak neşredildi.

📘 Mucizat-ı Ahmediye (asm)

Mucizat-ı Ahmediye, Bediüzzaman Said Nursi’nin kaleme aldığı ve Risale-i Nur Külliyatı içinde yer alan çok mühim bir risaledir. Bu eser, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (asm) mucizelerini aklî ve naklî delillerle ele alır.

📖 Külliyat İçindeki Yeri

Mucizat-ı Ahmediye, On Dokuzuncu Mektup olarak geçer. Bu mektup, doğrudan doğruya Peygamberimizin (asm) nübüvvetini ve mucizelerini ispat etmeye yöneliktir.

🎯 Eserin Amacı

Eserin temel maksadı:

  • Hz. Muhammed’in (asm) peygamberliğinin hak olduğunu göstermek

  • Onun mucizelerinin tarihî rivayetlere dayanan güçlü deliller olduğunu ortaya koymak

  • İman hakikatlerini akla yaklaştırmak

Bediüzzaman burada yalnızca rivayet nakletmez; rivayetlerin güvenilirliğini, çoklu nakil (tevatür) kuvvetini ve ümmetin ittifakını da delil olarak gösterir.

🌟 İçeriğinde Neler Var?

Eserde şu başlıca mucize türleri işlenir:

  1. Kur’ân mucizesi (en büyük ve daimî mucize)

  2. Ayın ikiye yarılması (Şakk-ı Kamer)

  3. Parmaklarından su akması

  4. Ağaçların ve taşların konuşması

  5. Geleceğe dair verdiği haberler

  6. Az yemeğin çoğalması

  7. Hayvanlarla ilgili mucizeler

Bediüzzaman, bu mucizelerin büyük kısmının mütevatir derecesinde rivayet edildiğini vurgular.

🧠 Metodolojisi

Eserde dikkat çeken özellikler:

  • Akıl ile nakli birlikte kullanması

  • Tarihî hadis rivayet zincirlerine dikkat çekmesi

  • Şüpheleri önceden tahmin edip cevaplandırması

  • İmanî meseleleri mantık örgüsü içinde işlemesi

Bediüzzaman’ın ifadesiyle:

“Bir tek mucize değil, belki bin mucize ile nübüvvetini ispat eden bir Zât’tır.”

🌿 Üslûbu

Üslup, hem ilmî hem de imanîdir.
Duygusal hamasetten ziyade delil merkezlidir.
Bu yönüyle eser, klasik siyer anlatılarından farklı olarak daha sistematik bir savunma niteliği taşır.

📌 Önemi

  • Peygamberimizin mucizelerini derli toplu bir şekilde sunan nadir risalelerdendir.

  • Modern dönemde şüpheciliğe karşı yazılmış güçlü bir iman müdafaasıdır.

  • Nübüvvet bahsini aklî zemine oturtması açısından önemlidir.

RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI’NDAN – MUCİZAT-I AHMEDİYYE  RİSALESİ – KÜRTÇE
CİLT     : KARTON KAPAK
EBAT    : ORTA BOY (13,5 x 19 cm)
KAĞIT  : 1. HAMUR

BASKI  : TEK RENK

SAYFA  : 100 SAYFA

Bizim Olanlar: Bediüzzaman, Akif ve Abdülhamid Han

Bizim Olanlar: Bediüzzaman, Akif ve Abdülhamid Han

Bir millet, ancak geçmişiyle barıştığı ölçüde geleceğini inşa edebilir. Ve millet kavramı altında toplanabilirler. Geçmiş şimdi ve gelecek arasindaki bağları koparır, köprüleri yıkarak kalabalık bir yığın oluruz ancak. Bugün hepimizin dilinde dolaşan o basit ama yüklü cümle “Bediüzzaman da bizim, Akif de bizim, Abdülhamid Han da bizim.”

Bu söz, eski yaraları deşmek, defterleri karıştırmak için değil, onları sarmak için söylüyorum. Kırgınlıkları, yanlış anlamaları, tarih sayfalarında kalmış sert tartışmaları bir kenara bırakıp, ortak bir sevdaya, ortak bir mirasa sarılmamız gerekiyor çünkü. Herkes kendi zaviyesinden baktığında yorumlar yapıp sözler sarf edebiliyor. Ama derler ya “olan oldu ölen öldü.”

İşte şimdi tam da bu noktadayız. Tarihte nice insanlar birbiriyle can ciğer kuzu sanması olmuşken sonradan kanlı bıçakla hale dönmüşlerdir. Bunun tam tersi de elbette ki olmuştur. Veya yanlış anlaşılmalar veya aracıların arayı bozmaları sebebiyle çeşitli manzaralar yaşandı.

Bu yazımda, üç büyük insanın hikâyesini anlatıyorum aslında: Bir şairin, bir âlimin ve bir sultanın…

Onlar aynı zamanlarda yaşadı, farklı yollar izledi, bazen birbirlerine karşı gibi göründüler, birbirlerine karşı eleştiride bulundular bazen aynı mecliste buluştular aynı havayı teneffüs ettiler bazen farklı düşündüler ama kalplerinin attığı yer aynıydı: Bu aziz vatan, bu şerefli millet, bu mukaddes din. Belki o dönemdeki vatan coğrafyası şu anda aynı büyüklükte sınırlarda değil ama bu kahramanların vermiş olduğu mücadeleler yapmış olduğu hizmetler bugün hala zihinlerimizde bulunuyor. O zamanlarda ki vatan sınırlarımızdan bugün 50 küsür tane devlet çıktı ve bunların hepsinin bir bayrak altında olduğu bir dönemden bahsediyoruz. Sultan Abdülhamid Han, Milli Şairimiz Mehmet Akif, Asrın mütefekkiri Bediüzzaman Said Nursî. Bu 3 isim ve daha birçok isim o dönem aynı mücadeleyi verdiler.

Bugün onlara “bizim” diyoruz, çünkü onlar bizi biz yapan köklerin en kıymetli dalları. Onların çilesi bizim şerefimiz, onların gözyaşı bizim vicdanımız oldu.

Bu kelimeleri okurken, lütfen kalbinizi açın. Çünkü burada anlatılanlar sadece tarih değil; bir milletin kendine dönüşü, kendiyle yeniden buluşmasıdır.

Bazen bir cümle, bir milletin asırlık yarasına dokunur ve orayı iyileştirir. “Bediüzzaman da bizim, Akif de bizim, Abdülhamid Han da bizim…” Bu söz, dudaklardan dökülürken gözleri doldurur; çünkü içinde derin bir hasret, büyük bir özlem ve nihayet bir vuslat vardır.

Bu, sadece bir sahiplenme değil; geçmişle helalleşmenin, köklerle yeniden sarılmanın, gözyaşıyla yıkanmış bir kucaklaşmanın ilanıdır. Bir yere birisine taraf olup diğerini inkâr etmek çürütmek kabul etmemek reddetmek değildir.

Tarih, bizi bazen ayrılıklarla değil, ortak sahiplenmelerle iyileştirir. İşte bu üç isim de böyle. Mehmet Akif Ersoy, gençlik yıllarının harlı ateşinde, Abdülhamid dönemini “istibdat” diye haykırmış, kalemini kılıç gibi sallamıştı. O baskı ortamı, nice temiz kalbi öfkeyle doldurmuştu. Ama yıllar aktı, imparatorluk çöktü, vatan yetim kaldı, millet parçalandı. Ümmet başsız bırakıldı. İşte o zaman Akif’in yüreği sızladı. Bir dost meclisinde içini şu mısralarla döktü:

“Giden semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi?
Ya böyle kalfa değil, basbayağ muallimdi.
Nasıl da kadrini vaktiyle bilmedik, tuhaf iş:
Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş!”[1]

Bu dizeler, sadece bir pişmanlık değil; büyük bir vicdanın feryadıdır. Akif, o yalnız sultanın tahtta çektiği çileyi, devletin bekası için boğazında düğümlenen lokmayı geç de olsa anlamıştı. Tıpkı Hükümdarlık döneminde Sultanı eleştiren Jön Türkler gibi.

Bugün “Akif de bizim” derken, İstiklâl Marşı’nın şairini değil sadece; o gözyaşını döken, hatasını asâletle kabul eden büyük vicdanı da bağrımıza basıyoruz.

Bediüzzaman Said Nursî’ye gelince… O, Abdülhamid’i uzaktan değil, yakından tanıyan bir yiğitti. “Şefkatli sultan”[2] demiş, “veli bir zat”[3] “Halife-i Peygamberî” [4] diye anmıştı onu. Eski Said döneminde bile eleştirilerini sultanın şahsına değil, etrafındaki karanlığa yöneltmişti. Ve bazı politikalarına olmuştu.

Risale-i Nur’un satır aralarında hep o hürmet, o vefa gizli bir meltem gibi eser. “Bediüzzaman da bizim” derken, bu sadâkati, bu basîreti, bu “dâvâ adamı” yüreğini de içimize çekiyoruz. O bize öğretti ki, büyükleri eleştirmek kolaydır; asıl büyüklük, onlara vefa göstermektir.

Ve Abdülhamid Han… Ah o mahzun sultan! Dün batı basınından ithal “Kızıl Sultan” yaftasıyla karalanan, bugün gözyaşlarıyla “Ulu Hakan” diye anılan o yalnız adam… 33 yıl boyunca uykusuz kaldı, nice sıkıntılara göğüs gerdi, imparatorluğu çöküntüden kurtarmak için. Borçları ödedi, demiryolları döşedi, okullar açtı, İslam âlemine hilafet şemsiyesiyle sahip çıktı. Meselâ okuduğum lise, askere giderken girdiğim askeriye binası, saate baktığım saat kulesi, camisinden abdest aldığım şadırvan hepsi onun eserleri.

Elbette hataları oldu, elbette sert tedbirler aldı. Ama o sertlik, bir annenin yavrusunu korumak için gösterdiği öfke gibiydi; devletin dağılmasını geciktiren bendlerdi. Tahttan indirildiğinde, “Ben zaten misafirdim” dediği rivayet edilir. O kadar vakurdu, o kadar çilekeş… “Abdülhamid Han da bizim” derken, işte o yalnızlığı, o fedakârlığı, o “vatan için her şeyi göze alışı” da içimize işliyoruz.

Bu üç büyük şahsiyet, farklı konumlarda, farklı acılarla yoğruldu. Biri marşla, biri tefsirle, biri tahtta aynı davaya gönül verdi: Aziz vatan, şerefli millet, mukaddes İslam… Kalpleri aynı istikamete attı, aynı aşk için yandı.

Bugün “bizim” diye haykırışımız, bir nostalji değil; derin bir vicdan muhasebesidir.

Geçmişteki kırgınlıkları, sert sözleri, yanlış anlamaları affedişimizdir. Kendi tarihimizle barışmak, helalleşmektir. Çünkü bir millet, ancak büyüklerini kucakladığı zaman ayağa kalkar. Onların çilesini sahiplenmeden, bizim acımız dinmez; onların gözyaşını silmeden, bizim gözyaşımız kurumaz. Onlarla aynı ruhu paylaşmadan muhabbetlerine, sevgilerine ortak olmadan sadece bir yere bu taraf olmakla diğerlerini insafsızca eleştirmek hiç de adil bir insanın bir şey değildir ve aziz bir milletin şiarı da olamaz.

Bediüzzaman da bizim, Akif de bizim, Abdülhamid Han da bizim… Onlar, yüreğimizin en sıcak köşesinde yaşıyor. Onların aşkı bizim aşkımız, onların şerefi bizim şerefimiz oldu.

Allah’ım, bu büyüklerin ruhunu şad, makamlarını âli eyle. Bize de onların yolunda yürümeyi, onların gibi sevmeyi, onların gibi fedakâr olmayı nasip eyle. Âmin.

Bu yazıyı bitirirken içimde hâlâ bir titreşim var. Çünkü sözünü ettiğimiz insanlar, sadece geçmişin isimleri değil; hâlâ yaşayan, hâlâ yol gösteren, hâlâ kalplere dokunan ruhlar. Onlara “bizim” demek, kendimize “biz” demektir aslında. Onların mirasını sahiplenmek, bugünün sorumluluğunu omuzlamak demektir.

Belki yarın daha zor günler gelecek. Belki yeni fitneler, yeni ayrılıklar kapımızı çalacak. Ama şunu unutmayalım: Bu millet, büyüklerini kucakladığı sürece yenilmez. Akif’in imanı, Bediüzzaman’ın basireti, Abdülhamid’in feraseti yanımızda oldukça, hiçbir fırtına bizi yıkamaz.

O halde, bu helalleşmeyi bir başlangıç kabul edelim. Bu “bizim” deyişi, bir slogan değil; bir ahit olsun. Onların yolunda yürümek, onların davasını taşımak, onların aşkıyla yanmak olsun en büyük gayemiz.

Rabbim, bu millete bir daha ayrılık acısı yaşatmasın. Birliğimizi, dirliğimizi, vicdanımızı daim kılsın.

Ve biz, her dua edişimizde şu cümleyi fısıldayalım:

Bediüzzaman da bizim, Akif de bizim, Abdülhamid Han da bizim bizi onlara layık eyle.

Onlar bizim oldukça, biz de varız. Elhamdülillah. Bu yolda serdarlarımız, halef seleflerimiz inşâallah onlar.

Selâm ve duâ ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Âkif’İn Asım Şiiri’nden
[2]Ağabeyler Anlatıyor 7 (45)
[3] Asar-ı Bedîiyye (414)
[4] Asar-ı Bedîiyye (449)

Kaynak: RisaleHaber

NurNet

Ümmîlik Neden Bir Mucize?

Yazımızın temel amacı,Hz. Muhammed’in (a.s.m.) ümmî yani okuma-yazma eğitiminden geçmemiş olmasına rağmen, geçmiş zamanın derinliklerine ve peygamberler tarihine dair verdiği bilgilerin doğruluğunu akli delillerle ispat etmektir. Kaynağımız Bediüzzaman hazretlerinin muhakemat adlı eseridir.

Bir insan, uzmanı olmadığı bir bilim dalında veya tarihî bir kıssada, o işin sadece kabuğunu değil de ruhunu, püf noktalarını ve temel esaslarını yakalayıp davasını buna bina ediyorsa, bu onun o konuda tam bir maharet sahibi olduğunu gösterir. Efendimiz (a.s.m.), peygamberler tarihinin en can alıcı noktalarını doğrudan söylemiştir.

Şöyle bir mantık yürütelim. İnsan küçük bir toplulukta, önemsiz bir konuda bile bile yalan söylerken çekinir; çünkü foyası çabuk çıkar. Ancak Hz. Muhammed (a.s.m.); inatçı bir kavmin içinde, dünya çapında büyük bir iddiayla ortaya çıkmış ve “ümmî” olmasına rağmen kendi başına bilmesi mümkün olmayan konularda tam bir özgüven ve sarsılmaz bir inançla konuşmuştur. Bu kadar büyük bir iddiayı, bu kadar çok düşmana karşı, bu kadar net bir güvenle söylemek; o bilginin ancak bir “Güneş gibi” hakikat olduğunu gösterir.

Bir bilginin “apaçık” olması yaşanılan çevreye bağlıdır. Şehirli için doğal olan bir bilgi, bir çöldeki bedevi için teorik ve zor bir bilgi olabilir. Efendimiz (a.s.m.), o günün şartlarında ulaşılması imkânsız olan derin hakikatleri, sanki herkesin bildiği basit bir gerçekmiş gibi ifade etmiştir. Bu da onun bilgisinin beşerî bir kaynaktan değil, ilahî bir kaynaktan geldiğini gösterir.

Bir ümmî, âlimlerin tartıştığı bir konuda fikir beyan etse; Geçmiş kitapların Tevrat, İncil vb. doğru kısımlarını onaylıyor, zamanla bozulmuş veya ihtilaflı kısımlarını ise düzeltiyorsa, bu durum onun o bilgileri birinden öğrenmediğini, aksine o bilgilere hükmeden bir makamda olduğunu ispat eder.

Efendimiz (a.s.m.), zamanı ve mekânı aşan bir ruh çevikliğiyle geçmişin derinliklerine girmiş; peygamberlerin hayatlarını ve sırlarını “hazır ve izliyor gibi” anlatmıştır. Üstelik bunu yaparken eski kitapların yanlışlarını düzeltmiş, doğrularını tasdik etmiştir. Bu durum, onun davasının doğruluğunun ve peygamberliğinin en net delilidir.

Geçmişteki tüm peygamberlerin gösterdiği mucizeler ve onların peygamberlik delilleri, aslında Hz. Muhammed’in (a.s.m.) de hak davasını destekler. Çünkü hepsi aynı hakikat zincirinin halkalarıdır. Eğitim almamış birinin, uzmanlık gerektiren konularda hata yapmadan konuşması ilahî bir yardımdır.

Hakikati söyleyenin korkusuzluğu, o hakikatin doğruluğuna delildir. Kur’an’ın geçmiş peygamber kıssalarını anlatırken düzelttiği noktalar, onun “her şeyi bilen” tarafından gönderildiğini kanıtlar. Eğer Hz. Peygamber (a.s.m.) çok iyi bir eğitim almış, kütüphaneleri devirmiş bir dâhi olsaydı; bugün ateist veya oryantalist düşünürler, “Zaten çok zekiydi, eski kitapları okudu, oradan sentez yapıp bize anlattı,” diyebilirlerdi. Ancak O’nun ümmî olması, bu ihtimali tamamen ortadan kaldırıyor. Bilgi var ama kaynağı insan değil. Bu da bizi tek bir sonuca götürüyor: Vahiy.

Bir insanın bir şeyi düzeltmesi için, o konuya o konuyu yazanlardan daha fazla hâkim olması gerekir. Okuma yazması olmayan birinin, asırlık dini metinlerin yanlışlarını ayıklaması, bilgisinin çalışarak kazanılan değil, Allah vergisi olduğunu gösterir.

Çetin Kılıç

Kaynak: Muhakemat

Ümmi Bir Toplumdan Dünya Muallimliğine

Zira o dönemdeki Arap Yarımadası, sadece kum ve bedevilikten ibaret bir yer değil; insanlık tarihinin en hızlı ve en köklü zihniyet devriminin yaşandığı bir laboratuvardır. Kur’an’ın nüzulünden önce o bölge; okuma-yazmanın nadir olduğu, kabile savaşlarının ve kan davalarının hüküm sürdüğü, “cahiliye” denilen karanlık bir dönemdeydi. Ancak nübüvvet nuruyla, miras, mülkiyet ve kadın hakları gibi o devir için “imkansız” görülen hukuki reformlar yapıldı. Kız çocuklarını gömecek kadar katılaşmış kalpler; karıncaya bile basmaktan sakınan, merhamet abidesi “sahabilere” dönüştü. Okuma-yazma teşvik edildi ve “ilim Çin’de de olsa gidip alınız” diyen bir anlayışla, o bedevi toplum kısa sürede Roma ve Pers medeniyetlerini geride bırakan bir bilgi toplumuna dönüştü.

Vahşi ve adetlerine aşırı bağlı bedeviler, tevhid, adalet, hürriyet ve güzel ahlak dersleri alarak bu toprakları medreseye dönüştürdü, bu medreseden mezun olanlar, kısa süre içinde Endülüs’ten Hindistan’a kadar adaleti ve ilmi götüren birer vali, hakim ve hoca oldular. Hz. Peygamber (sav) sadece bir tebliğci değil, aynı zamanda pedagojik bir dâhidir. Diğer medeniyetlerde ilim sadece bir zümrenin ruhban sınıfı veya aristokrasilerin elindeyken, O (asm) ilmi halkın her kesimine kadın-erkek, köle-hür her birine yaymıştır. Getirdiği ilimler hayata dokunan, pratik ve insanın ruhsal tekâmülünü sağlayan “ulûm-u âliye”dir yüksek bilimlerlerdir.

Eğer bir öğretmen, en kaba ve inatçı bir sınıfı dünyanın en nezih ve bilgili sınıfına dönüştürüyorsa; o öğretmenin ustalığından şüphe edilir mi? İşte Ceziretü’l-Arab, bu muazzam dönüşümün gerçekleştiği yer olduğu için bir İlim Merkezidir. İslam medeniyetinin o meşhur “Altın Çağı”, aslında tam olarak bu Ceziretü’l-Arab Medresesi’nde atılan tohumların filizlenmesidir. Bediüzzaman hazretlerinin yüksek ilimlerin kaynağı dediği o çekirdek, sadece manevi ilimleri değil, bugünkü modern bilimin de temel taşlarını üretmiştir.

Kur’an’ın ısrarla üzerinde durduğu “Akletmez misiniz?”, “Bakmazlar mı?” ve “Düşünmezler mi?” gibi ayetler, Müslüman bilim insanlarını kâinatı bir kitap gibi okumaya sevk etti. İbnü’l-Heysem: Modern optik biliminin kurucusu kabul edilir. “Karanlık oda” camera obscura deneyleriyle görme olayını ilk kez bilimsel olarak açıkladı.

Harezmî: “Cebir” ilminin kurucusudur. Sıfır (0) rakamını kullanarak bugünkü algoritma ve bilgisayar mantığının temelini attı. İbadet vakitlerini namaz, oruç, haccın belirleme ihtiyacı, Müslümanları astronomide devleşmeye itti. El Biruni: Amerika kıtasının varlığını Kristof Kolomb’dan asırlar önce tahmin etti ve Dünya’nın çapını bugünkü verilere %1’den daha az bir hata payıyla hesapladı. Bağdat ve Semerkant gibi merkezlerde kurulan dev gözlemevleri, modern gözlemevlerinin atası sayılır.

“Hastalığı veren Allah şifasını da vermiştir” hadisi, tıp ilmini kutsal bir uğraş haline getirdi. İbn-i Sina: El-Kanun fi’t-Tıbb eseri, Avrupa üniversitelerinde 600 yıl boyunca temel ders kitabı olarak okutuldu. O dönemde Avrupa’da ruh hastaları “içine şeytan kaçtı” diye yakılırken, İslam dünyasındaki hastanelerde müzik, su sesi ve çiçek kokularıyla tedavi yapılıyordu.

Eğer O (asm) gelip “İlim öğrenmek her Müslümana farzdır” demeseydi; o bedevi toplum, Yunan felsefesini, Hint matematiğini ve İran idari yapısını alıp, bunları İslam’ın potasında eriterek yeni bir medeniyet inşa etme motivasyonunu asla bulamazdı. İnsanlık, Hz. Muhammed (asm) ile birlikte artık “akıl ve delil” çağına geçmiş, taklitten tahkike adım atmıştır. İlim Merkezi ruhunun yeniden canlanması, Fen ilimleri ile din ilimlerinin birleşmesi, bir “taklit” ile değil, bir “metot devrimi” ile mümkündür.

Bediüzzaman hazretlerinin meşhur bir tespiti vardır: “Vicdanın ziyası ulûm-u diniyedir, aklın nuru fünun-u medeniyedir.” *Sadece din ilmiyle gidenin kalbi parlar ama fikri taassuba düşebilir. Sadece fen ilmiyle gidenin fikri aydınlanır ama ruhu hile ve şüpheye açık kalır. Çözüm: Modern bilimleri fizik, biyoloji, astronomiyi Allah’ın isimlerinin birer tecellisi olarak okumak. Yani laboratuvara giren bir gencin, yaptığı deneyi aynı zamanda bir ibadet ve marifetullah vesilesi görmesi.

İlim, baskının olduğu yerde değil, hürriyetin olduğu yerde filizlenir. İslam dünyasının o “Altın Çağı”ndaki sır, farklı fikirlerin çarpışmasından doğan hakikat kıvılcımıydı. Canlanma için, bilimsel araştırmalarda “taklitçilikten” kurtulup, özgün ve eleştirel düşünceyi merkeze almak gerekir.

Medresetüzzehra” Projesi, Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin ömrünü adadığı bu proje, canlanmanın kurumsal modelidir. Doğu ile Batı’yı, medrese ile mektebi birleştiren bir üniversite modeli. Bu modelde, din hocası fen bilimlerini bilecek, fen bilgini de manevi değerlerden haberdar olacaktır. Bugünkü karşılığı, sosyal bilimlerle teknik bilimlerin el ele vererek “insanlık yararına” bir teknoloji üretmesi.

Bilimin içine “rızayı ilahi” ve “insanlığa hizmet” mayası katılırsa; o bilim atom bombası üretmek yerine, kansere çare bulmaya odaklanır. Bir çiçeğe bakınca sadece “hücrelerden oluşmuş bitki” değil, “bir sanat eseridir, sanatçısını gösterir” diyebilmek. Bu bakış açısı, bilimi ruhsuz bir veri yığını olmaktan çıkarıp bir “hikmet” yolculuğuna dönüştürür.

Canlanma, Hz. Muhammed’in (asm) Ceziretü’l-Arab’da yaptığı gibi; en kaba ve dağınık unsurları bugünün verilerini, teknolojisini, bilgisini yüksek bir ahlak ve amaç etrafında birleştirmekle olur. Yani mesele sadece teknoloji üretmek değil, o teknolojiyi yönetecek “yüksek insanlık kalitesini” inşa etmektir.

Çetin Kılıç

Kaynak: RNK

İnsanlığın Zirvesi

Peygamberlik insanlık için zorunluluktur. Bediüzzaman hazretleri der ki, “hangi bilim dalını eline alırsan al, hepsinin ortak noktası evrendeki mükemmel uyum ve düzendir”. Fizik, kimya ya da astronomi… Hepsi kendi alanındaki o intizamı anlatır. Eğer evrende başıboşluk yoksa ve her şey bir kurala bağlıysa, bu düzenin en şerefli parçası olan insanın başıboş bırakılması akla aykırıdır.

Soru şu: Dağınık ve sıkıcı görünen hayati fonksiyonlar nasıl bir düzene giriyor?
Cevap: İçlerine konulan bir lezzet veya muhabbet mayasıyla.

İnsan yemek yemeyi sadece biyolojik bir zorunluluk olarak değil, bir lezzet vesilesi olarak görür; böylece o dağınık eylemler birer intizama dönüşür. İlahi inayet, en küçük işleri bile bir “maya” ile birbirine bağlıyorsa; insanlığın en büyük meselesi olan dünya ve ahiret saadetini bir “maya” peygamberlik olmadan bırakır mı?

Hikmet ve fen ispat eder ki; kâinatta hiçbir şey israf edilmez, hiçbir şey boşuna değildir. Eğer peygamberlik olmazsa: İnsanlık, tıkır tıkır işleyen bu devasa saatin içindeki bozuk bir çark gibi kalır. Bütün kâinat bir musiki gibi uyum içindeyken, insan o ahengi bozan tek “gürültü” olur.

Eğer peygamberler gelmeseydi ve biz yaratılış amacımızı bilmeseydi; yıldızlardan atomlara kadar her şeyin bir vazifesi varken, bizler “akıllı ama amaçsız” varlıklar olarak kâinatın en aşağılık ve uyumsuz parçası durumuna düşerdik. Yani nübüvvet; insanı kâinatın genel ahengine bağlayan o “altın oran” ve hayatın anlamını kuran “kutup noktasıdır.”

Tarih boyunca gelen tüm peygamberlerin davası haktır ve insanlığın saadetine hizmet etmiştir. Peygamberlerin hayatındaki o değişmez öze bakarsan şunu görürsün, Allah’ın hakları ile kulların haklarını dengelemek. Kendi çıkarlarını tamamen bir kenara bırakıp sadece hakikat için yaşamak.

Peygamberlik müessesesini bir “okul” veya “tekemmül süreci” olarak düşünürsek; insanlık çocukluk evrelerini diğer peygamberlerle geçmiş, “olgunluk ve kemal” döneminde ise baş muallim olarak Hz. Muhammed’e (asm) gelmiştir. Arap Yarımadası, Burası sıradan bir yer değil, yüksek ilimlerin kaynağı olan bir “medrese” hükmüne geçmiştir. Diğer peygamberlerde görülen o ulvi vasıflar fedakarlık, doğruluk, adalet, Hz. Muhammed’de (asm) en mükemmel ve en parlak şekilde tezahür etmiştir.

Bütün peygamberlerin hayatlarını tek tek incelediğimizde çıkan ortak sonuç bizi O’na götürür. Eğer diğer peygamberlerdeki şu küçük işaretler onların peygamberliğini ispat ediyorsa; Hz. Muhammed’deki o devasa mucizeler ve ahlak haydi haydi O’nun peygamberliğini ispat eder. Zaman, mekan ve kişisel özellikleri bir kenara bırakıp sadece “peygamberlik özüne” odaklanırsan, bütün peygamberlerin aslında aynı nurun parçaları olduğunu ve Hz. Muhammed’in bu nurun güneşini temsil ettiğini anlarsın.

Hz. Musa’nın asası, Hz. İsa’nın ölüleri diriltmesi aslında sadece kendi davalarını değil; kendilerinden sonra gelecek olan ve sistemin son halkası, kainatın en büyük delili olan Hz. Muhammed’in doğruluğunu da önceden alkışlamış ve onaylamıştır.

Çetin Kılıç

Kaynak: Muhakemat

Dünyanız Nurlansın.

Exit mobile version