Etiket arşivi: Ayhan Küflüoğlu

Bilim/sellik Felsefe ve Epistemolojisinin, ‘otomatik evren’ Tasavvur ve Kurgusu

Günümüz Bilim/sellik Felsefesinin ürün ve sonucu olan Bilim; evreni, “süper bir bilgisayar / makina”ya benzetip; böyle kurgulayıp – modellediğinden; bu kurgu üzerinden de, evrendeki “fizik – doğa yasaları”nı, bir “bilgisayar programı” gibi tasavvur ettiğinden; o ‘yasaların’, madde ve enerji üzerinde, bir “yaptırım kuvveti” olduğunu tahayyül eder!

Evrenden elde edilen gözlem – ölçüm bilgilerinin; “Bilimsel Bilgi” formatına dönüştürülerek ifade edilmesinde kullanılan: “Bu olay; şu sebep – sonuç ilişkisi (fabrika dişlisi!) ve bu tabiî dönüşüm – döngü – mekanizması ve o doğa kanunu ve şu fizik kuvvetiyle oluyor / olur…” kalıbında kurulan; Failsiz veya Sahte failli Yatay Determinist – Materyalist ve Natüralist şablon; hep bu, günümüz Bilim/sellik Anlayışının, “kendi kendine ve otomatik olarak çalışan evren”, kurgu ve modelinin sonucudur. Seküler – Lâik Bilim/sellik’in; Bilimsel Bilgi’yi inşa ederken, “ateist – deist/ik” felsefelerden ödünç aldığı bu paradigma ve kavramları kullanması; inançtan kaçayım derken, inançsızlığın tarafına geçmesinden kaynaklanmaktadır.

Halbuki: Bilimsel Gözlem – Ölçüm Bilgilerinin ifade edilmesinde; herhangi bir olay / olguya “neden” olarak gösterilen “fizik – doğa yasaları”nın, madde ve hareketi üzerinde bir etki ve te’siri yoktur. Yani: Varlık ve hareketine; “fizik – kimya, doğa kanunları”nı, “sebep” olarak göstermek; okuduğumuz kitaptaki ölçü ve düzeni görüp; “Bu kitabı, gramer – imlâ kuralları yazmıştır” demeye benzer…

İnanmak – İnanmamak” ortası veya dışı, yani tarafsız ve objektif noktası ve üçüncü şıkkı olmadığı için; “inanç”tan kaçayım derken, diğer mecburî şık olan “inançsızlık” tarafına geçen, günümüz Bilim/sellik anlayışına göre; iki boyutlu resim olan, cansız “Mona Lisa”yı yapan, ‘usta bir fail ve ressam’ var! (Hem de bu usta; ‘resim’ cinsinden olmayan ve resmin, hem her yerinde ve hem de hiçbir yerinde olması gereken bir usta olmalı.) Ama üç boyutlu kâinattaki, hakiki ve canlı Mona Lisaların, fail ve ustası yok!

Çünkü: Bu Bilim’e göre; bu Mona Lisalar, üç boyutlu atom ve fırçaların, “çeşitli madde – enerji etkileşimleri, sebep – sonuç sistemleri, falan kanun – mekanizmaları…”yla hareket etmesi sonucu; yani failsiz olarak, yani kendi kendine ve otomatik olarak oldu ve olmaya devam ediyor!…

Çağımız Bilim/selliğine hâkim olan episteme, hak – bâtıl ayırmadan tüm “inançlar”ı, ‘bilgi’nin nesnellik ve objektifliğini bozan bir ‘virüs’ gibi görüyor ama ne hikmetse, kendi “inanç/sızlık”ını; tarafsızlık ve objektifliğini bozan bir “virüs” olarak görmüyor! Doğru kabul ettiği bu “Bilim/sellik Kriteri”ni; kendisini, ateizm ve natüralizm’e bağımlı ve taraf yapan; bir “virüs” olarak görmüyor!

Seküler – Lâik Bilim; “Evrende bir fail ve özne var mı, varsa kim?” sorusunu dışlayıp; bu tür soruları, felsefe ve metafiziğe attığı için; Bilimsel Bilgi’de, fail ve öznenin olmadığı, yani “failsiz ve kimsesiz” bir evren tasviri yapıyor! Yani sormak gerekir onlara: “Bu size, bilimsel ve objektif bir davranış olarak mı görünüyor!?”

“Kim sorusu; Bilim’in konusu ve sorusu değil” diye; bilimsel gözlem verilerinizi, böyle “kimsesiz” (ateist – materyalist – natüralist) kavram ve şablonlarla modifiye etmek; size, “inanıp – inanmamak”tan bağımsız ve nötr bir davranış olarak mı görünüyor!?

Siz ‘inançtan bağımsız ve tarafsız olacaksınız’ diye; bilimsel ve objektif olmayan, ‘inançsızlık’a taraf olmanız ve bunu bilgi ve bilim’e enjekte etmeniz; hiçte etik değil! Bu tür eksik ve dezenformatif bilgilerle, zihnimizi belli bir yöne manüple ve kanalize etmeye ve böylece, kendi varlık ve bilgi tasavvurunuzu, bize endoktrine etmeye; bizim oralarda, ‘epistemik baskı ve şiddet’ denir!

“Bilim/sellik, tüm inanç ve inançsızlıklara tarafsız ve bağımsız ve onlara nötr ve yüksüz” dediğiniz hâlde; gözlem ve ölçüm, deney veri ve bilgilerini; bir “inançsız”ın bakış açı ve nazarıyla kodluyorsunuz! Yani: Bilimsel bilgi’yi; “ateist – materyalist – natüralist – yatay determinist” kontekst / bağlam /şablon /çerçeve / kalıpta, tasvir ve kodluyor ve bu sentaks – semantikte, ifade ediyorsunuz!

Halbuki: Mantığın dili ve Dilin mantığı icabı, “inanmak – inanmamak” ortası ve dışı, gidebileceğiniz ve gözlem bilgi ve sonuçlarını ifade edebileceğiniz, başka bir üçüncü ihtimâl ve şık yok. Teorik olarak bile; epistemolojik ve ontolojik, üçüncü bir “bilgi biçimi” ve “ifade biçimi” yok. Yani: “Tanrı Var – Yok” şıklarının, ortası ve dışı yok; yani “inanıp – inanmamaktan”, bağımsız ve ayrı ve nötr, bir bilgi ve ifade biçimi yok…

Sonuç olarak:

Okullardaki ‘fizik, kimya, biyoloji, coğrafya vs…’ tüm ders kitapları ve müfredat; bu kirli ve virüslü bilgilerden dezenfekte edilip, temizlenmedikçe; ve bu kitaplar, yeniden, kendi kavram ve anlam ve medeniyyet haritalarımıza göre yazılmadıkça; okulda öğrenciye, haftada 1000 saat Din dersi, Siyer dersi de versek; hattâ tüm Kur’ân-ı Kerim ve Hadisleri de ezberletsek; (bozuk arabaya, en kaliteli benzini de koysak, fayda etmemesi veya hasta insana, gıda fayda etmemesi; hattâ zarar verebilmesi gibi;) o öğrenci ve insanda, beklenen, zihin ve davranış değişikliğini meydana getirmez.

Çünkü, Fen dersinde: “Yağmur; şu şu sebep – mekanizmalarla yağar…” deyip, sonraki Din dersinde: “Yağmur; Allah sebebiyle ve O’nun rahmet ve ihsan ve ni’meti olarak yağar…” arasındaki; kopukluk ve boşluğu kapatabilecek, bilgi ve verilerden, çoğumuz mahrum!

Mahrum olduğumuz için de:

“Madem, yağmur; şu şu sebep – mekanizmalarla yağıyor. O hâlde; Allahü Teâlâ neresinde bu işin!? Mâdem, Bilim’in gösterdiği bu maddî neden ve sistemler bu işi yapabiliyor ve yapıyor; o hâlde, benim Allah’a inanmak için; aklî veya gözlemsel gerekçe ve delilim nedir!? Seküler – Lâik Bilim/sellik’in çizdiği bu deterministik evrende, Tanrı ne iş yapar veya Tanrı’ya gerek var mı!?” gibi soru ve şüphelere cevap verebilecek bilgiden yoksun olanlarımız; ateist olabiliyor veya deist olup; farazî bir “İlk Neden Tanrısı”na inanmaya başlıyor!

Elhasıl: Güya “inanıp – inanmamak”tan bağımsız ve ayrı; güya “seküler – lâik” eğitim diyerek; aslında, bir “ateist – natüralist”in gözüyle ve onların kullanabileceği kavram ve ifadelerle yazılmış, bu fen ve ders kitapları ve müfredatla; kendi anlam küremize yabancı olan bu okullar; bizce, ‘misyoner’ okullarından çok daha tehlikeli ve zararlı olmaktadır!

Gizli İkna Metodu ve bilinçaltı (subliminâl) mesajlarla zihnimize kodlanan bu “ateist – deist ve naütalist” inanç/sızlık ve felsefeler; bu Yanlış Bilgi Virüsleri’ni zihnimize zerkeden; bu bilim ve ders kitapları; alenî ve aşikâr, küfür ve şirkin, reklâm ve propagandasını yapan, kitap ve yayınlardan çok daha tehlikeli ve zararlıdır!

Çünkü: “İnanmak – İnanmamak’tan bağımsız ve ayrı, objektif ve nötr Bilim” diyerek; “seküler ve lâik eğitim” diyerek; bu algı ve ambalajlarla zihnimize telkin ve ilka edilen, bu “kirli ve virüslü bilgiler”e karşı; herhangi bir savunma ve antivirüs kalkanlarımız olmadığı için; bu virüsleri farkedemez ve bunları, zihin ve anlam dünyamıza buyur ederiz.

Bu şekilde, bilinçaltı (veya bilinçdışı) mesajlarla; yani gizli ve sinsi olarak, “ateizm – materyalizm ve natüralizm”i zihnimize kodlayan ve bizi formatlayıp, yeniden programlayan, bu tür bilim ve ders kitapları; küfür ve şirkin, alenî reklâm ve propagandasını yapan, kitap ve yayınlardan, çok daha etkili ve tehlikeli ve zararlıdır!

Ayhan Küflüoğlu

yazının tamamını indirmek için tıklayın

Seküler – Lâik Bilim ve Ders kitaplarındaki Gizli Tehlike: Seküler – Lâik Bilim/sellik’in, Felsefe ve Epistemolojisinin Eleştirisi ve Çözüm Önerisi

Fizik, kimya, biyoloji gibi bilim ve ders kitapları; Rabbimiz’in fiil ve eserlerini, konu olarak seçmişler ve O’nun icraat ve eserlerini anlatırlar. Dolayısıyle; müfredat ve okullarda, “seküler ve lâik eğitim – öğretim” diyerek; derslerin “Din dersi” ve “Fen – Sosyâl dersleri” şeklinde ayrılması; vak’âya mutabık, doğru ve gerçekçi bir ayrım değildir. Bu sahte ve sanal ayrımların bedeli; “camide müslüman – işyerinde kapitalist”, part-time müslümanlığın artmasıyla ödenmektedir. Çağımızda, “deizm”e yönelmelerde görülen artış da; bunun diğer bedelidir.

Allahû Teâlâ’nın, sadece Din Derslerinde anlatılıp; diğer derslerin “seküler ve lâik eğitim” etiketiyle; güya “tarafsız”, aslında “ateist ve natüralist” inançlara göre işlenmesinin, müslüman zihninde oluşturduğu bölünme ve travmanın bedeli ağır olmaktadır.

Hiç gereği yokken ve faydası da yokken, “Metodolojik Natüralist” olacağım diye; inancımızı askıya almanın; yani evreni, bir ateistin gözüyle tasvir etme ve açıklamaya çalışmanın zararı büyüktür! “Metodolojik Natüralizm”, sanki ‘bilimsel ve evrensel ve olgusal bir doğruymuş’ gibi, zihinlere, “ateizm”i telkin ve enjekte etmeninin zararı büyüktür!

Çünkü, bu açıklamaları okuyan zihinlerde: Evrendeki hâdiseler, ‘deterministik – natüralist neden – sonuç’ şablon ve paradigmalarıyla açıklanabiliyorsa; benim Tanrı’ya inanmam için, aklî veya gözlemsel gerekçe ve delilim ne olabilir!?… Eğer durum buysa; ineğe tapan bir hindunun inancıyla, benim inancımın arasındaki fark nedir!?… gibi soru ve şüphelere yol açar!

Diğer deyişle: Bilim/sellik Epistemoloji ve Felsefesi’nde yöntem olarak kullanılan bu Metodolojik Natüralist Paradigmavarlık ile Allah ve bilgi ile iman arasındaki mesafeyi derinleştirip – arttırmaya hizmet eder. Bu da zihinlerde, ateizm ve deizme giden yolları kolaylaştırır!

Çünkü: Araştırma ve gözlem sonuçlarının, ‘bilimsel bilgi’ etiketiyle; fakat ateist ve materyalist, natüralist ve determinist” arka fon ve bağlamda dizayn edildiği ve herşeyin Yatay Deterministik kalıba yerleştirildiği “bilgi ve ifadeler”in; “bilimsel ve objektif” ambalajıyla sunulduğu zihinlerde; evrende, Tanrı’ya inanmak için, aklî ve gözlemsel gerekçe ve deliller azalıp, sıfırlanmaya başlar!…

Başta dediğimiz gibi: Okullarda, “seküler – lâik eğitim” ambalajıyla verilen Fen derslerinin; din ve “Allah’tan bağımsız ve ayrı, yani seküler ve lâik” olarak anlatılabilmesi, mümkün değildir. Çünkü: Bu dersler, Rabbimiz’in, kâinattaki, hikmet ve ölçülü “fiil / faâliyet” ve sanatlı “eserleri”ni inceleyip – anlattıkları için; illâki, Rabbimiz ve O’nun eser – fiilleri hakkında, direkt – indirekt birşey diyecekler ve zaten diyorlar! Yani: Bu bilim ve dersler, dinimizin alanına illâ girerler. Girmemeleri mümkün değil.

Bu da bizi; Allah ve dinden bağımsız ve ayrı; yani “seküler ve lâik” fen ve ders müfredatının; böyle bir ders anlatımının, böyle bir bilim anlayışının mümkün olmadığına getirir.

Ayrıca, önceki yazılarımızda dediğimiz gibi: “İnanıp – inanmamak”tan bağımsız ve ayrı ve bu iki şıkka tarafsız ve eşit mesafeden bakılabilen; yani nötr ve objektif bir “bilgi biçimi” ve “ifade biçimi” mümkün değildir. Çünkü: Kâinatta, gözleyip – incelediğimiz birşeye; ya “Yaratıcı ve yöneticisi var(mış)” gibi veya “yok(muş)” gibi bakabiliriz. Ve başlangıçta seçtiğimiz, bu şıkka göre; gözlem bilgilerimizi ifade ederiz. Çünkü: Dilin mantığı ve Mantığın dili icabı, bu iki şıkkın ortası veya dış gözlem ve koordinat noktası yok! Diğer deyişle: Epistemolojik ve ontolojik açıdan; seçebileceğimiz, gidebileceğimiz, bakabileceğimiz üçüncü bir alternatif, üçüncü bir şık yok!

Bu, “Din dersi – Fen dersi” ayrımlarının, mantıken mümkün olmaması bir yana. Reel uygulanabilirliği ve sürdürülebilir gerçekliği olmayan; bu sahte ve sanal ayrımları, dinimiz de kabul etmez.

Yani: “Rabbimiz, Peygamber, Kitap…” sadece “Din dersi”nin konusu olmadığı gibi; “madde – enerji, uzay – zaman…” gibi, Rabbimiz’in fiil ve eserleri de; sadece “Fizik – Kimya – Biyoloji” gibi derslerin konusu değildir. Dinimizin; bütüncül ve holistik, “Tevhid Paradigma”sı, bu sahte ayrımlara izin vermez; yukarıda anlattığımız, üçüncü şıkkın muhâl olması sebebiyle; bunu reel ve mantıkî de görmez…

Seküler – Lâik Bilim’in bu yanlış epistemoloji ve felsefesine ve bu anlayışla yazılmış bilim ve ders kitaplarına çözüm önerisi olarak; yola çıkmadan önce yapılması gereken ilk şey; doğru bir, kavram şema ve anlam haritalarımızı üretmek ve üzerlerinde mutabakat sağlamak olmalıdır.

Meselâ: “Bilgi” (ilim, veri / data – information – knowledge) ve “Bilim” (science) ayrımını yapmakla, işe başlayabiliriz. Kâinat ve içindeki “bilgi”nin (veri / data – information – knowledge), “seküler ve lâik (daha doğrusu, ‘dinden bağımsız’; daha doğrusu ‘ateist’), Bilim/sellik Kriter ve yöntemlerine göre, gözlem – ölçüm ve yorumlanması sonucu elde edilmiş, dezenformatif ve manipülâtif “filtreli bilgi”ye; yani “bilgi”nin “seküler – lâik bilimsellik” prizma ve yorum / filtresinden geçmiş hâline, “bilim” (science) diyoruz biz.

Bu tanımıyla “bilgi” (knowledge) ve “bilim” (science) farklı ve ayrı kavramlardır. Mes’elâ: Suyun, belli şartlarda hep aynı derecede kaynamaya başlaması; bir “bilgidir, ölçüm bilgisi”dir (data – knowledge); fakat “bilim” (science) değildir…

Konuya bu açıdan bakarsak; değiştirmeden ve üzerinde fazla düşünmeden, ‘Batı’dan birebir kopyalayıp – aldığımız; bu “seküler ve lâik bilim, bilimsel bilgi” dediğimiz şey; evrendeki “bilgi”nin, dar ve eksik – yanlışlarla ma’lûl, saptırılmış bir türü olabilir ancak.

Yaşanan “Bilim – Din” tartışmalarının çoğu da; (yukarıdaki örnekte verilen “bilgi” ve “bilim”in eşanlamlı zannedilmesinde görüldüğü gibi,) tartışmacıların, bazı kavram ve terminolojilere farklı anlam yüklemelerinden kaynaklanıyor. Yani yaşanan tartışmaların bir kısmı, dilsel.

Örnekteki “bilgi – bilim” ayrımından gidersek; kâinata mündemiç ve içkin ve kâinatın işaret ettiği “bilgi”; Rabbimiz’in “El Alim, Hakîm / İlim – İrade – Kudret” gibi isim / sıfatlarının tecelli ve tezahürünün bir sonucu olması nedeniyle; yani O’nun isim ve sıfatlarının, yansıma ve etkisi ve O’nun fiil ve mahlûku olması nedeniyle; zaten “mü’min – müslüman ve İslâmî”dir.

İşte kâinatta saklı olan ve fıtraten “müslüman” olan bu “bilgi”nin; gözlem – deney – ölçümler sonucunda keşfedilip, ortaya çıkartılmasında; mevcut Bilim, bize bir enstrümanlar seti ve yöntemler (Bilimsel yöntem) sunuyor. İşte bu yöntemler sayesinde, kâinattan elde edilen gözlem – deney – ölçüm veri ve bilgilerinin; eksik – yanlışlarla ma’lûl ve şu ânda “ateist – deist ve materyalist, natüralist ve determinist” kontekst / bağlamda ifade edilen hâline, “bilim” diyoruz biz.

Modern Bilim; hak – bâtıl tüm “inançlar”ı, ‘bilgi’nin nesnellik ve objektifliğini bozan bir “virüs” gibi gördüğü için; “inançsızlık” tarafına geçmiştir! Halbuki: “İnançsızlık” da, bir “subjektif” algı ve tutumun sonucudur. Yani: İnanç gibi; inançsızlık da, “subjektif” bir tutumdur!

Çağımız Bilim/sellik Felsefe ve epistemesi, bu taraflı tutumu sebebiyle; evrenden elde ettiği bilimsel gözlem – ölçüm bilgi ve verilerini; bir ateistin bakış açısına göre dizayn eder. Kâinattan topladığı “Bilimsel Bilgi”yi; ateist – materyalist – natüralist kontekst ve bağlamda, inşa ve ifade eder.

Ayhan Küflüoğlu

yazının tamamını indirmek için tıklayın

Doğru bildiğimiz Yanlışlar ve Eksik bildiğimiz Doğrular

Ayhan Küflüoğluayhank27@gmail.com – 15.Haziran.2021

Doğru bildiğimiz, yanlışlar ve eksik bildiğimiz, doğrular var. Ki bence bunun en büyük nedeni: İnsanların; ‘bildiklerini”, tekrar öğrenmeye ihtiyaç hissetmemesidir. Bunu gereksiz bulmaları; hattâ, bunu saçma ve gereksiz bir vakit kaybı olarak görmeleridir.

Öyle ya; insan, “doğru olduğuna inandığı bilgiler”i; (o bilgiler, sanki yanlışmış gibi; sanki yanlış biliyormuş gibi!); tekrar, sıfırdan öğrenmeye neden kalksın, neden kendini yorsunki!?

Acaba öyle mi? İşte bu yazının konusu; durumun, hiç de öyle olmadığına sizi ikna etmek; hiç değilse, bir “acaba” uyandırmak. Eğer amacımıza ulaşırsak; yazının sonuç cümlesi de şu olacak: İnsan; her gün türlü türlü kitaplar okuyup, türlü türlü şeyler öğrenip, bilgisini arttırmaya çalışmaktan önce; şu anâ kadar öğrendiği bilgilerin, doğru ve eksiksiz olup olmadığını araştırmalı. Yani: Tekrar, baştan başlamalı; yeniden öğrenmeli!

Çünkü: Kişinin, geçmişinde öğrenip, “doğru olduğuna inandığı, bu bilgiler”, yanlış veya eksikse (yani tam bilmiyorsa);doğrusunu, bildiğine inandığı” bu malûmatların üzerine öğreneceği, dikeceği, yeni bilgilerin de; bu eksik – yanlışlardan menfî yönde etkilenme ihtimâli vardır ve bu ihtimâl çok kavidir.

Çünkü: Temel ve zemin sağlam değilse, üzerine eklenen bu yeni bilgilerin, bundan etkilenmemesi, pek mümkün görünmüyor. Çünkü: Zayıf zemin üzerine inşa edilen bu yeni bilgilerden, (hattâ bu yeni bilgiler, doğru ve eksiksiz olarak öğrenilmiş olsa bile!), elde edilecek anlam ve çıkarılacak sonuçlar da, eksik ve / veya yanlış olacaktır.

Bu da bizi, anakonumuz olan “İslâmî B/ilim” yazılarımızda, devamlı tekrar ettiğimiz şu söze getirir: “Ne bildiğimiz değil, bildiğimizden ne anladığımız önemlidir!” Ama bu konuya girmeyeceğiz.

Eksik ve yanlış bilgiler üzerine bağlanıp, inşa edilen veya bağlanamadığı için, “inşa” da edilemeyip; “yığın” hâlinde; zihnimizde, küçük küçük adacıklar gibi dolaşan bu yeni öğrendiğimiz bilgilerden elde edeceğimiz faydanın düşük olması; belki bir nebze tolere edilebilir ama bundan çok daha büyük bir risk ve zarar bekliyor bizi!

O da şu: Yeni bilgiler öğrenirken; seçeceğimiz kitap, dinleyeceğimiz kişileri; hep, zihnimizdeki bu eksik – yanlış bilgileri doğrulayıcı; en azından, onlarla çelişmeyen ve yanlışlamayan kaynaklardan seçmeye meyilli ve istekli oluruz! Çünkü: Bizi, bildiklerimizi, sadece doğrulayan ve destekleyen o kaynakları, güvenilir ve muteber sayarız! Bir ateist veya teistin, hep kendi inançsızlık veya inancını destekleyen kitap ve kişileri seçmesinin sebebi de, zaten budur.

Buraya kadar bir itiraz yoksa, konumuza başlayabiliriz. Ama şimdiden söyleyeyim: Bu yazının gayesi; size, yeni bilgi ve cevaplar kazandırmak değil! Eğer başarırsak, gayemiz: Yeni sorular kazandırmaktır! Bu yazı bittiğinde; inşâallah, kucağınızda nurtopu gibi yeni “sorularınız” olacak!

Peki neymiş, bu, doğru bildiğimiz yanlış ve eksik bildiğimiz doğrular?

Bildiklerimizin, doğru olduğunu; ‘Biliyor muyuz’, yoksa ‘İnanıyor muyuz’?

Meselâ: Ben hep merak etmişimdir ama halâ net cevabını bulmuş değilim. O soru şu: NŞA’da (normâl şartlar altında); “su; neden 100 santigrat derecede kaynar, kaynamaya başlar?” Hep virgüllü sayılar, hep kesirli büyüklükler olan bu evrende; su, neden tam da 100 derecede kaynar!? Ne bileyim; meselâ, neden 100,32 veya 101,052 veya 99,870 … değil? Size garip gelmiyor mu bu?

Çarşıdan kendi elimizle alıp, tarttığımız 1 kilo elma bile, tam 1 kilo değilken (o elmalar, 1010 gram, 1100 gram…’dır) ve zaten, tam 1 kilo elma almamız, mümkün değilken!… Elimizde tuttuğumuz 1 metrelik cetvel bile, tam olarak 1 metre değilken; yani mikron düzeyinde, tam 1 metre değilken!… [Gereksiz detay bilgi: SI Sistemine göre (Uluslararası Birimler Sistemi); 1 metre: Işığın; boşlukta, yani vakumlu ortamda 1/299,792,458 saniyede aldığı yol olarak ta’rif edilir.] (Acemi okuyuculara: Bu sayıyı ezberlemenize gerek yok!)

Elhasıl: Planck Sabiti (6.626 069 57(29) x 10-34 J.s), ışığın hızı (saniyede 299.792.458 km.), yerçekimi ivmesi, fizikteki diğer evrensel sabiteler vs… Bütün bunlar; tamsayı değil ve hep kesirli – virgüllü sayılar iken; su, neden tam 100 derecede kaynar!?

Sorularımıza devam ediyoruz. Acaba hiç düşündünüz mü, yani aklınıza geldi mi: Rabbimiz’in herşeye gücü yeter ve hiçbirşeye mecbur ve muhtaç değilken; meselâ, niye canları almakla Azrail Âleyhisselâm’ı görevlendirmiş? Ve hakeza, diğer melekler için de geçerli bir soru bu.

Yeri gelmişken, buraya şu soruyu da ekleyelim: Hani klişe bir söz vardır; “Allah ile kul arasında, vasıta ve aracı olmaz. Allah ile kul arasına kimse giremez…” diye. Peki gerçekten öyle mi? Veya her zaman öyle mi?

Yani eğer bu klişe cümle doğruysa; yaratılmışların en üstünü ve Rabbimiz’e en yakın olan ve âlemler bile O’nun hürmetine ve O’nun nurundan yaratılan Hz. Muhammed Efendimiz (S.Â.V.) bile; Rabbimiz’le irtibatında, yani Allahû Teâlâ’dan emir – vahiy alırken; arada, aracı olarak; Cebraîl Âleyhisselâm vardı! Bunu nasıl açıklayacağız!?

Tabiri caizse, “Rabbimiz’in tekellümü”; yani “vahiy”, niye direkt olmadı da; arada, bağlantıyı sağlayan, haberi getiren / taşıyan bir meleğe ihtiyaç duyuldu? Veya ihtiyaçtan değilse; aracı bir meleğin olması, hangi hikmete binaen gerekti?

Ayrıca, dikkatinizi çekerim: “Allah ile kul arasında vasıta olmaz, araya kimse giremez” diyen siz bile; Rabbimiz’in emir – yasaklarını, bir “vasıta ve aracı”, yani Peygamber aracılığıyla öğrendiniz! Direkt Rabbimiz’le siz muhatap olmadınız, size vahiy gelmedi / gelmiyor yani!…

Başta söylediğim gibi: Bu yazımızda, sizi ‘bilgi sahibi’ değil, ‘soru sahibi’ yapmayı amaçladık. Bu sebepten; bu yazıda cevaplar yok, cevapları vermeyeceğiz.

Fakat, bu sorulardan, daha enteresan birşey soracağım size: “Allah ile kul arasında vasıta olmaz” diyen, sizin aklınıza niye gelmedi bu sorular!? Yani: Hem “vasıta olmaz” bilginizle; hem de “Peygamberin bile, vasıtalı olarak vahiy aldığı” bilginiz arasındaki; tezat veya tenakuzu nasıl farketmediniz!? Bu iki çelişkili bilgi, zihninizde karşı karşıya gelip, ‘kimyevî reaksiyona’ girmedi mi, birbirlerine ‘fizikî itme’ uygulamadı mı? Bu iki bilgiyi nasıl telif edip, barıştırdınız?

Veya: “Allahû Teâlâ’nın herşeye kâdir olduğu ve yardımcıya, aracıya, hiçbirşeye muhtaç olmadığı” bilginizle; “Azraîl Âleyhisselâm’ın, canları almakla görevlendirilmesi; Cebraîl Âleyhisselâm’ın, vahiy getirmek / taşımakla görevlendirilmesi” bilgisi arasındaki, boşluğu da mı görmediniz!? Gördüyseniz; nasıl doldurduğunuzu, cidden çok merak ediyorum!

Durun, cevap vermeyin! Benim çevremden gördüğüm şu: Zihin uzayında, bir yere bağlanmadan; herhangi bir yörünge takip etmeden, uzay boşluğunda başı boş dolaşan bu bilgi parçalarını; çoğu kişi, birbirine / bir yere bağlamamış; bu bilgi kümeleriyle, “dört işlem” yapmamış! Bu konuda kabiliyet ve istidatı olanlar bile; bu seyyareleri birleştirip; buradan, yeni sonuçlar çıkarmaya istekli değil; yeni şeyler inşa etmeye, çalışmıyor!… (Herhâlde, bunlar sınavda çıkmaz diyedir!)

Halbuki bilmenin, ilim öğrenmenin gayesi; “bilmek” değilki! Öğrenmenin gayesi; ezberlemek ve hafızaya doldurmak; sonra, soran olunca da, doğru cevabı vermek değilki!…

Yani demem o ki: Şöyle biraz okumaya ara verip de; hızımızı kessek ve hattâ dursak! Hiçbirşey okumasak, dinlemesek ve hattâ görmesek!… Dünyayla online bağlantımızı sağlayan portlarımızı, duyu kanal / kablolarımızı kapatsak! İç uzayımızda biraz gezintiye çıksak! Biliyorum: Beş dakika bile dayanamaz, sıkılırsınız! Niye?: İçimiz bomboş ve ıssız, karanlık ve çorak çünkü! Bunu nereden biliyorum?: Kendimden biliyorum!…

Hergün yeni birşeyler oku, geç; oku, geç! Devamlı oku, devamlı koş! İşe koş, okula koş, markete koş!… Hep bir acele ve geç kalmışlık endişesi, yetişememe korkusu!… Zihnimiz dağınık ve paramparça! Zihnimiz, bu ân / mekânda durmuyor! Sakince oturduğumuz koltukta bile; geçmiş dakika / saat / günde, yaşadıklarımızı düşünüp; 1 dakika / saat / gün sonra, ne yapacağımızı plânlıyoruz. Yani: Beden burada; zihnimiz ise, bir geçmiş, bir gelecekte! Yani: “Şimdi”yi yaşamıyoruz! Şimdi’ye odaklanmıyor, farketmiyoruz bile! Bu ân / mekânı yaşamıyoruz! Yani: Reel ve tek gerçek sermayemiz olan, “hazır şimdi”; elimizden, şimşek hızıyla kayıyor, kaçıyor! Niye?: Mevhum geçmiş ve gelmemiş geleceğe, zihnimizi dağıttığımız için; zihnimizin farlarını buraya tuttuğumuz için!… Birisi birgün; “Hızın zararı, Durmanın fazileti” hakkında bir yazı yazmalı bence. (Bir de: Bir nevi ‘Anti Mi’rac’ olan; Hz. Âdem Âleyhisselâm’ın, dünyaya indirilme olayı hakkında.)

Konu dağıldı! Nerede kalmıştık?… Öğrendiklerimiz üzerinde, biraz yoğunlaşma ve dikkat ve tefekkür, hiç yapmıyoruz diyordum. Bir sürü şey biliyoruz; yani genişlik var ama derinlik yok! Bildiklerimizi eyleme döküp, gereğince amel etmememizin en önemli nedenlerinden biri de, işte bu derinliğin olmayışı bence. Söylem ve eylemlerimiz arasındaki mesafe, bu sebepten kapanmıyor galiba.

Senelerce hafızada, örümcek bağlayıp, paslanmaya başlayan bu “sindirilmemiş bilgiler”, üzerinde, herhangi bir tefekkür ve gereğince amel ve gayret olmayınca da; öyle ‘vahiy’ gibi, gökten, yeni soru ve cevaplar da inmiyor hâliyle!… Her bildiğimiz ve yeni öğrendiğimiz şeyleri; onlar sanki bir ‘rakam’mış gibi; bu veri / bilgilerden, yeni problem ve çözümler üretmeliyiz bence… İnsanın, merak ve soruları yoksa; o soruları canını acıtmıyorsa; o insan, konforunu bozup, yeni birşeyler öğrenmeye gayret etmiyor. (Sınavda çıkacağı için, gayret etmesi hariç.)…

Bu sebepten; okullarda öğretmenin vazifesi, çocuklara birşeyler ‘öğretmek’ olmamalı bence! Zihinlerine, birşeyler ‘yığmak ‘olmamalı. O çocuğa, ‘merak ve motivasyon’ kazandırmak olmalı bence. O merak ve şevki kazandıktan sonra; öğretmenin, o dersi / konuyu öğretmesine gerek bile yok. O çocuk; internetten, kitaplardan, birilerine sorarak, bir yerlerden öğrenir zaten!…

Sınav ve öğretmen zoruyla değil; yani ‘dışarıdan gelen bir zorlama ve itmeyle, mecburiyetle’, değil; ‘içten gelen bir çekim ve istekle’ ve kendi gayretiyle, bu bilgileri öğrenen bu çocuğa; öğretmenin ikinci görevi ise: Bu bilgileri nasıl kullanacağının; bunlarla, zihninde nasıl bina inşa edeceğinin, yollarını göstermek olmalı bence. “Düşünmeyi öğretmek” yani. (Bol bol kullandığım bu ‘bence’leri de, didaktik ve buyurgan bir üslûp olmasın diye; ‘kerhen’ kullanıyorum yani. 🙂

Fakat şu notu da düşeyim: İstidatı olmayan bir insanı da; “İstanbul’u fethedecek yaştasın!” gibilerinden hamasî laflarla, gaz verip, şişirmeye ve gereksiz yere motive etmeye çalışmak da, vakit ve emek israfı olur. Boyunu çok aşan hedeflerle, yüz defa başarısızlık yaşamış o çocuk; birgün size kızıp: “İyi de, onun babası 2. Murad!” diyebilir yani!… (‘İstidatı yok’ derken; her insanın istidatı olduğu meslek, meşreb, meyil ve mizaç, karakter, huyu farklıdır. Yani: Hiçbirşeye kabiliyet ve istidatı olmayan insan, yoktur zannediyorum.)

‘Eğitim şart, işim başı eğitim…’ Klişesi!

İşte, öğrenilmiş hazır cevaplarımızdan birisi de bu!… Beşerî münasebetlerde artan çözülme ve bozulma; dolandırıcılık ve diğer suç oranlarının konuşulduğu her yerde, konuşma ve tartışmaların geldiği son nokta genellikle “eğitim ve öğretim” olur. Herşeyin başının “eğitim” olduğu, bütün bu problemlerin eğitimle çözüleceği ifade edilir. Klişe ifadeyle, “işin başı eğitim.”

Halbuki, işlenen suç oranlarında “eğitimli” ile “eğitimsiz” arasında kayda değer bir fark olmayıp; üstelik eğitimlilerin işlediği suçlar, genelde “nitelikli suçlar” kapsamına girmektedir!… Üstelik bu nitelikli suçları işleyenler, yakalanmamakta da mahirler! Fatura – muhasebeleştirme hileleri, mevzuattaki açıklardan faydalanma, delilleri karartma, suçu başkasının üzerinden işleme veya başkası üzerine yıkma… gibi izledikleri yöntemlerle; bırakın bunları ‘yakalamak,’ suçlu olduklarının bile tespiti zor!

Yani ‘eğitimliler’ suç oranlarını azaltmıyor; bilakis, bir de suçların “kalite” ve “çeşidini” arttırıyor! Üstelik; (argo ifadeyle) onlar, daha çok götürüyorlar! Yani: Mevcut Eğitim – Öğretim Sistemimiz, suçu engelle(ye)miyor; üstelik işlenen suçları “nitelikli” hâle getirip, bir de “çeşit” ve “sayısını” arttırmaya, katkı sağlıyor!

“Eğitimli suçlular” içerisinde, herhangi bir firma veya devlet kademesinde, uzman veya yönetici konumlarında olanlar var ise; bunlar bir de, yüksek miktarda hisse ve sermaye veya insana etki ediyor veya yönetiyorlarsa; bu yetmezmiş gibi, bir de firma – sektör – devlet hakkında, stratejik / kilit bilgilere sahiplerse; bu kişilerin işledikleri suçlarda; çaldıkları miktar ve ‘firma – devlet – vatandaşa’ verdikleri zarar; eğitimsizlerin işledikleri ‘âdi suçlara’ kıyasla, daha fazla olur.

Bir vesileyle, başka bir yazımızda geçtiği gibi: Okuma – yazma öğrenecek kadar bile günümüz eğitim çarkından geçmemiş köydeki Çoban Mehmet’e, yönetmesi için en fazla bir koyun sürüsü emanet edilir. Kimseye farkettirmeden; sürünün bir kısmını çalıp, pazarda satmayı kafasına koyan Çoban Mehmet’in sınırları bellidir. Öyle “koyunları kaç tür, hangi yöntemlerle gaspedebilirim, suçumu nasıl gizlerim, hangi yalanlar inandırıcı olur, pazarda tanınmamak için ne yapabilirim” gibilerinden şeylere de, kafası fazla çalışmaz! Zaten imkânları belli, seçenekleri kısıtlıdır. Elindeki gücü; en fazla, kendisine emanet edilen sürüden birkaç koyunu, pazarda satması olabilir. Ve daha ilk suçunda da, akşam sayımında, yakayı ele verir. Sonuçta kendisine emanet edilen koyun sayısı belli, geri gelen belli ve bunu saklaması da mümkün değil. Ne olur?: Böylelikle bir daha kimse hayvanını Çoban Mehmet’e teslim etmez. Daha ilk hırsızlığında yakalanıp, ismi çevre köylere kadar yayılan Mehmet’in, aynı suçu bir daha işlemesi zordur!…

Sonuç olarak: İşlenen suçlarda; eğitimlilerin, eğitimsizlere oranı konusunda, elimde herhangi bir veri yok. Ama veriden ziyade, emin olduğum birşey var: Eğitimlilerin, işlediği nitelikli suçların; kalite ve nitelik, çeşit ve sayı ve tekrarlanma oranı; ayrıca, zarar verme genişlik ve miktarı ve bu tür suç(lu)ların tespit ve ispat zorluğu… gibi nedenlerle; “eğitimli suçlular,” eğitilmemiş suçlulara göre; kıyas kabul edilmez oranda önde!… İşlenen suç çeşitlerine göre, bu oran değişebilir ve suçun çeşidine göre, bazen “eğitimsiz suçlulular” öne geçebilir ama bu, iddiamızı geçersiz kılmaz. Sadece, istisnaları olduğunu gösterir.

Resmin bütününde görünen genel manzara bu. Demek ki “eğitim, okumak”; suçu engellemiyor, bilâkis suçların nitelik ve kalite, sayı ve çeşidini arttırıyor!… Demek; “eğitim”i çözüm olarak görmeden önce, mevcut “eğitim – öğretim” sistemini, başlıbaşına bir problem olarak görüp, önce bu problemi çözmeli. Yaşadığımız problemlerin bir nedeni de, bu eğitim – öğretim sistemi bence. Eğitimdeki sorunları çözmeden; “eğitim”, başka derde çözüm olmaz. Çünkü: Bu sistem; 1 “niteliksiz suç(u)/luyu” engelliyorsa; 10 tane de “nitelikli suç/lu” üretiyor!…

Haftaya; “İslâmî B/ilim” yazılarımıza gelen, klişe soru ve itirazlara; bunlardaki, ‘doğru bilinen, yanlış ve eksik bilinen, doğrular’a örnekler vereceğiz inşâallah.

Biraz spoiler verelim: “Bilim; inanıp – inanmamaktan bağımsız ve tarafsız ve tüm inanç/sızlık’lara nötrdür…Bilim, sorgulama ve bilgi işi; din, inanç ve teslimiyet işidir… Bilim, neden – nasıla; din, kim – niçine cevap verir… Bilim, bilimdir; İslâmîsi – gayri İslâmîsi olmaz. Meselâ: İslâmî Bilim olunca; müslümanlar, suyun kaynama derecesini farklı mı bulacak / ölçecek!?… Bilim, evrendeki olayların neden ve işleyiş mekanizmalarını söylüyor zaten! Siz; bilim’in, nedenini bulamadığı hangi şeye, ‘Tanrı’yı sıkıştırıyorsunuz!? Meselâ: ‘Bilim; bunun nedenini bulamadı, bilmiyor, zaten bunun nedeni yok; demek ki, bunu Tanrı yapıyor’ mu diyorsunuz!?… İlim – İrade – Kudret sahibi ve devamlı faâl / fail  bir Tanrı olmadan; evren, failsiz olarak, neden ve niçin ayakta duramaz ve çalışamaz ve birşey üretemez!?…” gibi, soru ve iddia ve haksız itirazlara dokunacağız.

Orada da görülecek ki; bu gibi itiraz ve soruların nedeni, gene ‘doğru bilinen, yanlış ve eksik bilinen, doğrular.’ Eksik ve / veya yanlış bilgi kaynaklı, bu gibi itiraz ve soruların nedeni: İki tarafın, birbirini anlamaması. Bunun da nedeni: İki tarafın, kendini anlatamaması. Bunun da nedeni: İki tarafın, birbirini dinlememesi. Bunun da nedeni: Bunları konuşmak / tartışmak için; iki tarafın, biraraya gelmemesi. Özetle: İletişim eksikliği!… Keşke, rutin, her akşam olan televizyon programlarında, bu tür konular konuşulsa. Hattâ evdeki seyirciler de, görüntülü sohbetle, konuşmaya dahil olsa…

Seküler – Lâik Bilim ve Ders kitaplarındaki Gizli Tehlike

Fizik, kimya, biyoloji gibi bilim ve ders kitapları; Rabbimiz’in fiil ve eserlerini, konu olarak seçmişler ve O’nun icraat ve eserlerini anlatırlar. Dolayısıyle; müfredat ve okullarda, “seküler ve lâik eğitim – öğretim” diyerek; derslerin “Din dersi” ve “Fen – Sosyâl dersleri” şeklinde ayrılması; vak’âya mutabık, doğru ve gerçekçi bir ayrım değildir. Bu sahte ve sanal ayrımların bedeli; “camide müslüman – işyerinde kapitalist”, part-time müslümanlığın artmasıyla ödenmektedir. Çağımızda, “deizm”e yönelmelerde görülen artış da; bunun diğer bedelidir.

Allahû Teâlâ’nın, sadece Din Derslerinde anlatılıp; diğer derslerin “seküler ve lâik eğitim” etiketiyle; güya “tarafsız”, aslında “ateist ve natüralist” inançlara göre işlenmesinin, müslüman zihninde oluşturduğu bölünme ve travmanın bedeli ağır olmaktadır.

Başta dediğimiz gibi: Okullarda, “seküler – lâik eğitim” ambalajıyla verilen Fen derslerinin; din ve “Allah’tan bağımsız ve ayrı, yani seküler ve lâik” olarak anlatılabilmesi, mümkün değildir. Çünkü: Bu dersler, Rabbimiz’in, kâinattaki, hikmet ve ölçülü “fiil / faâliyet” ve sanatlı “eserleri”ni inceleyip – anlattıkları için; illâki, Rabbimiz ve eser – fiilleri hakkında, direkt – indirekt birşey diyecekler ve zaten diyorlar! Yani: Bu bilim ve dersler, dinimizin alanına illâ girerler. Girmemeleri mümkün değil.

Bu da bizi; Allah ve dinden bağımsız ve ayrı; yani “seküler ve lâik” fen ve ders müfredatının; böyle bir ders anlatımının, böyle bir bilim anlayışının mümkün olmadığına getirir.

Ayrıca, önceki yazılarımızda dediğimiz gibi: “İnanıp – inanmamak”tan bağımsız ve ayrı ve bu iki şıkka tarafsız ve eşit mesafeden bakabilen; yani nötr ve objektif bir “bilgi biçimi” ve “ifade biçimi” mümkün değildir. Çünkü: Kâinatta, gözleyip – incelediğimiz birşeye; ya “Yaratıcı ve yöneticisi var(mış)” gibi veya “yok(muş)” gibi bakabiliriz. Ve başlangıçta seçtiğimiz, bu şıkka göre; gözlem bilgilerimizi ifade ederiz. Çünkü: Dilin mantığı ve Mantığın dili icabı, bu iki şıkkın ortası veya dış gözlem ve koordinat noktası yok! Diğer deyişle: Epistemolojik ve ontolojik açıdan; seçebileceğimiz, gidebileceğimiz, bakabileceğimiz üçüncü bir alternatif, üçüncü bir şık yok!

Bu, “Din dersi – Fen dersi” ayrımlarının, mantıken mümkün olmaması bir yana. Reel uygulanabilirliği ve sürdürülebilir gerçekliği olmayan, bu sahte ayrımları; dinimiz de kabul etmez.

Yani: “Rabbimiz, Peygamber, Kitap…” sadece “Din dersi”nin konusu olmadığı gibi; “madde – enerji, uzay – zaman…” gibi, Rabbimiz’in fiil – eserleri de, sadece “Fizik – Kimya – Biyoloji dersleri”nin konusu değildir. Dinimizin; bütüncül ve holistik, “Tevhid Paradigma”sı, bu sahte ayrımlara izin vermez; bunu mantıken mümkün de görmez.

O hâlde; mevcut müfredata çözüm önerisi olarak, yola çıkmadan önce yapılması gereken ilk şey; bence doğru bir, kavram şema ve anlam haritalarımızı üretmek ve üzerlerinde mutabakat sağlamak olmalıdır.

Meselâ: “Bilgi(ilim, veri / data – information – knowledge) ve “Bilim(science) ayrımını yapmakla, işe başlayabiliriz. Kâinat ve içindeki “bilgi”nin (veri / data – information – knowledge), “seküler ve lâik” Bilim/sellik Kriter ve yöntemlerine göre, gözlem – ölçüm ve yorumlanması sonucu elde edilmiş, dezenformatif ve manipülâtif “filtreli bilgi”ye; yani “bilgi”nin “bilimsellik” prizma ve yorum / filtresinden geçmiş hâline, “bilim” (science) diyoruz biz.

Bu tanımıyla “bilgi” (knowledge) ve “bilim” (science) farklı ve ayrı kavramlardır. Mes’elâ: Suyun, belli şartlarda hep aynı derecede kaynamaya başlaması; bir “bilgidir, ölçüm bilgisi”dir (data – knowledge); fakat “bilim” (science) değildir.

Değiştirmeden ve üzerinde fazla düşünmeden, ‘Batı’dan birebir kopyalayıp – aldığımız; bu “seküler ve lâik bilim, bilimsel bilgi” dediğimiz şey; evrendeki “bilgi”nin, dar ve eksik ve saptırılmış bir türü olabilir ancak.

Kilise ve engizisyonun baskı ve şiddetinden kurtulmak için, bu “seküler – lâik” kavram ve yöntemler eşliğinde dizayn edilmiş, bu  Bilim Anlayışı (epistemolojisi); ‘Batı’ için bir kurtuluş reçetesi olduğu muhakkak. Onlar için çözüm olmuş bir yöntemin, bize de ilâç olacağını düşünmek; — üstelik hiç ihtiyacımız yokken — (ve daha önemlisi de; ‘Din dersi – Fen dersi’ ayrımının; yani ‘Seküler – lâik Bilim’in olması, mantıken mümkün değilken!); bâtıl bir kıyasın neticesidir.

Elhasıl: “Allah’ın olmadığı (ateizm / inkâr); varsa ve olsa bile, işleyişe karışmadığı (deizm / şirk)” şeklinde özetlenebilecek, bir “evren tasavvuru”na dayanan; bu Bilim Anlayışını (ontoloji ve epistemolojisini) kabul etmek zorunda değiliz. Üstelik, hiç ihtiyacımız da yokken ve üstelik zararlı olduğu hâlde!…

Bilimsel yayın ve ders kitaplarında: “İlâhî yerine, tabiî; yaratma yerine, oluşum; sevk-i ilâhî ve ilham yerine, sevk-i tabiî ve içgüdü; Allah’ın mu’cizesi yerine, tabiatın mu’cizesi; Allah’ın izni ve iradesi yerine, tesadüfen ve rastgele olduğu…” gibi; bu algı ve altmesajı içeren; “failsiz ve öznesiz veya sahte failli” kavram ve ifadelerin kullanılmasının; Bilimsel Yayın ve müfredat şartı olarak, dikte edilmesine karşıyız.

Çünkü: Mevcut Bilim ve Ders kitaplarına hâkim olan, bu “ateist – deist ve materyalist – natüralist” anlayış sebebiyle; bu kitaplarda, kâinatın işleyişi hakkında önümüze getirilen her “neden ve mekanizma, tasvir ve açıklama”; zihnimizde, “varlık ile Rabbimiz” arasındaki münasebet iplerini, her gün, biraz daha kesmekte ve kopartmakta. Algı ve çağrışımlarımızı bozmakta.

Çünkü: Kâinatın; böyle, (güya) “Rabbimiz’den bağımsız ve ayrı ve O’na ihtiyaç duymadan”; güya “otomatik bir makina ve bilgisayar” gibi; “kendi kendine” işlediği; algı ve altmesajını (subliminâl mesaj) enjekte ve endoktrine eden; bu bilim ve ders kitaplarının; anaokulundan beri, defalarca telkin ve tekrarı; müslümanca düşünme meleke ve refleksimizi kaybetmemize neden olmakta.

Sonuç olarak: Okullardaki ‘fizik, kimya, biyoloji, coğrafya vs…’ tüm ders kitapları ve müfredat; bu kirli ve virüslü bilgilerden dezenfekte edilip, temizlenmedikçe; ve bu kitaplar, yeniden, kendi kavram ve anlam ve medeniyyet haritalarımıza göre yazılmadıkça; okulda öğrenciye, haftada 1000 saat “Din dersi” de versek; hattâ tüm Kur’ân-ı Kerim ve Hadisleri de ezberletsek; (bozuk arabaya, en kaliteli benzini de koysak, fayda etmemesi veya hasta insana, gıda fayda etmemesi; hattâ zarar verebilmesi gibi;) o öğrenci ve insanda, beklenen, zihin ve davranış değişikliğini meydana getirmez.

Güya “inanıp – inanmamak”tan bağımsız ve ayrı; güya “seküler – lâik” eğitim diyerek; aslında, bir “ateist – deist”in gözüyle ve onların kullanabileceği kavram ve ifadelerle yazılmış, bu fen ve ders kitapları ve müfredatla; kendi anlam küremize yabancı olan bu okullar; bizce, ‘Misyonerokullarından çok daha tehlikeli ve zararlı olmaktadır!

Gizli İkna Metodu ve bilinçaltı (subliminâl) mesajlarla zihnimize kodlanan bu “ateist – deist” inanç/sızlık ve felsefeler; bu Yanlış Bilgi Virüsleri’ni zihnimize zerkeden; bu bilim ve ders kitapları; alenî ve aşikâr, küfür ve şirkin, reklâm ve propagandasını yapan, kitap ve yayınlardan çok daha tehlikeli ve zararlıdır!

Çünkü: “İnanıp – inanmak’tan bağımsız ve ayrı, objektif ve nötr Bilim” diyerek; “seküler ve lâik eğitim” diyerek; bu algı ve ambalajlarla zihnimize telkin ve ilka edilen, bu “kirli ve virüslü bilgiler”e karşı; herhangi bir savunma ve antivirüs kalkanlarımız olmadığı için; bu virüsleri farkedemez ve bunları, zihin ve anlam dünyamıza buyur ederiz.

Bu şekilde, bilinçaltı (veya bilinçdışı) mesajlarla; yani gizli ve sinsi olarak, “ateizm – deizm”i zihnimize kodlayan ve bizi formatlayıp, yeniden programlayan, bu tür bilim ve ders kitapları; küfür ve şirkin, alenî reklâm ve propagandasını yapan, kitap ve yayınlardan, çok daha etkili ve tehlikeli ve zararlıdır!

Çünkü: Kâinattan elde edilmiş “gözlem – ölçüm bilgileri”; bu kitaplarda, “ateist – deist” bağlam ve kontekstte, bu arka fon ve zeminde sunulmaktadır. Böylece; bir ‘yem’ işlevi gören, bu ‘doğru kırıntıları’yla, genç zihinler avlanmaktadır. Bilimsel Bilgi ve ifadelere yedirilmiş, bu “ateist – deist, materyalist – natüralist” bağlam ve kavramlar; bilincimizin filtrelerimize takılmadan, “objektif ve bilimsel gözlem – ölçüm bilgisi” zannıyla; bilinçaltımıza, telkin ve ilka edilmektedir. (En tehlikeli ve aldatıcı yalan da, işte bunun gibi; içine doğru kırıntıları serpiştirilmiş yalanlardır! Çünkü, bir sözün yüzde yüzü yalan olsa, zaten inanacak kimse çıkmaz!)

Çünkü: “Seküler – Lâik Bilim/sellik Felsefe ve Epistemolojisi”nin, tehlike ve zararları hakkında, önceki yazılarımızda dediğimiz gibi: Kâinattaki herhangi bir olay ve olguyu; “sebep–sonuç” şablon / paradigmasına oturtarak tasvir etmek; bu Bilimsel İfadeyi okuyan kişi için, altmesaj olarak: “Bu işin Allahû Tealâ’yla bir bağlantı ve ilgisi yok; bu faâliyet ve sonuca, Allah, sebep ve fail değil; bu işi, O yapmıyor! Kâinattaki bu faâliyet ve eserler; çeşitli sebep ve otomatik mekanizmalarla; madde ve enerji dönüşümleriyle; bir de uzun zamanın geçmesi ve kanunlarla; ister istemez, yani tabiî bir zorunlulukla; kendi kendine oluyor! Yani Allah olmasa da bu işler olur ve oluyor; çünkü mekanizma  bu, süreç böyle işliyor! Örneğin: Allah olmasa da; taş veya yağmur, yerçekimi sebebiyle yere düşecek; bu sebep–sonuç / süreçte, ‘Allah’ gibi, doğaüstü ve metafizik bir sebep ve fail aramak, mantıken gereksiz; yani böyle bir zorunluluk ve ihtiyaç yok!” talimat / kod / emir; yani Yanlış Bilgi Virüsü (Truva atını), bilinçaltı kanallarla, bilinç ve kâlbe gönderir.

Sebep – sonuç” kurgu ve şablonuyla paketlenmiş bu subliminâl ve saklı mesaj; bilinçaltı kanallarla iletildiğinden, bilincin filtrelerine takılmaz. Sesli söylenmediği için, kulak ve bilincin duymadığı, bu gizli ve derin fısıltı ve hipnotik telkin sonucu; kişide, farkında olmadan, bir bilinç ve sonra da algı ve davranış değişikliği gözlenmeye başlar.

Bu virüsü tanıyan bir antivirüs programı, yani bağışıklığı olmayan kişi, virüslü ve hasta olduğunu bile farketmez. Kendisini, sağlıklı görür. Kâinattaki varlık ve hâdiseleri; doğru görüyor ve algılıyorum, tarafsız ve objektif anlıyorum zanneder! Halbuki “din – dinsizlik ortası” veya “dışı” anlamında “objektiflik ve tarafsızlık” diye tanımladığı şey; aslında, bâtıla taraftar olmaktır. Çünkü: O kişi; “Allah yok(muş); varsa ve olsa bile, kâinattaki bu işleyişe karışmıyormuş; herşey, O’na bağımlı ve muhtaç olmadan, kendi kendine, neden – sonuç mekanizmalarıyla, otomatik olarak işliyormuş” şeklinde bir “ateist – deist inanç/sızlık”la bakmaktadır kâinata!

Bu virüs defaatle alınıp, bu bilinçaltı kodun taşıdığı mesaj / trojan, tekrar tekrar çalıştırıldıkça; bu tekrar / telkin / hipnoz ve sihrin sonucu; kişi bilinçaltında buna inanmaya başlar. Farkında olunmadan içeride kök salan bu fikir, bir sonraki aşamada, bilinç alanında da yeşerip, dal budak vermeye ve davranışlara aksetmeye başlar!

Artık, “kalbi müslüman; aklı ise, bir kâfir ve müşrik” gibi çalışmaya başlayan; yani akıl – kâlp arasındaki köprü ve bağlantıların yıkıldığı; gerçeklik duygusu parçalanmış, bir nevi şizofren kişilik profili oluşur. Böyle bir kişi; artık, “bilgi(bildikleri) ile “inanç(inandıkları) arasında, artan mesafe ve boşluğu nasıl kapatacağını bilemez. İşte bu çaresizliğin de etkisiyle; bu aşamadan sonra, varılan sokak, “part-time müslümanlık”tır. Bu sokak da bitirilirse; yürünülecek diğer sokak, ‘deizm’ ve sonra da ‘ateizm’ sokağıdır.

Çünkü: Bilim ve fen kitaplarının, yüzeysel anlamının altına saklanmış ve ambalajlanmış bu ‘Derin Anlam’; dil ve zihin yoluyla, bilinçaltı ve kâlbe girip, burada işlemeye başlar. Burada kendisiyle çelişik itikadî bilgileri sönükleştirip, bulanıklaştırır ve etkisizleştirir; sonra da siler, atar! Çünkü aynı zeminde birbiriyle çelişik ve zıt iki bilgiden biri doğru, diğeri yanlıştır! Çünkü insan mantık ve hissiyatı, birbirini yanlışlayan iki bilgiyi bünyesinde uzun süre tutamaz; bunları ya uzlaştıracak veya birisini atacaktır.

Bilim ve ders kitaplarından bünyeye geçen bu Virüslü Bilgiler; kâlp ve zihinde, kendisiyle çelişik bilgi ve itikadları silip, deforme ettikten sonra, buradan tüm duyulara ve bedene yayılır. Hasta insana, nasıl bedenen hareket zor gelir ve hemen yorulur; öyle de bu hastalığa yakalanmış kişiye de, bedenen ibadet etmek (hattâ, sadece diliyle zikretmek bile!) çok zor ve yorucu gelir; çabuk usanır! Baktığı ağaç, gördüğü çiçek, işittiği gökgürültüsünde; fen ve ders kitaplarının, hep “sebep – sonuç çağrışım / devreleri” aktive olur; algı ve anlamlandırmalarını, hep bu şema üzerinde yapılandırır; anlam dünyasında, eşyayı bu kalıp üzerine yerleştirir.

Bu aşamadan sonra, artık; “ni’met”ten, “in’âm”a geçiş kopmaları yaşanmaya başlar! “Rızık”, sadece bir “gıda maddesi” olarak görülmeye başlar. “İlâhî’den, tabiî’ye; yaratılış’tan, oluşum’a; sevk-i İlâhî ve ilham’dan, sevk-i tabiî ve içgüdü’ye…” gibi; o kişinin, ‘düşünce’ ve ‘kelimeleri’ ve sonra da, ‘davranışları’ formatlanıp – programlanmaya ve değişmeye başlar. Çünkü: Dil – düşünce – his – davranış – karakter – kader; birbirini izler ve etkiler!

Elhasıl: Bilim ve ders kitaplarındaki bu yeni programa göre formatlanmış ve büyülenmiş bu kişi; artık kâinatta; o kitapların, göstermek istediklerini görür; algılatmak istediklerini algılar; sordurmak istediklerini sorar. Yani: Varlık ve hâdiseleri algılama ve anlamlandırma biçimi; bu yeni programa, bu virüslü bilgilere göre olur! Bu program kırılıp, bu hipnotik uyku ve şartlanmadan uyanmadığı sürece; kişi, gördüğü rü’yanın farkında bile olmaz! Fen ve ders kitaplarının, zihnine çizdiği, bu “ateist – deistik evren tasavvur ve kurgusu”nun, sahte ve hayalî bir imaj olduğunu farkedemez! Bunu, dışarıdaki gerçekliğin birebir kopyası ve ‘tarafsız bilimsel ifadesi, bilimsel bilgi’ zanneder.

Bu virüsle enfekte olmuş şahıs için; meselâ “ağaç ve elma”dan, ‘Allah’a çağrışım  ve bağlantıları; yani elmadan ni’met, ni’metten in’âm’a geçiş, meleke ve refleks ve akıl yürütmeleri kopmuştur.

Bu kişi için; meselâ Mona Lisa tablosuna bakarken otomatik olarak gelen “Da Vinci” çağrışımı; kâinat düzleminde, “Allah” olarak kopmuştur. Bu kişi; üstelik “cansız resim” de değil; çevresindeki, milyar hakiki ve canlı esere bakar ama aklına sadece, fen ve ders kitaplarında zihnine yüklenen (güya “inanç ve değerden tarafsız, güya objektif ve nesnel ve olgusalız” diye inandırdıkları)ateist – deist ve materyalist, determinist ve natüralist” inanç / felsefelerin, zum yapıp, büyüttüğü; kamera ve kadrajlarına alıp – odakladıkları “madde ve enerji, sebep ve sonuçlar” gelir; çevresine baktığında sadece bunları farkeder ve algılar! (Meselâ: Suya bakınca, sadece H2O; yağmura bakınca, suyun çevrim – dönüşüm mekanizma / döngüleri aklına gelir. Bu kişi; bunların Allah’ın ni’met ve rızkı olduğunu söylese de; bu anne – babadan öğrenilmiş bir ezberin tekrarıdır ancak. Doğru şıkkı, baştan ezberletilmiş ama çözüm şekli gösterilmemiş bir bilgidir bu!) Böyle bir kişide; Allahû Teâlâ, ancak ikinci bir kasıt ve niyetle akla getirilebilir ve bu sun’î çağrışım da, geçici ve te’sirsiz olur.

Bu virüslü bilgilerle, algı ve zihni formatlanan kişi için; “Allahû Tealâ ve iman, metafizik (madde ve fizik ötesi / dışı) birşeydir; yani görünen varlık ve hâdiselerden, Allah’a ve imanına delil-ispat aranması beyhude bir çaba olup; bu itikad, mantıkî ve ilmî temellere oturtulup, rasyonalize edilemez; bu dünyada delil-ispatlandırılamaz; sadece ‘gayba imandır’, olan; hem de delilsiz ve körükörüne bir şekilde!…” Bu düşüncelerle; o kişide, Allahû Tealâ; ‘zihin ve algıda ve bilgi’de, kâinat dışına çıkartılır!

Bu kişi için artık Hristiyanlık, Yahudilik, Hinduizme “inanmakla”; İslâmiyet’e “iman etmek” arasında, kategorik bir fark olmayıp; sonuçta hepsi “inanç” ortak paydasında toplanır ve eşitlenir! Aynı şekilde; bu virüsün bulaştığı herkes; hangi dil, din, inanç ve milliyette oldukları farketmeksizin; varlığı zihinlerinde hep aynı şekilde algılar ve anlamlandırırlar. Hatta günlük hayatlarında kullandıkları kelime ve kavramlar bile aynıdır. Çünkü herkes eşyaya aynı taraftan, aynı kavramlarla baktığından; farklı birşey gören yoktur!

Elhasıl “Allahû Teâlâ’nın olmadığı bir evren nasıl olurdu? O olmadan, nasıl ayakta durup, faâliyette bulunur ve çalışırdı?” gibilerinden, kurgusal bir masal okumak isterseniz; bir fen veya ders kitabı alın, oradan okuyun!

Bu kitaplardaki masallarda; (taş, toprak, demir vs. alet ve malzemelerin, hiç insan eli değmeden bir takım sihirlerle kendi kendine havalanıp, gelip, kesilip, karıştırılıp ve uygun yerlerde birleşip Sultanahmet Camii’ni inşa ettiğine inanmak gibi;) evrendeki ‘madde ve zerreler’in, sanki sihirli bir âlemdeymişiz gibi; kendi kendilerine ve bir takım tesadüf ve zorunluluk, uzun zaman ve enerjilerle, kendilerinden çok daha kompleks ve bilgili ve üstelik ‘hayat, bilgi’ gibi kendilerinde bile olmayan üstün özelliklerde ‘canlılar, uçan seyyareler, yağmur yağdıran bulutlar, içinden çiçek çıkan tohumlar’ inşa ettiklerini göreceksiniz… Şapkadan tavşan çıkması gibi; içinden kuş çıkan yumurtalar; içinden çeşitli cinste ağaçlar çıkan topraklar; çeşitli tat ve renkte şekerleme ve meyveler veren, tahta ağaçlar göreceksiniz!…

Erzağı, yağmurlama, arıtma, temizleme, atık sistemleri düşünülmüş ve düşmemek için boşlukta dönerek uçan süratli uzay gemileri; içinde sihirli bir “rüzgâr”la (siz isterseniz buna “kütleçekim kuvveti” deyin, daha bilimsel gözükür!) kendi kendine havalanan testere – bıçaklarla kesilen ağaçlar, doğranan kütükler ve havalanan çivilerle çakılan; ‘uçan tahtalar, imâl edilen masa – sandalyeler vs…’; elhasıl bir çizgi film ve animasyon gibi, bir sürü sihirli ve esrarengiz hâdise göreceksiniz!…

Bu açıdan; belki dünyada sınav da olmuyoruz, “imtihan” da yok! Çünkü kopyeler de verilmiş; gönderilen Peygamber – Kitaplarla, doğru şıklar da gösterilmiş! Gene de yanlış şıkkı işaretliyorsak; demek kusur bizde, körlük bizde!

Üstelik bu sınavda, işaretlediğimiz her doğru şıkka, en az 10 puan; yanlış şıkka ise 1 puan verilmekte! Üstelik, devletlerin çıkardığı gibi, “geçici ve sınırlı” da değil; ölene kadar geçerli “Devamlı Af Kanunu” da var ve yürürlükte! Yani: Günahına pişman olup, tevbe – istiğfar eden; işlediği günah, kul hakkını ilgilendiren birşeyse, bunu da tazmin eden veya helâl ettirenin; affedilip, hakkında tahakkuk etmiş cezadan kurtulması da mümkün! Gene de bu sınavı kaybedersek; bilemiyorum ki, öbür tarafta hangi mazeret kabul edilir!?

Ayhan Küflüoğlu / 19.Ocak.2021

Bilim; ‘seküler ve lâik’ olamaz, ancak ‘ateist veya teist’ olur

Ayhan Küflüoğlu / metabilgi@metabilgi.org / 21.Kasım.2020

1600 – 1700’lü yıllarda “Rönesans – Reform – Aydınlanma” üçgeninde, yeniden şekillenen ve tanımlanan “Bilim/sellik Epistemolojisi”nin; güya “bilimsel bilgi, objektif gözlem bilgisi” diyerek, zihnimize inşa ettiği “Evren tasavvuru” ile “İtikadî bilgi”miz arasındaki, boşluk ve çelişkilerin, farkında değiliz!

Farkında değiliz; çünkü, doğru bilinen bir yanlış olarak: Çağımız, Bilim/sellik Epistemolojisi’nin ve ürünü olan “bilim” ve “bilimsel bilgi”nin; “inanıp – inanmamaktan bağımsız ve ayrı ve bu ikisine tarafsız ve objektif” olduğuna inanıyoruz! Bu epistemenin, evren hakkında bize verdiği “bilimsel bilgiler”in; yüksüz, “nötr bilgi” olduğuna inanmışız!

‘Tanrı Var – Yok’ şıklarına, tarafsız ve nötr bakılabilecek; üçüncü bir ihtimâl yok

Çünkü: “İnanıp – inanmamak”tan bağımsız ve ayrı ve bu iki şıkka tarafsız ve eşit mesafeden bakabilen; yani nötr ve objektif bir “bilgi biçimi” ve “ifade biçimi”nin, mümkün olduğunu zannediyoruz! Halbuki, incelediğimiz birşeye; ya “Yaratıcı ve yöneticisi var(mış)” gibi veya “yok(muş)” gibi bakabiliriz. Ve başlangıçta seçtiğimiz, bu şıkka göre; gözlem bilgilerimizi ifade ederiz. Çünkü: Dilin mantığı ve Mantığın dili icabı, bu iki şıkkın ortası veya dış gözlem ve koordinat noktası yok! Diğer deyişle: Epistemolojik ve ontolojik açıdan; seçebileceğimiz, gidebileceğimiz, bakabileceğimiz üçüncü bir alternatif, üçüncü bir şık yok!

İnanmak – inanmamak”tan bağımsız ve ayrı, “nötr bilgi” ancak; “kaç” (derece / metre / kg., …) sorusunun cevabı olan (‘su, 100 santigrat derecede kaynar’ gibi)ölçüm bilgileri”nde ve “ne(dir)” sorusunun cevabı olan, (‘bu şey meyvedir, ismi elmadır, rengi kırmızıdır’ gibi) bazı “olgu ve özellik, isimlendirme ve sınıflandırma bilgileri”nde olabilir. Bunun dışında kalan tüm; “ne, neden, nasıl, niçin, …” sorularının cevabı olan, “gözlem – deney – araştırma bilgileri” ve bunların “ifade biçimi”; bu iki şıktan bağımsız ve ayrı, yani “nötr ve objektif” olamaz. Yani: Bu iki şıktan birini tercih ederek; gözlem – deney bilgilerini ve bunların ifadelerini dizayn ederiz.

Meselâ: Başlangıçta yola çıkarken, yani gözlem – incelemelerimize başlamadan önce; “Evrenin yaratıcı ve faili yok(muş); varsa ve olsa bile, evrenin işleyişinde yok(muş), yani karışmıyor(muş)” inancını; baştan, aksiyomatik olarak “doğru” kabul etmişsek: “Yaratma, yaratılış” yerine, “oluşum”; “sevk-i ilâhî ve ilham” yerine, “sevk-i tabiî ve içgüdü”; “İlâhî, Rahmanî” yerine, “doğal, tabiî”; “Rabbimiz’in eseri / mu’cizesi” yerine, “tabiâtın eseri / doğanın mu’cizesi”; “ilâhî kanunlar, sünnetullah” yerine, “doğa – fizik kanunları”; “ilâhî emir ve irade” yerine, “tesadüfün doğurduğu, zorunluluklar ve zorunlulukların doğurduğu, tesadüfler”; “rızık, ni’met” yerine, “doğanın ürünü” gibi kelimeleri tercih ederiz…

Dikkat edilirse; “objektif ve bilimsel” olduğu söylenen (çift tırnak içerisinde, koyu olarak gösterilen), bu kavram ve isimlendirmeler; bir “ateist” ve “deist” veya “agnostik”lerin kullandığı, kullanabileceği kavramlardır; onların, değer – dünya görüşlerine ait isimlendirme ve sınıflandırmalardır…

Elhasıl: “Var(mış)” ve “yok(muş)”un dışında, üçüncü bir şık ve ihtimâl ve bu iki şıkkın ortasından veya dışından bakılabilecek, “tarafsız ve objektif” bir gözlem ve koordinat noktası olmadığı için; başlangıçta seçtiğimiz şıkka göre, bilgi ve ifadelerimizi kodlarız. Bunun sonucu olarak da: Evren ve içindekilerin, varlık ve hareketini; ya “teist” (inanç) veya “ateist” (inkâr) ve “deist” (şirk) paradigmalarına göre, bu kontekstte tasvir ederiz.

‘İnanmak–İnanmamak’tan bağımsız ve ayrı, ‘Tarafsız ve Nötr Bilim’ mümkün değil

Yani ‘Bilim/sellik’in: “Tanrı varmış – yokmuş gibi konulara dokunmadan… Evren ve içindekileri yaratan ve yöneten birisi varmış – yokmuşa girmeden… Sadece madde ve evreni araştırıp, gözleyeceğim… Manâ ve metafizik, inanç ve felsefeye uğramadan; sadece maddesel olayları inceleyeceğim… Böylece: Evrendeki olaylara, inanç ve inançsızlık dışından; yani bu iki şıkka eşit uzaklıkta ve bunlardan bağımsız olarak bakacağım ve ifade edeceğim… Böylece: Nötr ve seküler ve lâik olacağım…” gibi sözleri; yerine getirilmesi, “dil ve mantık, epistemik ve ontik” açıdan mümkün olmayan, içi boş iddialardır! Çünkü, dediğimiz gibi: “Tanrı Var – Yok” dışında, üçüncü bir olasılık veya bu iki olasılığın ortası veya dışı yok ki; bu iki şıkkın ‘ortası’ veya ‘dış eşit uzak noktası’ndan bakabilelim!

Geleceğimiz nokta: Çağımız, “Bilim/sellik Epistemolojisi”; araştırma ve gözlemlerinde, “Allah var(mış)”ı kabul etmediği için; gideceği tek mecburî istikamet olan “Allah yok(muş)”u esas tutmuştur; yani aksiyomatik olarak, bu şıkkı ‘doğru’ önvarsaymıştır. Seçtiği bu şıkkın, ‘Bilim’i götürdüğü, diğer mecburî istikamet de; araştırma ve keşif, gözlem ve ölçüm verilerinin, tasvir ve ifadelerini; doğru varsaydığı, bu “inkâr ve / veya şirk” şıkkına göre; yani bir “ateist veya deist”in bakış açısına göre yapması olmuştur!

O hâlde: “Bilim/sellik” ve “Bilimsel yöntemi” tanımlarken kullandığımız “lâik ve seküler” gibi kavramlar, aslında “soft ateist / deistik” kavramlar olup; bunlar, “inanç dışı” değil, “inanç karşıtı” kavramlardır! Yani: Bu kavramlar; varlığa bakıp – anlamaya çalışırken; onlara ‘nesnel ve olgusal’ yaklaşmamızı sağlayan; onlara, ‘tarafsız ve objektif’ bakmamızı mümkün kılan; ‘saydam ve numarasız’ gözlükler değildir!

Yani, “Bilimsel Bilgi”nin dizaynında; ‘Yaratılış’ yerine, ‘oluşum’; ‘sevk-i ilâhî’ yerine, ‘sevk-i tabiî’ deyince; “inanıp – inanmamak”tan bağımsız ve ayrı, bunlara eşit ve objektif mesafeden bakan, “nötr ve tarafsız ve olgusal” ifadeler kullanmış olmayız!

Bilim/sellik’te, ‘epistemik kırılma’ ne zaman başladı?

1600 – 1700’lü yıllarda “Rönesans – Reform – Aydınlanma” üçgeninde sistemleşen ve bunun üçüncü saçayağını oluşturup, günümüzde de anaakım devam eden, mevcut “Bilimsellik Epistemolojisi”; tüm “inançlar”a, bilgi’nin, tarafsızlık ve objektivitesini bozan bir “virüs” muâmelesi yaptığı için; kendisini inançlardan ‘arındırarak’; “inançsızlık” tarafına geçmiştir! Güya “objektif bilgi”ye, “subjektif inancı” karıştırmamak için; aslında “subjektif inançsızlık” tarafına geçmiştir! Çünkü: ‘İnanç’ gibi; ‘inançsızlık’ da, “subjektif” bir tutum ve tercihtir!

1700’lü yıllarda yeniden tanımlanan “Bilim/sellik Epistemesi”; “bilgi”ye, inancı karıştırmamak adına, “var(mış)” şıkkını seçmemiş; (var – yok’un, ortası ve dışı ve üçüncü olasılığı olmadığı için de;) diğer gidebileceği mecburî istikamet olan, “yok(muş)” şıkkını işaretlemiştir! Bunun sonucu olarak, bu episteme; evrenden elde ettiği “bilimsel gözlem bilgileri”ni,Allah yok(muş); varsa ve olsa bile, evrene karışmıyor(muş)” aksiyom ve önkabülüne göre dizayn etmiş; keşif – gözlem bilgilerini, bu “ateist – deist” kontekstte ifade etmeyi tercih etmiştir!

Din ve coğrafyadan bağımsız olarak, son üçyüz yıldır, tüm dünyaya epistemolojik baskı ve hâkimiyet kuran “Bilim/sellik Epistemolojisi”nin, seçtiği bu şıkkın, “bilim”i götürdüğü zorunlu istikamet: “Bilim/sellik”in; evren ve evrendeki olayları, bir “ateist – deist ve materyalist, natüralist ve determinist”in gözüyle (ve sanki bu “inanç/sızlık’lar” doğru ve sanki bilimsel olarak gözlenip – ispatlanmış gibi; bu altmesaj ve bağlamda!); anlatması olmuştur!

Yani: Evrenden elde ettiği “bilimsel bilgi” ve “bunların ifadesi”ni; bu “inanç/sızlık”larla uyumlu ve sanki bunlar, doğru ve ispatlanmış gibi; (bu algı ve altmesajı verecek şekilde; bu ateist kontekst ve bağlam, bu altzemin ve arkafonda) dizayn etmesi olmuştur!

Modern Bilim/sellik’in; zihnimize; böyle bir “evren tasavvuru”, böyle bir “evren hikâyesi” inşa etmesi olmuştur! Üstelik: “Bu anlattıklarım; nesnel ve objektif bilimsel bilgilerdir” diyerek; bizi de, bu “kurgusal hikâye”ye inandırmıştır!

Sözün özü: Günümüz, Bilimsellik Epistemolojisi; sanki bir öcüymüş gibi, ‘inançlardan kaçayım’ derken; ‘inançsızlığın’ kucağına düşmüş! Güya; ‘tüm inançlardan bağımsız ve ayrı, nötr bilgi vereceğim’ derken; “ateist – deist ve materyalist, natüralist ve determinist” felsefe ve “inanç/sızlık’ların”; lojistik destekçisi durumuna düşmüştür!

‘Kim’i sormazsan; evreni, ‘kimsesiz’ gibi anlatmak zorunda kalırsın!

Bilim/sellik: “Ben evrende, sadece: ‘Ne, nedir, neden, nasıl, kaç…’ gibi soruların cevabını ararım. ‘Kim’ sorusu; bilgi ve araştırmanın değil, inanç ve teslimiyetin konusu, felsefe ve metafiziğin işi!” dediği için; mantıken gidebileceği diğer zorunlu şık olarak, “kimsesiz” bir evren ta’rifi yapmıştır bizlere!

Evrenden elde ettiği “Bilimsel bilgi”yi; bir ateist – natüralistin bakış açısı ve inançsızlığına göre (‘kimse yok, kimse yapmıyor, failsiz ve ustasız oluyor, fizikî sebep ve doğal mekanizmalarla oluyor, bir takım tesadüf ve zorunluluklarla oluyor, tabiat yapıyor…’) dizayn etmiştir! Hem de; bu “ateist kontekst”, bu “ateistik ifadeler’; sanki bilimsel olarak gözlenip – doğrulanmış, sanki nesnel ve objektif bilgilermiş gibi; “Bilimsel bilgi”nin hamuruna karıştırılarak sunulmuştur!

Bunun sonucu olarak, meselâ: “Yağmur”un, “neden – nasıl”ını anlatan bir bilim ve ders kitabında; “Bu yağmuru kim yağdırıyor?” sorusu, aklımıza bile gelmiyor, gelmez! Çünkü: Çağımız “Bilim/sellik Epistemolojisi”ne göre dizayn edilip; “neden – sonuç kurgu ve şablonu”yla anlatılan, evrenin bilimsel tasvirlerinde; faili gerektirecek, kim’ sorusuna, zaruret ve ihtiyaç yok(muş) gibi anlatılır, evrenin hikâyesi!

Zaten; nedenlerin, sonuçları yaptığına inanılan bir evrende; “kim” sorusuna, neden ihtiyaç olsunki! Bir bilgisayar veya makina gibi; otomatik olarak işleyen neden – sonuç mekanizma ve programlarının (doğa kanunları) olduğu bir evrende; gözlenen fizikî bir olaya, “fail” aramaya ne gerek var!

‘Resim’ Mona Lisa’nın ustası var; ‘hakikî’ Mona Lisa’nın neden yok!?

Halbuki, kâinattâki varlıkların, iki boyutlu ve cansız bir taklidi olan, duvardaki alelâde bir resmin bile, “ressam”ını kabul etmeden; (resimde görülen, sadece tuval – boya – fırçanın şekil ve hareketlerini anlatarak) bu resmin “neden – nasıl” olduğunu izah edemiyorken; o resimdekilerin, dışarıda hakiki ve canlı olanları için ve o resimden, çok daha üstün ve sanatlı olanları için; “faili kim, ressam ve ustası kim?” diye sormadan; yani sadece “sebep – sonuç” kurgu ve şablonuyla anlatarak; evrendeki o hakiki sanatlı eserleri, “failsiz ve ustasız”, hiç izah edemeyiz!

Duvardaki resimden çok daha sanatlı ve boyutlu ve her atomunda bile ayrı bir kitap yazılmış, kâinattaki bu eserlerin; ‘fail ve ustası kim’ diye sormaz ve ‘faili yok(muş)’ gibi; sadece “madde + kuvvet ve atom hareketleri”yle anlatmaya kalkarsak; evrendeki bu fiil / faâliyet ve eserlerin, “neden – nasıl”ını bile izah edemeyiz! Hiçbir akıllı ve insaflı insanı, bunu inandıramayız!

Çünkü: Ölçülü ve doğru yere konumlandırılmış, yani anlam ve amacı olan, en küçük bir “A” harfinin bile; (o ‘yazar’, şimdi gitmiş ve görmesek bile), bir “yazar ve faili” olduğunu kabul etmeden; “bir takım ısı ve basınç ve kuvvetlerle hareket eden kalem ve kâğıt…” gibi ifadelerle; yani sadece, Yatay Deterministik Kurgu ve Sebep – Sonuç Şablonlarıyla; o “A” harfinin “neden – nasıl” olduğunu / yazıldığını izah edemeyiz! Bu izahımızı, rasyonel tabana oturtamayız! “A”nın, neden – nasıl’ını ‘çözmüş ve açıklamış’ olmayız!

Evren hakkında yaptığımız bu “failsiz ve öznesiz” ifadeleri; “kendi kendinelik” bildiren bu ateistik izahları; “bilgi, bilimsel bilgi” olduğunu, hiç iddiâ edemeyiz! Bir ateist veya deistin bakış açısına göre dizayn edilmiş bu ifadelere; herkesin “inanmasını” da, bekleyemeyiz!

Çünkü: Aslının taklidi olan ‘resmin’, ressam ve ustası var; fakat ‘hakikî ve canlı’ olanların, yok! demenin, mantıkî ve rasyonel bir tabanı yok! Evrenden elde edilen gözlem – deney bilgilerini; bu yargı ve inanca göre dizayn etmenin; aklî bir gerekçe ve ampirik bir delili de yok! Çünkü: “A posteriori” olarak; yani hiçbir gözlem – deney – araştırma yapmaya bile gerek kalmadan; sadece “a priori”, yani doğarken getirdiğimiz ‘ana işletim sistemi’ ve mantıkî akıl yürütmeyle bile gitsek; “eser”, müessirsiz ve fiilsiz ve “fiil” de failsiz olamaz!…

Biz ise; insanlık tarihinde, son üç – dört asırdır ve kişi tarihinde ise, belki dünyaya gözümüz açtığımızdan beri (evde, kreşte, okulda, medyada, internette); milyarlarca defa telkin ve tekrarlarla, algı ve zihnimizin manipüle edilmesi sonucu; “bilim”in, evren hakkında, “inanıp – inanmamaktan bağımsız ve ayrı ve bu ikisine tarafsız ve objektif” olduğuna; yani onun bize; yüksüz, “nötr bilgi” verdiğine inandırılmışız! Bu yanlış inançtan dolayı; “bilim”in, evreni; “Allah yok(muş); varsa ve olsa bile, bu işleyişe karışmıyor(muş)” kurgusuyla anlatmasında; “bilimsel bilgi”yi, bu “ateist – deist” zemin ve arkafonda, dizayn ve inşa etmesinde; bir tuhaflık hissetmiyoruz!

Hattâ “bilim”in, bu ifade ve izahlarını; “seküler ve lâik bilim” diyerek; güya “tarafsızlık ve objektiflik ve bilimsellik” gereği diyerek; ‘normâl’ ve ‘meşru’ ve ‘olması gereken’ zannediyoruz!… Günümüz bilimsellik anlayışının; ‘ateistik’ zeminde kodlayarak, verdiği gözlem – ölçüm bilgisi ve bunların ifade ediliş biçimini; saf ve katışıksız “bilimsel bilgi” olduğunu zannediyoruz! Bir bilim ve ders kitabında geçen, tüm bilgi ve ifadelerin; “nesnel ve olgusal, yüksüz, nötr ve yalın gözlem bilgisi” olduğunu düşünüyoruz!…

Tevhidî paradigma; Sübjektif bir inançsa, Ateist paradigma da öyle!

Evet, ‘inanmak’; nasıl subjektif bir tercihse, ‘inanmamak’ da öyle! Çağımız, bilimsellik anlayışının neticesi olarak; ne hikmetse, meselâ: “Allah, yağmuru şöyle yağdırıyor; yağmuru şöyle arıtıyor, şu sebep – kanallarla bize gönderiyor ve ihsan ediyor” gibi ifadeler; “bilim’e, inancını karıştırmak” oluyor ve yağmuru, böyle resim ve tasvir etmek, “subjektiflik” oluyor da!

“Yağmur; şu neden – sonuç döngü, dönüşüm ve çevrim sistemiyle ve şu, otomatik fizik – kimya kuvvet ve mekanizmalarıyla oluyor, yağıyor, arıtılıyor…” şeklindeki; ‘kendi kendinelik’ bildiren ‘failsiz’ ifadeler; (‘yani failsiz, yani faile ihtiyaç duymadan, yani otomatik, yani kendi kendine yağıyor; yani burada, olaya ‘fail’ arayan, ‘kim’ sorusunu sorma; yani burada, ‘yağmuru kim yağdırıyor’ sorusunu sormak için, mantıkî bir gerekçe ve ampirik bir nedenimiz yok; yani gereksiz ve anlamsız ve saçma bir soru bu!…’ gibi sonuçlar ve bilinçaltı yönlendirici altkomut ve mesajlar taşıyan); bu “ateist – deistik” ifadeler; güya “bilimsel bilgi” oluyor; güya “nötr ve olgusal gözlem bilgisi” oluyor; güya, ‘inanıp – inanmamak’tan bağımsız ve tarafsız, “objektif bilgi” oluyor!

‘Neden’ varsa, ‘fail’ yok mu!?

“Olanın, olduğu gibi, yani ‘olgusal’ anlatıldığı; yalın ve objektif, bilimsel gözlem bilgisi” olduğu iddia edilen bu “yağmur tasviri”; “Yağmurun olması ve yağması için; Allah gibi bir faile, zaruret ve ihtiyaç yok(muş)! Çünkü ve zaten, yağmur; şu otomatik mekanizma ve sebeplerle, şu kuvvet ve etkilerle, kendi kendine yağıyor(muş)” kontekst ve bağlamında kurgulanıp; bizim de inanmamız istenen ve “ateist ve natüralist inanç/sızlık”lar lehine, kasten eksik bırakılmış, “subjektif” bir “yağmur tasviri” halbuki!”

Bu çeşit, bilinçaltı manipülâsyon ve mesaj ve hipnotik altkomutlar yüklü ve eksiklerle ma’lül, bir “yağmur bilgisi” veriliyor bizlere! Bilimsel ve objektif olduğu söylenen, bu bilgilerin bağlamından, bu sonuç çıkıyor! Bu ifadeler; bilinçaltımızı, bu sonucu çıkaracak yöne manipüle ederek, zihnimizi kodluyor ve programlıyor!

Üstelik: Bu “ateist – deist” kontekst ve şablon ve bu tür bilinçaltı mesajlarla dizayn edilmiş, bu kirli ve virüslü bilgilerin; (güya) “olgusal ve nesnel bilgi”, (güya) “bilimsel gözlem bilgisi” olduğu; her defasında vurgulanır, vurgulanıyor!

Halbuki yapılan: Bilinçaltımızın, “ateist – deist/ik” yönde doldurabileceği şekilde ayarlanmış; kasıtlı olarak, bu yönde eksik bırakılmış; “boşluklu bilgiler”in, telkin ve tekrarına dayanan; tam bir dezenformasyon ve endoktrinasyondur!

Bir ateist veya deistin bakış açısına göre yapılmış, bu evren tasviri ve gözlem bilgilerinin; küçüklüğümüzden beri binlerce kez telkin ve tekrarıyla, formatlanıp – programlanan zihnimiz; bu “ateistik şartlandırma” ve “endoktrinasyon” neticesinde; hipnotize edilip, büyülenmiş bir insan gibi; artık, serbest düşünme ve gerçeği algılama kapasitesini, büyük oranda yitirmiştir! Bugün geldiğimiz nokta: İtikadî aşınmadır! Yani: Varlık ve Allah tasavvurumuzun bozulmasıdır!

Üstelik: “Bilimsel bilgi” ve bunların “dizayn ve ifade şekli” ile “itikadî bilgi”miz arasındaki, boşluk ve çelişkilerin farkında bile değiliz! Farkında olmayı geçtik, daha kötüsü: Bilim’in, “otomatik olarak çalışan” bu ‘evren tasavvuru”nu, bu “evren temsil / modeli’ni, artık biz de benimsemişiz!…

Bu Bilim/sellik Epistemoloji’sine eleştirel bakmayı, çoktan terketmiş ve teslim olmuşuz! Bu epistemeye, dinimize yönelttiğimiz eleştiri ve soruların, binde birini bile sormuyoruz! “Tarafsızlık mı doğru; doğrudan taraf olmak mı doğru!?, Deterministik bir evrende, Tanrı ne iş yapar!?, Bilim/sellik ambalaj ve şırıngasıyla bize enjekte edilen, bu bilgilerin; doğru olduğunu ‘biliyor’ muyuz; yoksa, doğru olduğuna mı ‘inanıyoruz!?…” gibi sorular aklımıza bile gelmiyor!..

‘Mümkün’ olduğu için Olmuyor; olduğu için ‘Mümkün’ zannediyoruz!

Madde”nin; varlık ve hareket ve neticesinde, “fail”e (Tanrı’ya) ihtiyaç duymadığı ve bütün bunları, kendi kendine başardığı, bilimin bu “evren tasavvuru”na; artık biz de inanıyoruz! “Fail” olmasa bile, evrende bu işlerin gerçekleşebileceğini mümkün gören; bu önaksiyom, önkabüle yaslanan: “Madde ve Enerji + Tabiât ve Kanun + Sebep ve Sonuç + Tesadüf ve Zorunluluk + Uzun Zaman ve Evrim = Herşey Mümkün” denklemine inanmakta, bir sakınca görmüyoruz! Evrende bu olanlar; “mümkün ki, oluyor; oluyor ki, (demek ki) mümkün” şeklindeki (delil ve ispatın, kısırdöngüsel bir biçimde, devamlı yer değiştirdiği) totolojik bir safsataya; inanmakta hiç zorluk çekmiyoruz!

Çünkü: Küçüklüğümüzden beri bize empoze edilen; zihnimize, tekrar tekrar işlenen bu telkin ve tekrarlar; bu ateist – deist endoktrinasyonlar neticesinde; bu evren hikâyesinin, gerçeğin kendisi olduğuna inandırılmışız! Bilim’in bu “evren tasavvur ve modeli”ni, gerçeğin kendisi zannediyoruz! Zaten bir yalan bile, yüz kere tekrarlanınca; zihnimizde, bir “acaba” uyandırmaması mümkün değil!

Elhasıl: Zihnimizin, gerçekle temasını yitirdiği, bir trans ve hipnoz hâlindeyiz sanki! Artık herşeyi; “Bilim/sellik” kamerasının objektifinden ve onun yazdığı, evren senaryosundan izliyoruz! Onun, eşyaya verdiği; “neden ve sonuç, tesadüf ve zorunluluk, tabiat ve kanun” gibi rollerden ve onun kurgusundan izliyoruz!

Evet, hepimiz; “bilim/sellik”in, zihnimize simüle ettiği bir düş dünyasındayız! Sınır ve duvarlarını, bilimin belirlediği bir dünya; bize, “gerçek” olduğuna inandırılan bir illüzyonun içindeyiz!

Bu, “Bilimsellik Sihri”yle öyle bir büyülenmiş, öyle bir aldatının içindeyiz ki; “bilim”e getirilen en küçük bir eleştiriye dahi tahammülümüz yok! Çünkü: “Bilim”e; sanki insan ürünü değil de, gökten inmiş, “kutsal bir vahiy” muâmelesi yapıyoruz! Tarih içerisinde, insan ve olaylardan bağımsız ve ayrı olarak akan; evrensel ve objektif bir “b/ilim idesi” olduğuna inanıyoruz! Bu sebepten; “bilim/sellik’in, bilimsel yöntem”in, eksik ve yanlışları olabileceğini, tasavvur dahi edemiyoruz! Bunu dillendirmek; (özellikle ülkemizde); “Sen şimdi, suyun yüz derecede kaynadığını inkâr mı ediyorsun!?” gibi, tuhaf tepkiler almanıza sebep oluyor! “Dünyanın yuvarlak olduğunu, boşlukta döndüğünü kabul etmiyor musun!?” diyorlar!… “Öküzü göster” diyen bile var!