Etiket arşivi: Ayhan Küflüoğlu

Bilim; ‘seküler ve lâik’ olamaz, ancak ‘ateist veya teist’ olur

Ayhan Küflüoğlu / metabilgi@metabilgi.org / 21.Kasım.2020

1600 – 1700’lü yıllarda “Rönesans – Reform – Aydınlanma” üçgeninde, yeniden şekillenen ve tanımlanan “Bilim/sellik Epistemolojisi”nin; güya “bilimsel bilgi, objektif gözlem bilgisi” diyerek, zihnimize inşa ettiği “Evren tasavvuru” ile “İtikadî bilgi”miz arasındaki, boşluk ve çelişkilerin, farkında değiliz!

Farkında değiliz; çünkü, doğru bilinen bir yanlış olarak: Çağımız, Bilim/sellik Epistemolojisi’nin ve ürünü olan “bilim” ve “bilimsel bilgi”nin; “inanıp – inanmamaktan bağımsız ve ayrı ve bu ikisine tarafsız ve objektif” olduğuna inanıyoruz! Bu epistemenin, evren hakkında bize verdiği “bilimsel bilgiler”in; yüksüz, “nötr bilgi” olduğuna inanmışız!

‘Tanrı Var – Yok’ şıklarına, tarafsız ve nötr bakılabilecek; üçüncü bir ihtimâl yok

Çünkü: “İnanıp – inanmamak”tan bağımsız ve ayrı ve bu iki şıkka tarafsız ve eşit mesafeden bakabilen; yani nötr ve objektif bir “bilgi biçimi” ve “ifade biçimi”nin, mümkün olduğunu zannediyoruz! Halbuki, incelediğimiz birşeye; ya “Yaratıcı ve yöneticisi var(mış)” gibi veya “yok(muş)” gibi bakabiliriz. Ve başlangıçta seçtiğimiz, bu şıkka göre; gözlem bilgilerimizi ifade ederiz. Çünkü: Dilin mantığı ve Mantığın dili icabı, bu iki şıkkın ortası veya dış gözlem ve koordinat noktası yok! Diğer deyişle: Epistemolojik ve ontolojik açıdan; seçebileceğimiz, gidebileceğimiz, bakabileceğimiz üçüncü bir alternatif, üçüncü bir şık yok!

İnanmak – inanmamak”tan bağımsız ve ayrı, “nötr bilgi” ancak; “kaç” (derece / metre / kg., …) sorusunun cevabı olan (‘su, 100 santigrat derecede kaynar’ gibi)ölçüm bilgileri”nde ve “ne(dir)” sorusunun cevabı olan, (‘bu şey meyvedir, ismi elmadır, rengi kırmızıdır’ gibi) bazı “olgu ve özellik, isimlendirme ve sınıflandırma bilgileri”nde olabilir. Bunun dışında kalan tüm; “ne, neden, nasıl, niçin, …” sorularının cevabı olan, “gözlem – deney – araştırma bilgileri” ve bunların “ifade biçimi”; bu iki şıktan bağımsız ve ayrı, yani “nötr ve objektif” olamaz. Yani: Bu iki şıktan birini tercih ederek; gözlem – deney bilgilerini ve bunların ifadelerini dizayn ederiz.

Meselâ: Başlangıçta yola çıkarken, yani gözlem – incelemelerimize başlamadan önce; “Evrenin yaratıcı ve faili yok(muş); varsa ve olsa bile, evrenin işleyişinde yok(muş), yani karışmıyor(muş)” inancını; baştan, aksiyomatik olarak “doğru” kabul etmişsek: “Yaratma, yaratılış” yerine, “oluşum”; “sevk-i ilâhî ve ilham” yerine, “sevk-i tabiî ve içgüdü”; “İlâhî, Rahmanî” yerine, “doğal, tabiî”; “Rabbimiz’in eseri / mu’cizesi” yerine, “tabiâtın eseri / doğanın mu’cizesi”; “ilâhî kanunlar, sünnetullah” yerine, “doğa – fizik kanunları”; “ilâhî emir ve irade” yerine, “tesadüfün doğurduğu, zorunluluklar ve zorunlulukların doğurduğu, tesadüfler”; “rızık, ni’met” yerine, “doğanın ürünü” gibi kelimeleri tercih ederiz…

Dikkat edilirse; “objektif ve bilimsel” olduğu söylenen (çift tırnak içerisinde, koyu olarak gösterilen), bu kavram ve isimlendirmeler; bir “ateist” ve “deist” veya “agnostik”lerin kullandığı, kullanabileceği kavramlardır; onların, değer – dünya görüşlerine ait isimlendirme ve sınıflandırmalardır…

Elhasıl: “Var(mış)” ve “yok(muş)”un dışında, üçüncü bir şık ve ihtimâl ve bu iki şıkkın ortasından veya dışından bakılabilecek, “tarafsız ve objektif” bir gözlem ve koordinat noktası olmadığı için; başlangıçta seçtiğimiz şıkka göre, bilgi ve ifadelerimizi kodlarız. Bunun sonucu olarak da: Evren ve içindekilerin, varlık ve hareketini; ya “teist” (inanç) veya “ateist” (inkâr) ve “deist” (şirk) paradigmalarına göre, bu kontekstte tasvir ederiz.

‘İnanmak–İnanmamak’tan bağımsız ve ayrı, ‘Tarafsız ve Nötr Bilim’ mümkün değil

Yani ‘Bilim/sellik’in: “Tanrı varmış – yokmuş gibi konulara dokunmadan… Evren ve içindekileri yaratan ve yöneten birisi varmış – yokmuşa girmeden… Sadece madde ve evreni araştırıp, gözleyeceğim… Manâ ve metafizik, inanç ve felsefeye uğramadan; sadece maddesel olayları inceleyeceğim… Böylece: Evrendeki olaylara, inanç ve inançsızlık dışından; yani bu iki şıkka eşit uzaklıkta ve bunlardan bağımsız olarak bakacağım ve ifade edeceğim… Böylece: Nötr ve seküler ve lâik olacağım…” gibi sözleri; yerine getirilmesi, “dil ve mantık, epistemik ve ontik” açıdan mümkün olmayan, içi boş iddialardır! Çünkü, dediğimiz gibi: “Tanrı Var – Yok” dışında, üçüncü bir olasılık veya bu iki olasılığın ortası veya dışı yok ki; bu iki şıkkın ‘ortası’ veya ‘dış eşit uzak noktası’ndan bakabilelim!

Geleceğimiz nokta: Çağımız, “Bilim/sellik Epistemolojisi”; araştırma ve gözlemlerinde, “Allah var(mış)”ı kabul etmediği için; gideceği tek mecburî istikamet olan “Allah yok(muş)”u esas tutmuştur; yani aksiyomatik olarak, bu şıkkı ‘doğru’ önvarsaymıştır. Seçtiği bu şıkkın, ‘Bilim’i götürdüğü, diğer mecburî istikamet de; araştırma ve keşif, gözlem ve ölçüm verilerinin, tasvir ve ifadelerini; doğru varsaydığı, bu “inkâr ve / veya şirk” şıkkına göre; yani bir “ateist veya deist”in bakış açısına göre yapması olmuştur!

O hâlde: “Bilim/sellik” ve “Bilimsel yöntemi” tanımlarken kullandığımız “lâik ve seküler” gibi kavramlar, aslında “soft ateist / deistik” kavramlar olup; bunlar, “inanç dışı” değil, “inanç karşıtı” kavramlardır! Yani: Bu kavramlar; varlığa bakıp – anlamaya çalışırken; onlara ‘nesnel ve olgusal’ yaklaşmamızı sağlayan; onlara, ‘tarafsız ve objektif’ bakmamızı mümkün kılan; ‘saydam ve numarasız’ gözlükler değildir!

Yani, “Bilimsel Bilgi”nin dizaynında; ‘Yaratılış’ yerine, ‘oluşum’; ‘sevk-i ilâhî’ yerine, ‘sevk-i tabiî’ deyince; “inanıp – inanmamak”tan bağımsız ve ayrı, bunlara eşit ve objektif mesafeden bakan, “nötr ve tarafsız ve olgusal” ifadeler kullanmış olmayız!

Bilim/sellik’te, ‘epistemik kırılma’ ne zaman başladı?

1600 – 1700’lü yıllarda “Rönesans – Reform – Aydınlanma” üçgeninde sistemleşen ve bunun üçüncü saçayağını oluşturup, günümüzde de anaakım devam eden, mevcut “Bilimsellik Epistemolojisi”; tüm “inançlar”a, bilgi’nin, tarafsızlık ve objektivitesini bozan bir “virüs” muâmelesi yaptığı için; kendisini inançlardan ‘arındırarak’; “inançsızlık” tarafına geçmiştir! Güya “objektif bilgi”ye, “subjektif inancı” karıştırmamak için; aslında “subjektif inançsızlık” tarafına geçmiştir! Çünkü: ‘İnanç’ gibi; ‘inançsızlık’ da, “subjektif” bir tutum ve tercihtir!

1700’lü yıllarda yeniden tanımlanan “Bilim/sellik Epistemesi”; “bilgi”ye, inancı karıştırmamak adına, “var(mış)” şıkkını seçmemiş; (var – yok’un, ortası ve dışı ve üçüncü olasılığı olmadığı için de;) diğer gidebileceği mecburî istikamet olan, “yok(muş)” şıkkını işaretlemiştir! Bunun sonucu olarak, bu episteme; evrenden elde ettiği “bilimsel gözlem bilgileri”ni,Allah yok(muş); varsa ve olsa bile, evrene karışmıyor(muş)” aksiyom ve önkabülüne göre dizayn etmiş; keşif – gözlem bilgilerini, bu “ateist – deist” kontekstte ifade etmeyi tercih etmiştir!

Din ve coğrafyadan bağımsız olarak, son üçyüz yıldır, tüm dünyaya epistemolojik baskı ve hâkimiyet kuran “Bilim/sellik Epistemolojisi”nin, seçtiği bu şıkkın, “bilim”i götürdüğü zorunlu istikamet: “Bilim/sellik”in; evren ve evrendeki olayları, bir “ateist – deist ve materyalist, natüralist ve determinist”in gözüyle (ve sanki bu “inanç/sızlık’lar” doğru ve sanki bilimsel olarak gözlenip – ispatlanmış gibi; bu altmesaj ve bağlamda!); anlatması olmuştur!

Yani: Evrenden elde ettiği “bilimsel bilgi” ve “bunların ifadesi”ni; bu “inanç/sızlık”larla uyumlu ve sanki bunlar, doğru ve ispatlanmış gibi; (bu algı ve altmesajı verecek şekilde; bu ateist kontekst ve bağlam, bu altzemin ve arkafonda) dizayn etmesi olmuştur!

Modern Bilim/sellik’in; zihnimize; böyle bir “evren tasavvuru”, böyle bir “evren hikâyesi” inşa etmesi olmuştur! Üstelik: “Bu anlattıklarım; nesnel ve objektif bilimsel bilgilerdir” diyerek; bizi de, bu “kurgusal hikâye”ye inandırmıştır!

Sözün özü: Günümüz, Bilimsellik Epistemolojisi; sanki bir öcüymüş gibi, ‘inançlardan kaçayım’ derken; ‘inançsızlığın’ kucağına düşmüş! Güya; ‘tüm inançlardan bağımsız ve ayrı, nötr bilgi vereceğim’ derken; “ateist – deist ve materyalist, natüralist ve determinist” felsefe ve “inanç/sızlık’ların”; lojistik destekçisi durumuna düşmüştür!

‘Kim’i sormazsan; evreni, ‘kimsesiz’ gibi anlatmak zorunda kalırsın!

Bilim/sellik: “Ben evrende, sadece: ‘Ne, nedir, neden, nasıl, kaç…’ gibi soruların cevabını ararım. ‘Kim’ sorusu; bilgi ve araştırmanın değil, inanç ve teslimiyetin konusu, felsefe ve metafiziğin işi!” dediği için; mantıken gidebileceği diğer zorunlu şık olarak, “kimsesiz” bir evren ta’rifi yapmıştır bizlere!

Evrenden elde ettiği “Bilimsel bilgi”yi; bir ateist – natüralistin bakış açısı ve inançsızlığına göre (‘kimse yok, kimse yapmıyor, failsiz ve ustasız oluyor, fizikî sebep ve doğal mekanizmalarla oluyor, bir takım tesadüf ve zorunluluklarla oluyor, tabiat yapıyor…’) dizayn etmiştir! Hem de; bu “ateist kontekst”, bu “ateistik ifadeler’; sanki bilimsel olarak gözlenip – doğrulanmış, sanki nesnel ve objektif bilgilermiş gibi; “Bilimsel bilgi”nin hamuruna karıştırılarak sunulmuştur!

Bunun sonucu olarak, meselâ: “Yağmur”un, “neden – nasıl”ını anlatan bir bilim ve ders kitabında; “Bu yağmuru kim yağdırıyor?” sorusu, aklımıza bile gelmiyor, gelmez! Çünkü: Çağımız “Bilim/sellik Epistemolojisi”ne göre dizayn edilip; “neden – sonuç kurgu ve şablonu”yla anlatılan, evrenin bilimsel tasvirlerinde; faili gerektirecek, kim’ sorusuna, zaruret ve ihtiyaç yok(muş) gibi anlatılır, evrenin hikâyesi!

Zaten; nedenlerin, sonuçları yaptığına inanılan bir evrende; “kim” sorusuna, neden ihtiyaç olsunki! Bir bilgisayar veya makina gibi; otomatik olarak işleyen neden – sonuç mekanizma ve programlarının (doğa kanunları) olduğu bir evrende; gözlenen fizikî bir olaya, “fail” aramaya ne gerek var!

‘Resim’ Mona Lisa’nın ustası var; ‘hakikî’ Mona Lisa’nın neden yok!?

Halbuki, kâinattâki varlıkların, iki boyutlu ve cansız bir taklidi olan, duvardaki alelâde bir resmin bile, “ressam”ını kabul etmeden; (resimde görülen, sadece tuval – boya – fırçanın şekil ve hareketlerini anlatarak) bu resmin “neden – nasıl” olduğunu izah edemiyorken; o resimdekilerin, dışarıda hakiki ve canlı olanları için ve o resimden, çok daha üstün ve sanatlı olanları için; “faili kim, ressam ve ustası kim?” diye sormadan; yani sadece “sebep – sonuç” kurgu ve şablonuyla anlatarak; evrendeki o hakiki sanatlı eserleri, “failsiz ve ustasız”, hiç izah edemeyiz!

Duvardaki resimden çok daha sanatlı ve boyutlu ve her atomunda bile ayrı bir kitap yazılmış, kâinattaki bu eserlerin; ‘fail ve ustası kim’ diye sormaz ve ‘faili yok(muş)’ gibi; sadece “madde + kuvvet ve atom hareketleri”yle anlatmaya kalkarsak; evrendeki bu fiil / faâliyet ve eserlerin, “neden – nasıl”ını bile izah edemeyiz! Hiçbir akıllı ve insaflı insanı, bunu inandıramayız!

Çünkü: Ölçülü ve doğru yere konumlandırılmış, yani anlam ve amacı olan, en küçük bir “A” harfinin bile; (o ‘yazar’, şimdi gitmiş ve görmesek bile), bir “yazar ve faili” olduğunu kabul etmeden; “bir takım ısı ve basınç ve kuvvetlerle hareket eden kalem ve kâğıt…” gibi ifadelerle; yani sadece, Yatay Deterministik Kurgu ve Sebep – Sonuç Şablonlarıyla; o “A” harfinin “neden – nasıl” olduğunu / yazıldığını izah edemeyiz! Bu izahımızı, rasyonel tabana oturtamayız! “A”nın, neden – nasıl’ını ‘çözmüş ve açıklamış’ olmayız!

Evren hakkında yaptığımız bu “failsiz ve öznesiz” ifadeleri; “kendi kendinelik” bildiren bu ateistik izahları; “bilgi, bilimsel bilgi” olduğunu, hiç iddiâ edemeyiz! Bir ateist veya deistin bakış açısına göre dizayn edilmiş bu ifadelere; herkesin “inanmasını” da, bekleyemeyiz!

Çünkü: Aslının taklidi olan ‘resmin’, ressam ve ustası var; fakat ‘hakikî ve canlı’ olanların, yok! demenin, mantıkî ve rasyonel bir tabanı yok! Evrenden elde edilen gözlem – deney bilgilerini; bu yargı ve inanca göre dizayn etmenin; aklî bir gerekçe ve ampirik bir delili de yok! Çünkü: “A posteriori” olarak; yani hiçbir gözlem – deney – araştırma yapmaya bile gerek kalmadan; sadece “a priori”, yani doğarken getirdiğimiz ‘ana işletim sistemi’ ve mantıkî akıl yürütmeyle bile gitsek; “eser”, müessirsiz ve fiilsiz ve “fiil” de failsiz olamaz!…

Biz ise; insanlık tarihinde, son üç – dört asırdır ve kişi tarihinde ise, belki dünyaya gözümüz açtığımızdan beri (evde, kreşte, okulda, medyada, internette); milyarlarca defa telkin ve tekrarlarla, algı ve zihnimizin manipüle edilmesi sonucu; “bilim”in, evren hakkında, “inanıp – inanmamaktan bağımsız ve ayrı ve bu ikisine tarafsız ve objektif” olduğuna; yani onun bize; yüksüz, “nötr bilgi” verdiğine inandırılmışız! Bu yanlış inançtan dolayı; “bilim”in, evreni; “Allah yok(muş); varsa ve olsa bile, bu işleyişe karışmıyor(muş)” kurgusuyla anlatmasında; “bilimsel bilgi”yi, bu “ateist – deist” zemin ve arkafonda, dizayn ve inşa etmesinde; bir tuhaflık hissetmiyoruz!

Hattâ “bilim”in, bu ifade ve izahlarını; “seküler ve lâik bilim” diyerek; güya “tarafsızlık ve objektiflik ve bilimsellik” gereği diyerek; ‘normâl’ ve ‘meşru’ ve ‘olması gereken’ zannediyoruz!… Günümüz bilimsellik anlayışının; ‘ateistik’ zeminde kodlayarak, verdiği gözlem – ölçüm bilgisi ve bunların ifade ediliş biçimini; saf ve katışıksız “bilimsel bilgi” olduğunu zannediyoruz! Bir bilim ve ders kitabında geçen, tüm bilgi ve ifadelerin; “nesnel ve olgusal, yüksüz, nötr ve yalın gözlem bilgisi” olduğunu düşünüyoruz!…

Tevhidî paradigma; Sübjektif bir inançsa, Ateist paradigma da öyle!

Evet, ‘inanmak’; nasıl subjektif bir tercihse, ‘inanmamak’ da öyle! Çağımız, bilimsellik anlayışının neticesi olarak; ne hikmetse, meselâ: “Allah, yağmuru şöyle yağdırıyor; yağmuru şöyle arıtıyor, şu sebep – kanallarla bize gönderiyor ve ihsan ediyor” gibi ifadeler; “bilim’e, inancını karıştırmak” oluyor ve yağmuru, böyle resim ve tasvir etmek, “subjektiflik” oluyor da!

“Yağmur; şu neden – sonuç döngü, dönüşüm ve çevrim sistemiyle ve şu, otomatik fizik – kimya kuvvet ve mekanizmalarıyla oluyor, yağıyor, arıtılıyor…” şeklindeki; ‘kendi kendinelik’ bildiren ‘failsiz’ ifadeler; (‘yani failsiz, yani faile ihtiyaç duymadan, yani otomatik, yani kendi kendine yağıyor; yani burada, olaya ‘fail’ arayan, ‘kim’ sorusunu sorma; yani burada, ‘yağmuru kim yağdırıyor’ sorusunu sormak için, mantıkî bir gerekçe ve ampirik bir nedenimiz yok; yani gereksiz ve anlamsız ve saçma bir soru bu!…’ gibi sonuçlar ve bilinçaltı yönlendirici altkomut ve mesajlar taşıyan); bu “ateist – deistik” ifadeler; güya “bilimsel bilgi” oluyor; güya “nötr ve olgusal gözlem bilgisi” oluyor; güya, ‘inanıp – inanmamak’tan bağımsız ve tarafsız, “objektif bilgi” oluyor!

‘Neden’ varsa, ‘fail’ yok mu!?

“Olanın, olduğu gibi, yani ‘olgusal’ anlatıldığı; yalın ve objektif, bilimsel gözlem bilgisi” olduğu iddia edilen bu “yağmur tasviri”; “Yağmurun olması ve yağması için; Allah gibi bir faile, zaruret ve ihtiyaç yok(muş)! Çünkü ve zaten, yağmur; şu otomatik mekanizma ve sebeplerle, şu kuvvet ve etkilerle, kendi kendine yağıyor(muş)” kontekst ve bağlamında kurgulanıp; bizim de inanmamız istenen ve “ateist ve natüralist inanç/sızlık”lar lehine, kasten eksik bırakılmış, “subjektif” bir “yağmur tasviri” halbuki!”

Bu çeşit, bilinçaltı manipülâsyon ve mesaj ve hipnotik altkomutlar yüklü ve eksiklerle ma’lül, bir “yağmur bilgisi” veriliyor bizlere! Bilimsel ve objektif olduğu söylenen, bu bilgilerin bağlamından, bu sonuç çıkıyor! Bu ifadeler; bilinçaltımızı, bu sonucu çıkaracak yöne manipüle ederek, zihnimizi kodluyor ve programlıyor!

Üstelik: Bu “ateist – deist” kontekst ve şablon ve bu tür bilinçaltı mesajlarla dizayn edilmiş, bu kirli ve virüslü bilgilerin; (güya) “olgusal ve nesnel bilgi”, (güya) “bilimsel gözlem bilgisi” olduğu; her defasında vurgulanır, vurgulanıyor!

Halbuki yapılan: Bilinçaltımızın, “ateist – deist/ik” yönde doldurabileceği şekilde ayarlanmış; kasıtlı olarak, bu yönde eksik bırakılmış; “boşluklu bilgiler”in, telkin ve tekrarına dayanan; tam bir dezenformasyon ve endoktrinasyondur!

Bir ateist veya deistin bakış açısına göre yapılmış, bu evren tasviri ve gözlem bilgilerinin; küçüklüğümüzden beri binlerce kez telkin ve tekrarıyla, formatlanıp – programlanan zihnimiz; bu “ateistik şartlandırma” ve “endoktrinasyon” neticesinde; hipnotize edilip, büyülenmiş bir insan gibi; artık, serbest düşünme ve gerçeği algılama kapasitesini, büyük oranda yitirmiştir! Bugün geldiğimiz nokta: İtikadî aşınmadır! Yani: Varlık ve Allah tasavvurumuzun bozulmasıdır!

Üstelik: “Bilimsel bilgi” ve bunların “dizayn ve ifade şekli” ile “itikadî bilgi”miz arasındaki, boşluk ve çelişkilerin farkında bile değiliz! Farkında olmayı geçtik, daha kötüsü: Bilim’in, “otomatik olarak çalışan” bu ‘evren tasavvuru”nu, bu “evren temsil / modeli’ni, artık biz de benimsemişiz!…

Bu Bilim/sellik Epistemoloji’sine eleştirel bakmayı, çoktan terketmiş ve teslim olmuşuz! Bu epistemeye, dinimize yönelttiğimiz eleştiri ve soruların, binde birini bile sormuyoruz! “Tarafsızlık mı doğru; doğrudan taraf olmak mı doğru!?, Deterministik bir evrende, Tanrı ne iş yapar!?, Bilim/sellik ambalaj ve şırıngasıyla bize enjekte edilen, bu bilgilerin; doğru olduğunu ‘biliyor’ muyuz; yoksa, doğru olduğuna mı ‘inanıyoruz!?…” gibi sorular aklımıza bile gelmiyor!..

‘Mümkün’ olduğu için Olmuyor; olduğu için ‘Mümkün’ zannediyoruz!

Madde”nin; varlık ve hareket ve neticesinde, “fail”e (Tanrı’ya) ihtiyaç duymadığı ve bütün bunları, kendi kendine başardığı, bilimin bu “evren tasavvuru”na; artık biz de inanıyoruz! “Fail” olmasa bile, evrende bu işlerin gerçekleşebileceğini mümkün gören; bu önaksiyom, önkabüle yaslanan: “Madde ve Enerji + Tabiât ve Kanun + Sebep ve Sonuç + Tesadüf ve Zorunluluk + Uzun Zaman ve Evrim = Herşey Mümkün” denklemine inanmakta, bir sakınca görmüyoruz! Evrende bu olanlar; “mümkün ki, oluyor; oluyor ki, (demek ki) mümkün” şeklindeki (delil ve ispatın, kısırdöngüsel bir biçimde, devamlı yer değiştirdiği) totolojik bir safsataya; inanmakta hiç zorluk çekmiyoruz!

Çünkü: Küçüklüğümüzden beri bize empoze edilen; zihnimize, tekrar tekrar işlenen bu telkin ve tekrarlar; bu ateist – deist endoktrinasyonlar neticesinde; bu evren hikâyesinin, gerçeğin kendisi olduğuna inandırılmışız! Bilim’in bu “evren tasavvur ve modeli”ni, gerçeğin kendisi zannediyoruz! Zaten bir yalan bile, yüz kere tekrarlanınca; zihnimizde, bir “acaba” uyandırmaması mümkün değil!

Elhasıl: Zihnimizin, gerçekle temasını yitirdiği, bir trans ve hipnoz hâlindeyiz sanki! Artık herşeyi; “Bilim/sellik” kamerasının objektifinden ve onun yazdığı, evren senaryosundan izliyoruz! Onun, eşyaya verdiği; “neden ve sonuç, tesadüf ve zorunluluk, tabiat ve kanun” gibi rollerden ve onun kurgusundan izliyoruz!

Evet, hepimiz; “bilim/sellik”in, zihnimize simüle ettiği bir düş dünyasındayız! Sınır ve duvarlarını, bilimin belirlediği bir dünya; bize, “gerçek” olduğuna inandırılan bir illüzyonun içindeyiz!

Bu, “Bilimsellik Sihri”yle öyle bir büyülenmiş, öyle bir aldatının içindeyiz ki; “bilim”e getirilen en küçük bir eleştiriye dahi tahammülümüz yok! Çünkü: “Bilim”e; sanki insan ürünü değil de, gökten inmiş, “kutsal bir vahiy” muâmelesi yapıyoruz! Tarih içerisinde, insan ve olaylardan bağımsız ve ayrı olarak akan; evrensel ve objektif bir “b/ilim idesi” olduğuna inanıyoruz! Bu sebepten; “bilim/sellik’in, bilimsel yöntem”in, eksik ve yanlışları olabileceğini, tasavvur dahi edemiyoruz! Bunu dillendirmek; (özellikle ülkemizde); “Sen şimdi, suyun yüz derecede kaynadığını inkâr mı ediyorsun!?” gibi, tuhaf tepkiler almanıza sebep oluyor! “Dünyanın yuvarlak olduğunu, boşlukta döndüğünü kabul etmiyor musun!?” diyorlar!… “Öküzü göster” diyen bile var!

Sihrin Yapısı: Bilimsellik Sihri (1)

Büyük Aldanış

Not: Bu yazı, sihirden uyanmanızı garanti etmez ama etkisi altında olduğunuzu farketmenizi sağlayabilir.

Hepimiz “Bilimsellik” sihriyle, hipnotize edilip, büyülenmişiz! Daha dünyaya gözümüzü açar açmaz; evde, okulda, anaokulunda, televizyon ve internette; milyarlarca kez tekrar ve telkin edilen “bilinçaltı” (subliminâl) mesajlarla; zihnimiz, çoktan formatlanıp, kodlanmış ve programlanmış!

Bilimsel Bilgi” truva atıyla, bilinçaltımıza şırınga edilmiş, bu virüslü, bilinçaltı mesajlar neticesinde; varlık ve eşyayı, algı ve anlayışımız, eksik ve yanlışlarla dolu! Bilim/sellik’in, zihnimize kurgulayıp – çizdiği, sahte ve sanal, hatalı bir illüzyonu; gerçeğin kendisi zannediyoruz! Bilim’in bize resmettiği, kurgusal bir evreni; reel evrenin, gerçek ve eksiksiz görüntüsü zannediyoruz!

Bilim/sellik” kamerasının bize gösterdiği bu hatalı “evren imajı”nı; dinden ödünç aldığımız kavramlarla tamamlamaya, boşlukları doldurmaya çalışıyoruz! Ama bu sentetik ve eklektik çözümlerin, yapaylığı ortada!

Tabiri caizse; aklımız, güya “nesnel ve objektif bilimsellik” diyerek; (inancımızı askıya alarak) “inanmayan bir ateist” gibi, görüyor evreni. Subjektif tarafta olan kalbimiz ise, İslâm’a çağırıyor bizi! Kâinata, bir müslümanın bakış açısıyla bakmamızı, tavsiye ediyor bize.

Bu tavsiyeye uyarak: Bilim’in “tabiî oluşum”undan, İslâm’ın “ilahî yaratılış”ına; bilimin “doğal nesne ve madde”sinden, “ilâhî ihsan ve ni’met”ine; “içgüdü ve sevk-i tabiî”sinden, “sevk-i ilâhî ve ilham”a; “fizik – doğa kanunları”ndan, “ilâhi ilim ve irade”ye… sıçramalar yapıyoruz!

Ne yazık ki; aralarında mantıksal boşluklar bulunan bu kavramlar arasında, “mantıksal köprü ve merdivenler” kurmadan; aralarındaki bu boşluğu kapatmadan; yaptığımız bu atlama – sıçramalarla; güya, böylece “bilimsel bilgi” ile “inancımız” arasındaki mesafeyi kapattığımızı düşünüyoruz!

Hasılı: Nesnellik ve objektiflik adına, “aklımız” başka yöne; subjektiflik ve müslümanlık adına, “kâlbimiz” başka yöne çekiyor bizi! Sahte ve yapay gerçeklikler üreten bir şizofren veya kişilik bölünmesi yaşayan, çaresiz bir hastaya benziyor durumumuz!

Bu dediklerim ağır olduysa; en azından, bir yerlerde yanlış giden, arızalı bir durum olduğu ortada! Diyeceğim o ki: Kâlp ve aklımız, parçalanmış ve ayrılmış! Aralarındaki bağlantı ve köprüler yıkılmış! Bunun neticesi olarak: Farklı kıbleleri gösteren, çift pusulamız var sanki. Evreni, fen derslerinde anlatıp; dini, sadece din derslerine hapsettiğimiz zamanlardan beri, bu hep böyle!…

Bilim’in, yaptığı evren tasvirleri ve teknolojik buluşlarının büyüsüne öyle bir kapılmışız ki; sanki bir illüzyonistin, bize, varı yok ve yoku da var gösterdiği bir gösteride; aldatılmaya istekli ve zaten bu amaçla gösteriye gelmiş, seyirciler gibiyiz! İllüzyonistin dikkatimizi çektiği yere bakıyor; çekmediği yere bakmak, aklımıza bile gelmiyor!… Kamera ve kadrajın gösterdiğini görüp, kadraj dışında bırakılan şeylerin farkına bile varmıyoruz!

Meselâ: “Yağmur”un, “neden – nasıl”ını anlatan bir bilim ve ders kitabında; “Bu yağmuru kim yağdırıyor?” sorusu, aklımıza bile gelmiyor, gelmez! Çünkü: Çağımız “Bilim/sellik Epistemolojisi”ne göre dizayn edilip; “neden – sonuç kurgu ve şablonu”yla anlatılan, evrenin bilimsel tasvirlerinde; kim’ sorusuna, zaruret ve ihtiyaç yok(muş) gibi anlatılır, evrenin hikâyesi!

Zaten; nedenlerin, sonuçları yaptığına inanılan bir evrende; “kim” sorusuna, neden ihtiyaç olsunki! Bir bilgisayar veya makina gibi; otomatik olarak işleyen neden – sonuç mekanizma ve programlarının (doğa kanunları) olduğu bir evrende; gözlenen fizikî bir olaya, “fail” aramaya ne gerek var!…

Çünkü: “Bilim/sellik Epistemoloji”sinin zihnimize çizdiği, “determinist ve natüralist” bir evrende; “Tanrı”ya, yapacak bir iş kalmamıştır! Artık O, olsa olsa; sistemi kurup, kuralları belirleyip, programı yükleyip; artık evrenin varlık ve işleyişine karışmayan; bir “İlk Neden Tanrısı” olabilir! (Deizmin Tanrısı!) Fakat bu, şartlı ve kayıtlı bir kabüldür. Çünkü: “Eğer ‘sonsuz evren veya evrenler’ olduğu tespit edilirse; evreni, yok’tan yaratmak için zorunlu olduğunu düşündüğümüz, bu ‘İlk Neden Tanrısı’na da gerek kalmayabilir! Bu Tanrı’ya inanmak için de, mantıksal bir gerekçemiz kalmayabilir!” derler. Yani ifadelerinin bağlamından, mantık ve mefhumundan çıkan anlam ve sonuç bu!

Sözün özü: Bilimsellik Felsefesi’nin; evrendeki fizikî bir olay veya olguyu, “o işi yapan ve yöneten bir fail yokmuş gibi ve buna ihtiyaç da yokmuş gibi;” yani bu algı ve altmesajı verecek şekilde, salt “neden – sonuç şablonu”yla determine edip, anlatması; “bu işin Tanrı’yla ilgisi yok, bu işi Tanrı yapmıyor” demenin, asimetrik ifadesi olmaktadır! (Kulağı, tersi elle göstermek gibi!)

Bilimsel Bilgi’de yüklü ve kodlu bu algı ve altmesajlar; bir “ateist” veya “deist” için, bir problem teşkil etmez. Hattâ onlar: “Biz de böyle diyoruz zaten! İşte tezimizi; bilim de, bilimsel olarak ispatladı!” diyerek; memnun bile olurlar!

Fakat, bir müslüman için bu, kabul edilemezdir! Daha doğrusu, kabul edilemez olmalı! Ama ne ilginçtir ki, Bilim/sellik’in: “Sizin de gözünüzle gördüğünüz gibi; evrendeki bu işleri, otomatik olarak çalışan, neden – sonuç etkileşim ve mekanizmaları yapıyor” demesi, tepki çekmiyor da; aynı cümlenin, tersinden ifadesi olan: “Bu işlerin Tanrı’yla ilgisi yok, Tanrı yapmıyor” demesi, tepki çekiyor!

Elhasıl: Daha “bilimsel bilgi” ve bunların “dizayn ve ifade şekli” ile “itikadî bilgi”miz arasındaki, boşluk ve çelişkilerin farkında bile değiliz! Farkında olmayı geçtik, daha kötüsü: Bilim’in, “otomatik olarak çalışan” bu ‘evren temsil / modeli’ni, artık biz de benimsemişiz!

Madde”nin; varlık ve hareket ve neticesinde, “fail”e (Tanrı’ya) ihtiyaç duymadığı ve bütün bunları, kendi kendine başardığı, bilimin bu “evren tasavvuru”na; artık biz de inanıyoruz! “Fail” olmasa bile, evrende bu işlerin gerçekleşebileceğini mümkün gören; bu önaksiyom, önkabüle yaslanan: “Madde ve Enerji + Tabiât ve Kanun + Sebep ve Sonuç + Tesadüf ve Zorunluluk + Uzun Zaman ve Evrim = Herşey Mümkün” denklemine inanmakta, bir sakınca görmüyoruz! Evrende bu olanlar; “mümkün ki, oluyor; oluyor ki, (demek ki) mümkün” şeklindeki (delil ve ispatın, kısırdöngüsel bir biçimde, devamlı yer değiştirdiği) totolojik safsataya; inanmakta hiç zorluk çekmiyoruz!

Çünkü: Küçüklüğümüzden beri bize empoze edilen; zihnimize, tekrar tekrar işlenen bu telkin ve tekrarlar; bu ateist – deist endoktrinasyonlar neticesinde; bu evren hikâyesinin, gerçeğin kendisi olduğuna inandırılmışız! Bilim’in bu “evren modeli”ni, gerçeğin kendisi zannediyoruz! Zaten bir yalan bile, yüz kere tekrarlanınca; zihnimizde, bir “acaba” uyandırmaması mümkün değil!

Elhasıl: Zihnimizin, gerçekle temasını yitirdiği, bir trans ve hipnoz hâlindeyiz sanki! Artık herşeyi; “Bilim/sellik” kamerasının objektifinden ve onun yazdığı, evren senaryosundan izliyoruz! Onun, eşyaya verdiği; “neden ve sonuç, tesadüf ve zorunluluk, tabiat ve kanun” gibi rollerden ve onun kurgusundan izliyoruz!…

Bildiklerimizin, doğru olduğuna İnanıyoruz!

Evet, Bilim’in, güya “bilimsel gözlem bilgisi” diyerek; zihnimize inşa ettiği “Evren senaryosu” ile “İtikadî bilgi”miz arasındaki, boşluk ve çelişkilerin, farkında değiliz! Farkında değiliz, çünkü, “bilimsellik sihri”nin, algı ve zihnimizi teshir etmesi sonucu; bilim’in, “inanıp – inanmamaktan bağımsız ve ayrı ve bu ikisine tarafsız ve objektif” olduğuna inandırılmışız! Bize verdiği “bilimsel bilgiler”in; yüksüz, “nötr bilgi” olduğuna inanmışız!

Çünkü: “İnanıp – inanmamak”tan bağımsız ve ayrı ve bu iki şıkka tarafsız ve eşit mesafeden bakabilen; yani nötr ve objektif bir “bilgi biçimi” ve “ifade biçimi”nin, mümkün olduğunu zannediyoruz! Halbuki, incelediğimiz birşeye; ya “Yaratıcı ve yöneticisi var(mış)” gibi veya “yok(muş)” gibi bakabiliriz. Ve başlangıçta seçtiğimiz, bu şıkka göre; gözlem bilgilerimizi ifade ederiz. Çünkü: Dilin mantığı ve Mantığın dili icabı, bu iki şıkkın ortası veya dış gözlem ve koordinat noktası yok! Diğer deyişle: Epistemolojik ve ontolojik açıdan; seçebileceğimiz, gidebileceğimiz, bakabileceğimiz üçüncü bir alternatif, üçüncü bir şık yok!…

1600 – 1700’lü yıllarda “Rönesans – Reform – Aydınlanma” üçgeninde sistemleşen ve bunun üçüncü saçayağını oluşturup, günümüzde de anaakım devam eden, mevcut “Bilimsellik Epistemolojisi” ise; tüm “inançlar”a, bilgi’nin, tarafsızlık ve objektivitesini bozan bir “virüs” muâmelesi yaptığı için; kendisini inançlardan ‘arındırarak’; “inançsızlık” tarafına geçmiştir!

Güya “objektif bilgi”ye, “subjektif inancı” karıştırmamak için; “subjektif inançsızlık” tarafına geçmiştir! Diğer deyişle: “Bilgi”ye, inancı karıştırmamak adına, “var(mış)” şıkkını seçmemiş; (var – yok’un, ortası ve dışı ve üçüncü olasılığı olmadığı için de;) diğer gidebileceği mecburî istikamet olan “yok(muş)” şıkkını işaretlemiştir! Bunun sonucu olarak; evrenden elde ettiği “bilimsel gözlem bilgileri”ni,Allah yok(muş); varsa ve olsa bile, evrene karışmıyor(muş)” aksiyom ve önkabülüne göre dizayn etmiş; bu bilgileri, “ateist – deist” kontekstte ifade etmeyi tercih etmiştir!

Seçtiği bu şıkkın, “bilim”i götürdüğü diğer zorunlu şık da: Evreni ve evrendeki olayları, bir “ateist ve materyalist, natüralist ve determinist”in gözüyle (ve bu “inanç/sızlık’lar” sanki doğru ve sanki bilimsel olarak gözlenip – ispatlanmış gibi!); anlatmak olmuştur! Yani: Evrenden elde ettiği “bilimsel bilgi” ve “bunların ifadesi”ni; bu inanç/sızlık’larla uyumlu ve sanki bunlar, doğru ve ispatlanmış gibi; (bu algı ve altmesajı verecek şekilde; bu ateist kontekst ve bağlam, bu altzemin ve arkafonda) dizayn etmesi olmuştur!

Elhasıl: Bilimsellik Epistemolojisi; sanki bir öcüymüş gibi, ‘inançlardan kaçayım’ derken; ‘inançsızlığın’ kucağına düşmüş! Güya; ‘tüm inançlardan bağımsız ve ayrı, nötr bilgi vereceğim’ derken; “ateist – deist ve materyalist, natüralist ve determinist” felsefe ve “inanç/sızlık’ların”; lojistik destekçisi durumuna düşmüştür!

Bilim/sellik: “Ben evrende, sadece: ‘Ne, neden, nasıl, kaç…’ gibi soruların cevabını ararım. ‘Kim’ sorusu; bilgi ve araştırmanın değil, inanç ve teslimiyetin konusu, felsefe ve metafiziğin işi!” dediği için; mantıken gidebileceği diğer zorunlu şık olarak, “kimsesiz” bir evren ta’rifi yapmıştır bize! Evrenden elde ettiği “Bilimsel Bilgi”yi; bir ateist – natüralistin bakış açısı ve inançsızlığına göre (‘kimse yok, kimse yapmıyor, failsiz ve ustasız oluyor, tabiat yapıyor…’), dizayn etmiştir! Hem de; bu “ateist kontekst”, bu “ateistik ifadeler’; sanki bilimsel olarak gözlenip – doğrulanmış, nesnel ve objektif bilgilermiş gibi; Bilimsel Bilgi’nin hamuruna karıştırılarak sunulmuştur!

Biz ise; bu “bilimsellik sihri”nin, algı ve zihnimizi manüple etmesi sonucu; “bilim”in, evren hakkında, “inanıp – inanmamaktan bağımsız ve ayrı ve bu ikisine tarafsız ve objektif” olduğuna; yani onun bize; yüksüz, “nötr bilgi” verdiğine inandırılmışız! Bu yanlış inançtan dolayı; “bilim”in, evreni; “Allah yok(muş); varsa ve olsa bile, bu işleyişe karışmıyor(muş)” kurgusuyla anlatmasında; “bilimsel bilgi”yi, bu “ateist – deist” zemin ve arkafonda, dizayn ve inşa etmesinde; bir tuhaflık hissetmiyoruz! Hattâ bu ifade ve izahlarını; “seküler ve lâik bilim” diyerek; güya “tarafsızlık ve objektiflik ve bilimsellik” gereği; ‘normâl’ ve ‘meşru’ ve ‘olması gereken’ zannediyoruz!… Günümüz bilimsellik anlayışının; bu ateistik zeminde kodlayarak, verdiği gözlem – ölçüm bilgisi ve bunların ifade ediliş biçimini; saf ve katışıksız “bilimsel bilgi” olduğunu zannediyoruz! Bir bilim kitabında geçen tüm bilgi ve ifadelerin; “nesnel ve olgusal, nötr ve yalın gözlem bilgisi” olduğunu düşünüyoruz!…

Bu bilimsellik anlayışının neticesi olarak; ne hikmetse, meselâ: “Allah, yağmuru şöyle yağdırıyor; yağmuru şöyle yaratıyor, şöyle bize gönderiyor ve ihsan ediyor” gibi ifadeler; “bilim’e, inancını karıştırmak” oluyor ve yağmuru böyle tasvir etmek, “subjektiflik” oluyor da! “Yağmur; şu neden – sonuç döngü, dönüşüm ve çevrim sistemiyle ve şu, otomatik fizik – kimya mekanizmalarıyla oluyor, yağıyor…” şeklindeki; ‘kendi kendinelik’ bildiren; (‘yani failsiz, yani faile ihtiyaç duymadan, yani otomatik, yani kendi kendine yağıyor; yani burada, olaya ‘fail’ arayan, ‘kim’ sorusunu sorma; yani burada, ‘yağmuru kim yağdırıyor’ sorusunu sormak için bir neden yok; yani gereksiz ve anlamsız ve saçma bir soru bu…’ gibi sonuçlar ve bilinçaltı yönlendirici altkomut ve mesajlar taşıyan); bu “ateist – deistik” ifadeler; güya “bilimsel bilgi” oluyor; güya “nötr ve olgusal gözlem bilgisi” oluyor; güya, inanıp – inanmamaktan bağımsız ve tarafsız, “objektif bilgi” oluyor!

“Yağmurun olması ve yağması için; Allah gibi bir faile, zaruret ve ihtiyaç yok(muş)! Çünkü ve zaten; yağmur, şu otomatik mekanizma ve sebeplerle, kendi kendine yağıyor(muş)” kontekst ve bağlamında, “yağmur” anlatılıyor! Yani bilinçaltımıza; bu sonucu çıkaracak şekilde, subliminâl mesaj gönderilerek, “yağmur” anlatılıyor! Çünkü: Bu ifadelerin bağlamından, bu sonuç çıkıyor! Yani: Bu ifadeler; bilinçaltımızı, bu sonucu çıkaracak yöne manüple ederek, zihnimizi kodluyor ve programlıyor!… Üstelik: Bu “ateist – deist” kontekst ve şablon ve bu tür bilinçaltı mesajlarla dizayn edilmiş, bu kirli ve virüslü bilgilerin; (güya) “olgusal ve nesnel bilgi”, (güya) “bilimsel gözlem bilgisi” olduğu; her defasında vurgulanıyor!

Buradan geleceğimiz sonuç: Bir ateist veya deistin bakış açısına göre yapılmış, bu, evren tasvir ve gözlem bilgilerinin; küçüklüğümüzden beri binlerce kez telkin ve tekrarıyla, formatlanıp – programlanan zihnimiz; bu “ateistik şartlandırma” ve “endoktrinasyon” neticesinde; hipnotize edilip, büyülenmiş bir insan gibi; artık, serbest düşünme ve gerçeği algılama kapasitesini, büyük oranda yitirmiştir! Bugün geldiğimiz nokta: İtikadî aşınmadır! Yani: Varlık ve Allah tasavvurumuzun bozulmasıdır!…

Çünkü: “Bilimsel gözlem bilgileri”nin, böyle “ateist – deist” kontekst ve zeminde çerçevelenip, yapılandırılmasıyla; kişinin, Rabbine yakınlık ve yakîni, iman ve ünsiyeti aşınıp, zamanla yıpranır! Bir ateist ve deistin bakış açısına göre dizayn edilerek, yeniden üretilmiş, bu, (güya) “bilimsel bilgiler”e, küçüklüğümüzden beri defalarca ma’ruz kalmamız neticesinde de; Kur’an-ı Kerîm’in, sayfalara yazılmış iki boyutlu “ayetler”i gibi olan; fakat ondan farklı olarak; üç – dört boyutlu yazılmış / yazılan “Kainat Kitabındaki Âyetler” görünmemeye başlar! Çünkü: Rabbimiz’in yarattığı ve “şeffaf bir cam” veya “parlak bir ayna” gibi; O’nun fiil ve eser, tecelli ve kudretini gösteren, birer “misâl ve alâmet ve işaret” olan, “kainat âyetleri”; “bilimsellik prizmaları”nın filtrelerine takılarak, kırılmaya uğramıştır!

Bilimin evrenine, İslâm’ın evrenini monte etme çabaları!

Peki; “Bilim/sellik”in, bu meydan okumasına ve biz müslümanlarda yolaçtığı, bu epistemolojik ve itikadî krize; “İslâm Tefekkürü”, nasıl cevap üretecek; bu bunalım nasıl aşılacak? “Bilimsel” zannederek, Bilim’in bu “evren tasavvuru”nu kabul eden bir müslüman; nedenlerin, sonuçları yaptığına inanılan bu “deterministik evren”de; Rabbi’ne nasıl yol bulup, imanını muhafaza edecek?! İnancını, başkalarına nasıl savunabilecek?! Kurallarını, baştan “Bilim/sellik”in belirlediği bir oyunda, nasıl galip gelecek!?

Bilim/sellik’in “evren tasavvuru”na; kendisi de inanmaya başlayan ve inanan bir müslümanın; Rabbi’ni ispat ve imanını korumak için; artık önünde üç seçenek kalmıştır. Ve baştan söyleyelim: Bu üç seçenek de yanlıştır!

Ben buna; Bilim/sellik’in yanlış “evren tasavvuru”na; “İslâm’ın evreni”ni, monte etme çabaları diyorum! Yani: Yanlış problemi, çözmeye çalışmak gibi; yanlış soruya, doğru cevap arama çabaları!…

Peki, yaşadığımız bu epistemolojik ve itikadî krize karşı, imanımızı muhafaza ve gerekçelendirmek için, çözüm sanarak uyguladığımız bu üç yanlış şık nedir?

Birinci şık: İnancına; evrenden getirilen örrnekler veya aklî çıkarımlar yoluyla veya herhangi bir başka şekilde delil getirmeyi reddederek, içine kapanmaktır! Gaibi, şahide kıyas eder gibi; Allahü Teâlâ’yı ispat etmeye çalışmanın; hem yanlış ve hem de abesle iştigal olduğunu düşünmektir. Çünkü bu şıkkı işaretleyenlere göre; “Vacip”i (Allahü Teâlâ’yı), “mümkün”e (yarattığı mahlûkata) kıyas etmek; kategori hatası olup, bu, bâtıl ve geçersiz bir kıyastır.

[Aslında bu, neyi kıyas ettiğimize göre değişir. Çünkü: Kur’ân-ı Kerîm’de, Rabbimiz de (C.C.); “anlaşamayan iki köle örneği” gibi misâller vermiş; bize kıyas örnekleri göstermiştir. Bu gibi aklî temsil ve kıyaslarla; varlık ve fiil ve icraatında, ortakları olmadığını ve aracılar kullanmadığını; bizim aklımızın anlayabileceği hâle (ma’kûl hâle) getirmiştir.]

Gene, bu şıkkı seçenlere göre; kişi, Peygamber’e (S.Â.V.) inanıyor ve güveniyor ve İslâm’a teslim olmuş ve inancının doğruluğundan eminse; artık bundan sonra; “sanki inanmıyor gibi, sanki inancından şüphesi var gibi, sanki Peygamberine güvenmiyor gibi, sanki tam teslim olmamış gibi;” delil – ispat aramaya kalkışması; o kişinin imanının, zayıf olduğuna ve imanının doğruluğundan, şüpheleri olduğuna alâmettir! Yani: Bu arayış; kesin emin ve teslim oluşla, çelişir ve çatışır!…

[Aslında, bu; “delil – ispat arayışı; kesin emin ve teslim oluşla, çelişir ve çatışır” sözü de doğru değildir. Daha doğrusu; bu, kişinin, niye delil – ispat aradığına göre değişir. Çünkü: Belki o kişi; münkirleri ikna veya ilzam etmek için, delil arıyordur. Belki, iman ve teslimiyetini arttırıp; tahkiki ve kavî yapmak için arıyordur. Sonuçta; herkesin iman ve teslimiyet derecesi aynı değil. Belki o kişi, anne – babadan verasetle gelen ve çevreyi taklide dayanan, böyle “taklidî bir iman”ı; makbûl ve muteber görmüyordur! Belki, inanılıp – uyulması istenen emir – yasakların; aklî hikmetini merak ediyordur… Nedenler çoğaltılabilir. Ama sonuçta, melekler bile; Hz. Âdem’in (Â.S.) halife olmasına taaccüp edip; Allahü Teâlâ’dan, bunun hikmet ve nedenini sormuşlar! Böylelikle; merak ve taaccüplerini gidermek istemişler! Yeryüzünde fitne ve fesat çıkaracak bir türün; nasıl oluyor da, halife olmaya ehliyet ve liyakati olduğunu anlamak istemişler.

Ayrıca: Düşünmeye ve akletmeye defaatle vurgu yapan ve “tefekkür”ü, “ibadet”e önceleyen; daha doğrusu, “ma’rifet – muhabbet ve ibadet”in derinlik ve genişliğini arttırmak için önceleyen, bir dinin müntesipleri olarak; eğer biz de, anne – baba ve içine doğdumuz coğrafya – kültürün dinine, körükörüne inanır – teslim olursak; epistemolojik açıdan; meselâ “hindu” bir anne – baba, memlekette doğduğu için; “hindu” olan, hindu kalan ve ineğe tapan bir kişiden ne farkımız kalır!?]

Bu şıkkı işaretleyenlerin, buna gerekçe olarak gösterdikleri diğer argüman da şöyle: “Dünyada; Allahü Teâlâ’nın, % 100 katiyette ispatı da mümkün değildir. Çünkü: Böyle bir durum; insanın, dünyaya gönderiliş gayesi ve imtihanın hikmetine aykırıdır. Ayrıca bu; insan iradesinin, seçim yapma özgürlüğünü de ortadan kaldırır. Çünkü: Eğer, aksi muhâl olacak şekilde, % 100 kesinlikte ispat olursa; o insan, istese de – istemese de, “iman” etmek zorunda kalacak! Yani bu “iman”; kişinin, hür iradesiyle tercih ettiği bir kararın neticesi olmayacak!”

[Bu sözleri de doğru gözükmüyor. Çünkü: Şu ân karşımızda konuştuğumuz arkadaşımızın bile; “doğru ve gerçek” olduğunun % 100 ispatı, “aklî” olarak mümkün değil! Çünkü: Şu ânda; gerçeğe çok yakın, bir çeşit rüya görüyor olabiliriz! Veya: Belki üzerimizde deney yapan uzaylılar, sıvı dolu kavanozlara koydukları “beyinlerimiz”e veya bilgisayarlarına yükledikleri “dijital bilinçlerimiz”e; çeşitli frekanslarda sinyaller göndererek; bizde, “fizikî vücudumuz, elimiz – kolumuz” olduğu algısı ve dünyada, “yaşıyor – koşuyoruz” algısı oluşturmaları, aklen mümkün! En azından, muhâl değil!

Diyeceğim o ki: Bu dünyada ve o da “akıl”ın, yaratılış fıtrat / doğası icabı; Rabbimiz’in % 100 kesinlikte delil – ispatı, “aklen” mümkün olmasa bile; % 99,… kesinlikte ispatı “mümkün!”… Bedenimiz dahil; gördüğümüz – hissettiğimiz herşey; çocuğumuz, eşimiz… “rüya” bile olsa; en azından, o rüyayı, bize gösteren “biri” var!…

Konu dağılacak ama: “Akıl”; yaratılışı icabı, “nesne” ile atasındaki boşluğu kapatamadığı için; bu boşluğu kapatmak ve böylelikle, eşyayla münasebet kurmak için; “kavram ve analojiler”in aracılığına başvurur. Bu işlem sonucu “akıl”; “olan”a (gerçek’e) yakınlaşır. Ama aklın, gerçekle birebir teması gene gerçekleşmez ve zaten dediğim gibi; “akıl”ın, yaratılışı icabı, bunu yapabilecek bir kabiliyet ve özelliği yok. Fakat bu “kavram ve nesne, akıl ve varlık” arasındaki ontolojik boşluğu doldurabilen; hattâ böyle bir boşluğun hiç olmadığı; başka duyu organı ve manevî letaifllerimiz de var! (Ama onları açmak ve kullanmayı bilmek gerekir!) Dolayısıyle; deliller, sadece “aklî deliller”den ibaret değildir!

Ayrıca; bu duyu kuvvelerimizin penceresinden bize gelen “bilgi” ve “delil – ispatlar”; kurduğumuz aklî argüman ve kavram ve delillerden, çok daha kesin ve kati ve sağlamdır! Hem de; en küçük bir şek ve şüphenin; hattâ vehmin bile taarruz edemeyeceği ve zayıflatamayacağı kesinlikte!

İşte bu algı cihaz / duyularımızın bir kısmı; akıl ve şuur, bilgi ve irademize; bağlı ve bağımlı değil. Yani bunların bazılarını, şuurumuzla da farkedemiyor ve irademizle de kullanamıyoruz! Var olduklarını bile bilmiyoruz! Hâliyle isim de vermemişiz bunlara; yani isimleri de yok bunların! (Bunlardan, ismi bilinenlerden bazıları, kaynaklarda: “Kâlp, ruh, sır, hafî, ahfâ” diye geçer.)

İşte böyle duyularımız olduğunu farkedip de; sonra da onları açıp, kullanma yöntemlerini öğrenirsek; kendimize (yani subjektif olarak), aksi muhâl olacak şekilde, % 100 ispat “mümkün!” Ve o “mümkün”; bazı kâmil insanlarda vukû bulup, vâki de olmuş! Yani; bu imkânın, gerçekleştiği insanlar vardı; bugün de var, en azından geçmişte vardı!

Hattâ bu insanların az birazında, bu durum; “ispat”ın da ilerisine geçmiş! Çünkü “ispat”; görül(e)meyen şeyler için gerekir, yapılır! Bu kâmil insanlar; öteleri, hattâ “Rabbi”ni, bu dünyada iken, “müşahede” etmeye başlamışlar! (Burada, baş veya akıl gözüyle olan bir rü’yet ve müşahededen bahsetmiyorum tabii!) Hattâ İmam-ı Rabbanî Hazretleri (R.Â.), galiba Mektûbat isimli eserinde; bu kâmil insanlardan bazılarının, dünyada gördüğü ve kavuştuğu şeylere; çoğu insanın, ahiret de bile kavuşamayacağını; Cennet’te bile göremeyeceğini söyler.

İşte “akıl” gözüyle “% 99 kesinlikte ispat”a ve akıl – şuura bağlı / bağımlı olmayan başka duyu ve algı organlarıyla da “% 100 kesinlikte ispat”a ulaşmış olan bu insanlar ve “ispat”ın da ötesine geçip; neticeyi, direkt bu dünyada “müşahede” eden insanlar; imtihanı kazanmış oluyorlar! Tabii, sınav bitmiş olmuyor; çünkü imtihanın bittiği son finâl sınavına kadar, bu durumlarını korumaları ve yakînleriyle orantılı olarak; amellerini de, arttırmaları gerekiyor! Çünkü: İlkokul – ortaokul öğrencisinin sınavı ile, bu sınavları verip, üniversiteye gelmiş bir öğrencinin, sınav soruları aynı ve eşit değil!]

İkinci yanlış şık: Rabbini ispat etmek için; tâ evrenin başlangıcına veya ihtimâl hesaplarına giderek; “Deizmin İlk Neden Tanrısı”nı ispat etmektir, ispat etmeye çalışmaktır! Halbuki, bunu “ispat” kabul etsek bile; bu ispat; İslâm’ın, bize bildirdiği ve inanmamızı istediği “Allah”ın (C.C.) ispatı değildir!

Üçüncü yanlış şık: Bilim/sellik’in, sebeplerini bulamadığı veya henüz bulamadığı, bilemediği olayları – yerleri gösterip: “Ha, işte bunu Allah yapıyor!” diyerek; “Boşlukların Tanrısı”nı  (God of the Gaps) ispat etmektir! İslâm’ın değil! Güya böylece; dinimizin bildirdiği “Allah”ı, ispat ettiğini zannetmektir!

[Halbuki bu akıl yürütme biçimi, “ispat” da değildir! Çünkü: Bu bir nevi; bilimin bilmediği karanlık nokta ve boşluk / loşluklara; kendi inandığı “Tanrı tasavvuru”nu, ekleme ve monte etmektir! Bu ise; bilimin bilmediklerine, yani insanın cehaletine; “inanç”ını temellendirip – inşa etmesi gibi birşey! Yani: Bilmediklerimiz üzerine, karanlıklar üzerine inşa edilmiş bir inanç!

Bu hatalı akıl yürütme biçimlerinde, bana defaatle gelen bir itiraza da cevap var. O da şu, diyorlar ki: “Bilim/sellik; inanıp – inanmamaktan bağımsız ve tarafsız, olgusal ve nötrdür. Bu sebepten, Bilim; inanan – inanmayan herkesin, kendi inanç veya inançsızlığına delil – ispat olarak kullanabileceği, nötr bilgi ve argümanlar içeren ve şu âna kadar, insanoğlunun bulduğu; en kesin ve doğrulanabilir, bir bilgi edinme yöntemidir.”

Yanlış! Bir kere; biz zaten “İslâmî B/ilim Epistemolojisi” yazılarımızda; mevcut bilim/selliğin, gözlem – deney – ölçüm aletlerine ve bu aletlerle, evrenden elde ettiği verilere itiraz etmedik, etmiyoruzki!

İkincisi ve daha önemlisi de: Yukarıdaki ikinci ve üçüncü şıktaki; “Tanrı”ya delil – ispat olarak kullanılan, ispat biçimlerine dikkat ederseniz, bunlarda; “bilim’den dolayı” değil, “bilim’e rağmen”, bir Tanrı ispatı yapılmaya çalışılıyor! Yani: Bilim’in, nedenlerini bildiklerini, nedenlere; bilemediklerini, Tanrı’ya vermek şeklinde! Yani: “Delil – ispat” gibi görünen, bu iki şıktaki ispat biçimleri; bilimin, “neden – nasılını bildikleri”ne dayanmıyor; bilimin “bilmediği veya nedenini, belki henüz bilmedikleri”ne dayanıyor! Bu ise; bilimin, neden ve mekanizmasını bulamadığı yerlere; “Tanrı” kavram ve inancını, yerleştirmekten ibaret olup; ispat sayılamaz!]

Konumuza dönersek, elhasıl: Küçüklüğümüzden beri devamlı ma’ruz kaldığımız bu bilimsel formatla; programlanıp, hipnotize edildiğimiz için; (önceden var mıydı, bilemiyorum ama!) artık “tevhidî” hassasiyet ve duyarlılığımızı kaybettik, kaybetmişiz! Bunun sonucu olarak; artık biz de evreni, inanmayan bir “ateist” gibi algılıyor ve öyle de görüyoruz! Veya, Allah’ın yardımcıları olduğuna inanan bir “müşrik” gibi; “evreni yaratıp, yasaları kurup ve sistemi otomatiğe bağlayıp, işleyişe karışmayan; sadece arasıra mu’cizelerle müdahale eden”Deizmin, İlk Neden Tanrısı’na inanıyoruz!

Aydınlanma mı, Karartma mı!?

1600 – 1700 Rönesans – Reform – Aydınlanma Üçgeni”nden itibaren, yaşadığımız bu “epistemolojik kırılma ve bunalım”; varlık zeminini kaybettiğimiz, bu “ontolojik çöküş ve kopuş”; ve bunun sonucu olarak, “İslâm Tefekkürü(özellikle İlm-i Kelâm’ın) ve müslümanların, içine düştüğü bu “epistemolojik ve itikadî kriz” ve duraklamanın; bence en büyük nedeni: “Bilim/sellik’in; evrende olan bazı şeyleri, epistemolojik ve ontolojk olarak çözdüğü ve neden – nasılını açıkladığı ve neden – sonucunu bulduğu” yanılsama ve illüzyonuna inanmamızdır!

Bundan daha vahim olanı ise: Ortaçağ ve engisizyon ve Kiliseye tepki ve ondan bağımsızlığın ilân etme gibi, sosyolojik ve tarihsel sebeplerle; 1600’lü yıllarda, yeniden tanım ve ta’rif edilen, Avrupa merkezli bu “Bilim/sellik Epistemolojisi” ve ürünü olan “Bilim”i; ‘inanıp – inanmamaktan bağımsız ve tarafsız, objektif ve nötr, evrensel ve olgusal bir bilgi’ çeşidi zannediyoruz!

Teknolojik başarı ve keşiflerinden aldığı güçle, kendini kabul ettirmiş ve din – coğrafyadan bağımsız, her yere yayılarak, anaakım olmuş; bu “Bilim/sellik Felsefesi / Epistemolojisi” ve ürünü olan “Bilim”in; “Ateist – Deist ve Materyalist, Natüralist ve Determinist” olduğunu farketmiyoruz bile!

Hasılı: İzlediği filmin, bir kurgu olduğunu gönüllü olarak unutan ve aklını askıya alıp, ekranda gösterilen imajların gerçek olduğuna inanan, seyirciler gibiyiz!… Uykuda gördüğümüz şeylere “rüya” ismini vermişiz; ya uyanıkken bize gösterilenlere, gördüklerimize ne isim vermeli acaba!?

Uyanıkken de düş görülür mü demeyin; çünkü görülür! Eğer uyanık olduğunuzu zannederken, bir telkin ve hipnozun altındaysanız, görülür! Ateist bir endoktrinasyon ve manipülâsyon ve dezenformasyonun altındaysanız, görülür! Eğer uyanıkken; bir yalana, bir kurgu ve illüzyona inanıyorsanız, görülür! Eğer uyanmak istediğiniz hâlde; vücudunuzun kaskatı kesildiği, gözünüzü bile açamadığınız bir kâbusun içindeyseniz, görülür!

En kötüsü de: Rüyada uyandığını görüp, halka rüyasını anlatan kişinin durumudur! Çünkü: Bu kişi, uyandığını gördüğü için, uykuda olduğunu da bilmez ki, uyanmaya çalışsın!…

Bunları neden anlatıyorum? Uyanalım diye! Çünkü hepimiz; “bilim/sellik”in, zihnimize simüle ettiği bir düş dünyasındayız! Sınır ve duvarlarını; bilimin belirlediği bir dünya! Bize; “gerçek”olduğuna inandırılan, bir illüzyon!…

Bu, “Bilimsellik Sihri”yle öyle bir büyülenmişiz, öyle bir aldatının içindeyiz ki; “bilim”e getirilen en küçük bir eleştiriye dahi tahammülümüz yok! Çünkü: “Bilim”e; sanki insan ürünü değil de, gökten inmiş, “kutsal bir vahiy” muâmelesi yapıyoruz! Tarih içerisinde, insan ve olaylardan bağımsız ve ayrı olarak akan; evrensel ve objektif bir “b/ilim idesi” olduğuna inanıyoruz! Bu sebepten; “bilimin, bilimsel yöntem”in, eksik ve yanlışları olabileceğini, tasavvur dahi edemiyoruz! Bunu dillendirmek; (özellikle ülkemizde); “Sen şimdi, suyun yüz derecede kaynadığını inkâr mı ediyorsun!?” gibi, tuhaf tepkiler almanıza sebep oluyor! “Dünyanın yuvarlak olduğunu, boşlukta döndüğünü kabul etmiyor musun!?” diyorlar!… “Öküzü göster” diyen bile var!

Ayhan Küflüoğlu / 21.Eylül.2020

Gelecek yazımız: Yaratılış ve Oluşum: Biri mi yaratıyor, kendi kendine mi oluyor?

Sadece Pozitivist–Fizikalist–İdeolojik Bilim değil; ‘normâl’ Bilim de, Tanrı’ya inanmaz!

Sadece Pozitivist–Fizikalist–İdeolojik Bilim (Scientism) değil; ‘normâl’ Bilim de, Tanrı’ya inanmaz!

Bilim, Tanrı’ya neden inanmaz?!

Ayhan KÜFLÜOĞLU / 08.Mayıs.2020 / ayhank27@gmail.com

Fakat yanlış anlaşılma olmasın: Burada, Tanrı’ya inanmadığını söylediğimiz ve “ateist – deist ve materyalist, natüralist ve determinist” olduğu tespitini yaptığımız “Bilim/sellik;” herkesin bildiği ve kabul ettiği ve müslim – gayr-i müslim farketmeksizin, herkesin üzerinde uzlaştığı “Bilim ve Bilimsellik!”

Yani: Bilim’in yanlışa alet edilip – edilmemesi ve bazı insanların, “Bilim”i, ateist yorumlamaları; pozitivist bilimcilikleri (bilimperestlikleri) değil konumuz. Çünkü: “Bilim – Bilimsellik”in kendisi ateist ve inançsız! “Bilim/sellik;” karakteri icabı (yani Bilim’in; tanım ve yöntemi, amaç ve konusu icabı), “ateist – deist ve materyalist, natüralist ve determinist.” Bunlar, Bilim/sellik’in; “Bilimsellik Kriterleri” diye, kendi koyduğu kurallar! Yani: Bilim/sellik’in, “ateist – deist” olmasının sebebi; bazı inançsız bilimadamlarının, Bilim’i su-i istimâl etmeleri ve yanlış yorumlamaları değil; Bilim’in kendisi böyle zaten!

Yani yazımızda: “Bilim’i yanlış anlayıp – yorumlayan, bazı ateist bilimadamı ve filozoflar var. Bunlar, Bilim’i inançsızlıklarına alet ediyor” demiyoruz! Dediğimiz şu: “Bilim; onunla ilgilenen kişiden bağımsız olarak, Tanrı’yı kabul etmiyor; yani Bilim’in kendisi, dinsiz ve inançsız!” Yani “Bilim/sellik”in, inançsızlığa alet edilmesi durumu yok ortada; çünkü “Bilim/sellik”in yapısı, kendisi zaten inançsız! Çünkü: “Bilim/sellik”in, kendi kitaplarındaki tanım ve ta’rifi bu. Bilimsel Yöntem (Bilim’in izlediği yöntem), zaten bu!

Bilimsel Yöntem derken, yani: Evren gözlem – ölçümlerini; “Tanrı yok(muş); varsa ve olsa bile, karışmıyor(muş)” şeklinde, bir “ateist – deist” şablonda anlatmak! Ve güya bunu, Bilim’in, inanç ve inançsızlıklara “tarafsız ve objektif” olduğu ve güya inanç – inançsızlıktan “bağımsız ve ayrı” olduğu ve güya, evren hakkında “olgusal ve nötr” bilgi verdiği iddiasıyla yapmak! Bu iddiasına inandırmak için de; Bilim’in, “seküler ve lâik” olduğu gibi, “soft ateistik” maske ve kavramların arkasına sığınmak!…

Biz bu yazımızda; evrendeki “Bilgi”nin (ilim / veri – data – information – knowledge), Bilimsellik Kriterleri tarafından manüple edilmiş ve filtrelenmiş şeklinin, “Bilim(science) olduğunu söylüyoruz. Yani: Burada, “Bilim”in değil, “Bilgi”nin yanlışa alet edilmesi sözkonusu! Yani: “Bilim/sellik” denilen şey ve bunun ürettiği / verdiği “Bilimsel Bilgi;” bir filtrasyon ve manüplâsyon ve dezenformasyonun sonucu olarak ortaya çıkan ve “ateist – deist” kodlara göre işlem görmüş bir ürün!

Yani: Bilimsellik Felsefesi ve ürünü olan Bilim, Tanrı’ya inanmaz derken; burada eleştirdiğimiz “Bilim ve Bilimsellik;” radikal ve fanatik Bilim anlayışı değil! “Bilim, Tanrı’ya inanmaz” derken, kasdettiğimiz şey; “Pozitivist Bilim” anlayışı ve “Fizikalizm” değil! Veya “Bilimcilik İdeolojisi (scientism) ve bilimperestlik” de değil! Veya, başlangıcını Marx ve Engels’e dayandırabileceğimiz, “Bilimsel Materyalizm” de değil!

Yazımızın konusu: Müslüman veya dindar olsun – olmasın, herkesin kullandığı ve anlattığı; bilim ve ders kitaplarında geçen, “Bilimsel Bilim.” Bu kitaplarda anlatılan, verilen Bilim ve Bilimsel Bilgiler. İşte bu kitaplarda geçen, tanım ve ta’rifi yapılan; yani ideolojik ve fanatik olmayan “Bilim”in, ateist – deist ve materyalist olduğunu söylüyoruz biz. Yani: Bilimsellik”in; üzerine temellendiği aksiyom ve kodlar, “ateist – deist!” Bu kodlar sebebiyle Bilim/sellik; yaptığı gözlem – ölçümlerini; bu “inançsızlık” aksiyom ve paradigmalarına göre; yani ateist ve natüralist bir dille inşa eder.

Diğer deyişle: “Bilim/sellik;” bunu kabul eden ve yöntemlerini kullanan kişiden bağımsız olarak, “Tanrıtanımaz”dır! Çünkü: Bilim/sellik’in; konu ve tanım, amaç ve yöntemi; Bilim/sellik’in, eşyaya baktığı açı ve evrenden bilgi etmede geçerli kabul ettiği Bilimsel Yöntem; “ateist – deist” zemin üzerine kurulmuştur. Yani: Bilim/sellik’in; inançsızlık tarafında olması, Tanrı’ya inanmaması; Bilim’e sonradan eklenen bir şey değil! Bilim’in, kendi yapı ve karakterinde var, bu inançsızlık! “Bilim”in, bu ateist – natüralist karakteri; bilgi edinme biçimi olarak Bilimsellik’i benimseyen filozof veya bilimadamlarının, bilim’i su-i istimâlinden kaynaklanmıyor.

Ya nereden kaynaklanıyor? Bilim’in; “Kilise”ye karşı çıkma zemininde, 1700’lü yıllarda ilk kurulup – doğduğu zamanlardan kaynaklanıyor. Yani: Bilim/sellik’in, kendi ‘doğasından’ (yapısından) ve tüm dünyaya da dayattığı, “Ateist – Natüralist Bilimsellik Kriterleri”nden kaynaklanıyor! Bilim/sellik’in, Avrupa’da doğan ve etkileri günümüze kadar gelen “Rönesans – Reform – Aydınlanma (Bilimsel Devrim)” üçgeninin, asrımıza çarpan dalgaları bunlar! Bu üçlü sacayağından; “Aydınlanma”nın diğer adına, “Bilim – Bilimsellik / Bilimsel Devrim” deniyor. Bu konuya, sonra geleceğiz.

“Bilimsellik Felsefesi”, sistemleşmeye başladığı tâ o zamanlarda: “Tanrı’ ve ‘melek, kader, ahiret’ gibi varlık ve kavramların; gözlem-deney – ölçümü mümkün değil. Bunların; ne evrende ve ne de laboratuvar ortamında, gözlenip – incelenmesi mümkün değil. Bu konularda; ne bilimsel ve ne de mantıksal olarak, doğrulama ve yanlışlama yapılamaz!” diyerek; kendisinin, tüm “teist ve deist” inançlardan ayrı ve bağımsız çalışacağını; yani “inançsız” olacağını; yani evren gözlem – ölçümlerini, bir “ateist” gibi bize sunacağını ilân etmişti zaten! Kendisinin “ateist” inançsızlıklara taraf olacağını ve olduğunu; zaten daha başlangıçta (doğduğu 1700’lü yıllarda) ilân etmişti! Hem de bunu; “inanç ve inançsızlık”tan ayrı ve bağımsız, tarafsız ve nötr olacağı, iddiasıyla yapmıştı!

Halbuki, önceki yazımızı hatırlayın: “İnanıp – İnanmama” ortası veya dışı, gidebileceğimiz üçüncü bir seçenek; yani tarafsız ve objektif ve nötr, bir “bilgi” ve “ifade” biçimi yok! O yazımızda demiştik ki: Bu konuda; agnostik (bilinemezci)” bir dil bile inşa edemeyiz! Ne “agnostik” ve ne de “nötr” bir dili; teori ve mantık zemininde bile, inşa edemeyiz!

Çünkü: Gözlediğimiz bir olaya, “agnostik” bakıp, “bil(e)miyorum” bile desek; incelememizi gene de: “Eğer varsa, şöyle olmalı / olmamalı” ve “Eğer yoksa, şöyle olmalı / olmamalı” şeklinde yaparız. Yani: İllâ “var ve / veya yok” tarafından bakarak; birini, baştan doğru varsayarak; sonra gözlem yapar ve delil – ispat aramaya başlarız. Bunun sonucu olarak ulaştığımız neticenin kesinlilik ve sağlamasını da; gene bu iki şıktan birini, doğru kabul ederek yaparız…

Bilim/sellik ise, bize: “Tanrı’ ve ‘melek, ahiret, kader’ gibi varlık ve kavramların ve ayrıca, birşeylerin bize ‘ni’met ve rızık’ olarak verilip – verilmediğinin; Bilimsel ve mantıksal olarak, ‘gözlem ve ölçümü, doğrulama ve yanlışlaması’ yapılamaz, mümkün değil” diyor! Ama sonra; sanki bu konuda gözlem – ölçüm ve doğrulama – yanlışlama yapmış ve bu araştırma sonucunda, sanki evrende “ateizm – natüralizm”i gözlemiş ve ispatlamış gibi; bize “ateist ve materyalist, natüralist ve determinist” bir, varlık ve bilgi algısını enjekte ediyor! Zihnimize, böyle bir “Evren ve Tanrı/sızlık Tasavvuru” inşa ediyor! Bir ateist – deistin gözüyle yaptığı, bu evren tasvir ve kurgularına, bizi de inandırmaya çalışıyor! “Verdiğim bu Bilimsel Bilgi; kişilerin inanıp – inanmamasından, bağımsız ve nötr” iddiasına inanmamızı istiyor!…

“Bilim/sellik”in, çektiğimiz bu fotoğrafını, biraz daha zum (zoom) yapıp – büyütürsek; Bilimsel Makale ve Yayınlarda, “Tanrı, yaratılış” gibi varlık ve kavramların; “Bilimsel olmadığı için, yani bu konuda gözlem – deney – ölçüm yapılamadığı için, yani Bilim’in konusu olmadığı için; ‘kabul edilmemesi”nin (ve üstelik “reddedilmesi”nin!) altında; “Bilim/sellik”in, “inanç ve inançsızlıklardan bağımsız ve tarafsız, objektif ve nötr” olması değil; temelde, Rabbimiz’e inanmaması; yani “inançsızlık ve ateizm”e taraftar olması yatmaktadır!

Elhasıl: Bilimsel Bilgi ve Bilim, Bilimsel Yöntem denilen şey; Bilim/sellik’in başlangıcında, yani Bilim’in kurulup – sistemleşmeye başladığı 1700’lü yıllarda; seçtiği konu ve izlediği amaç, kullandığı yöntem ve belirlediği kavramlarıyla; yani Bilim/sellik’in; yapısı ve karakteri icabı; “ateist ve materyalist, natüralist ve determinist” zemin üzerine kurulmuş ve tanımlanmıştır.

Bazen yazılarımızda, Bilim/sellik’in “ateist” olmakla birlikte, bazı konularda “deist” de olduğunu söylememizin nedeni; yani Bilim/sellik için, “ateist – deist”  kavramlarını birlikte kullanmamızın nedeni: Bilim/sellik’in; “Eğer evrenler sonsuz sayıda değil ise veya evrenimiz, sonsuz değişim – dönüşüm içinde değil ise; yani evren/ler, ezelî ve ebedî (başlangıçsız ve sonsuz) değil ise; yani bir noktada, yok’ken varedilmiş, yani ‘yaratılmış’ ise; ancak o şartlarla, bir ‘İlk Neden Tanrısı’nın olabileceğinin, imkân ve ihtimâl dairesinde olduğu”nu söylemesinden (imâ etmesinden) kaynaklanmaktadır. Yani: Bilim/sellik’in deistliği; “evren/ler sonsuz değilse” gibi şartlarla ancak, imkân dahilinde gördüğü; zayıf ve naif, flû ve kararsız, pamuk ipliğine bağlı bir “deistlik!”

Elhasıl: Bilim yapan, bilimle ilgilenen kişinin; radikal ve ideolojik Bilimci, yani fanatik ve uç Bilimperest (scientist) veya Pozitivist Bilimci ve Bilimsel Materyalist veya Fizikalist ve Metodik Natüralist olup – olmamasından bağımsız olarak, “Bilim/sellik”; tanım, amaç ve yöntem, konu ve kavramları icabı, ateist – deist ve materyalist, natüralist ve determinist!

Buradan çıkan sonuçlardan biri: “Bilim/sellik’in, inanç ve inançsızlıklardan bağımsız ve ayrı olduğu; yani nötr ve objektif olduğu; dolayısıyle Bilim/sellik’in, inançlı veya inançsız olmasının mümkün olmadığı; inanç – inançsızlık gibi durumların, ancak insanlar için geçerli olabileceği…” gibi itirazların; “Bilim/sellik”in, ne olduğunu ve ne olmadığını bilmemekten kaynaklandığı oluyor! Bu itiraz; evrenden bilgi etmenin eksik ve yanlış ve zararlı bir yöntemi olan Bilim/sellik (science / scientific) ile Bilgi – İlim (data – information – knowledge) kavramları arasındaki, farklılık ve ayrılığı bilmemekten kaynaklanıyor!

Yani: Yazılarımızda, Tanrı’ya inanmadığını ve ateizme taraftar olduğunu söylediğimiz ve ingilizce karşılığı “science” olan “Bilim”; “İlmi, Çin de olsa bile alınız… Hikmet; mü’minin yitiğidir, nerede bulursa alır… Âlimin uykusu, abidin ibadetinden hayırlıdır… Bana bir harf öğretenin, kırk yıl kölesi olurum…”da anlatılan; “bilgi ve ilim, hikmet ve irfan(veri / data – information – knowledge – wisdom) değil!

Ateist ve natüralist olduğunu söylediğimiz “Bilim/sellik”; güya “tüm din ve inanç ve inançsızlıklardan bağımsız ve ayrı olacağım” diye; “inançsızlık ve ateizm”e taraf olmuş, “Bilim (science)! Gözlem – ölçüm – deneylerini, bir “ateist (inkâr) ve / veya deistin (şirk)” gözüyle anlatan “Bilim/sellik!” Rönesans – Reform hareketlerinin bir açıdan nedeni, bir açıdan da sonucu olan “Aydınlanma – Bilimsel Devrim” ismiyle, 1700 – 1800’lü yıllarda, Avrupa’da yaygınlaşıp, sonra da tüm dünyayı istilâ eden “Bilimsel Bilim!” Epistemolojik baskı ve şiddetine; çağımız ve tüm dünyanın ma’ruz kaldığı, mahkûm olduğu “Bilim/sellik!” Gözlem – ölçüm ve keşiflerini; “Tanrı yok(muş); varsa ve olsa bile karışmıyor(muş)” gibi; “Failsiz Yatay Deterministik Şablon” ve paradigmalar eşliğinde sunan “Bilim!” Evrenden elde ettiği “Bilgi”yi; “Ateist – Natüralist “Bilimsel Bilgi”ye çeviren “Bilimsellik!” Bilimsellik Felsefesi’nin ürün ve sonucu “Bilim” derken; bir manüplâsyon ve dezenformasyondan bahsediyoruz yani!

Gelecek yazımızın konusu: Bilimsellik Epistemolojisinin Baskısı

Bilim, Tanrı’ya neden inanmaz?!

Ayhan KÜFLÜOĞLU / 16.Nisan.2020 / ayhank27@gmail.com

Bilimsellik Felsefesi” ve bu felsefenin ürün ve sonucu olan “Bilim”; iddia edildiği gibi, “tarafsız ve objektif, nesnel ve nötr, seküler ve lâik” değildir ve zaten böyle bir objektivite ve tarafsızlık; hem epistemolojik ve ontolojik açıdan ve hem de mantıksal açıdan mümkün değildir.

Açıklarsak: Dil’in mantığı ve Mantık’ın dili; “inanıp – inanmama ortası” veya “dış eşit uzak noktası” gibi; “nötr ve yüksüz, objektif ve tarafsız” bir alana, izin vermez. Yani: “Var – Yok”un dışına çıkabileceğimiz veya bu iki şık arasında, orta ve eşit mesafede durabileceğimiz; objektif ve tarafsız bir gözlem ve koordinat noktası yok ve olması da, Dil ve Mantık açısından mümkün değil. Böyle nötr ve yüksüz, epistemolojik bir alan inşa edemeyiz! Yani: “Tanrı var – Yok” dışında, gidebileceğimiz üçüncü bir ihtimâli veya bu iki şıkka eşit mesafeden bakabileceğimiz, üçüncü bir düzlemi; teorik olarak bile inşa edemeyiz.

Gözlediğimiz bir olaya, “agnostik” bakıp, “bil(e)miyorum” bile desek; incelememizi gene de: “Eğer varsa, şöyle olmalı / olmamalı” ve “Eğer yoksa, şöyle olmalı / olmamalı” şeklinde yaparız. Yani: İllâ “var ve / veya yok” tarafından bakarak; birini, baştan doğru varsayarak; sonra gözlem yapar ve delil – ispat aramaya başlarız. Bunun sonucu olarak ulaştığımız neticenin kesinlilik ve sağlamasını da; gene bu iki şıktan birini, doğru kabul ederek, yaparız.

Elhasıl: Evrendeki, varlık ve faâliyetlerini; ya “Yaratıcı ve Faili Var(mış)” veya “Yok(muş)” önvarsayım ve aksiyomlarıyla gözleyip, incelemek zorundayız. Bu gözlem – ölçüm datalarını ifade ederken, yapacağımız tasvir ve kullanacağımız kelimeleri de; gene başlangıçta doğru varsaydığımız, bu önkabül ve aksiyomlara göre yaparız. Yaptığımız bu kısa açıklamadan sonra; Bilim’in, Tanrı’ya neden inanmadığı konusuna başlayabiliriz.

 

Bilimsellik Felsefesi’nin ürün ve sonucu olan Bilim, Tanrı’ya inanmaz!

Çünkü Bilim/sellik; doğadaki olayların, hiçbir ilâhî güce ve mistik nedene atıf yapmadan; doğal nedenlerle açıklanabileceğine inanır!

Çünkü Bilim; hiçbir metafizik neden ve doğaüstü güce ihtiyaç olmadan; herşeyin, maddî ve doğal sebeplerle, nedensellenebildiğine inanır!

Çünkü: Evrendeki madde – enerj ve sebeplerin; hiçbir metafizik sebep ve doğaüstü güce ihtiyaç duymadan; bu işleri yapabileceğine ve yaptığına inanır. Ve zaten; evrende olanların da, bunun ispatı olduğuna inanır!

 

Bilim/sellik, Tanrı’ya inanmaz; çünkü: Evrende olan şeylerin, “failsiz ve ustasız” olmasının mümkün olduğuna inanır. Ve olanların da; bu mümkünün, gerçekleşmesi ve delili olduğuna inanır! Yani: “Mümkün(müş) ki oluyor; oluyor ki mümkün(müş)” şeklinde; “delil” ve “ispat”ın döngüsel olarak, yerdeğiştirdiği bir totolojiye inanır!

Bilim, Tanrı’ya inanmaz; çünkü: Bir olayın sebebi varsa ve işleyiş mekanizması belliyse; ayrıca bir faile gerek olmadığına inanır. Çünkü: Bilim’e göre; “Olaylar arasında, nedensel bir boşluk ve loşluk yoksa; oraya ‘Tanrı’ gibi ek bir fail ve neden eklemek, gereksiz ve saçmadır!”

Çünkü, Bilimsellik Felsefesi’ne göre: “Eğer birşey, Doğa Yasaları dahilinde, neden – sonuç etkileşimleri ve madde – enerji dönüşümleriyle açıklanabiliyorsa; artık o işi yapacak bir faile gerek yoktur!”

Çünkü: Bilim; evreni, “otomatik bir makina ve bilgisayar”a benzetir. Bu metafor / inança göre; evrenin, programlanmış bir bilgisayar gibi; kendi kendine, kendi iç dinamikleriyle, sistemli bir tarzda; herhangi bir fail ve yöneticiye zaruret ve ihtiyaç duymadan; bağımsız ve özerk bir şekilde çalıştığına inanır!

Bilim; evreni “otomatik bir makina ve bilgisayar”a benzettiği için de; doğadaki fizik – kimya kanunlarını, “bilgisayar komut ve programları” gibi; evren ve madde üzerinde, tesir sahibi zanneder! Bu zan üzerinden; “Doğa Kanunları”na, evrende “neden” rolü verir. Bu kanunları, “neden” olarak atamasıyla; bunların, gayr-i maddî ve zihnî birşey oldukları gerçeğini atlayarak; bu kanunları, maddeye tesir edebilecek; “maddî bir kuvvet” sahibiymiş gibi görmeye başlar!

Meselâ: “Sürtünmenin olmadığı boşlukta, 10 metre yüksekten bırakılan bir cisim; ‘Newton Yerçekimi Kanunu’ sebebiyle; hızlanarak, şu hız / zamanda yere düşer” diyerek; “Yerçekimi Kanunu”nu, taşın düşme hızını ayarlayan bir “sebep” ve taş üzerinde etken bir “kuvvet” ve “maddî bir nesne” olarak tanımlar.

Halbuki bu Bilimsel Bilgi’de; taşın, “neden” o hızda düştüğü açıklanmamış ve nedensellenmemiştir! Taş; meselâ, neden 50 veya 1000 cm./sn. değil de; 40 cm./sn.’de düşüyor ve neden; taş, belli katsayıda artan bir hızla düşüyor?!

Yukarıdaki cümlede: “Taş; Newton Yerçekimi Kanunu sebebiyle, şu hız / zamanda yere düşer” diyerek; taşın düşme hızını belirleyen “kuvvet sahibi sebep” olarak gösterilen “Newton Kanunu”; taş üzerinde etkisi olabilecek, “maddî’ ve ‘enerjisi olan” birşey değil ki; taşa etki edebilecek bir “sebep” olabilsin; taşın düşme hızını ayarlasın ve sabit tutsun!…

Elhasıl: Bilim, Tanrı’ya inanmaz; çünkü: “Madde ve Enerji + Tabiât ve Kanun + Neden ve Sonuç + Tesadüf ve Zorunluluk + Uzun Zaman ve Evrim = Herşey Mümkün” önvarsayım / aksiyom / inançlarının şekillendirdiği; bu “Kâinat Modeli”ne (kurguya) dayanan, bir varlık ve bilgi anlayışı vardır, Bilimsellik Felsefesi’nin!

Çünkü: Evrenin; “doğaüstü / dışı hiçbir mistik, metafizik gücün yardımına muhtaç olmadan, kendi iç dinamikleriyle, otomatik çalışan bir makina ve bilgisayar” gibi olduğuna / çalıştığına inanır.

Bilim, Tanrı’ya inanmaz; çünkü: “Allah’ın olmadığı (inkâr / ateizm); varsa ve olsa bile, evrendeki işleyişe karışmadığı (şirk / deizm)” şeklinde; “ateizm – deizm”den doğan, bir “evren tasavvuru” vardır!…

Sebepler, Sonuçları yapabilir mi?

Aslında tüm mesele bu: Sebepler, sonuçları yapabilir mi?!

Gözümüz birşeye baktığı, odaklandığı, dikkatini yönelttiği zaman; o baktığımız şeyin arkasındaki ve yanındaki diğer şeyleri farketmememiz, görmememiz; baktığımız şeyin dışında kalanların, gözümüzde bulanıklaşması gibi; evrendeki “madde ve hareketlerine” odaklandığımız zaman da; amacımız – soru(nu)muz dışında kalan diğer şeyleri farketmiyoruz. Daha kötüsü: Neler kaçırdığımızı da bilmiyoruz! Sadece parça’ya bakmanın, odaklanmanın bedelini; bütün’ü kaybederek ödüyoruz! Çünkü: Niyetimiz, amacımız; sadece o şeyi görmek!

Halbuki: Sorusunu sormadığımız şeyin, cevabını da göremeyiz; görsek de farketmeyiz; farketsek de önemsemeyiz. Meselâ: “Bir önceki cümlede, kaç tane ‘noktalı virgül’ (;) kullanılmış?” sorusunu sormadığımız için; iki tane “;” kullanıldığını, farketmeyiz…

Nerede kalmıştık?: “Rabbimiz’in, her ân yaratma ve yönetmesi olmadan; sebepler, sonuçları yapabilir mi? Nedenlerin, ‘sonuçları’ yapmaya, güçleri yeter mi? Buna ehliyet ve vasıfları var mı?” Bütün mesele, buna ne cevap verdiğimizde. Çünkü: Bu soruya verdiğimiz cevap; kâinata bakarken, ne gördüğümüzü ve nasıl gördüğümüzü de belirler!

Bilimsellik Felsefesi ve ürünü olan Bilim’in bu soruya verdiği cevap: “Evet!” Bilim/sellik, bu soruya “evet” dediği için zaten: “Evrendeki olayların neden – nasılını çözünce; olaya bir de ‘fail’ eklemek için, ‘nedensel bir boşluk’ kalmaz! Evrenin işleyişini açıklamak için, ‘fail’ eklemeye; mantıksal ve ampirik bir zorunluluk veya gerekçe yok!… Belki psikolojik sebeplerle veya aile – çevreden gelen şartlanmalarla; Tanrı’ya inanabilirsin, bu ayrı mesele. (Güya!) Objektif ve evrensel bilgi’yle, subjektif inancını karıştırma! Çünkü: Şahsî inancına, (güya) inançlara tarafsız ve nötr olan ‘Bilim’i alet etmen; hem yanlış ve hem de etik değil!…” diyor.

Bilimsel Bilim, bu soruya “evet” dediği için zaten: “Bilim/sellik”in tanımını ve “Bilimsellik Kriterleri”nin sınırını ve “objektiflik – tarafsızlık”ın çerçevesini, şöyle çiziyor: “Tanrı yok; en azından, evrendeki işleyişte yok; varsa ve olsa bile, bu işleyişe karışmıyor!” diyor.

“İnsanlar ilkel zamanlarda, mitolojik ve dinî devirlerde; sebebini bil(e)medikleri doğa olaylarını ‘Yer, Gök, Bereket, Fırtına… Tanrılarına’ veriyorlardı. Sonra, insan aklı ve Bilim gelişip; herşeyin sebep – sonucu çözüldükçe; Tek Tanrılı İnançlara evrildiler ama ileride Bilim’in ışığı, evrenin başlangıcını da (o da eğer varsa ve sonsuz değilse) çözüp, henüz nedenini bilemediklerimizi de aydınlattıkça; bu ‘İlk Sebep Tanrısı’na inanmak için de; mantıkî bir gerekçe ve zorunluluk kalmayacak! Evrende, O’nu gösteren hiçbir kanıt kalmayacak! Yeter ki herşeyin, neden – sonuç mekanizmasını çözelim!” diyor.

Bilim/sellik: “Evet; sebepler, sonuçları yapabilir ve yapar ve zaten yapıyor!” dediği için zaten: “Evrende fizik – kimya işlerine ve dünyadaki işlere karışmayan Tanrı’, inancınıza karşı değilim, karışmam, hattâ saygı duyarım! Sonuçta: İneğe bile tapmak, insan hakkıdır!… Ama fizik – kimya reaksiyonlarına karışan, dünyadaki işlere müdahale eden Tanrı’ inancınıza, karşıyım ve karışırım!… Öyle: ‘Depremleri, Allah yapıyor… Yağmuru, Allah yağdırıyor…’ gibi iddialarla; Bilim’den rol çalmaya kalkarsanız, karışırım! Fay hatlarını, yağmur oluşumlarını bilmeyen; olayların nedenlerini araştırmayıp, herşeyi Tanrı’ya bağlayan; Bilim’den uzak, Bilimsel Düşünceye yabanî, sizin gibi cahillerin sözleri bunlar!… Bir olayın nedenini bilmediğinizde ve açıklayamadığınızda (veya Bilim, henüz nedenini bulmadığı için); oraya hemen Tanrı inancınızı sıkıştırıp; güya böylece o olayın ‘mu’cize’ ve ‘Tanrı’nın işi’ olduğunu ispat ettiğinizi sanıyorsunuz!…” diyor.

İşte “Bilim/sellik”; hak – bâtıl, beşerî – ilâhî farketmeksizin tüm dinleri; “inanç” paydasında eşitleyip, hepsini aynı kefeye koyar! Kendini de, hiyerarşik olarak en tepeye yerleştirip; “İslâm” dahil, tüm inançlara tepeden bakar! Sonrada, müthiş bir kibir ve kendini beğenmişlikle: “Biz akla ve Bilim’e tâbiyiz… Bilgi ve Bilim’in alanı genişledikçe, inançların alanı daralır / daralıyor…” der!

Konudan gene çıktık. “Sebepler, Sonuçları yapabilir mi?” diyorduk. “Âlemlerin Rabbi” ifadesinin ne anlama geldiğini bilen ve “Tevhid”in ne demek olduğunu anlayan, bir müslüman ve mü’min için, bunun cevabı: “Elbetteki yapamaz!” olur.

Konumuz “sebepler” olunca; “Bilim/sellik’in Eksik ve Yanlışları: Mantık ve Dil Hataları” yazımızda geçen bir örneği hatırlamakta yarar var: Bilim/sellik’in: “Gezegen ve yıldızlar, ‘kütleçekimi’ sebebiyle; uzayda dengede durur ve döner” ifadesini kitaplardan okur ve: “Ne güzel, Bilim bunu da çözmüş. Olayın, neden – nasılını, bilimsel olarak açıklamış” deriz. Fakat, bu Bilimsel tasvir ve ifadedeki; “subliminâl mesaj ve yönlendirme, bilinçaltı manipülâsyon ve illüzyon; dil ve mantıksal eksik ve yanlışları” farketmeyiz!

“Eksik ve yanlış” derken; yani “kütleçekimi” dediğimiz kuvvet; adı üstünde, sadece “çeker!” Bilim/sellik’in anlattığı gibi öyle; gezegen ve yıldızların, dengeli bir tarzda hareketlerini ve uygun yörüngelerde dönmelerini ve ölçülü olan sürâtli hareketlerini sağlayamaz! Bütün bunlara, “neden ve sebep” olamaz! Çünkü: Kütleçekimi”, sadece “çeker!”

Yani: Bu çekimin; dünyamızdan kentilyonlarca büyüklükte olan koca yıldız ve galaksileri “süratle döndürmek, gezdirmek; bunları, belli denge ve ölçüde tutmak ve devamlı genişleyen evrende, bu hız – açı – eğimleri muhazafa etmek” gibi işleri yapabilecek bir özelliği yok. O; sadece çeker; üstelik, neye alet olduğunu da bilmez!…

Durumu, biraz karikatürize edersek; Bilim’in, bu konudaki davranışı şuna benzer: “Hah! Tamam! Burada, gezegenler arası bağlantıyı sağlayan bir ‘kuvvet’ bulduk. Bunun ismine ‘kütleçekimi’ diyelim. Sonra da, faile gerek kalmadan; yıldızların dönme – denge – hızlarının sebebi olarak; bu ‘çekim kuvveti’ni gösterelim! Buradaki düzen ve sistematik işleyişin en büyük nedeni, işte bu ‘çekim kuvveti’ diyelim!…”

Burada, Bilim/sellik’in: “Olayın neden – nasılını çözdük ve açıkladık” demesi; bir iddia ve inançtan öteye gitmez! Bu iddianın, ayrıca ispatı gerekiyor. Olanları, bu kuvvetle tasvir edip – kurgulamanız; olayın “açıklama”sı değil; “neden – nasıl’ının cevabı” değil çünkü.

Çünkü: Evrende, bilinen en zayıf kuvvet olan “kütleçekimi” (bir mıknatısın çekim gücünden bile çok daha zayıf! Fakat etki alanı büyük.); uzayın, sayıya sığmayan büyüklüğü ve içinde, dünyamızdan kentilyonlarca kat büyüklükte ve kentilyonlarca sayıda galaksi ve yıldızları; (nasıl olduysa!) birbirine bağlıyor! Ve gene (nasıl olduysa); o koca galaksi ve yıldızları; (öyle arabamız gibi 90 – 100 km./saat hızla da değil;) 10 000 – 100 000 – 1 000 000 km./saat hızda, hem döndürüyor ve hem de uzayda seyahât ettiriyor! Ve gene (nasıl olduysa); hem de birbirlerine çarpıştırmadan, belli yörüngelere oturtup; yani belli hız – açı – eğim – kütle – büyüklük hesaplarını dikkate alarak yapıyor, bütün bunları! Hem de bütün bu sürâtli dönmeler, seyahâtler; devamlı genişleyen bir evrende oluyor!…

Elhasıl: “Kütleçekimi” diyerek, dosyayı kapatmak olmaz! Çünkü olayın failini bulamadınız daha! Ve üstelik; “fail yok, çünkü şu sebepler yapmış / yapıyor o işi” diyerek, dosyayı kapatmaya çalışıyorsunuz! Çekimin veya göstereceğiniz başka sebeplerin; bu muazzam büyüklük ve sayıdaki işleri yapabileceklerine ve yaptıklarına ikna olmadık biz! Olayın neden – nasılı çözülmüş ve açıklanmış değil halâ! Önce: Çekimin, bütün bu işleri “yapabileceğini” ve ayrıca, “yaptığını” ispat etmeniz gerekiyor!

“Kütleler, yıldızlararası yaygın ve onlarla münasebetdar bir kuvvet bulduk. Devâsâ uzayda; kentilyonlarca galaksi ve yıldızların; ‘dönmeleri, gezmeleri, sürâtli hızları, eğimleri vs…’ Herhâlde, bütün bu işler için gereken yörünge hesapları ve diğer kritik ve hassas ayarları; herhâlde, bütün bunların sebebi, en büyük sebebi; bu kuvvet (kütleçekimi) olmalı” inancınıza katılmıyoruz biz!

Olaya başka sebep ve fizikî kuvvetleri katsanız bile; fail bulunmadan, olay çözülmüyor! Bilâkis, olaya dahil ettiğiniz “madde, sebep ve kuvvetler” arttıkça; bütün bu sebeplerin, biraraya gelip, dengeli ve ölçülü bir sistem kurmaları ve aralarında uyum ve ittifak ve eşgüdüm sağlamaları ve bunu devam ettirmeleri, daha da zorlaşacak! Üstelik; bütün bu sebeplerin, biraraya gelmeleri ve organize olmaları ve dağılmamalarının nedeni için de, başka sebepler bulmak zorunda kalacaksınız! İspatlamanız gereken, “sebep” sayısı artacak! Olaya karışanlar arttığı için, bunun ispatı daha da zorlaşacak!…

Evrende olan faâliyetleri “Doğa Kanunları”yla da açıklayamaz ve nedenselleyemezsiniz; mantıksız olur bu. Çünkü: Kanunların, birşeye “etki” etmesi ve birşeylere “sebep” olması, mümkün değil! Böyle birşeye ihtimâl vermek; “kanun”un tanım / ta’rifine aykırı! Çünkü: “Kanun”; maddî ve fiziksel birşey değil!

Meselâ, yukarıda verdiğimiz “kütleçekim” örneğimizi ele alalım. Burada: Olayın “neden – nasılı, açıklama ve çözümü” diye: “Newton, Kepler Kanunları, Einstein Çekim Teorisi vs…” demeniz de, olayı açıklamıyor, çözmüyor. Sadece “tasvir” ediyor! Sizin, “açıklama ve nedenselleme” dediğiniz; sadece “tasvir!”

Hem: “Kanun” denilen şey; fizikî bir kuvvet değil ki, kütleçekimini ve yıldızları yönlendirsin ve birşeylere zorlasın veya meyil versin! Çünkü: Doğa Kanunları dediğimiz şey, sadece zihnimizde var! Bunların; zihin haricinde, maddî ve somut bir varlık ve vücutları yok ki; “kuvvetler”i olsun! Böylelikle; birşeylere “sebep” olabileceğine ve yıldızları yönlendirebileceğine ihtimâl verebilelim!…

Yani: “Kanun” dediğimiz şey; “sonuç”tur, “neden” değil. Çünkü: “Fizik – Tabiât Kanunu” dediğimiz şey; maddî olaylardaki devamlılık ve istikrara bakarak; bu olaylara, bizim yüklediğimiz bir “zorunluluk”tur ve bizim yaptığımız “tümevarım ve genellemeler”dir ve sadece, durum “tespit ve tasvirleri”dir…

Yani: Newton yerine; Einstein’in, Kütleçekim / Göre(ce)lilik Teorisi’ni de öne sürseniz; Quantum’dan da bahsetseniz; sorular bâkî. Aynı sorular, orada da geçerli.

Yazı uzadı, burada bitirelim. Bilimsellik Felsefesi ve ürünü olan Bilim’in ve Bilimsellik Kriterleri’nin; “ateist – deist ve materyalist, natüralist ve determinist” olduğu konusuna, devam edeceğiz. Madde ve sebeplerin, “sonuç” dediğimiz şeyleri yapabilecek kabiliyet ve özellikleri olmadığı konusuna, haftaya devam edelim inşâallah.

Gelecek yazının başlığı: Madde’nin; kendinden kaynaklı, bir Tabiât ve Özelliği yoktur

Hepimiz tehlike altındayız! Üstelik, hayatımız da pamuk ipliğine bağlı!

İman edip, müslüman olmayı; Kanarya Sevenler Derneğine üye olmak gibi, bir şey zannediyoruz! Sadece İman ve İslâm’ı kabul ederek ama yapmayı taahhüd ettiğimiz, görev ve sorumluluklarımızı yerine getirmeden; sadece üye olmakla, ötede kurtulacağımızı zannediyoruz.

Bence hepimiz, dışarıdan gözümüzü, kulağımızı çekip; içimize yönelmeli, içimizi dinlemeliyiz. Ama “iman etmek” ayrı, “inkâr etmemek” ayrı şeyler olduğunu bilerek, yapmalıyız bunu! Yoksa, Kur’ân-ı Kerim’de geçtiği üzere; puta tapan kâfir ve müşrikler de, “Allah”ı ret ve inkâr etmiyorlardı!

Yaşarken bir ateist – deist gibi yaşa! Hattâ; namaz, oruç, zekât gibi ibadetleri yapmamanı geçtik; bir ateist kadar bile, “ahlâk” anlayışın olmasın; sonra da “inandık=kurtulduk” de!

“Yarına çıkmaya garantimiz yok” de; sonra da, bunun aksine; yarın ve sonraki günler de yaşayacakmışsın gibi; hareket et! Geleceği “meçhul”, gelecek günler için endişe et, para biriktir; ama geleceği “kesin” ve hem de “sonsuz” ahiret için, hiçbir endişen ve yatırımın olmasın!

“Allah’ın, her ânımı gördüğüne inanıyorum” de; sonra da, bu dediğine sen de “inanmıyormuşsun” gibi veya “sanki görmüyor” gibi veya “gördüğüne ehemmiyet vermiyormuşsun” gibi davran! Neden?: Çünkü, Kanarya Sevenler Derneğine üyesin!

Halbuki, “İman ve İslâm”; sadece kimliğimizde yazan bir etiket ve isim değil; bir bakış açısı ve davranışlarımıza sinmesi ve yön vermesi gereken; bir yaşam tarzı, bir kimlik olmalı ki; “din”in, en temel anlam ve fonksiyonu da zaten bu!

Yani: “Din”, zaten bu dünya için gönderildi; dünyevî amellerimizi ve dünyadaki fiillerimizi düzenlemek için gönderildi. Ötede, bu anlamda bir din ve mükellefiyet, zaten olmayacak! Yani: Vicdan ve cami gibi mekânlarla ve namaz, oruç gibi ibadetlerle sınırlı ve kısıtlı, “part time” bir müslümanlık; dinin mantığı ve vahyin geliş amacına da aykırı!…

Neymiş: “Namaz kılmıyor, oruç tutmuyormuş ama kalbi temizmiş! Namaz kılmıyormuş ama 10 tane cami yaptırmış! Zaten falan tanıdığı namaz kılıyormuşta ne oluyormuş; yapmadığı hile yokmuş!”

Günde 5 defa ezanla, farz emir namaza çağırılıyor, gitmiyor; günde en az 5 defa emre itaâtsizlik yapıyorsun; kalbin temizmiş! Her gün ve günde 5 defa tekrarlanan emre itaât etme, üstelik bundan en küçük bir pişmanlık ve üzüntü duyma; hattâ bırak üzülmeyi, aklına bile gelmesin; sonra da “kalbim temiz” de!

Tembellik ve ihmâlle, bir hafta işe gitme meselâ veya amirinin verdiği bazı işleri yapma da; sonra “Niyetim kötü değil, kalbim temiz” de! Velev kalbin temiz bile olsa; “Habire işe gelmemenle, bunun ne alâkası var!” demez mi!?… O mantıkla; namazda abdestin bozulunca da “Niyetim temizdi, sen kalbe bak” de; abdest alma!

Hiç okumadın mı ki: “Niyetler”in, sadece “helâl ve mübahları”, ibadet ve sevaba çevirmeye etkisi var. Yoksa, “haram ve günahları”, helâl ve mübah yapmaz; “sevap” hiç yapmaz!

Neymiş “10 tane cami yaptırmış!” Rabbimiz sana: “Namaz kılmak yerine 10 tane cami yaptır, namaz yerine geçer” mi buyurdu!? Yarın ahirette; ‘neden cami yaptırmadın’ diye sorulmayacak, namaz – oruçtan sorulacak! Sorular, o üniteden çıkacak!

Sana namaz, “farz”; cami yaptırmak değil! Cami yaptırmak, eğer yaptırdığın yerde camiye ihtiyaç varsa; en fazla “sünnet”i yerine getirmiş olursun. Halbuki “namaz”, her müslümana “farz.” Farz’ın yanında, ‘sünnet’in değeri; denizin yanında, damlanın kıymeti kadardır; hattâ o kadar bile kıymeti yoktur!

Kaldı ki; “farzlara, ehemmiyet vermemek ve / veya tembellikten, yapmayanın; sünnetlerine bile sevap verilmeyeceği; bunların, boşa yorulmak olduğu”, yazar kaynaklarda! Neden? Çünkü: Vadesi gelmiş, hattâ çok gecikmiş borcu varken; parasını, başkasına hediye almak veya sadaka vermekte kulllanmak gibi bir şey bu!

Hadi, farzlara, ‘sünnet ve nafileler’ kadar bile, ehemmiyet ve değer vermiyor, anladık! Hiç değilse; farzları yapmadığı, yapamadığı için üzülse, için için pişmanlık duysa; “ha bugün ha yarın başlayacağım” dese, neyse! Bu da yok!

Tamam, “müslüman” günah işler de; ama buna, bir gramcık olsun ‘üzülmemek!’ İşte burada, istisnasız hepimiz; ‘Acaba, Kanarya Sevenler Derneğine mi üyeyiz?’ diye sormalıyız kendimize!

Ayhan Küflüoğlu