Etiket arşivi: Çetin Kılıç

Atâ , Kaza, Kader

Cenab-ı Hakk’ın atâ , kaza ve kader namında üç kanunu vardır. Atâ , kaza kanununu, kaza da, kaderi bozar. Ne demek bütün bunlar? Biraz açıklık getirelim. Kader plan demektir, kaza bu planın hayata geçirilmesi, atâ da planın gerçekleşmesini engelleyen şey.

Hakimin mahkuma idam cezası vermesi kader, mahkumun infazı kaza oluyor. Fakat iftira atılarak suçlanan mahkum, iftiracının itirafıyla berat ederse, iftiracının itirafı atâ oluyor. Atâ kazayı bozdu, kazada kaderi. Peki bunun hikmeti ne? Hikmeti Allah’ın rahmeti.

Sadaka vermek, yetimin başını okşamak, ihtiyaç sahibinin ihtiyacını gidermek, bir hayvana su içirmek, talebenin cebine harçlık koymak vs. bunun gibi hayır hasenat yapmak başa gelecek kazayı def eder, hepsi atâ hükmündedir, kader canibinde yazılmış olan kaza ve belayı bozar.

Peygamber(sav) “sadaka belâyı def eder” Buyurmuştur.

Lehfi mahfuzda öleceği yazılı olan sahabenin, gece kapısını çalan aç adama yemek ikram etmesi ile ecelinin bile atâ ya uğradığı Hadisi Şerif te yazmaktadır. Bunların hepsi Allah’ın ilminde vardır, bu ise ayrı bir yazı konusu.

Çetin Kılıç

Sabah Namazı

Her bir namaz vakti mühim bir inkilabın başıdır, gün adeta beş vardiyalı çalışan fabrika gibi, beş makamda söylenen bir şarkı gibidir. Her bir namaz vaktinin kendine ait bir frekansı, rezonansı vardır. İnsan namaz ile yeni girilecek olan frekansa, rezonansa, makama kendini akort etmesi gerekir, böylece yeni geçilen hale günün yeni dilimine duygularımızla tüm latifelerimizle geçmiş oluyoruz, böylelikle zamanla uyumlu hale geliyoruz, aynı frekansta olup gün ile akuple oluyoruz.

Aciz olan insanın düşmanları çok, ihtiyaçları sonsuzdur, gün içerisinde bunlarla karşı karşıya gelmesi muhtemeldir, bütün bunlarla baş edebilmenin yolu sabah namazında huzuru İlahiyeye çıkıp ihtiyaçlarımızı arz etmekten geçer, daha da ötesi yaratacımıza sığınmaktan başka yol yok, çünkü gün içerisinde neyle karşılaşacağımızı, bizi nelerin beklediğini bilmiyoruz, bir belirsizliğe doğru giderken yaratıcımızın bizi her türlü musibete karşı koruyacağını, her ihtiyacımızı vereceğini, onun her daim yanımızda bizimle olduğunu bilmek, bir kul için inanılmaz güzellikte bir şey.

Güne günün başlamasıyla başlamalıyız, güne başka bir yerinden başlarsak akıp giden o günü yakalayamaz geri kalırız, yetişmek için peşinden koşarken yorgun düşer yetişemeyeceğimizi anladığımızda bütün hayalleri suya düşmüş imtihan saatini kaçıran talebe gibi olduğumuz yere çöker kalırız, ertesi sabah ta adeta günü yaşamamak için yorganın altından çıkamayız.

Seher vakti her şey diriliş halindedir, insanda o dirilişe eşlik etmeli, bu zaman diliminde insanın uyuyor olması kâinatın ritminden uzak olması demektir, gün boyu ahenk tutmayacaktır. Günün her saati zaman olarak aynı olsa dahi keyfiyet olarak aynı değildir, yani seher vaktinin bir saati öğlen vaktinin bir saatine eşit değildir.

Günün, karanlıklardan aydınlığa kavuşması gibi seher vaktinde uyanık olan insanda tüm benliğiyle aydınlıklara kavuşur, ruhunda sair duyguları içerisinde dünden kalmış karanlıklar varsa hepsi güneşin ışımasıyla birlikte yok olur gider. Ölüm dahil her şey bizi o günlerin birinde bulacak, o gün namazla başlamış niyazla devam etmişse, başımıza her ne gelecekse Allah’tan inayetini yardımını dilemişsek, hayır murat etmiş medet istemişsek, işte o zaman Azrail ile bile gülerek karşılaşırız. Sabah namazı bir külfet değil bir rahmettir, daha günün içerisine girmeden Cenâb-ı Hakkın rahmetine girmektir.

Mevlam bu kıymetli seher zamanını hakkıyla geçirebilmeyi nasip etsin. Amîn

Çetin Kılıç

Kaynak
RNK 9.söz

Nefsi Emmareye Bir Sille

Kendini beğenen, şöhrete düşkün nefisler taşıdığımız maalesef ki gerçek. Bize verilen nimetler için gururlanıyoruz, bir şey başarsak medh edilmek istiyoruz, alkışlanmayı pek seviyoruz. Bütün bunlara keşke hayır diyebilsek. “Fâil ve masdar değilsiniz, belki münfail ve mahalsiniz.”

Bu enaniyet asrında bu cümleyi anlamaya ve hayatımıza geçirmeye o kadar çok ihtiyacımız varki, “üzümün hasletini kuru asma çubuğunda aramayın” bu sözler bizi kendimize getiren, nefsimize gem vuran, cüzi irademizden başka elimizde hiç bir şeyin olmadığını hatırlatan muazzam sözlerdir. Bir çiçek için saksı neyse, bir meyve için ağaç neyse, evlat için anne bile başka bir şey değildir, kaldıki yaptığını başardığını zannettiğin şeylerde senin yerin neresi ?

Bunu bilsek anlasak idrak etsek, ben yaptım, ben ettim, ben olmasaydım, benim sayemde gibi kurulan cümlelerin nasıl enaniyet kokan, nefsimizi şişiren, maazallah hakiki tesir sahibini unutturan bizi hem toplum nazarında hem halıkımız nazarında sevimsiz kılan söylemler olduğunu anlarız. Apartman hazır, enerjisi mekanik düzeni hazır edilmiş bir asansöre biniyorsunuz, yaptığınız tek şey hangi kata çıkmak istiyorsanız ilgili butona basmak, ama siz filanca kata çıktım diyorsunuz, oysa çıkarıldınız, mütahitin yardımıyla asansör ustasının yardımıyla elektriğini diğer gerekli malzemeleri temin eden kimler varsa onların yardımıyla çıktınız, fakat ülfet öylesine sarmışki her tarafımızı, belki bunları çok az düşünüyoruz.

Yazdığın yazıda elini verenin hakkı yokmu? Söylediğin sözde dilini verenin hakkı yokmu? Sevdiğin aşkta kalbi verenin hakkı yokmu? Hindistan’da asansöre tapınan insanlar olduğunu duymuştum, her hafta asansörü süslerler karşısına geçip “sana çok müteşekkiriz iyiki varsın sen olmasa idin biz evlerimize bu kadar rahat gidip gelemezdik” diyorlarmış. Adamlar bir şeyin farkına varmışlar ama doğruyu bulamamışlar. Oysa biz Müslümanlar bunu yapanın bizi yoktan var eden Vahid olan Allah olduğunu biliyoruz. Rabbim gaflete dalıp unutanlardan etmesin inşallah.

Çetin Kılıç

Kaynak Risale-i Nur Külliyatı

‘En Büyük Alem’ Sende Dürülmüş

Bir gün Mecnun bir deveye rast gelmiştir. Üzerine atlamış, yularını sıkıca tutarak ‘Beni şu ilerideki Leyla’ma kavuştur; yalvarırım sana.’ demiştir. Deve ise; ‘Senin ileride Leyla’n varsa benim de geride tutkunum var, yavrum var.’ diye karşılık vermiştir. Mecnun yuları sıkı tutmasaymış deve onu nerdeyse gerisin geri götürüp Leyla’sından uzaklaştıracakmış. Yalvarmış yakarmış; olmamış. Sonunda deveden inmiş ve ‘Anladım’ demiş, ikimiz de aşığız; sen yavruna ben Leyla’ma… Öyleyse sen yoluna ben yoluma.

İnsanlara karşı bu kadar geçirgen olmak zorunda mıyız, insanların ruhumuzu delip geçmelerine izin vermeli miyiz? Bazen psikolojik derimizi kalın tutmak zorundayız, bize zarar verebilecek bizi aşağı çekebilecek insanlarla mesafemizi iyi ayarlamalıyız, onların bizi ele geçirmesine kendi içindeki zehirli materyalleri bize akıtmalarına izin vermemek zorundayız, bu mesafe ve geçirgen olmamakla onların bize zarar vermesini önleyebiliriz, tam aksine besleyici insanları biraz daha yakınımızda tutmaya onlarla daha yakın ilişkide bulunmaya ve karşılıklı beslemeye de gayret etmeliyiz.

Şeamet tellalları vardır hep kötüyü görür, kötüyü söylerler, en kötüye kendimizi hazırlarsak en kötü gelince üzülmeyeceğimizi zannederler, fakat böyle olunca iyilik için mücadele etmiyor çaba göstermiyorlar, nasıl olsa kötülük galip gelecek deyip her şeyi elden bırakıyorlar. Bunun aksine bizim yapıcı, onarıcı gayretli olmamız lazım. “Kader gayrete aşıktır” ,”çırpınıştır hayatı kanatlandıran” , “sen uçuşu hatırla kuş ölümlüdür” ,”Derdin sende, ama görmezlikten geliyorsun, farkında değil gibisin, ama ilacın da sende. Küçük bir varlık sanıyorsun kendini, halbuki ‘en büyük âlem’ sende dürülmüş.”

İbrahim Havas, Hızır’ı bile mâsiva saymış; Yolda giderken karşıma Hızır çıktı; ‘Seninle arkadaş olalım.’ dedi. ‘Olmaz!..’ dedim. Sebebini sordu; ‘Sana Hızırsın diye bağlanır güvenirim de Allah’a olan bağlılığımda noksanlık çekerim.’ dedim. Bir kişide olsa hatırlasın, yüreklerde bir iz bırakalım.

Çetin KILIÇ

kaynak Sorularla İslamiyet.

Kemal SAYAR sohbetleri.

Buda geçer Ya Hu

Ey elemden teşekki eden hasta! Senden soruyorum; geçmiş ömrünü düşün ve o ömürde geçmiş lezzetli safa günleri ve bela ve elemli vakitlerini tahattur et. Herhalde ya oh, ya ah diyeceksin. Yani, ya ELHAMDÜLİLLAH şükür veyahud vâ-hasretâ, vâ-esefâ kalbin veya lisanın diyecek. Dikkat et, sana oh ELHAMDÜLİLLAH şükür dediren, senin başından geçmiş elemler, musibetlerin düşünmesi, bir manevî lezzeti deşiyor ki; senin kalbin şükreder. Çünki elemin zevali, lezzettir. O elemler, o musibetler zevaliyle, ruhta bir lezzet irsiyet bırakmış ki, düşünmekle deşilse, ruhtan bir lezzet akıyor, şükürler takattur ediyor.

Sana vâ-esefâ, vâ-hasretâ dedirten, eski zamanda geçirdiğin lezzetli ve safalı o hallerdir ki; zevalleriyle, senin ruhunda daimî bir elem irsiyet bırakıp, ne vakit düşünsen, o elem yine deşiliyor, esef ve hasret akıtıyor. Madem bir günlük gayr-ı meşru lezzet, bazan bir sene manevî elem çektiriyor. Ve muvakkat bir günlük hastalıkla gelen elem, çok günler manevî lezzet-i sevabla beraber, zevalindeki halâs ve kurtulmaktan gelen manevî lezzet vardır. Senin başındaki şimdilik bu muvakkat hastalığın neticesi ve içyüzündeki sevabı düşün, “Bu da geçer yahu!” de, şekva yerinde şükret.(altıncı deva)

Üzüldüğümüzde de sevindiğimizde de bizi en güzel teselli eden cümle “buda geçer ya Hu”. Biz elemin ve sevincin içindeyken sonsuza kadar süreceğini zannediyoruz, halbuki insan hazza da kedere de alışıyor, yaşayarak tecrübe ettik ki hiçbiri sonsuza kadar sürmüyor. Zorluklar onları aşmamız içindir, bela ve musibetler adeta çeliğin örste dövülmesi ve sertleşmesi gibidir, onlar sayesinde hayatımız güçlenir, bağışıklık sistemimiz güçlenir, ileride çıkacak zorluklara karşı hazır hale geliriz. Asla bir zorluğun içinde tıkanıp kalmamalıdır, hayatın ağır trajedileri de vardır.

Ananı babanı kaybedersin, evladını kaybedersin, malını mülkünü kaybedersin, her şey elimizden kayıp giderken bütün bunlara rağmen ah vah mı ediyoruz, yoksa elimizdekilerle hayatımızı inşa etmeye mi çalışıyoruz. Kimse en üstün keder benim kederim deyip övünmemeli, hayat her birimize çok farklı şeyler getiriyor, armağanları da kederleri de bilemiyoruz, bütün bunları kabullenmeye hazır olmamız lazım, radikal kabulleniş hali, duyguları içimizde ağırlamayı bilmek, duyguların bizimle konuşmasına izin vermek, duygu bana ne diyor, bu keder hali nereden kaynaklanıyor, niçin var, bana ne öğretmek için geldi, bunu söyleyebilirsek yaşadıklarımızdan bir anlam devşirmeye başarabilirsek o zaman hayatı anlamlı bir şekilde yaşamış oluruz, yoksa hayat gelip geçer bizde seyirci kalırız, oysa hayatın içinde olmamız, hayata kök salmamız, hayatı tecrübe etmemiz önemli.

Eşya para biriktiricisi değil tecrübe biriktiricisi olmalıyız, böylece hayatı dolu dolu yaşarız, yoksa Şadi’nin “Bize başka bir ömür gerek bu ömrü sadece ümit ederek geçirdik” mısrasını tekrar edip dururuz.

Çetin KILIÇ

Kaynak Risalei Nur

Kemal SAYAR sohbetleri.