Etiket arşivi: Çetin Kılıç

Cehennem’in Varlığı ve Allah’ın Adaleti

​Cehennem’in varlığı, şiddetli azabı, sonsuz rahmet, gerçek adalet ve israfsız, ölçülü hikmet ilkelerine asla zıt düşmez. Aksine, rahmet, adalet ve hikmetin kendisi, Cehennem’in var olmasını gerektirir.

​Bunu şöyle açıklayabiliriz: Binlerce masumun hakkını çiğneyen bir zalimi cezalandırmak ve yüzlerce mazlum hayvanı parçalayan bir canavarı öldürmek, adaletin ta kendisidir ve mazlumlara yönelik büyük bir rahmet anlamına gelir. Aynı zalimi affetmek veya canavarı serbest bırakmak ise, yersiz bir merhamete karşılık, yüzlerce çaresize gösterilmiş merhametsizliktir.

​Tıpkı bunun gibi, Cehennem hapsine giren mutlak bir kâfir, küfrü sebebiyle çok büyük bir suç işlemiş olur:
Allah’ın (c.c.) isimlerinin hukukuna inkâr ederek tecavüz eder.
O isimlere şahitlik eden tüm varlıkların şehadetini yalanlayarak onların hukukuna tecavüz eder.
Yaratılmışların o isimlere karşı yaptıkları tesbihkârane yüksek görevleri inkâr etmekle onların hukukuna tecavüz eder.
Kâinatın yaratılış gayesi ve varlığının sebebi olan ilahî rububiyetin, Rabliğin tecelli edişine karşı, kullukla mukabele etme ve ayna olma vazifesini yalanlayarak bu hukuka tecavüz eder.

​Böylesine büyük bir cinayet ve zulüm affa kabiliyet bırakmaz. Zaten “Allah, kendisine şirk koşulmasını kesinlikle affetmez” mealindeki ayet, bu tehdidin ciddiyetini gösterir.

​Böyle bir kimseyi Cehennem’e atmamak, bir tek yersiz merhamete karşılık, hukuklarına tecavüz edilen sayısız davacıya karşı gösterilmiş sayısız merhametsizlik olur.

​İşte bu sayısız davacı, yani Allah’ın isimleri, tüm varlıklar ve kâinatın düzeni, Cehennem’in varlığını kesinlikle ister. Aynı şekilde, izzet-i celâl ve azamet-i kemâl de Cehennem’in varlığını ve cezayı katiyetle talep eder.

Çetin Kılıç
Kaynak:RNK

Mutsuz Aile ve Mutsuz Toplumun Reçetesi

İnsanın en küçük dünyası, adeta küçük bir cenneti, kendi hanesidir. Ancak bu hanenin mutluluğunda ahiret inancı hükmetmezse, aile fertleri birbirlerine duydukları şefkat, sevgi ve bağlılık ölçüsünde acı verici endişeler ve azaplar çekerler. O küçük cennet, bir anda cehenneme dönebilir.

​Bu acıdan kaçınmak için de geçici eğlenceler ve sefahatlerle akıllarını uyuştururlar. Tıpkı avcıyı gören ancak kaçamayan devekuşunun başını kuma sokarak görünmeme çaresizliği gibi, insanlar da ölüm, ayrılık ve yok oluşun kendilerini görmemesi için gaflete dalarlar. Bu, hisleri iptal etmeye çalışan divanece, geçici bir çaredir.

​Çünkü örneğin, evladı için canını feda eden anne, çocuğunu sürekli tehlikelere maruz gördükçe titrer. Babasını veya kardeşini belalardan kurtaramayan evlatlar ise daimi bir keder ve korkaklık hisseder. Kısacası, bu dağdağalı ve kararsız dünya hayatında o mutlu sanılan aile hayatı, birçok yönden saadetini kaybeder. Üstelik kısacık bir hayata dayanan bu yakınlık ve münasebet, gerçek bir sadakati, samimi bir ihlası, karşılıksız bir hizmeti ve sevgiyi doğurmaz. Ahlak bu oranda küçülür, hatta düşüşe geçer.

​Eğer ahirete iman o haneye girse, her yer aniden aydınlanır. Aralarındaki ilişki, şefkat, yakınlık ve muhabbet; sadece kısa bir zaman dilimiyle değil, ahiretteki ebedi saadette dahi o münasebetlerin devamı ölçüsüyle anlam kazanır. Böylece samimi bir hürmet, sevgi, şefkat ve sadakat oluşur; kusurlara bakılmaz, ahlak yücelir. Gerçek insaniyet saadeti o hanede inkişafa başlıyor.

​Her şehir, kendi ahalisi için geniş bir hanedir. Eğer ahiret inancı bu büyük aile fertlerinde hükmetmezse, güzel ahlakın temelleri olan ihlas, samimiyet, fazilet, hamiyet fedakârlık, rıza-yı İlahî ve uhrevî sevap yerine; garaz, kin, menfaat, sahtekârlık, hodgâmlık, bencillik, yapmacıklık, tasannu, riya, rüşvet ve aldatma gibi kötü haller yaygınlaşır.

​Dıştan görünen asayiş ve insaniyet altında, anarşistlik ve vahşet manaları hükmeder ve o şehir hayatı zehirlenir. Çocuklar haylazlığa, gençler sarhoşluğa, güçlüler zulme, yaşlılar ise ağlamaya başlar.

​Buna kıyasla, memleket ve vatan da millî bir ailenin hanesidir. Eğer ahiret inancı bu geniş hanelerde hükmederse, birdenbire samimi hürmet, ciddi merhamet, rüşvetsiz muhabbet ve yardım, hilesiz hizmet ve iyi geçinme, riyasız iyilik ve fazilet, enaniyetsiz büyüklük ve meziyet o hayatta gelişmeye başlar.

​İman, çocuklara “Cennet var, haylazlığı bırakın” der ve Kur’an dersiyle onlara ağırbaşlılık kazandırır. Gençlere “Cehennem var, sarhoşluğu bırakın” der ve akıllarını başlarına getirir. Zalime “Şiddetli azap var, tokat yiyeceksin” diyerek adalete baş eğdirir. Yaşlılara ise “Elinizden çıkan bütün saadetlerden çok daha yüksek ve daimi bir uhrevî saadet ve taze, baki bir gençlik sizi bekliyor” der ve onlara bu saadeti kazanma azmi vererek ağlamalarını gülmeye çevirir.

​Bunlara kıyasla, ahiret inancı küçük ve büyük her toplulukta olumlu etkisini gösterir ve onları aydınlatır. İnsanlığın sosyal hayatıyla ilgilenen sosyolog ve ahlakçıların dikkatine sunulur ki, ahiret inancının binlerce faydasından sadece beş altı örneğe işaret ettiğimiz bu hususlara diğerleri kıyas edildiğinde kesin olarak anlaşılır: İki cihanın ve iki hayatın mutluluğunun dayanağı sadece imandır.

Çetin Kılıç
Kaynak : Asayı Musa

Kudret ve Hikmetin Tek Kaynağı: Tabiat mı, Yaratıcı mı?

​Varlıklarda (özellikle canlılarda) görülen basiretli, hikmetli sanat ve icat, ya Şems-i Ezelî’nin kader ve kudretine verilmelidir ya da kör, sağır, düşüncesiz tabiata ve kuvvete atfedilmelidir.

​Eğer yaratılış (sanat ve icat) tabiata atfedilirse, bu durumda aklen imkânsız (muhal) olan iki durum ortaya çıkar:
Tabiat, icat için her şeyde hadsiz manevî makine ve matbaalar bulundurmak zorundadır. Veyahut, her şeyde kâinatı halk ve idare edecek bir kudret ve hikmet dercetmelidir.

Güneş’in parıltıları, yerdeki küçük cam parçalarında ve su damlalarında görünür. Eğer bu aksedilen küçük güneşçikler, semadaki tek güneşe atfedilmezse; o zaman her bir zerrecik cam parçasında, güneşin özelliklerine sahip, tabiî, fıtrî ve haricî bir güneşin vücudunu kabul etmek gerekir.

Bu durumda, kâinattaki zerrecikler adedince tabiî güneşler kabul etmek lâzım gelir. Aynen bu misal gibi, mevcudat ve canlılar doğrudan doğruya Şems-i Ezelî’nin isimlerinin cilvesine verilmezse her bir mevcudda, özellikle her bir canlıda, hadsiz bir kudret ve irade ve nihayetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiatı, bir kuvveti, âdeta bir ilahı içinde kabul etmek gerekir.

Bu tarz-ı fikir, kâinattaki imkânsızlıkların en bâtılı ve hurafesidir. Sonsuz Kadîr ve Hakîm bir Zât’a verilmek yerine, varlıklar yine tabiata isnad edilse tabiat, herbir parça toprakta, Avrupa’nın bütün matbaaları ve fabrikaları adedince makineleri, matbaaları bulundurmak zorundadır.

​Saksılık görevi gören bir kâse toprağa atılan tohumlardan, birbirinden çok farklı şekil ve heyetlere sahip hadsiz çiçekler ve meyveler yetişir.
​Tohumların maddeleri (su, asit, karbon, azot) birdir ve hamur gibidir. ​Hava, su, hararet, ışık ise basit ve şuursuzdur, her şeye karşı sel gibi hareket eder. ​Buna rağmen o basit topraktan, ayrı ayrı, muntazam ve sanatlı çiçeklerin çıkması için, o toprağın içinde her bir çiçek için ayrı, manevî, tabiî bir makinenin bulunması gerekir.

Tabiatçıların (tabiiyyun) fikr-i küfrîsi, akıl dairesinin dışına sapmıştır. ​Tabiatı yaratıcı zanneden, insan suretindeki ahmak sarhoşlar, akıllı ve fenden anlayan olduklarını iddia etseler de, imkânsız bir hurafeyi kendilerine meslek edinmişlerdir.

Yaratıcının sanatını, mevhum, ehemmiyetsiz, şuursuz bir tabiata veren insan, yüz defa daha şuursuz olduğunu göstermiştir.
Bilim ve felsefe yoluyla ulaşılan düzen ve sanatı zorunlu olarak, sonsuz ilim, irade ve kudrete sahip bir Yaratıcıyı işaret ederken, aksi bir kabulün, akıl ve fen ile çelişen, hurafelerden ibaret bir çok ilahı kabul etme zorunluluğu getirir.

Çetin Kılıç

Kaynak:Tabiat Risalesi

Kudret ve Hikmetin Tek Kaynağı: Tabiat mı, Yaratıcı mı?

Varlıklarda (özellikle canlılarda) görülen basiretli, hikmetli sanat ve icat, ya Şems-i Ezelî’nin kader ve kudretine verilmelidir ya da kör, sağır, düşüncesiz tabiata ve kuvvete atfedilmelidir.

Eğer yaratılış (sanat ve icat) tabiata atfedilirse, bu durumda aklen imkânsız (muhal) olan iki durum ortaya çıkar:
Tabiat, icat için her şeyde hadsiz manevî makine ve matbaalar bulundurmak zorundadır. Veyahut, her şeyde kâinatı halk ve idare edecek bir kudret ve hikmet dercetmelidir.

Güneş’in parıltıları, yerdeki küçük cam parçalarında ve su damlalarında görünür.
Eğer bu aksedilen küçük güneşçikler, semadaki tek güneşe atfedilmezse; o zaman her bir zerrecik cam parçasında, güneşin özelliklerine sahip, tabiî, fıtrî ve haricî bir güneşin vücudunu kabul etmek gerekir.

Bu durumda, kâinattaki zerrecikler adedince tabiî güneşler kabul etmek lâzım gelir. Aynen bu misal gibi, mevcudat ve canlılar doğrudan doğruya Şems-i Ezelî’nin isimlerinin cilvesine verilmezse her bir mevcudda, özellikle her bir canlıda, hadsiz bir kudret ve irade ve nihayetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiatı, bir kuvveti, âdeta bir ilahı içinde kabul etmek gerekir.

Bu tarz-ı fikir, kâinattaki imkânsızlıkların en bâtılı ve hurafesidir.

Sonsuz Kadîr ve Hakîm bir Zât’a verilmek yerine, varlıklar yine tabiata isnad edilse tabiat, herbir parça toprakta, Avrupa’nın bütün matbaaları ve fabrikaları adedince makineleri, matbaaları bulundurmak zorundadır.

​Saksılık görevi gören bir kâse toprağa atılan tohumlardan, birbirinden çok farklı şekil ve heyetlere sahip hadsiz çiçekler ve meyveler yetişir.
​Tohumların maddeleri (su, asit, karbon, azot) birdir ve hamur gibidir. ​Hava, su, hararet, ışık ise basit ve şuursuzdur, her şeye karşı sel gibi hareket eder.

Buna rağmen o basit topraktan, ayrı ayrı, muntazam ve sanatlı çiçeklerin çıkması için, o toprağın içinde her bir çiçek için ayrı, manevî, tabiî bir makinenin bulunması gerekir.

​Tabiatçıların (tabiiyyun) fikr-i küfrîsi, akıl dairesinin dışına sapmıştır. ​Tabiatı yaratıcı zanneden, insan suretindeki ahmak sarhoşlar, akıllı ve fenden anlayan olduklarını iddia etseler de, imkânsız bir hurafeyi kendilerine meslek edinmişlerdir.

Yaratıcının sanatını, mevhum, ehemmiyetsiz, şuursuz bir tabiata veren insan, yüz defa daha şuursuz olduğunu göstermiştir.
Bilim ve felsefe yoluyla ulaşılan düzen ve sanatı zorunlu olarak, sonsuz ilim, irade ve kudrete sahip bir Yaratıcıyı işaret ederken, aksi bir kabulün, akıl ve fen ile çelişen, hurafelerden ibaret bir çok ilahı kabul etme zorunluluğu getirir.

Çetin Kılıç

Tabiatçılara Cevap: İlaç Fabrikası ve Hayatın İcadı

Bir ilaç imalathanesini hayal edin. İçinde, yüzlerce kavanoz şişe, birbirinden farklı maddelerle dolu. Bu maddelerden özel bir karışım, yani bir ilaç yapılması gerekiyor. Biraz ileride, istediğimiz ilaçtan bol miktarda yapılmış olduğunu görüyoruz ve her birini inceliyoruz.

Gördük ki: Bu kavanoz şişelerin her birinden, belirli bir ölçüyle; birinden bir-iki miligram (mg), ötekinden üç-dört mg, bir başkasından altı-yedi mg ve bu şekilde farklı miktarlarda etken maddeler alınmış. Eğer bu maddelerden birinin miktarı bir miligram bile eksik veya fazla alınsa, o macun ilaç olmaktan çıkar, belki de zehir olur.

İlaçların içindeki maddeleri de incelediğimizde şunu görüyoruz: Her kavanozdan, zerre miktarı noksan veya fazla olsa ilacın özelliğini kaybedeceği, son derece hassas ölçülerle maddeler alınmış. Elliden fazla kavanozdan, sanki her birinden ayrı bir ölçüyle alınmış gibi, birbirinden farklı miktarlarda eczalar toplanmış.

Şimdi soruyoruz: Hiçbir yönden imkân ve ihtimal var mıdır ki, o şişelerden alınan farklı miktarlar, şişelerin garip bir tesadüf eseri veya fırtınalı bir havanın çarpmasıyla devrilmesinden, her birinden tam istenen miktarın akıp, birbirine karışıp, o ilacı tam teşekkül ettirmesi mümkün olsun? Acaba bundan daha hurafe, imkânsız ve batıl bir şey var mıdır? Aklı olan bir insan, bu fikri “Asla kabul etmem!” diyerek reddedecektir.

​İşte bu örnek gibi:
​Her bir hayat sahibi canlı, elbette ki, miligramlarla ifade edilecek bir dikkat ve hassasiyet gerektiren bir macun gibidir.
​Her bir bitki, çok sayıda farklı elementten, birbirinden çeşitli maddelerden, son derece hassas bir ölçüyle alınan bileşenlerle terkip edilmiş bir ilaç gibidir.

​Eğer bu hayat macunu ve bitki ilacı, tesadüfi sebeplere ve elementlere isnat edilse ve “Sebepler icat etti” denilse; bu, aynen eczanedeki o hassas ilaçların, şişelerin kendiliğinden devrilmesinden oluştuğunu iddia etmek gibi, yüz derece akıldan uzak, imkânsız ve batıldır.

Şu koskocaman, azametli ve sınırsız âlemde, hayat için gerekli olan maddeler, ancak Hakîm-i Ezelî’nin (Sonsuz Hikmet Sahibi’nin) takdiri ve kaderiyle, hadsiz bir hikmet, nihayetsiz bir ilim ve her şeye sözü geçen bir irade ile vücut bulabilir.

“O acayip ilacı, kendi kendine, şişelerin devrilmesinden çıkıp olmuştur” diyen divane bir hezeyancıdan, sarhoş bir ahmaktan daha ziyade ahmaktır, “Kör, sağır, hudutsuz, sel gibi akan küllî elementlerin ve sebeplerin işidir” diyen bedbaht. Evet, o küfür, ahmakça, sarhoşça ve divanece bir saçmalıktır.

Çetin Kılıç