Kategori arşivi: Güncel Haber

Risale-i Nurun Sesi gürleşiyor. Sözler Neşriyat tarafından Lemalar eserinin Fransızca tercümesi basıldı.

Kitap hakkında;

RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI’NDAN – LES ECLAIRS – LEMALAR – FRANSIZCA

CİLT      : VİNLEKS
EBAT    : ORTA BOY (16 x 22 cm)
KAĞIT  : IVORY (70 gr)
BASKI  : RENKLİ BASKI
SAYFA  : 639 SAYFA

 

Kitap Temini için tıklayınız

LEM’ALAR

  • Allah’ın varlığı, birliği ve isimlerinin bu âlemdeki tecellileri, atomdan galaksilere kadar herşey, O’nun eseri ve icadı olduğu.
  • Maddeperest olup akılları gözlerine inenleri susturan ve bir kıs­mını inşâallah imana getiren “Tabiat Risalesi”
  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) yaşadığı hayat, gerçek saadetin ve insanca yaşamanın tek yolu olduğu.
  • Alevilik ve Şialık nedir? Temelde Ehl-i Sünnet ile aralarındaki mes’ele nedir? Hem çareleri nelerdir?
  • İktisadın ne kadar lüzumlu olduğu, israfın ne kadar zararlı olduğu.
  • Hastalara gerçek teselli veren devalar.
  • İhtiyarlığın hakiki mahiyeti ve imanlı ihtiyarlıktaki manevi sürur ve zevkler.
  • Tesettürün sebep ve hikmetleri.
  • İhlâs’ın nasıl kazanılacağı ve muhafazası.
  • Hangi lezzetler hakikidir, hangileri aldatıcı?

Lem’alar, hayatınıza huzur veren yeni manalar kazandıracaktır.

 

www.NurNet.org

Eyyâm-ı Bıyd Orucu’nun Hikmetleri

Soru: Her ayın 13-14-15’inde oruç tutma ile insanın biyolojik bağlantısı, kâinatın bağlantısı ve dinî bağlantısı nedir?

Cevap: Eyyâm-ı bîyd orucu, çok yönlü ele alınması gereken bir hakikattir. Bu meseleye psikoloji, astronomi, fizyoloji, biyoloji, coğrafya, fıkıh, tasavvuf, ahlak gibi boyutlarla bakılabilir.

Astronomi, coğrafya, biyoloji, fizyoloji ve psikoloji bilimleri bağlamında meseleye bakılırsa: Yeryüzündeki hayat ve şartlar güneşle bağlantılı olduğu gibi ay ile de bağlıdır. Deniz kıyılarında meydana gelen med-cezir olayları ayın yakınlığı ile Allah’ın dünya üzerine koyduğu bir kanundur. Ay dünyaya yaklaştıkça, “cezir” (çekilme) olur; Ay uzaklaştıkça “med” (ilerleme) meydana gelir. Ayın dünyaya en yakın olduğu zamanlar ayın dolunay halinde gerçekleşir. Bu ise ay takvimi olan hicrî takvimde her ayın 13-14-15’ine bu tekabül eder. Bu med-cezir hadiseleri âfâki manada deniz, okyanus kıyılarında kendini net gösterir. Enfüsî manada insan bedeninde de etkisini gösterir. Çünkü insan vücudunun, çocuklukta %70-71’i, yetişkinlikte ise %60’ı, sudur. İnsanın kanı temelde suya dayanır. Bu noktada her ayın 13-14-15’inde insanın kanındaki çekilme ve dalgalanma zirveye varır. İnsanın kanındaki bu dalgalanma insanın psikolojisini etkiler. Bu durum ise insanı suça teşvik eden duygusal boyutları tetikler. Öfke ve şehvet gibi… Amerika’da yapılan bazı araştırmalar suç oranlarının ay takvimiyle bu günlerde zirve yaptığını göstermiştir. Tam bu noktada Hz. Peygamber’in o 3 gün art arda oruç tutulmasına yönelik tavsiyesi, tam manasıyla kasdî bir uygulama ve koruyucu bir hekimliktir. Bu noktada insan biyolojisi ile kâinat arasındaki ciddî bağlantı net olarak görünüyor.

Din felsefesi, fıkıh ve dinî yaşam bilimleri boyutuyla konuya bakılırsa: Ay ve insan psikolojisi ve neticede sosyal hayat problemleri arasındaki ilişki Kur’anda şöyle ifade edilir:

Felak suresi’nde “ve min şerri ğâsıkin iza vekab” âyeti bulunuyor. Bir gün dolunay zamanında veya ayın göründüğü başka bir vakitte Resulullah (ASM), Hz. Aişe’ye

-“Felak suresindeki ‘Ğâsık’ nedir, biliyor musun?” diye sorar. O da:

-Allah ve Resulü daha iyi bilir, der. Bunun üzerine Resulullah (ASM) parmağıyla ayı göstererek:

-“Ğâsık, odur” der.[1]

Felak suresini, bu hadisle beraber okuduğumuzda görüyoruz ki ayın şerri vardır ve insanı kötülüğe sevk eden güçlü bir bağlantısı bulunuyor. Resulullah ayın şerrinden korunma ve dolayısıyla İslamiyetin sosyal hayat düzenini koruma noktasında başta Ebu Hureyre (RA) olmak üzere bazı sahabelere her ayın 13-14-15’inde “Eyyâm-ı Bîyd” (Beyaz, parlak günler) adı altında oruç tutmalarını tavsiye eder. Onlar da bu tavsiyeye uyarak oruç tuttuklarını ifade ederler. Kendisi de bu oruca devam etmiştir. Eşi Hz. Hafsa bint-i Ömer (R.Anhuma) der ki:

“Dört şeyi Resûlüllah (asm) Efendimiz hemen hemen hiç terk etmedi diyebilirim: Âşûrâ orucu, Zilhicce’nin ilk on gününün orucu, her ayın 13, 14, 15. günlerinde oruç ve bir de sabah farzından önce iki rek’at namaz…”[2]

Arap dili ve edebiyatı noktasında eyyâm-ı bıyd tabirine bakılırsa: Arapça’da “eyyâm” özel günler için kullanılan bir tabirdir. Cahiliye döneminde eyyâm kelimesi, savaş, kıtlık ve benzeri önemli vak’aları ifadede kullanılmaktaydı. Bu yönden de bakılırsa, ayın 13-14-15’i o ay içindeki özel ve önemli günlerdir diye de anlaşılabilir. O günlerin gündüzünü oruçla değerlendirmek ve gecesini ise ilim, zikir ve ibadetle geçirmek dil felsefesi açısından da önem arz etmektedir.

Fıkıh bilimi açısından eyyâm-ı bıyda bakılırsa: Hadislerde vurgulandığı ve âyette ifade edildiği üzere, 1 iyilik 10 olarak yazılır.[3] Her ay ortalama 30 gündür. Bu durumda her aydan 3 gün oruç tutan kişi, 30 gün tutmuş olarak sevap alır. Her ay bu orucu tutan kişi ömür boyu oruç tutmuş gibi olur. Bu konuda Hz. Peygamber (SAV) şöyle buyurur:

“(Ramazan ayının dışında ) Oruç tutmak istediğin zaman, ayın 13, 14 ve 15. günlerinde oruç tut.”[4]

“Kim her aydan üç gün oruç tutarsa ömür boyu oruç tutmuş gibi olur.”[5]

Coğrafya ve kozmografya bilimleri noktasından bakılırsa burada senenin 365 gün olduğuna da bir işaret bulunuyor. Çünkü Hz. Peygamber’in ifade ettiği üzere Ramazan Bayramı’nın 1. Günü ve Kurban Bayramı’nın 4 günü oruç tutmak haramdır.[6] Bu durumda oruç tutulabilen ve her aydan eyyam-ı bıyd orucu tutmakla oruç tutulmuş sayılan 360 güne, 5 gün de oruç tutulması haram olan günlerin sayısı eklenirse bir yılın 365 gün olduğu sonucu ortaya çıkar. Bu ise, coğrafya ve kozmografya bilimine dair dinin bir nüktesi olur.

Psikoloji, psikoterapi, nefis tezkiyesi ve ahlak bilimi noktasından bakılırsa: Her ay bu 3 gün art arda oruç tutmak, insanın kanındaki faaliyetlerden beslenen nefs-i emmarenin[7] tezkiyesine yol açtığı gibi duygusal dalgalanmaları yol açacağı taşkınlıkları da kırar. Orucun periyodik olarak sürekliliği nefis tezkiyesinin sürekliliğine yol açıp şahsa tezkiye şuuru ve otokontrol mantığı verir. Bu 3 gün her ay nefsin öfke ve şehvetinin depreştiği zaman dilimi olduğu, bunun ay tarafından tetiklendiği ve bu depreşmeyi durdurmak için oruç iklimine girmek gerektiğini algısı kökleşir ve kemikleşir. Çünkü oruç, nefis tezkiyesi; namaz, enaniyet terbiyesi; zekât ise, mal tezkiyesidir. Bu orucu 3 ay tutmayıp 3 ay art arda tutan kişi o günlerdeki kendi psikolojilerini ve sonralarını kayıt altına alsa farklarını kendinde gözlemleyebilir. Orucun nefis tezkiyesi yönünü ve şerden insanın uzaklaştırmasını fark edebilir. Bu çerçevede eyyâm-ı bıyd tam bir psikolojik gözlem aracı, psikoterapik bir faaliyet olmaktadır. Ayrıca insanın ahlakı, kendinde aklî-gadabî-şehevî kuvvetlerin dengeye getirilmesi ile tahakkuk ettiğinden, bu kuvvetler ise oruç ve namaz gibi ibadetlerle kendilerine karşı bilgi ve hikmetle yapılan mücadelelerle dengelendiğinden, insanın bu kuvvetlerinin ayın 13-14-15. günlerinde dalgalanması zirve yaptığından eyyâm-ı bıyd orucu ahlakın tahakkukunda kilit rol oynar. Ahlakın sabitleşmesi ile seciye (karakter ve duygusal dinginlik) meydana gelir. Ahlakı gerçek ahlak kılan ise sabitleşmesidir. Bu sabitleşme ise kuvvetlerle mücadelenin sürekliliğini gerektirir. Bu durumda her ay periyodik olarak yenilen eyyâm-ı bıyd orucu ömür boyu süren bir ahlakî tahakkuk ve seciye kazanım yolculuğunu insana yaptırır. Bu çerçevede dinin tavsiye ettiği bu oruç ahlak felsefesi açısından tam bir mucizedir.

Usul-u fıkıh ilmi açısından bakılırsa: Hadislerde bildirildiği ve uyarıldığı üzere yalnızca Cuma, Cumartesi veya Pazar tutmak mekruhtur. Hz. Peygamber şöyle der: “Kimse Cuma günü oruç tutmasın. Ancak bir gün önceden veya sonradan oruç tutuyorsa bu takdirde Cuma günü de oruç tutabilir.”[8]

“Allah’ın farz kıldığı oruç dışında, sadece cumartesi günü oruç tutmayın. Eğer üzüm kabuğu ve ağaç dalından başka bir şey bulamazsanız bile o gün onları çiğneyerek oruç tutmadığınızı gösterin.”[9]

“Cumartesi ve pazar günleri müşriklerin bayram günleridir. Ben onlara muhalefet etmek isterim.”[10]

Cumartesi ve Pazar günleri orucunun bir hikmeti ise ehl-i kitaba muhalefettir. Tek Cumartesi orucu, Yahudilere benzemektir; Pazar orucu, Hıristiyanlara benzemektir. Cuma ise müminlerin bayramıdır. Bu 3 günden herhangi birini tutmak mekruhtur. Cumartesi-pazarı birleştirip tutmak ise müşriklere benzemektir. Bu da Allah resulü tarafından yasaklanmıştır. Fakat 3’ünü art arda tutmak dinen engel teşkil etmez. Bu çerçevede ayın 13-14-15’i hangi günlere gelirse gelsin nafile oruç tutmak caizdir. 13’ü cuma dahi olsa eyyâm-ı bıyd orucu tutulabilir. Ayrıca bir günlük orucun tesiri ile 3 gün art arda tutulan orucun şahıs üzerindeki etkisi arasında büyük fark olduğu tecrübelerle sabittir. Bu manada bir günlük orucun tesiri, 1 rakamı ile anlatılırsa 3 gün art arda oruç 111 etkisi uyandırır. Bu çerçevede eyyâm-ı bıyd orucu, orucun bağımlılık kırıcı yapısını ve ruhani etkisini gösteren bir paket programı ifade eder. Bu noktada hadis, sahih bir nafile oruç mantığını öğreterek fıkhî bir pencereyi de açar.

Sembolizm ve manevi ilimler noktasından bakılırsa: İnsan aklı bir ay gibidir. Kur’an ve vahiy ise bir güneş gibidir. Ayın kendine has ışığı yoktur. O, güneşten aldığı ışığı gösterir. Aynen bu ilişki gibi insanlar da bilgilerini, kâinattan veya doğrudan vahiyden alırlar. Akıl, bilgi üreten bir üreteç değil dıştan gelen bilgiyi işleyen, süzen ve ayrıştıran bir fabrikadır. Bu manada insanların akılları tam manasıyla bir ay gibidir. İnsan aklının bilgi kaynakları, yaşanan anda insanı çevreleyen âlemden “göz” ile alınan bilgiler; geçmiş zamandan nakledilen veya insanın bulunulan anda gözlemleyemediği olaylardan “kulağına” aktarılan haberler; kişini duygularıyla sezdiği veya “kalbine” doğan manalardır. Vahiy, kalbe doğan mana ve hakikatlerdir. Fenler ise, kevnî âyetlerden oluşan Kâinat Kitabı’ndan göze yansıyan ve kulağa gelen kanun ve hakikatlerdir. Bu manada ay ve insan aklı arasında tam bir örtüşme ve benzeşme vardır. Bu ilişki çerçevesinde bakılırsa aydaki ışığın sürekli değişimi gösteriyor ki, bir insan düzenli bir tefekkür yapsa, kâinat ve Kur’andan aldığı ve diğer insanlara yansıttığı ilim ve hikmet ışığı her ayın 13-14-15’inde tavan yapacak demektir. Yani insan zihninin her ay en keskin olduğu zaman dilimi, aynı zamanda öfke ve şehvet güçlerinin de tavan yaptığı dönemdir. Bu noktada din, insan aklı için bir fırsat olan bu günlerde öfke ve şehvetin dumanlarıyla onun bulanması ve kör olmasını engellemek için o günlerde oruç tutulmasını emretmesi muazzam bir keşif ve tavsiyedir. Eyyâm-ı bıyd orucu bu manada verimli sonuçlar doğurur. Bu çift taraflı mücadele her ay insana bir konuyu dolunay gibi parlak ve net bir ilim seviyesine ulaştırma imkanı verir. Bu noktada ayın 13-14-15. Günleri, tam manasıyla Risale-i Nur, Fütuhat-ı Mekkiyye ve benzerleri gibi tefekkür ederek okunacak kitapların okunacağı ve art arda toplu müzakere şeklinde incelenerek ders yapılacağı günlerdir.

[1] Tirmizî, Tefsir, Felak suresi.

[2] Ahmed bin Hanbel, Nesâi.

[3] En’am suresi, 160.

[4] Suyuti, el-Camiu’s-Sagir, 1/66 H. No: 892.

[5] Tirmizî, Savm, 54, III, 135.

[6] Buhârî, Savm, 66-67.

[7] Arapça’da nefis kelimesi, NFS kökünden gelmesiyle, kadınların doğum sonrası 40 gün süren kan gelmesi dönemine verilen “nifas” kavramıyla bağlantılıdır. Yani nefis, kandan meydana gelen, kandan beslenen canlı yapı demektir.

[8] Ebû Davud, ”Savm”, 50.

[9] Ahmed, Tirmizî, Nesâî, Îbn Mâce, Ebû Dâvûd ve Hâkim.

[10] Neseî, Cum’a: 1.

Sünnet-i Seniyyenin Önemi-2

İkinci Mes’ele: Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Hakîm’de:   ferman eder. Rivayât-ı sahiha ile Hazret-i Âişe-i Sıddîka (R.A.) gibi sahabe-i güzin, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tarif ettikleri zaman “Hulukuhu’l-Kur’ân” diye tarif ediyorlardı. Yâni: “Kur’ân’ın beyân ettiği mehâsin-i ahlâkın misali, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Ve o mehâsini en ziyâde imtisal eden ve fıtraten o mehâsin üstünde yaratılan odur.”

İşte böyle bir zâtın ef’al, ahvâl, akvâl ve harekâtının herbirisi, nev-i beşere birer model hükmüne geçmeye lâyık iken, ona îman eden ve ümmetinden olan gafillerin, (sünnetine ehemmiyet vermeyen veyahut tağyir etmek isteyen) ne kadar bedbaht olduğunu divâneler de anlar.

Kalem suresindeki âyeti birkaç şekilde ele alabiliriz:

“ İnneke ” ifadesi gözle göründüğü üzere sen sabit bir ahlak üzeresin, anlamına gelir. İnne, işin hakikatli olduğunu bildirir. Yani Hz. Peygamber (ASM) ahlakın hakikatine ermiş, ahlak nasıl elde edilir bilen, buna göre ömür boyut köklü bir ahlak üzere yaşayan ve ilerleyen biri olarak göze görünüyor. Ahlkı, gözle görüldüğü için dost ve düşman herkes kabul etmek zorunda kalıyor.

“ Hulukin azîm” tabiri ahlakının kemikleşmiş, kırılmaz ve değişmez bir hal aldığına işaret ediyor. Azîm kelimesi, kemikli yapı anlamına da geliyor. Yani Hz. Peygamber (ASM) hem büyük, hem sınırları görülemeyen, hem kemikleşmiş bir ahlak sahibiydi.

“ Alâ ” tabiri Onun, ahlakı üzerinde hâkim olduğunu, ahlakının oturup seciye (karakter) haline geldiğini ifade eder. İnsan sayısız duyguların mahzenidir. Kalbin kendine has duyguları bulunuyor; ruhun kendine has duyguları mevcuttur. Kalbin duyguları fakr, sevgi ve merhamet merkezlidir. Buna mukabil ruhun duyguları acz, korku ve şefkat odaklıdır. Kalbin duygularının terbiye edilmesi, “ ahlak ” a yol açar. Ruhun duygularının terbiyesi ise “edeb”e… Ahlak, kalbin Esma-yı Hüsna’ya mazhar olmasıdır. Edeb ise, ruhun Esma-yı Hüsna’ya aynalık seviyesidir.

Kur’an, kâinattaki sünnetullahın tercümesidir. Yani fıtrat kanunlarının… Sünnet-i Seniyye bu manada kâinattaki sünnetullah kanunlarının yaşanılmış halidir. Yaşanan Kur’andır. Bu açıdan Hz. Peygamber (ASM) fıtrat düzeniyle barışık bir din getirdi; insanı fıtrat âlemiyle bütünleştirdi. Bu şekilde müminlerin hayatı, fıtrat âlemindeki İlâhî ahlakın tecellilerini, hilkatin güzelliklerini kendinde gösterecek bir şekle büründü. Ahsen-i Takvim meselesi bu noktayı anlatır. Kur’anın bildirdiği bütün hilkat ve ahlak güzelliklerini Hz. Peygamber (ASM) bizzat yaşadığı için Hz. Aişe-i Sıddîka (RA)“ Onun ahlakı Kur’andı ” diye meseleyi özetler.

Bu noktada İlâhî İradenin iki eseri olan Kâinât ve Kur’anın bütünlüğünü, Sünnet-i Seniyye ile Kur’an ilişkisinin kopmaz bağını anladığı halde sünneti değiştirmeye kalkan kişi, karşısında fıtrat kanunlarını ve Allah’ı bulur. Allah’ın dini bellidir. Fıtratta yeri olmayan bir şeyin dinde de yeri yoktur. O halde dini tağyir etmek, sünneti tağyir etmek, fıtrat düzenini bozmaya, Allah ile savaşmaya kalkışmaktır. Bu savaşın galibinin kim olacağını helak olmuş kavimler acı halleriyle bize gösteriyorlar.

Üçüncü Mes’ele: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hilkaten en mu’tedil bir vaziyette ve en mükemmel bir sûrette halkedildiğinden, harekât ve sekenatı, i’tidal ve istikamet üzerine gitmiştir. Siyer-i Seniyyesi, kat’i bir sûrette gösterir ki: Her hareketinde istikamet ve i’tidal üzerine gitmiş, ifrat ve tefritten içtinab etmiştir. Evet, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, emrini tamamıyla imtisal ettiği için, bütün ef’al ve akval ve ahvalinde istikamet, kat’i bir sûrette görünüyor. Meselâ: Kuvve-i akliyenin fesad ve zulmeti hükmündeki ifrat ve tefriti olan gabavet ve cerbezeden müberra olarak, hadd-i vasat ve medâr-ı istikamet olan hikmet noktasında kuvve-i akliyesi dâima hareket ettiği gibi; kuvve-i gadabiyenin fesadı ve ifrat ve tefriti olan korkaklık ve tehevvürden münezzeh olarak, kuvve-i gazabiyenin medâr-ı istikameti ve hadd-i vasatı olan şecaat-ı kudsiye ile kuvve-i gazabiyesi hareket etmekle beraber; kuvve-i şeheviyenin fesadı ve ifrat ve tefriti olan humûd ve fücurdan musaffa olarak, o kuvvenin medâr-ı istikameti olan iffette, kuvve-i şeheviyesi dâima iffeti, âzamî ma’sûmiyet derecesinde rehber ittihaz etmiştir. Ve hâkezâ… Bütün Sünen-i Seniyyesinde, ahval-i fıtriyesinde ve ahkâm-ı şer’iyyesinde, hadd-i istikameti ihtiyar edip zulüm ve zulümat olan ifrat ve tefritten, israf ve tebzirden içtinab etmiştir. Hatta tekellümünde ve ekl ü şürbünde, iktisadı rehber ve israftan kat’iyyen içtinab etmiştir. Bu hakîkatın tafsilâtına dâir binler cild kitab te’lif edilmiştir.   sırrınca, bu denizden bu katre ile iktifa edip, kıssayı kısa keseriz.

Bu kısmın izahı mahiyetinde ve Üstad’ın Eski Said eserlerinden Şuaat-ı Marifetü’n-Nebi isimli eserinde yazdığı ahlaka dair nüktelerin şerhini de yapan “Evrensel Ahlak ve İnsan” isimli okuyuculara tavsiye edebilirim. https://www.academia.edu/38095325/Evrensel_Ahlak_ve_%C4%B0nsan

İktisad, Hırs, Kanaat ve İhlas-2 (İktisad Risalesi 7. Nükte’nin Şerhi)

Üçüncü Netice: Hırs İhlâsı kırar… Amel-i Uhreviyeyi zedeler. Çünkü: Bir ehl-i takvanın hırsı varsa, teveccühü nâsı ister. Teveccühü nâsı müraat eden, İhlâs-ı tâmmı bulamaz. Bu netice çok ehemmiyetli, çok cây-ı dikkattir.

[ Hırsın, 3. Zararı ihlası kırmasıdır. İsraf, hırsa yol açar. Hırs ise, ihlası zedeler. Nasıl? Çünkü hır, Hücumat-ı Sitte’ye göre kişiyi tamahkârlıkla avlanacak bir konuma düşürür. İhlası ayakta tutan 2 unsur bulunuyor: Sırr-ı Ehadiyet ve Sırr-ı Samediyet

Sırr-ı Samediyet, istiğna ve itminandır. Sırr-ı Ehadiyet, rıza ve Hakkın teveccühüdür. Bu noktada hırs, sırr-ı ihlas olan kudsiyeti, menfaatsiz ve nefissiz iş yapmayı engeller. Maddi bir karşılık bekler hale getirir. Eğer kişi ehl-i takva ise, halkın teveccühünü arattırır. İltifat ve takdir bekletir. Halkın teveccühünün arkasında derinlerde şöhret ve hubb-u cah arzusu, neticede de dünyevi itibar, servet ve şeref bulunur. Bu manada hırs, maddiyata girerse orasını, maneviyata girerse orasını berbad eden bir beladır. İnsanın içine hırs girdi mi bir şeylerin vazgeçilmezleşmesi, olmazsa olmaz olması ve putlaştırılmaması kaçınılmazdır. Hakka sonsuz iştiyak için verilmiş olan hırs duygusu, insanı halkın esiri, azad kabul etmez kölesi haline getirir. İhlas ise insanı bütün maddi ve manevi bağ ve beklentilerden kurtaran iksir ve ilaç oluyor.

Üstad hırsın manevi neticesi için uyarıyor: Bir ehl-i takvanın hırsı varsa, teveccühü nâsı ister. Teveccühü nâsı müraat eden, İhlâs-ı tâmmı bulamaz… Maddi beklentiyi aşmak kişiyi “halis”, manevi beklentiyi aşmak ise “muhlis” yapıyor. İlki sırr-ı Samediyete; ikincisi sırr-ı Ehadiyete aynalık kazandırıyor. Peygamberlerin halklarından bir ücret talep etmemelerine dair âyetler bu konuya vurgu yapıyor. ]

Elhâsıl: İsraf, kanaatsızlığı intac eder. Kanaatsızlık ise çalışmanın şevkini kırar, tenbelliğe atar; hayatından şekva kapısını açar, mütemadiyen şekva ettirir.

(Hâşiye): Evet, hangi müsrif ile görüşsen şekvâlar işiteceksin. Ne kadar zengin olsa da, yine dili şekva edecektir. En fakîr, fakat kanaatkâr bir adamla görüşsen; şükür işiteceksin.

[ İsraf, şikâyetin ve söylenmenin de kaynağıdır. Çünkü israf eden kişi, elindeki imkânların ve meşru kazancın ona yetmediği algısına kapılır. Kanaatsizlik doğar. Bu ise o işi yapmaya dair şevki kırar. İnsana daha kazançlı ve kolay yollar aratır. Kumar gibi… Kişi kendini tembelliğe atar. Tembellik ise, kişiye işe yaramazlık hissi ve algısı verdiği, insan kendi özünde kendini değersiz hissettiği için hayatından şikâyet etmeye başlar. Faraza kazanç elde etse de bedava ve haksız şekilde elde ettiği için o kazancın kıymetini bilemez; bilemediği için de israf eder. Sonra elinden çıkan o bol ama gayr-ı meşru parayı da dikkatsiz kullandı diye kendi kendini yer bitirir. Bu manada israf, şikâyetin anasıdır. İsrafa yakasını kaptıran kişiler, ne kadar zengin de olsa “yetmiyor, yetmiyor” diye şikâyet ederler. Çünkü hırstan dolayı gözü daha yukarılarda olduğu için bütün dünya ona verilse o kişi şikâyetten vazgeçemez. Şikâyetten kurtulmanın tek çaresi hırs ateşini söndürmek ve kendinden kötü haldekileri ona gösterip haline şükrettirmektir. ]

Hem İhlâsı kırar, riya kapısını açar.

[Hırs, Hakkın rızasını aramayı bıraktırır; halkın rıza ve teveccühünü arattırır. Bu ise kendini halka sevdirmeye; bu ise onlara kendini sevdirecek şekilde görünmeye ve davranmaya yol açar. Bunun adı ise ‘riya’ dır (gösteriş). İhlas, sonsuz itibar ve ebedî şahsiyettir. Buna mukabil israf hırsa, hırs ise riyaya yol açıyor. Kişi riyakârlıkla maddi ve manevi itibarını, haysiyetini, şerefini, izzetini kaybediyor.]

Hem izzetini kırar, dilencilik yolunu gösterir.

[Hırs, dilenciliktir. Maddi ve manevi açıdan… Maddisiyle insanların ekindeki meşru kazançlarına göz diker. Onlara ulaşmak için her türlü kılığa girer. Bir dilenci gibi… Manevi açıdan ise hırs takdir, iltifat ve yöneliş dilenciliğidir. İnsanların onu sevmesini ister. Bunun da temelinde şefkat arayışı… Onun da temelinde adını koyamadığı sayısız korku ve çaresizliği yatar. Hırs ve dilencilik arasında zaruri bir ilişki bulunuyor. Hırs ırmağı, dilencilik denizine dökülüyor.]

İktisad ise, kanaatı intac eder.

Hadîsin sırriyle; kanaat, izzeti intac eder.

[ İktisad, elindeki imkânları en zaruriden en gereksize doğru şuurluca kullanmaktır. En önce zaruri ihtiyaçlarına harcadığı için başka insanlara muhtaç duruma düşmez. Onu da karşılayacak durumu yoksa zaten Cenab-ı Hakk, zenginlerin malında ona bir hak tayin etmiş. Bu dilencilik değil, fakirliktir. İmkânları zaruri ihtiyaçlarına yeten kişi, sefalete düşmez. Yaşamak için başkasına muhtaç olmadığından dolayı bir izzeti ve sosyal hayatta bir itibarı oluşur. Zillete (gölge gibi silik bir şahsiyete) düşmez. İzzet, kudreti olanda olur. Kudret ise, zaruri ihtiyaçlarını gideren kişide görünür. Kendini ve aile efradını beslemek ve korumak gibi… Yani yaşamının devamında kimseye muhtaç olmamak bir kudret ve izzettir. Kanaat, elindeki imkânlarla susuzluğunu gidermektir. Susuzluğu giden başka suya ihtiyaç hissetmez. Bu manada iktisad kanaate yol açar. Kanaat ise, izzete yol açar. Tamahkârlık ise, zillete ve sefalete kapı aralar. Kanaat ve izzet arasında da bir geçiş var. Kanaatkâr olanın izzetsiz olması mümkün değil. En azından manevi izzet ve iktidarı oluşur. Fakat burada bir nokta var: İktisad lüks bir hayatın garantisi değildir. Şu anki medeniyet, insanlığı lüks hayata alıştırıyor. Onlara müptela ve tiryaki ediyor. Onlarsız yaşayamayacağı algısına onu kaptırıyor. Bu akıntıya kapılan kişi, ne kadar uğraşırsa uğraşsın lüks ihtiyaçlarını asla tatmin edemez. Çünkü lüksün ve kalitenin sınırı yoktur.]

Hem sa’ye ve çalışmaya teşci eder. Şevkini ziyâdeleştirir, çalıştırır. Çünkü: Meselâ bir gün çalıştı. Akşamda aldığı cüz’î bir ücrete kanaat sırriyle, ikinci gün yine çalışır.

[ İktisad ve kanaatle, elde ettiği cüz’î ücretin ona kâfi geldiğini gören kişi, işine devam etmek ve onu kaybetmemek ister. Mühim olan hayatını devam ettirmektir, mantığına erdiği için keyfini erteleyip şevk ile zaruri ihtiyaçlarını temin için çabalar.]

Müsrif ise; kanaat etmediği için, ikinci gün daha çalışmaz. Çalışsa da şevksiz çalışır.

[ İsraf öyle bir ateştir ki hırsla her şeyi yer bitirir. Hazıra dağ dayanmaz meselesi… Bu çukura düşen kişinin akıbeti ya tembellik ya hırsızlık ya kumardır. ]

Hem iktisaddan gelen kanaat; şükür kapısını açar, şekva kapısını kapatır. Hayatında dâima şâkir olur.

[ İnsan elindeki imkânların zaruri ihtiyaçlarına yettiğini ve hayatını devama vesile olduğunu gördüğü an, mutlu olur. Haline şükreder. Aç değiliz, açıkta değiliz, kimseye muhtaç değiliz mantığıyla şükrü yaşar. Onun bu şükrü, onun daha ileri nimetlere mazhar olmasına vesile olur. “Le in şekertüm le ezîdenneküm[1] ( Eğer verdiğim nimetlere şükrerdeseniz elbette nimetimi artırırım) âyetinin bildirdiği üzere… Şükür bir kapı, şekva bir kapı… Şükür kapısının anahtarı, kanaat; şekva kapısının anahtarı, tama’dır. ]

Hem kanaat vâsıtasiyle insanlardan istiğna etmek cihetinde teveccühlerini aramaz. İhlâs kapısı açılır, riya kapısı kapanır.

[ Kanaat doyma, susuzluğunu giderme olduğu için insan diğer insanlara ve ellerindeki mala gözünü dikmez. Elindekiyle mutmain olur. Bu ise, halka karşı istiğna hissine yol açar. Halka muhtaç olmayan, elindeki imkânlara da muhtaç olmaz. Bu ise, onun halkla ilişkilerinde daha dik durmasına, ihlasına yol açar. Nefsi ve arzuları amelini, hizmetini bulandırmaz. Bu manada her peygamberin bir meslek ve gelir sahibi olması önemli bir hakikattır. Halka muhtaç değil ki peygamberliği bir gelir kapısı yapsın, insanların malına-mülküne muhtaç olsun. Şahsen peygamberlerin bu sünnetine tabi olarak hizmet etmeye çalışıyorum. Rabbim ihlastan ayırmasın, kimseye muhtaç kalmayacak bir rızık ve gelir kapısı da bizlere versin. Kazancımıza da bereket ihsan eylesin. Âmin. ‘Fakirlik küfür olayazdı’[2] hadisi, çok ciddi bir hakikati bildiriyor. Fakirlik şiddetlendikçe, insanın Allah’ın rahmetine karşı güveni sarsılıyor. O halde iş bu raddelere varıyorsa ihtiyacın derecesine göre insanın iç dünyasında korku ve hüzün şeklinde ateşler, ihtiyaca göre, yanmaya başlıyor demektir. Onda küfür olur, bizde ise hırs ve tamah olur. İnsan maddi ve manevi bir yapı sahibi olduğu için her iki tarafı da beslemek, korumak gerekiyor. Yoksa sıkıntılar ortaya çıkıyor. ]

İktisadsızlık ve israfın dehşetli zararlarını geniş bir dâirede müşahede ettim. Şöyle ki: Ben, dokuz sene evvel mübârek bir şehre geldim. Kış münâsebetiyle o şehrin menâbi-i servetini göremedim. Allah rahmet etsin oranın müftüsü birkaç def’a bana dedi: “Ahalimiz fakîrdir.” Bu söz benim rikkatime dokundu. Beş altı sene sonraya kadar dâima o şehir ahalisine acıyordum. Sekiz sene sonra yazın yine o şehre geldim. Bağlarına baktım. Merhum müftünün sözü hatırıma geldi. FESÜBHANALLAH dedim, bu bağların mahsulâtı, şehrin hâcetinin pek fevkındedir. Bu şehir ahalisi pek çok zengin olmak lâzımgelir. Hayret ettim. Beni aldatmayan ve hakîkatların derkinde bir rehberim olan bir hatıra-i hakîkatla anladım. İktisadsızlık ve israf yüzünden bereket kalkmış ki, o kadar menâbi-i servetle beraber o merhum müftü “Ahalimiz fakîrdir” diyordu.

Evet zekât vermek ve iktisad etmek, malda bittecrübe sebeb-i bereket olduğu gibi; israf etmek ile zekât vermemek, sebeb-i ref-i bereket olduğuna hadsiz vakıât vardır…

[ İsraf hırsı körükler; hırs ise zekât vermeyi engelleyecek bir ruh halini insanda uyandırır. Malım bitecek korkusuyla insan zekât veremez hale gelir. İktisada riayet, berekete, imkânlarını en verimli şekilde kullanmaya yol açar. Buna mukabil israf, harcamada öncelik-sonralık sırasını bozar. 3000 TL maaş alıp 5000 TL’Lik cep telefonu alan adam gibi… Bu durumda kazancı insanın işe yaramaz hale gelir. Zekât, insanın kalbindeki mal sevgisi gibi duyguları temizler. Nefsin, cimrilik gibi kötü duygularını arındırır. İnsanların hayır duasını kazandırır. Eğer tüccar ise, fakir halkın ve zenginlerin arasında bir itibar, meşru bir şöhret kazanır, kendisi hakkında bir güven halkası oluşturur. Zekâtını veren kişi, helal-harama dikkat edeceği, sözünde ve ahdinde sâdık olduğu için sosyal çevresini kendisi inşa eder. Bu durum onun ticaretini çoğaltır. Verdiklerinin kat kat fazlası ona geri gelir. En azından malına bereket inecek şekilde fakir fukaranın hayır duasını alır. İsraf, zekât vermemek gibi büyük günahların anası olur. Oysa hadis var: “ Zekât vermeyen kişinin namazını Allah kabul etmez. Kur’anda Allah namaz ile zekâtı beraber tutmuş, siz de beraber tutun.[3] Zekatın bir çeşidi olan fitre hakkında da Peygamberimiz (ASM) şöyle der: “ Kişi fitre vermediği sürece orucu sema ile arz arasında muallak kalır. Fitre verince semaya yükselir [4] diyor. İnsan, nefis ve malından ibaret olduğu için Allah bu ikisinin ibadetlerini bir birinden ayrı görmüyor ve tutmuyor. Namazı, zekat ile; orucu, fitre ile; haccı, kurban ile bağlamış. Bu şekilde nefsini ve malını Allah’a satmak ifadesi tam yerini buluyor.

Bütün israfların kaynağı insanın iç dünyasında başladığı, bedenini idare edemeyen kişi başkalarını da idare edemeyeceği için, bedendeki israf ise yeme-içmede olduğu ve başladığından Üstad meseleyi tekrar bu konuya getiriyor. İnsanın dengesiz beslenmesi, nefsini azdırır. Bütün kontrolü öfke ve şehvet merkezli olarak nefs-i emmâre ele geçirir. Öfke ve şehvet hırsı ile, insana her şeyi yaptırır. O hırs peşinde elindeki imkânları da israf ettirir. Bu noktada oruç, bir yeme-içme terbiyesi olmasıyla içteki bütün hararet ve ateş çeşitlerini söndürür, hırsı da dindirir. Bu noktada oruç dengeli bir beslenme modelini insanlara öğretir. İki öğün… Sabah akşam… İyice acıkınca yedirir… ]

İslâm Hükemâsının Eflâtunu ve hekimlerin şeyhi ve feylesofların üstadı, dâhi-i meşhur Ebu Ali İbn-i Sinâ, yalnız tıb noktasında

Âyetini şöyle tefsir etmiş. Demiş:

Yâni: “İlm-i Tıbbı iki satırla topluyorum. Sözün güzelliği kısalığındadır. Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme. Şifa, hazımdadır. Yâni, kolayca hazmedeceğin mikdarı ye. Nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal, taam taam üstüne yemektir.”[5] (Hâşiye)

Cây-ı hayret ve medâr-ı ibret bir tevâfuk: İktisad Risâlesini, üçü acemî olarak beşaltı ayrı ayrı müstensih, ayrı ayrı yerde, ayrı ayrı nüshadan yazıp birbirinden uzak, hatları birbirinden ayrı, hiç elifleri düşünmeyerek yazdıkları her bir nüshânın elifleri; duâsız elli bir, duâ ile beraber elli üçte tevâfuk etmekle beraber; İktisad Risâlesinin tarih-i te’lif ve istinsahı olan Rûmîce elli bir ve Arabî elli üç tarihinde tevâfuku ise, şübhesiz tesadüf olamaz. İktisattaki bereketin kerâmet derecesine çıktığına bir işârettir. Ve bu seneye, “Sene-i İktisad” tesmiyesi lâyıktır.

Evet, zaman iki sene sonra bu kerâmet-i iktisâdiyeyi, İkinci Harb-i Umûmîyede her taraftaki açlık ve tahribat ve isrâfatla ve nev-i beşer ve herkes iktisada mecbûr olmasiyle isbat etti…

[1] İbrahim suresi, 7.

[2] Beyhakî Şuab; Taberânî, el-Evsat.

[3] Taberani.

[4] Ebu Hafs.

[5] Yâni vücûda en muzır, dört beş saat fasıla vermeden yemek yemek, veyahut telezzüz için mütenevvi yemekleri birbiri üstüne mideye doldurmaktır…

RÛHUN DUYGULARINA DAİR BİR TAHLİL

Son devir ilim, hikmet, irfan, maneviyat ve cihad erbabından olan Üstad Bediüzzaman Said Nursi, insan ruhunun his boyutunu, bu boyuta dair sırları Lem’alar isimli kitabında, özellikle 17. Lem’ada işlemiştir. Bu lem’anın 14. Notası 4 Remiz halinde ruhun yönelişlerini inceler. İlk remiz, ruhun zaman ve mekan-üstü yapısını; ikinci remiz her ruhtaki aşk-ı beka duygusunun ve tatmin çaresini; üçüncü remiz ruhun hislerinin özelliklerini ve hassas yapısını; dördüncü remiz ise, marifetullah ve tevhid sırlarına dair tefekkür ve zikir ile ruhun gelişme seyrini, manevi hayat mertebelerini ele alır.

Bu makalede 3. Remiz’i ele alacak, bu metni hem zahir cephesiyle, hem remzettiği hakikat ve sır boyutuyla inceleyerek Bediüzzaman’ın ruha dair tespitlerini ortaya koymaya çalışacağım:

ÜÇÜNCÜ REMİZ: Ey insan! Fâtır-ı Hakîmin senin mahiyetine koyduğu en garip bir hâlet şudur ki:

Bazan dünyaya yerleşemiyorsun, zindanda boğazı sıkılmış adam gibi “of, of” deyip dünyadan daha geniş bir yer istediğin halde; bir zerrecik, bir iş, bir hatıra, bir dakika içine girip yerleşiyorsun. Koca dünyaya yerleşemeyen kalb ve fikrin o zerrecikte yerleşir. En şiddetli hissiyatınla o dakikacık, o hatıracıkta dolaşıyorsun.

Hem senin mahiyetine öyle mânevî cihazat ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o lâtife, bir saç kadar bir sıkleti, yani, gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hattâ bazan söner ve ölür.

Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini (ruhani özelliklerini) onda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir cam parçasında gök, yıldızlarıyla beraber içine girip gark oluyor. Hardal gibi küçük kuvve-i hafızanda, senin sahife-i a’mâlin ekseri ve sahaif-i ömrün ağlebi (çoğunluğu) içine girdiği gibi, çok cüz’î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiab eder (kapsar).

Bu bölüm, insanın ilmî mahiyetinin Ehadiyet tarzında olduğunu işliyor. Ehadiyet, okyanusu alır, cem eder, bir bardağa sığdırır. Okyanus sığmazsa, bardağı bir ayna yapar; okyanusu, bardakta en azından yansıması, sureti ile gösterir. Bu şekilde onu manevi ve ilmî olarak bardakta gösterir. İşte aynen bunun gibi Cenab-ı Vahid-i Ehad, yarattığı bütün âlemleri bir okyanus gibi, insanın ruh aynasında ilim bazında cem etmiş. Bu cem haliyle insan ruhu geçmiş-gelecek bütün âlemleri içinde hisseden bir çekirdektir. Dünyaya ekilir, ta ki açılsın ve âlemlerden bir âlem olsun. Bu ise hakiki ilme mazhar olmak, ilmiyle amel etmekle mümkündür. İlim, ruha kadar sindirilirse, kişiye bir nur verir. O nur ile, hakikati ve İlahi tecellileri âlemde temaşa edecek bir seviyeye yükselir. Temsildeki göz misali… Fakat bu yön çok hassastır, o nur kıl kadar ufak bir günahta, göz ile işlenen bir hatada, sönüp gider. O yüzden ruhun nuru, göz takvasına bağlıdır. Bu takva ile nura erenler, hakiki âlimler ve hak katında “âlem” olanlardır.

Üstad ruhun bu engin potansiyelini anlatmak için vurgu yapıyor: “ Bazan dünyaya yerleşemiyorsun. ” Yerleşemez çünkü o anda ruh kendini ifade ediyor. Hem diyor: “ zindanda boğazı sıkılmış adam gibi “of, of” deyip dünyadan daha geniş bir yer istediğin halde… ” Ruh için dünya bir zindandır. Sıkışıklık yeridir. Mümin ruhu, bunu tam hissettiği için “ Dünya müminin zindanıdır.[1] Zaman zaman of of dememizin arka planında bunlar yatıyor. İnbisat-ı ruhîye fikir ve zikirle erişenin yüzü değil tâ gözünün içi sevinçle güler. Ruhun potansiyelleri damlalıktan havuzluğa, havuzluktan göllüğe, göllükten denizliğe ve denizlikten okyanusluğa doğru inkişaf ettikçe insan mes’ud olur. Ruhuyla Allah’ın nuruna ve lem’alarına ayna haline gelir. Ruhun büyümesini gösteren bu boyutlar Vâhidiyet tecellileridir. Vâhidiyetin, mutlak boyutuna doğru bu şekilde genişleyen bir ruh, kendini genişlediği nisbette güvende hisseder. Çünkü bu genişleme o âlemlerin de tevhid ile Allah’ın kontrol elinde olduğu şuuruna kişiyi eriştirir. Tevhidi hissetmek, hem güven verir, hem kişiye kuvvet kazandırır.

Ruhun aslî yapısı Ehadiyettir. Eğer Vahidiyet dairesini hissedip gelişemezse bu sefer ufak ve anlık şeylere, odaklanır. Onlarda bu sefer sonsuz şekilde dalmak ister. Bu nokta çok tehlikeli… Bazen tek bir zevk için iki cihanını yakar. O derecede odaklanıcı, kör ve sağır olur. Akıl, kalb gibi dünyaları yutan yönlerini duymaz. Mutluluğu o zevkte, o küçük heyecanda, o farklı lezzette arar. Mutluluğu orada bulacağını sanıyor. Fakat tattıktan sonra görür ki o zevk ve lezzet yeni bir prangaymış. Ruhun gırtlağını daha da sıkar. Tekrar of of etmeye ve eskisinden daha derin ve yanık oflama, günahından dolayı kendini mücrim ve bedbaht hissetmeye başlar. Tam bir yeise düşer. Bu noktada ruhun şifası, ümittir.

Ruhun Ehadiyetle odaklanıp fani olacağı, kendini kaybedeceği, Baki-i Vahid-i Ehad’dir. Odak merkezi yanlış tayin edilince kişi bu sefer zevk ve lezzette anlık bir mutluluk hissettiği için kendi cismine ve canlılığına âşık oluyor. Aşk-ı beka ile onu korumak istiyor. Aldığı cüz’î zevki biraz daha uzun alabilmek için ya daha yoğun zevk veren farklı dozda uyuşturuculara veya süreci biraz uzatabilen mutluluk haplarına kendini kaptırır. Adı da ilginç… Onlar mutluluk hapları değil, kullananların ruhunu boğan, nefes aldırmayan birer boyun prangasıdır. Bir tasma gibi nefis köpeğini peşinden sürüklüyorlar.

Bu tarz şeyler “bir dal sigara, bir fırt çek” gibi ufak şeylerle başladığı için Üstad:  hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırmadiyor. Üstad insan fıtratını çözmüş. Baştaki Fâtır-ı Hakîm tabiri zaten bu kısmı ifade eder: Sende bir fıtrat var ve bu fıtrat kendini öyle veya böyle ifade edecek. Ya hodbinlikle kendine ve zevklerine odaklılık tarzında veya hudabinlikle Allah’a ve Onun rızasına odaklılık şeklinde… Hiç kimse bu kanunun dışına çıkamaz, diyor.

Bir lokma: Bir haram lokma diğer haram lokmaların başlangıcıdır. Her büyük yanlış küçük yanlışlarla başlar. Dün komşusunun yumurtasını çalan, bu gün tavuğunu, yarın kasasını, öbür gün devletin hazinesini çalar.

Bir kelime: Bir kez söylenen bir yalan diğer yalanların anası olur. O yalanı anlaşılmasın diye başka yalanlara girer, yalancı olur çıkar. Yalan büyüye büyüye kişiyi Allah’ı yalanlayan bir münafık haline kadar getirir. Kişi nasıl münafık oldu? O bir kelimeyi söylemekle…

Bir dane: Haksız elde edilen bir küçük çekirdek, bir tohum kişinin haram lokma yemesine yol açar. Farkında bile olmaz. Önem vermez. Fakat dane de olsa haram haramdır. Haramı ise ateş temizler. Bu açıdan “ helallik alma” kültürü önemli bir meseledir.

Bir lem’a: Bu da manevi tuzaklarla ilgili… Bir lem’a hükmünde bir rüya veya aklına görünen muhtemel bir mana ile yoldan çıkan veya çıkmaya başlayan çok kişi var. Rüyasında kendini Mehdi görüp gerçek Mehdi zanneden birçok insan var. Kur’an ve hadisten aklına görünen farklı bir mana ile kendini farklı hissetmeye başlayan ve bu farkı çevresine hissettirmek için Ahiretini berbat eden çok kişi oluyor. Şahsiyetçilik ve ego-santriklik hastalıklarıyla…

Bir işaret: Maddi ve manevi de olabilir. Karşı cinsten gelebilecek bir işaret, bir ses, bir görüntü kişiyi alabora edebilir. Odaklanma olursa zaten iş kopmaz bir bağ haline gelebilir. Genç bir sahabe olan Şekel bin Humeyd (RA) Resulullah’dan (ASM) bir dua öğretmesini istiyor. O da şunu öğretiyor: “ Allahümme inni euzü bike min şerri sem’î ve min şerri basarî ve min şerri lisanî ve min şerri kalbî ve min şerri meniyyi[2] ( Allah’ım kulağımın şerrinden, gözümün şerriden, dilimin şerrinden, kalbimin şerrinden ve menimin şerrinden sana sığınırım. ) Yani karşı cinsten duyduğun namahrem ses sahibine dönüp bakma! Bakarsan beğenirsin ve konuşmak istersin. Konuşursanız bir birinizi seversiniz. Severseniz zina etmek istersiniz… Hata nereden başladı? Bir işaret hükmünde olan bir sese dönüp bakmayla!

Bir öpme: Burası zaten açık. Sırf medeniyet icabı diye bir kez tokalaşma ile nice aileler yıkıldı. Yıkılır da… Çünkü bir reaksiyonu başlatmış oluyoruz. Zincirleme şekilde, domino taşları gibi bir birini etkiliyor. Ufak hatalar, muazzam yanlışların başlangıcı oluyor. Piknikte yakılan ateşin 1.000.000 ağacı yakan bir yangına dönüşmesi gibi… O yüzden Kur’an diyor: “ Velâ takrabu mâle’l-yetîm[3] ( Himayeniz altındaki yetimin malına yaklaşmayın), “ velâ takrabu’z-zina[4] ( Zinaya yaklaşmayın. )

Remiz yönü: Üstad Bediüzzaman bu metinde ruha ait iki sırrı açıyor: Ruhun, Vahidiyet cephesi var. Bu cephe ile hükmetmek, geniş alanlarda yayılmak, emretmek, sözünün geçmesini istemek ve bunu görmeyi arzu etmek her bir ruhta temel bir arzu olarak var. Bu açıdan kalıbı da, kalbi de, bedeni de, dünya da ona dar geliyor. Daha geniş yer istiyor. Yani mekan değil zaman-üstü olmak istiyor.

Diğer sır ise, ruhun Ehadiyet cephesidir. Bu cephesiyle ruh odaklanıcıdır. Hatta kilitlenici, saplantılı bir ruh hali sergileyebilecek bir yönü var. İlk yönüyle her şeye ulaşmak ve her şeydeki birliği görmek istediği gibi, bu yönde ise bir şeyde her şeyi görmek ister. Her şeyin ve kendisinin Allah nazarında değerli olduğunu görmek ister. Her ruh için en büyük teselli, birilerinin nazarında önemli olmaktır. Önemli olana yönelindiği ve iltifat edildiği gibi, ruh da aynı şekilde iltifat, takdir, beğeni ve değer görmek ister. Allah’ın ona değer verdiğini hissetmesi ruhun en büyük saadetidir. Onun sevgisini, Onun yanında olduğunu ve Onunla olduğunu her an hissetmek ruha hem teselli verir, hem huzur kazandırır, hem güven duyurur, hem kuvvet olur.

Vahidiyet yönüyle gelişme, ruhun celal sıfatına ve Celâlî isimlere ayna olmasını sağlar. Ehadiyet yönüyle gelişme, bir şeyde her şeyi bulma, ruhu hem mutmain eder, hem cemal sıfatına ve Cemâlî isimlere ayna haline getirir. Bu şekilde, insan Vahidiyet içinde Ehadiyet olan “Vahdâniyet” e ruhuyla ayna olduğu gibi, Celal içinde Cemal olan “kemal” e de ruhen mazhar olur. Ruh için kemal, Vahdâniyete mazhariyettir. Bu mazhariyetle Evvel-Âhir-Zâhir-Bâtın boyutuyla Allah’ın onu kuşattığını hakkalyakin bilip hissedecek hale gelir.

Bu durumda bir cam parçası gibi cismiyle bütün gökleri ve manevi âlemleri kendinde cem eder, yansıtır. Hem hafızası, sayısız ilimlerin mahzeni ve Levh-i Mahfuz’un bir aynası haline gelir. Bu şekilde ezelden ebede kadar sayısız ilimler onda görünebilir. Bu manaya mazhar olan Hz. Ali “ Evvellerin ve âhirlerin ilimlerini benden sorun ki size haber vereyim ” der.[5] Haber verdiği her şey ise, hakikatin ta kendisidir. Demek Allah onun ruhunu bu şekilde nurlandırmış.

                                                                                                                                                                      Erdem AKÇA

[1] Müslim, Zühd: 1; Tirmizî, Zühd: 16; İbni Mâce, Zühd: 3; Müsned, 2:197, 323, 389, 485.

[2] Ebû Dâvûd, Vitir 32; Tirmizî, Daavât 74.

[3] En’am suresi, 152.

[4] İsra suresi, 32.

[5] Celcelutiye ve Ercûze Kasideleri.