Etiket arşivi: rüstem garzanlı

Ölmüş ağaçların baharda dirilmesi haşre delildir (2)

Üstad Bediüzzaman Hazretleri bir tek ağaçta bile yaprakların, çiçeklerin ve meyvelerin geçen baharın misli olarak tazelenmelerinin haşre delil olduğuna dikkatimizi çekmiştir.

Risale-i Nur penceresinden fenn-i ziraat, kâinatı nasıl tarif ediyor?

Rüstem Garzanlı / Emekli Tarım Başuzmanı

Risale-i Nur’da birçok yerde çiçekten bahis var. Bunlardan öne çıkanlar hitap çiçeği, kudsî çiçek, manevî çiçek, saadet çiçeği, zühre çiçeği, Emirdağ çiçeği, çekirdekler çiçeğidir. Her bir çiçek ve ağaç bahsinde mutlaka vahdete, tevhide ve haşre giden bir yol ve bir levha görülüyor.

Meselâ,  “Hitap çiçeği açıldı.” diye ifade ediliyor. Bu, Sani-i Hakîm’in, kendisine muhatap olarak yarattığı insanın Rabbine hitap edebilir hale gelmesi demektir. Nutka gelip bütün kâinatın ubudiyetlerini tahiyyat ile Rabbine sunmasıdır.

Şöyle: “Allah; hakkı ve adaleti ayakta tutarak, kendinden başka ilah olmadığını bildirdi, melekler ve ilim sahipleri de bunu ikrar ettiler. (Evet) O’ndan başka ilah yoktur. O mutlak güç ve hikmet sahibidir.” (Al-i İmran,18. )

Mi’rac hadisesinde Efendimiz (asm)  öyle bir hitap çiçeği ile cadde-i kübra açmış ki… 

Allah, insanı da o kitabı okuyup anlayacak ve takdir edecek bir mahiyette yarattı. “Hem insan ruh, kalp, akıl cihetiyle ve hayat ve letaif  sahifeleriyle Hayy,  Kayyûm ve Muhyî gibi ne kadar esma-i kudsiye-i nuraniyeyi okur ve okutturur, kıyas edebilirsin.” 8

Cenab-ı Allah insana şuur ihsan etmiş ki; insan hem kâinat kitabını okuyor, hem kâinata takdir ve tahsin ile hitap ediyor. Cenab-ı Allah, hitap ve beyan etme kabiliyetini çok üstün cihazlarla donatmıştır. Cihazların inkişaf etmesi ve kullanılması ile insan âlemlerin Rabbine muhatap seviyesine çıkıyor. Yani insan öyle antika ve mükemmel bir sanat ki; hem hitap eder, hem de hitab-ı İlâhiye’ye muhatap olur. 

ÇİÇEKLER BAHARDA GELİR…

Birisi de  “kudsî çiçek”tir. “Çok zaman evvel bir ehl-i velâyetten işittim ki: O zat, eski velilerin gaybî işaretlerinden istihraç etmiş ve kanaati gelmiş ki; ‘Şark tarafından bir nur zuhur edecek, bid’alar zulümatını dağıtacak.’ Ben böyle bir nurun zuhuruna çok intizar ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir.  Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nuranî zatlara zemin ihzar ediyoruz. Madem kendimize ait değil; elbette, Sözler namındaki Nurlar’a ait olan inâyât-ı İlâhiye’yi beyan etmekte medar-ı fahr ve gurur olamaz; belki medar-ı hamd ve şükür ve tahdis-i nimet olur.” 9

Burada zikredilen “kudsî çiçekler”in zemini Risale-i Nur tarafından hazırlanacaktır. ‘Kudsî çiçekler’ Risale-i Nur’un şahs-ı manevisi ve Nur Talebeleridir. Bediüzzaman Hazretleri’nin geldiği döneme bakıldığında manevî bir kış mevsimiydi. O dönem küfrün, iman cephesini sarsmaya çalıştığı bir dönemdi. 

İstikbalde manevî bir baharın geleceğini Allah’ın izniyle gören Bediüzzaman Said Nursî: “Ne yapayım acele ettim kışta geldim, sizler cennetâsâ bir baharda geleceksiniz.” diyerek ikbalin zemininde yeşerecek, ‘kudsî çiçek’ diye adlandırdığı nesl-i âtîye müjde ve ümit vermiştir.

RİSALE-İ NUR’UN MEYVELERİ

Bediüzzaman’ın ‘mezar taşım’ olarak nitelediği Van Kal’asının duvarındaki Horhor Mağarası’na gidince götürülecek olan Zühre’dir. Nesl-i âtî diye adlandırılan “Said’ler, Hamza’lar, Ömer’ler, Osman’lar, Tahir’ler, Yusuf’lar, Ahmed’ler vesaireler” Horhor’a gidecek birer çiçektirler. Risale-i Nur’un meyvesidirler. 

Bediüzzaman Said Nursî, neden en ziyade çiçek ve çekirdek üzerinden misal verdiğinin izahını da bu şekilde yapmıştır:

“Eğer  dense, ‘Neden en çok misalleri çiçekten ve çekirdekten ve meyveden getiriyorsun?’

El-cevap: Çünkü onlar hem mu’cizat-ı kudretin en antikaları, en harikaları, en nazeninleridirler, hem ehl-i tabiat ve ehl-i dalâlet ve ehl-i felsefe onlardaki kalem-i kader ve kudretin yazdığı ince hattı okuyamadıkları için onlarda boğulmuşlar, tabiat bataklığına düşmüşler.” 10

İşte bu mezkûr misallere kıyasen Esma-i Hüsna’nın her birisinin kendine mahsus öyle kudsî bir cemali var ki; bir tek cilvesi koca bir âlemi ve hadsiz bir nev’i güzelleştiriyor.

“Bir tek çiçekte bir ismin cilve-i cemalini gördüğün gibi, bahar dahi bir çiçektir. Ve Cennet dahi görülmedik bir çiçektir. Baharın tamamına bakabilirsen ve Cennet’i iman gözüyle görebilirsen bak, gör, Cemal-i Sermedînin derece-i haşmetini anla. O güzelliğe karşı iman güzelliğiyle ve ubudiyet cemaliyle mukabele etsen çok güzel bir mahlûk olursun.” 11

Buraya kadar tevhidin ispatına çalıştık; bundan sonra da gene fenn-i ziraat ile hayat, ölüm, diriliş, haşrin ve neşrin birer misali olan ağaç, nebatat ve hayvanat üzerinde duracağız, inşallah…

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, haşir ve neşir meselesine şöyle bir açıklık getirmiştir:

”Evet, her baharda bütün ağaçları ve otların köklerini aynen ihya ve nebatî ve hayvanî üç yüz bin nev’î haşrin ve neşrin numunelerini icad eden bir kudret, Muhammed (asm) ve Musa Aleyhimesselâtü Vesselâm’ların her birinin ümmetinin geçirdiği bin senelik zaman, karşı karşıya hayalen getirilip bakılsa; haşrin ve neşrin bin misalini ve bin delilini iki bin baharda gösterdiği görülecek.” 12

ÖLDÜKTEN SONRA DİRİLMENİN SOMUT MİSALLERİ

Bediüzzaman burada, öldükten sonra dirilme hakikatini somut delille izah etmiştir. Bahar mevsiminde bütün hayvanlar ve bitkiler yeniden hayatlandırılıp ihya edilecektir. Her bahar mevsiminde milyonlarca hayvanın ve bitkinin ihya edilmesi, öldükten sonra dirilme hakikatinin somut misalleridir.                     

Haşir Risalesi’nin kaynağı olan Rum Sûresi’nde mealen şöyle geçiyor: “Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O her şeye hakkıyla kadirdir.” (Rum Sûresi 50. âyet)

Âyet-i kerîmede yeryüzünün ölümünden sonra nasıl diriltildiğine dikkat çekmiştir. 

Risale-i Nur eserlerinde ihya ve haşir konuları misallerle şöyle izah edilmiştir:                                                                     
“Bu kâinat kitab-ı kebîri ki; bir tek sayfası olan zemin yüzünde ve bir tek forması olan baharda, üç yüz bin ayrı ayrı kitaplar hükmündeki üç yüz bin nebatî ve hayvanî taifeleri beraber, birbiri içinde, yanlışsız, hatasız, karıştırmayarak, şaşırmayarak, mükemmel, muntazam ve bazan ağaç gibi bir kelimede bir kasideyi ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabın tamam bir fihristesini yazan bir kalem işlediğini…” 13

İHYA MESELESİ

Bediüzzaman Hazretleri’nin burada nazara verdiği hakikat, âyetin bir tefsiri mahiyetindedir. Yeryüzünün öldükten sonra diriltilmesinin iki ayrı ciheti nazara verilmiştir.

Birisi aynen diriltme, diğeri mislen diriltmedir.

Aynen ihyaya misal: Ölmüş gibi donuk bir vaziyette hareketsiz duran ve baharı adeta bekleyen kökler, bahar mevsimi geldiğinde yeniden hayatlanır ve faaliyete başlarlar. Bu aynen ihyaya bir misal olur. Yani aynı ağaç tekrar diriliyor, demektir.

Kış uykusuna yatıp, ölmüş gibi hareketsiz bir şekilde aylarca kaldıktan sonra yeniden canlanan ayılar, yılanlar, kemirgenler, kaplumbağalar, yarasalar aynen ihyaya birer misaldirler.

İnsanların mahşerde dirilişi de “aynen ihya” olacaktır.                                                                       
Misalî ihyaya misal ise: Ağacın meyvesi, geçen senenin meyvesinin aynısı değildir. Onun benzeri, yani mislidir. Ağaç aynı iken, meyvesi misalidir.

Üstad Hazretleri bir tek ağaçta bile yaprakların, çiçeklerin ve meyvelerin geçen baharın misli olarak tazelenmelerinin haşre delil olduğuna dikkatimizi çekmiştir.

Bütün kurumuş, ölmüş ağaçları ve bitkileri her ilkbaharda yeniden dirilten kudret, elbette insanı da diriltecektir.

“…Eğer binler meyve veren incirin menşei olan  küçücük  bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu  bütün o meyveleri, o salkımları  kendi hünerleri olduğu; ve onlardan istifade edenler o çubuğu, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lâzım olduğu, hak bir dâvâ ise, senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre, gurura, belki bir hakkın var.

Halbuki sen daim zemme müstahaksın. Zira o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz-î ihtiyarın bulunmakla, o nimetlerin kıymetlerini fahrin ile tenkis ediyorsun. Gururunla tahrip ediyorsun ve küfranınla iptal ediyorsun ve temellükle gasp ediyorsun.” 14   

Said Nursî Hazretleri, burada bir insanın kendisinden sudûr eden iyiliklerden dolayı gurura kapılmaması için nefsini kuru bir üzüm ağacına benzetmiş. Üzüm ağacına takılan şurup tulumbacıkları o ağacın işi olmadığı gibi, insandan sudûr eden bütün hayırlı meziyetlerin de Allah’ın ihsan ve ikramı olduğunu bildiriyor. 

ÜZÜM AĞACINA BENZERSİN

Der ki: “Sen, ey mağrur nefsim! Üzüm ağacına benzersin. Fahirlenme! Salkımları o ağaç kendi takmamış; başkası onları ona takmış.”

Demek ki; kimse kendi makamı, malı, mülkü, serveti ve şöhreti ile gururlanmasın. Nasıl ki ağaç meyvesiyle, koyun sütüyle iftihar edemeyeceği gibi; insan da meziyetleriyle iftihar edemez ve gururlanamaz.

Said Nursî Hazretleri: “İnsanın yaptığı kemalat ve iyiliklerde hakkı yoktur; mülkü değildir, onlara güvenemez.” buyurmuştur. 

Mülk tamamen Allah’ındır. “…Bir baharı halketmek bir çiçek kadar ona kolaydır. Cennet’i halketmek, bir bahar kadar ona rahattır. Her günde, her asırda, yeniden yeniye icad ettiği hadsiz masnuatı, nihayetsiz kudretine nihayetsiz lisanlarla şehadet ederler… Senin küçük bahçeni halkettiği gibi, Cennet’i dahi senin için halkedebilir ve halketmiş ve sana va’detmiş. Ve va’dettiği için, elbette seni onun içine alacak.” 15   

Hülâsa-yı kelâm: “…Evet; her bir çiçek, her bir meyve, her bir ot, hatta her bir hayvan, her bir ağaç, birer mühr-ü ehadiyet ve birer sikke-i samediyet olduklarını ve bulundukları mekân ise, bir mektup suretini alması cihetiyle her biri bir imza şeklini alır; o mekânın katibini gösteriyor.” 16

Cenab-ı Allah’ın varlığı ve birliğini, haşrin ve ahiretin ispatını Risale-i Nur penceresinden, fenn-i ziraat ile izaha çalıştım. Bu bahr-i ummandan küçük tasımla ancak bu kadar su taşıyabildim.

“‘Bir şey bütün elde edilmezse, bütün bütün elden kaçırılmaz.’ kaidesiyle ‘Bu manevî bahçenin bütün meyvelerini koparamıyorum.’ diye vazgeçmek kâr-ı akıl değildir. İnsan ne kadar koparsa, o kadar kârdır.” 17  Biz de bu bahçede bu kadar koparabildik. Vesselâm…

Rüstem Garzanlı

Emekli Tarım Başuzmanı

28.01.2022

Dipnotlar: 
8- Sözler, 32. Söz, 3. Mevkıf, s. 859.
9- 28. Mektubun 7. Risalesi olan 7. Mesele.
10- 10. Söz, 10. Hakikat (Haşiye). 
11- Şuâlar, 4. Şuâ, 6. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye. 
12- Âsâ-yı Musa, 1. Kısım, 7. Mes’ele.
13- Âsâ-yı Musa, 1. Kısım 6. Mesele.
14- Sözler, 18. Söz, 1. Nokta, s. 363.
15- Âsâ-yı Musa, 10. Kelime, s. 230.
16- Lem’alar, 30. Lem’a, 4. Nükte, s. 320.
17- Lem’alar, 6. Nükte, s. 340.

Kainat kitabı herkese Yaratıcısını tanıtır

AĞAÇ İÇİN NASIL KÂİNAT GEREKİYOR İSE, ELMA İÇİN DE KÂİNAT GEREKİYOR. ALLAH, KÂİNATTAKİ BÜTÜN ESERLERİNE ÖYLE BİR MÜHÜR VURMUŞ Kİ; TAKLİDİ MÜMKÜN DEĞİLDİR. ELMA KİMİNSE KÂİNAT DA ONUNDUR.

Risale-i Nur penceresinden fenn-i ziraat, kâinatı nasıl tarif ediyor? -1-

“Rabbimizi bize tarif eden üç büyük küllî muarif var: Birisi şu kitab-ı kâinattır. Birisi kitab-ı kebirin âyet-i kübrası olan Hatemü’l-Enbiya Aleyhissalâtü Vesselâm’dır; birisi de Kur’ân-ı Azimüşşan’dır.” 1

Bu üç küllî muariften kitab-ı kâinatın tevhidi ve haşri tarif ve ispat eden yüzler delillerinden birisi de fenn-i ziraattir.

“…Şuur-u insanî vasıtasıyla keşfolunan yüzer fenlerden her bir fen, ‘Hakem’ isminin bir nevide, bir cilvesini tarif ediyor.

Meselâ tıp fenninden sual olsa: ‘Bu kâinat nedir?’ Elbette diyecek ki: ‘Gayet muntazam ve mükemmel bir eczahane-i kübradır. İçinde her ilâç güzelce ihzar ve istif edilmiştir.’

Fenn-i kimyadan sorulsa: ‘Bu küre-i arz nedir?’ diyecek: ‘Gayet muntazam ve mükemmel bir kimyahanedir.’                                                                                               
Fenn-i makine diyecek:  ‘Hiçbir kusuru olmayan gayet mükemmel bir fabrikadır.’

Fenn-i ziraat diyecek: ‘Nihayet derecede mahsuldar, her nevi hububu vaktinde yetiştiren muntazam bir tarladır ve mükemmel bir bahçedir.’

….Demek bu kâinatın bütün mevcudatındaki hadsiz intizamat ve hikmetleriyle iktiza ettikleri ve gösterdikleri bir Fail-i Muhtar’ı, bir Sâni-i Hakîm’i bilmemek veya inkâr etmek, ne kadar acib bir cehalet ve divanelik olduğu tarif edilmez. Evet; dünyada en ziyade hayret edilecek bir şey varsa, o da bu inkârdır…” 2

Çünkü Kadir-i Zülcelâl, yarattığı her bir varlık üstünde tevhide dair hakikatleri insana gösterip okutturuyor. Risale-i Nur’un muhtelif yerlerinde; 2055 yerde ‘ağaç’, 875 yerde ‘tohum’, 599 yerde ‘çekirdek’ ve 1380 yerde de ‘çiçek’ ismi geçiyor. Bunların hepsi de tevhide birer delildirler.

Meselâ ağacın ilk hayat safhası, çekirdek toprağa atıldıktan sonra çimlenme. Daha sonra sırayla çöğür, fidan, ağaç, dal-budak, yaprak, çiçek ve nihayet semeresi olan meyve veriliyor.

Ağaç, gövdesi içinde bulunan kılcal taşınım borularıyla cazibe-i dafia yani çekme ve itme kuvvetiyle topraktan aldığı suyu ağacın en uç noktasına ve yapraklarına kadar ulaştırır. Orta yaşlı bir ağaç günde 200 litre, yılda ortalama 35-40 ton suyu terleme yolu ile dışarı atıyor, buharlaşma özelliğinden dolayı adeta su üretiyor. 

Ağaçların dünya üzerinde sağladığı faydalara kısaca bakılırsa; atmosferdeki kötü havayı temizler, havayı kirleten gazları bünyesine alır, insan hayatı için gerekli olan oksijeni üretir, yaz aylarında havayı serinletir ve erozyonu önler. Kısaca çevre dengesinin temelini oluşturan ağaçlar tabiî hayat için önem arz etmektedir. 

Ağaçlarda ve bitkilerde şifa özelliği de vardır. Meselâ çınar ağacı ruhî bunalım yaşayanlara şifa; meşe, palamut, katran, ardıç ağaçları enerji kaynağı olduğu gibi sair ağaçların da her birinin ayrı ayrı özellikleri vardır. 

Bitkiler ve ağaçlar birer eczane-i kübra gibi Cenab-ı Allah’ın ‘Şafi’ isminin bir tecellisi olarak güneşten gelen zararlı ışınları emerler, virüsleri öldürürler. Aynı zamanda Cenab-ı Allah’ın ‘Kuddûs’ ismine, zihayat makamında oldukları için doğrudan doğruya ‘Hayy’ ismine, meyve verme cihetiyle ‘Rezzak’ ismine ayinedarlık ediyorlar. Ve hakeza…

AĞACA MANA-İ HARFİ İLE BAKMAK

Kur’ân ve Kur’ân’ın hakikî tefsiri olan Risale-i Nur ağaca mana-i ismîden ziyade mana-i harfî ile bakıyor. Şuursuz bir ağacın iç âlemindeki suyun sirkülasyonunu sağlayan İlâhî bir kuvvet olduğunu delillerle akla, kalbe ve ruha yakınlaştırarak; suyun tâbi olduğu itme ve çekme kanununun sadece bir sebep ve bir perde olduğunu gösteriyor.

Bediüzzaman Hazretleri, kâinatın yaratılışı ile bir çekirdekten bir ağacın yaratılışının bağlantısını şöyle ifade ediyor: “Halbuki bu kâinat öyle bir tarzda yaratılmış ki, bir çekirdeği halk etmek için, bir ağacı halk edebilir bir kudret lazımdır.” 3

Meselâ küçük bir çekirdekten koca çam ağacının yaratılışı: “Nasıl ki bir çam ağacının buğday tanesi kadar bir çekirdeği, koca çam ağacına bir mebde oluyor; kudret-i İlâhî o acib ağacı o çekirdekten halk ediyor. Milyondan ancak bir hisse o çekirdekte bulunurken, o çekirdek kader kalemiyle yazılan manevî bir fihriste olmuş. Yoksa bir köy kadar fabrikalar lâzımdır ki; o acib ağaç, dal ve budaklarıyla teşkil edilsin.” 4   

Bir incir ağacının küçücük tohumu veya bir ağacın çekirdeği, başlarında koca ağaçları taşıyor; dağ gibi yükleri kaldırıyor. Bu ifade, yani tohum ve çekirdeklerin başında koca ağacı taşımasının anlatıldığı ifade mecazî bir ifadedir. Kastedilen asıl mana; ‘küçücük tohum ve çekirdek içine koca ağacın planı ve programı yerleştirilmiş, ağaç bu plan ve program üzerine hareket ediyor’ manasıdır.

Çekirdeğin ve tohumun mahiyeti gayet basit ve zayıf iken, çekirdekten ve tohumdan hasıl olan ağacın mahiyeti ise gayet mükemmeldir. Ağacın böyle bir neticeyi meydana getirmesi, bütün işlerini tedbir ve idare etmesi mümkün değildir. Öyle ise çekirdek ve tohum her şeye kudreti yeten bir Zat’ın memuru ve hizmetkârıdır. Kudret sahibi yüce Allah, eşyaya emrediyor; eşya da emre itaat ediyor.

AĞAÇ NE DER?

Manen ağaca denilse: “Ey ağaç! Günde 200 litre suyu topraktan emiyorsun, emdiğin suyu terleme yolu ile tekrar dışarıya atıyorsun. Ne kadar harika işler yapıyorsun?”

Ağaç:  “Lisan-ı hal ile bu işlevi bana yaptıran bir dest-i kudret var. Bu iş benim maharetim değildir” diyecektir.                                                                                
Mevzuyu akla yakınlaştırmak için Bediüzzaman Hazretleri, Onuncu Söz Yedinci Hakikat’te bir elmayla kâinat arasındaki ilişkiyi şöyle nazara veriyor:                                            
“Bir elma; bir ağacın, belki bir bahçenin, belki bir kâinatın misal-i musağğarıdır.” 5

Ağacın semeresi olan elma, ağaç gibi bir külliyete sahiptir. Çünkü elma, ağacın küçültülmüş bir modelidir ve onun bütün hususiyetlerini taşıyor. Ağaçta ne varsa elmada da aynısı vardır.

Zaten elmanın içindeki çekirdeğin, ağacın genetik bir haritası olduğunu bugün fen ilimleri de tesbit etmiştir. Ayrıca hayatın hem ağaçta hem de elmada bulunması için, kâinatın teşkilâtları olan güneş, hava, su ve toprak gibi unsurların bulunması lüzumludur.

Tekrar ediyorum; elmanın, kâinatın küçük bir misali olması,  kâinatla irtibatlı olmasındandır. O elmanın vücut bulması için, bütün kâinat ve sebepler lâzımdır.

Öyle ise ağaç için nasıl kâinat gerekiyor ise, elma için de kâinat gerekiyor. Allah, kâinattaki bütün eserlerine öyle bir mühür vurmuş ki; taklidi mümkün değildir. Elma kiminse kâinat da onundur. Kâinat bütün müştemilatıyla sahibini yani Allah’ı tasdik ve ilân ediyor.

“Bütün eşcar ve nebatatın envaları, bil’icma, beraber ‘Lâ ilâhe illâllah’ diyorlar gibi lisan-ı hallerinden anladı. Çünkü bütün meyvedar ağaç ve nebatlar; mizanlı ve fesahatli yapraklarının dilleriyle ve süslü cezaletli çiçeklerinin sözleriyle ve intizamlı ve belâgatli meyvelerinin kelimeleriyle beraber, müsebbihane şehadet getirdiklerine ve ‘Lâ ilâhe illâ Hû’  dediklerine delâlet ve şehadet eden üç büyük küllî hakikati gördü.” 6  

HER MAHLÛK KENDİ DİLİNDE TESBİH EDER

Burada bütün eşcarın ve nebatatın lisan-ı hallerinden anlayan Said Nursî Hazretleri’dir. Bu hakikatleri mealen şöyle izah etmiştir: Nasıl biz konuşma dilimiz ile Allah’ı zikir ve tesbih ediyorsak; kâinattaki her bir mahlûk kendine özgü bir hal dili ile Allah’ı tesbih ve tezkir ediyor. Meselâ bir elma; üzerindeki harika nakış, sanat ve ikramlar ile sahibini tanıttırıyor.  Yani her şey Allah’ı işaret ediyor ve O’na dikkatleri çekiyor. Onlar hal ve vazife noktasından ne yaptıklarını bilmeseler de, Allah’ın sonsuz ilmi onlar adına biliyor.

“Nasıl ki bu ağacın menşei olan bir çekirdek  ‘el-Evvel’  ismine mazhariyetle o ağacın gayet mükemmel programını ve icadının noksansız cihazatını ve teşekkülünün bütün şeraitini câmi’ bir kutucuktur ki; hafîziyetin azametini ispat eder.

‘Vel-Ahir’ ismine mazhar olan meyvesi ise, çekirdekleriyle o ağacın işlediği bütün fıtrî vazifelerinin fihristesini ve amellerinin listesini ve hayat-ı sâniyesinin düsturlarını ihtiva eden bir sandukçadır ki, azami derecede hafîziyete şehadet eder.

‘Ve’z-Zahir’ ismine mazhar olan o ağacın suret-i cismaniyesi ise, öyle tenasüblü ve sanatlı ve süslü bir hulle, bir libas ve ayrı ayrı nakışlar ve ziynetler ve yaldızlı nişanlar ile tezyin edilmiş; güya yetmiş renkli bir huri elbisesidir ki, hafîziyet içinde azamet-i kudret ve kemal-i hikmet ve cemal-i rahmeti gözlere gösterir.

‘Ve’l-Batin’  ismine âyine olan o ağacın içindeki makinesi ise, öyle muntazam ve mükemmel ve mu’cizatlı bir fabrika, bir tezgâh, bir kimyahane ve hiçbir dalı ve meyveyi ve yaprağı gıdasız bırakmayan mizanlı bir kazan-ı erzaktır ki; hafîziyet içinde kemal-i kudret ve adalet ve cemal-i rahmet ve hikmeti güneş gibi isbat eder.” 7

ÇEKİRDEK,MEYVE VE DÖRT İSİM

Ağacın başı olan çekirdek, sonucu olan meyve ve zahiri olan gövdesi nasıl tevhide işaret ve delâlet ediyor ise, aynı şekilde ağacın iç kısmı olan organlarındaki mükemmel intizam ve ahenk de tevhide işaret ve delâlet ediyor. İnsanın dış görünüşü nasıl harika bir sanat olup sanatkârını ilân ediyor ise; aynı şekilde iç organlarının yüzlerce vazifeleri ve uyumlu çalışmaları, sanatkarını ilân ve ispat eder demektir.

Bu dört isim tevhidin en parlak bir delili olduğu gibi zımni olarak da haşre işaret eder. Zira bu dört isim hafîziyetin en parlak delilleri mesabesindedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de:  “Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’ı tesbih etmektedir. O, Aziz’dir, Hakîm’dir.” denilir.  (Hadid, 57)

 “Yedi gök, arz ve bunların içinde bulunanlar, O’nu tesbih ederler. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, ama siz onların tesbihlerini anlamazsınız. O, Halîm’dir, çok bağışlayandır.”  (İsra, 44)

Şu maddî âleme dikkat ile baktığımız zaman, her bir varlık üstünde Allah’ı işaret eden ve onu zikir eden levhaları görürüz. Bütün mahlûkların fıtrî ve halî yapmış oldukları duâlar ve tesbihler, duâ edilen ve tesbih edilen Zat’a işaret ve delâlet ediyorlar.

Nasıl şeffaf şeyler üstünde yansıyan ışıklar, güneşin varlığına işaret ve delâlet ediyor ise; aynı şekilde bütün mahlûkatın fıtrî ve halî tesbihleri de, Allah’ın varlığına ve birliğine şehadet ve işaret ediyorlar.

Âyetü’l-Kübra Risalesi’nde; Cenab-ı Hakk’ın varlığını, birliğini, kâinattaki mevcudatın lisanlarıyla ispat eden Bediüzzaman Hazretleri; kâinatta müşahede ettiği her bir âlem üzerinde, iman hakikatlerinden en büyüğü olan tevhide şahit göstermiştir.

Said Nursî hayalen gâh zemin üstünde dağlara, bitkilere, ağaçlara, nehirlere ve denizlere; gâh semada tayeran eder;  Güneş’in, Ay’ın, yıldızın, bulutun, rüzgârın ve yağmurun ahenkli hareketlerine ve vazifelerine bakar. Her bir varlık üstünde tevhidi ilân eden ‘La ilahe illallah’ kelâmını görür. 

Rüstem Garzanlı
Emekli Tarım Başuzmanı

27.01.2022

Dipnotlar: 

1- Mektubat, 19. Mektup, 1. Reşha.

2- Âsâ-yı Musa, s.185, 3. Nokta.

3- Âsâ-yı Musa, 5. Hüccet, 2. Nokta, s.190,

4- İşaratü’l-İ’caz, s.40

5- Sözler, 10. Söz, 7. Hakikat.

6- Âsâ-yı Musa, s.108, 1. Hüccet 6. Mertebe.

7- Âsâ-yı Musa, 1. Kısım 7. Mes’ele s.34

DEVAMI YARIN

Rüyâsında, imzalı kâğıt peşine düşen adam!

Rüyâyı uyaran hususlar, geçmişte yaşanmış güzel veya kötü haller, geleceğe yönelik beklentilerin tasavvuru, gündüz karşılaşan olayların rüyâ âleminde görünme halidir. Rüyâ, en çok uykunun hafiflediği veya uyanma zamanına rast geliyor.

Efendimiz Hazreti Muhammed (asm), rüyâyı üç kısma ayırmıştır.

1. Allah’tan bir müjde halinde gelen sâdık rüyalar,

2. Şeytandan gelen üzücü ve korkutucu rüyalar,

3. Kişinin kendisinden kaynaklanan rüyâlar. 1

Nefsanî ve şeytanî rüyâlar günlük yaşanan olayların olumsuz etkisinde kalarak korku ve tehdit sonucu görülen rüyâlardır. İnsanlar arasında sözü ve özü bir olmayan, yalan ve iftira ile hayatını sürdürenlere “itibarsız insan” denir. İtibarsız insanlarla ve tabire değmeyen rüyalarla muamele ve amel edilmez.

Amel edeceğimiz rüyâlar, rahmanî rüyâlardır. Rahmanî rüyâlar ya doğrudan doğruya Cenab-ı Allah (cc), tarafından veya melekler vasıtasıyla kalbe gelen gaybi rüyâlardır. Bu rüyâlara “rüyâ-yı Sâdık” denir. Hazreti Muhammed’in (asm), gördüğü rüyâlar sâdık rüyâlardır, aynı zamanda O’na (asm) rüyâsında vahiy de gelirdi.

Kur’ân’da, ‘Yusuf Sûresi’nde, Hazreti Yusuf’un (as) rüyasını ve tabir ettiği rüyâlardan bahsediyor. “Ey babacığım. İşte bu, daha önce gördüğüm rüyânın te’vîli. Rabbim onu gerçek kıldı.” 2
Hazreti Yusuf (as), rüyâsında anne-baba ve kardeşlerini sembollerle görmüştür. On bir yıldız kardeşlerini, güneş ve ay ise, anne-babasını temsil etmektedir. Onların secde etmeleri, Hazreti Yusuf’un manevî büyüklüğünü göstermektedir.

Bediüzzaman Hazretleri, “Rüya-yı sadıka benim için hakkalyakîn derecesine gelmiş ve pek çok tecrübatımla, kader-i İlâhînin her şeye muhit olduğuna bir hüccet-i kâtı’ hükmüne geçmiştir” der. 3

Mardin/Kızıltepe ilçesinde mukim Risale-i Nur Talebesi Hacı Hatip ağabeyin anlattığı manidar bir rüyâ ile konuyu kapatmak istiyorum. Kızıltepe’de Hacı Sabri Kılıç yanıma geldi, seninle alâkalı bir rüyâ gördüm dedi. Rüyâsı şöyle: “Rüyâmda, mahşerde sırat köprüsünün yanında bir grup bekliyordu. Bunlar kimdir? dedim. Dediler: Kur’ân okuyanlardır. Ben de Kur’ân okumuşum, dedim. O zaman sen de bu gruba katıl dediler. O sırada bir grup sırat köprüsünden geçtiler. Dedim: Peki bunlar kimdir? Onlar da Nurculardır. Ben de Nurcuyum, dedim. Bana, hani kâğıdın? Dedim: Kâğıdım yok. Dediler, Hacı Hatip’ten imzalı kâğıt alman lâzım. Bu kalabalıkta Hacı Hatip’i nerede bulacağım telâş içinde iken uyandım.” Hacı Hatip anlatıyor: Bu günlerde dershanenin ikinci katını yapıyoruz, paraya ihtiyacımız var, dershanenin inşaatına yardım edersen imzalı kâğıt alırsın. Bu rüyâda bizim de payımıza düşen mesaj vardır diye düşünüyorum.
Bir çok yerlerde dershane inşaat inşaatları devam etmektedir.

Bu günlerde yaklaştığımız şuhur-u selâseye, “Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şaban-ı Muazzamda üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar..” 4 Bu büyük manevî ticareti kaçırmayalım. İmkânı olanların dikkatine….Vesselam

Rüstem Garzanlı

24.01.2021

Dipnotlar. 
1- Ebü’l- Müin en- Nesefi.
2- Yusuf Sûresi, âyet 12/100.
3- Mektubat 28. Mektup s. 584.
4- Şuâlar, 14. Şuâ, s. 494.

Tevazu ve enaniyet

Tevazünün kısaca anlamı alçak gönüllülük ve kibirsizlik hâlidir.

Enaniyet ise tevazünün zıddıdır. Tevazu, vicdanı ve fikri güzelleştiren en önemli faziletlerdendir. Tevazünün en ileri şekliyle Hazreti Muhammed’de (asm) görülür. Konumuza ışık tutacak yüzlerce hadislerden bir tane… Bir gün Peygamberimizin, (asm) huzuruna birisi girer ve onun peygamberlik heybetinden dizleri titremeye başlar. Bunun üzerine Peygamberimiz kendisine: “Korkma! Ben Padişah değilim.” (1) buyurmuş.

Kâinatın efendisi Hazreti Muhammed, (asm) çok mütevazı şartlarda yaşamış, bütün hal ve hareketleriyle beşere örnek olmuştur.
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de tevazu ve haslet (huy) ile alâkalı şöyle buyurmuş: “Hasletlerin yerleri değişse mahiyetleri değişir. Bir haslet, yer ayrı, sima bir. Kâh dev, kâh melek, kâh salih, kâh tâlih. 

Misâli şunlardır: Bediüzzaman, insanın hasletleri yani “huy” ve davranışları yerine göre değişebileceğini, bir hasletin bir yerde “melek” olumlu iken başka bir yerde “dev” olumsuz olabiliyor. Devâmında “salih” iken, tam tersi yani “talih” olabileceğini belirtmektedir. Yani, birisinin hasletinden söz ederken özellikle ifrat ve tefritten kaçınmak, meseleyi iyi tahlil edip ona göre de hüküm vermek gerekir. Meselâ, “tevazu” iyi midir, kötü müdür diye karar vermeden önce “nerede, kime karşı” nasıl davranmalıdır.

Meselâ: “Zaîfin kavîye karşı izzet-i nefsi, kavîde tekebbür olur; kavînin zayıfa karşı tevazu’u, zayîfte tezellül olur.” (2) Zayıf bir adamın; kuvvetli bir adama karşı izzetli duruşu güzel bir hal iken, kuvvetli adamın; zayıf adama karşı dik durması çirkin ve abestir. Başka bir ifade ile zayıf adamın kuvvetli adama tevazu göstermesi bazı hallerde yalakalık sayılırken; kuvvetli adamın zayıfa alçak gönüllü olması tevazudandır. “…Allah, bir kulun hoşgörülü olması sebebiyle izzetini arttırır, Allah için tevazu gösteren kişiyi yüceltir.” (3)

Hülâsa: Tevazu olgun mü’min olmanın gereklerinden biridir. Ruhuna tevazu işlemiş olan kimse kendini başkalarından üstün ve farklı görmez. İsraftan ve lüks yaşamaktan uzak durup sade bir hayatı tercih eder. Tevazulu davranmanın aslında bir yücelme sebebi olduğunu bilir. Rasûlullâh Efendimiz (asm) tevâzuyu yaşayarak öğretmiş, hayatının her aşamasında oldukça sade bir hayat sürmüştür. Kendisi için ayağa kalkılmasını hoş görmemiş. (4) 

Bu örnek tutumunun yanı sıra insanları her vesileyle enaniyetten sakındırıp tevazulu olmaya çağırmıştır: “Allâh bana, mütevazı olup birbirinize karşı övünmemenizi ve birbirinize karşı haddi aşan davranışlarda bulunmamanızı vahyetti.” (5) buyurmuştur.

Keza, “Merhametli olana Allah da merhamet eder. Siz yeryüzündekilere şefkat ve merhamet gösterin ki, göktekiler de size merhamet etsinler.” (6)
Büyüklük sadece Allah’a mahsustur; kula ise tevâzulu olmak yakışır. 
Vesselâm….

Rüstem Garzanlı

13.01.2022

Dipnotlar:
1- Hakim, müstedrek H /4356.
2- Mektubat Hakikat çekirdekleri, s. 477.
3- Müslim, Birr, 69.
4- Tirmizî, Edeb.
5- Müslim, Cennet, 64.
6- Hadis,Tirmizî.

Boşanmak çare mi?

Eskide farklı kültürlerden olan fertler birbirleriyle pek evlenmezlerdi.

Çağımızda ise iletişim imkânlarının yaygın olması, insanları farklı kültürlerden buluşturup birbirleriyle evleniyorlar. Oysa eşler arasında ki anlaşmazlığın bir sebebi de kültür farkıdır.

Eş adayları arasında kültür uyumu önemli olduğu kadar fikir ve inanç uyumu, meslek ve meşrepleri de birbirine uygun olmalıdır. “Şer’an koca, karıya küfüv olmalı, yani, birbirine münasip olmalı, Bu küfüv ve denk olmak, en mühimi, diyanet noktasındadır.” 1 

Aynı kültür, aynı örf-adet ve dinî inanca sahip kişilerin birbirleriyle evlenmeleri sağlıklı bir ilişki için önemlidir. İnsanın hal ve hareketlerini konuşmasını, yeme içme adabına kadar kültürü belirler. Kendi adabına uygun olmayan birisi ile yapılan evlilik bazen arzu edilmeyecek sonuçlara kadar uzanabilir. Bunun için gerek kültür farkı olsun, gerek meslek ve meşrep farkı olsun eş seçiminde dikkat edilmesi gereken önemli bir husustur.

“Bahtiyardır o adam ki, refika-i ebediyesini kaybetmemek için, saliha zevcesini taklit eder, o da salih olur. Hem bahtiyardır o kadın ki kocasını mütedeyyin görür, ebedî dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da tam mütedeyyin olur; saadet-i dünyeviyesi içinde saadet-i uhreviyesini kazanır” 2

Bediüzzaman Hazretleri, yukarıda ki sözleriyle çatışmasız bir evliliğin tarifini yapmış, özellikle eşlerden mütedeyyin olanının taklit edilmesini bahtiyarlık olarak yâd etmiştir.

Erkek olsun, kadın olsun babalık ve annelik karakterleri taşıyacak duruma bakılmalıdır. Meselâ, kadın şunu düşünmeli: “Baba çocuğuma ve bana iyi bir model olabilir mi?” Yani iyi bir karaktere sahip mi, evine bakabilecek birisi mi? Erkekte, aynı duyguyu taşıyarak “bana iyi bir eş, çocuğuna, evine bakabilecek birisi mi?” şeklinde araştırıp analiz edilmelidir.

Evlilik gibi önemli bir aile müessesesini kurmak isteyenler iyi niyet ile birlikte yola çıkmalı, hem dünya hem ahirette beraber olmayı düşünerek evlenmeye karar verilmelidir. Evlenmeye karar verirken anlaşmazlık, geçimsizlik, ayrılma hiç akla gelmemelidir.

Ancak kimi zaman evlilikler çıkmaza girebilmektedir. Efendimiz, (asm) “Allah katında en sevimsiz olan helâl, boşanmadır” 3 buyurmuştur.

Boşanma, eşler arasında mutsuz bir evlilikten çıkış yolu olsa da, iki tarafta ekonomik ve sosyal yönden sarsıldığı gibi, çocuklarıyla birlikte ruhî yönden de ailenin yıkımı demektir. Bizde sert mizaçlı bir adam vardı, zaman zaman hanımına eziyet ediyordu. Komşuları onlara müdahale edince. Kadın: “Kocam, şu anda sinirlenmiş bırakın biraz sonra sakinleşir” diyordu. Kadın kocasını idare ede ede zamanla beyi mütedeyyin biri oldu, çocuk sahibi oldular, geçmiş sıkıntıları mutlu bir aile hayatına döndü. Evet, hiçbir erkeğin eşine hakaret etmeye hakkı yok ve olamaz da, yalnız yuvayı yıkmaktansa bir şekilde birbirlerini ikna edip idare etmek en uygunudur.

Hülâsa: Erkek olsun, kadın olsun kendini evliliğe hazır hissedecekleri zaman hadis-i şerifi ölçü alıp koca karıya küfüv olmalı ve diyanet noktasında seçim yapılmalıdır. Aralarında anlaşmazlık olsa da işi boşanmaya kadar götürmeden evliliği kurtarmak için ellerinden geleni yapmalı, dargınlık ve kırgınlık anlarında anlık kararlar verilmemeli, azamî derecede barış için gayret gösterilmelidir.

Rüstem Garzanlı

31.12.2021

Dipnotlar:
1- Lem’alar 24. Lem’a. 2- Lem’alar 24. Lem’a. 3- İbn Mâce, Talâk, 1.