Etiket arşivi: rüstem garzanlı

Muhabbete muhabbet edelim

Evvelâ muhabbeti, muhabetullah olarak görmemiz lâzım. Çünkü muhabbetullah, Allah’ın kemâl ve cemâlini idrak, takdir ve takdis edebileceğimiz ölçüde kalp, ruh ve aklımızda yerleşen bir esastır. Cenab-ı Allah (cc) insanın kalbine muhabbet kabiliyeti lütfetmiştir ki bu muhabbetin de esası Allah’ı ve sıfatlarıyla birlikte tanımak ve O’na kulluk görevi yapmaktır. Aslında ne kadar güzellikler varsa O’nun zatının güzelliğindendir. Bunun için “muhabbet şu kâinatın bir sebeb-i vücudu…” 1 olmuştur.

Bundandır ki, insanoğlu her hoşuna giden şeye bir şekilde muhabbet besler. Meselâ aile hayatının esası ve devamı muhabbete bağlıdır; muhabbet kalktığında aile hayatı bozulur. Cemaatlerin rabıtası, ittihad ve tesanüdünü sağlayan muhabbettir. Cemaatlerin şirket-i manevîyesini teşkil eden gene muhabbettir. Hatta bir devletin devamı ve bekası da yöneticiler ile yönetilenler arasındaki bağı kuran gene muhabbettir. 

Aralarında muhabbet bağı koptuğu an, memleketin huzuru da bozulur.

Demek ki, “insan-ı mü’minde, hayatına ve bekasına ve vücuduna ve dünyasına ve nefsine ve mevcudata karşı türlü türlü muhabbetleri ve şedid alâkaları, o istidad-ı muhabbet-i İlâhiyenin tereşşuhatıdır.” 2

Keza, “Bütün kâinâtın mâyesi muhabbettir. Bütün mevcudatın harekâtı muhabbettir. Bütün mevcudattaki incizap ve cezbe ve câzibe kanunları muhabbettendir.” 3

Said Nursî Hazretleri hayatı boyunca gerek tefekkür sahasında, gerek ameli hayatında muhabbet düsturuna önem vermiştir. Kendine düstur edinen muhabbeti talebelerine de Kur’ân’ın hizmet metodunda muhabbeti öncelikli düstur edinmiştir.

Risale-i Nur’un dört esasından şefkat ve tefekkür düsturu muhabbete dayanıyor. Bediüzzaman Hazretleri sadece insanlara değil, kâinatta bulunan on sekiz bin âleme canlısı-cansızı her şeye muhabbet göstermiştir.

Kara sineklerin istirahatını bozmamak için elbisesini ipe astırmamış, yediği çorbanın tanelerini karıncalara ikram etmiştir. 

Konumuzu Bediüzzamanın şu ifadeleriyle özetlemek isterim: “semavat zemine gıbta eder ki; zeminde hâlisen lillah sohbet ve zikir ve tefekkür için, bir-iki adam, bir-iki nefes, yani bir-iki dakika beraber otururlar; kendi Sâni’-i Zülcelâl’inin çok güzel âsâr-ı rahmetini ve çok hikmetli ve süslü eser-i san’atını birbirine göstererek Sâni’lerini sevip sevdirirler, düşünüp düşündürürler.”  4

Haydi, zikir ve tefekkür için, ittihad ve tesanüd için, hâlisen lillâh için muhabbette buluşalım.

Dipnotlar:

1- Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal, s. 574.

2- Lemâ’lar, On Birinci Lem’â, s. 187.

3- Sözler, s. 624.

4- Barla Lâhikası, s. 2

Rüstem Garzanlı

13.11.2020

Dipnotlar.

1-Sözler,Yirmi dördüncü Söz.Beşinci Dal.s.574

2- Lemâ’lar, On birinci lem’â, s.187

3-Sözler, s.624

4-Barla Lahikası, s.260

Allah da sizi sevsin

Sevgi bir şeye veya bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygu olarak tanımlanıyor. Sevgi geniş kapsamlı bir kavram olduğu için bir kaç kelime ile tarif etmek yeterli olmuyor. Kâinatın yaratılış gayesini içine alan, kâinatı var eden, tanımlayan, güzelleştiren ve insanları birbirine bağlayan sevgidir.

O zaman en başta Allah’ı sevmek, daha sonra diğer sevgileri de onun adına sevmektir. O’nu sevmekle bütün sevgiler değer kazanıyor. ”İman edenler ise en çok Allah’ı severler.” 1, Bundan dolayı sevginin odak merkezinde Allah sevgisi olmalıdır. Ondan sonra Allah’ın Resulü Hazreti Muhammed’dir (asm). “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah’da sizi sevsin…” 2, Bu âyet ile, Hazreti Muhammed’e (asm) uyma iradesinin ortaya konması, Allah’ın sevgisine ve mağfiretine mazhar olmanın ön şartı sayılmıştır.

Bütün sevgilerin özü ve mayası Efendimizin (asm) nurundan geliyor. “Sen olmasaydın, sen olmasaydın, Ben âlemi yaratmazdım.” Bu hadisi Kudsî’den anlaşılıyor ki kâinat sevgi üzerine yaratılmıştır.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, sevginin önemine şöyle bir vurgu yapmış: “Evet, evet, evet! Eğer kâinâttan risâlet-i Muhammediyenin (asm) nûru çıksa, gitse, kâinât vefat edecek!” 3, Demek ki, kâinatın hem yaratılış gayesi, hem ona hayat veren, hem de hayatı anlamlandıran sevgidir. Keza, “Muhabbet, uhuvvet, sevmek, İslâmiyet’in mizacıdır, rabıtasıdır.” 4, diyor. Demek ki İslâmiyet’i doğru yaşamakta, sevgiden geçiyor….

Sevginin ana unsurlarından sayılan iyi niyet, hoşgörü, tebessüm, karşı tarafı incitmeyecek şirin bir dildir. İnsanlar arasında sağlam bağ kurma yöntemleri ‘Allah için sevmekte birleşiyor ve kuvvet kazanıyor.

Yani sevgi ve niyet sözde belirgin olmalıdır. Yüzdeki tebessüm pırıltıları karşıya aksetmiyorsa yapmacık bir sevgiden ibaret olur, böyle muhabbet ve sevginin akıbeti de kısa oluyor.

Sevgi öyle bir iksirdir ki “Nar’ı Nur’a çevirir. İnsanlar arasına muhabbeti yerleştirir; zaten sevginin olmadığı yerlerde hayat zorlaşıyor. Sevgi hayattan çekildikçe, dünyanın tadı kaçıyor. Hatta içinde sevgi olmayan ibadet dahi faydasızdır.

Efendimizin (asm) bir hadis-i Şerifi ile yazıyı bitirmek istiyorum: ”Allah’ın Resulü buyurmuşlardır ki: Nefsim Kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki; iman etmedikçe Cennete giremezsiniz ve birbirinizi sevmedikçe de gerçek anlamda iman etmiş olamazsınız. Size şayet yaparsanız birbirinizi seveceğiniz bir şey konusunda size bilgi vereyim mi? Selâmı aranızda yayınız…” 5 

Esselâmün aleyküm…

Rüstem Garzanlı

05.11.2020

Dipnotlar:

1- Bakara Sûresi, Âyet, 165.

2- Al-i İmran Sûresi, 31 Âyet.

3- On Dokuzuncu Sözün Zeyli s. 110.

4- Mektubat, Uhuvvet Risalesi, Dördüncü Kelime.

5- Müslim.

İnsan bir yolcudur…

Yolumuzda ve önümüzde ölüm var. Ecel gizli olduğundan her vakit gelebilir. Genç, ihtiyar farkı yoktur. Son zamanlarda birçok yakınlarımız ve tanıdıklarımızın vefatları ile sarsıldık. Dört Ekim Pazar günü Eyüp Sultan Camii’nde öğle namazını müteakiben Eyüp Sultan Camii’nin haziresinde defnedilen Mehmet Fırıncı Ağabeyin vefatı Nur camiası için üzüntü vesilesi oldu. Fırıncı Ağabeyimize rahmet dileriz.

“İnsan bir yolcudur. Bu yolculuk ise âlem-i ervahtan, rahm-i mâderden, sahavetten, gençlikten, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, sırattan geçer bir uzun sefer-i imtihandır.” 1

Madem ki yolcuyuz ve yolumuzda da ölüm gibi bir hadise var, o zaman bu hayat yolunda dikkatli ve çok ihtiyatlı yürümek gerekir. Çünkü insanın bir kelimede, bir sözde, bir göz kırpmada, hatta yanlış atılan bir adımda bile batmak tehlikesi vardır.

Kelimeler ve sözler ne kadar düşünülür, tartılıp sarfedilirse o kadar lâtif ve güzel olur. Acı sözler ise sonuç itibariyle acıları doğurur.

Hazreti Ali (ra) ne güzel söylemiş: “İnsanın kaderi dili altında saklıdır.”

“Ya sırtımıza alıp taşıyoruz, ya ayağımızın altına alıp çiğniyoruz. Öğrenemedik bir türlü yan yana yürümeyi” Yani ifrat ve tefrit arasında gidip-geliyoruz.

Bediüzzaman Hazretleri, ifrat ve tefritten uzak kalmayı; vasat ve itidal ile hareket etmeyi tavsiye etmiştir. Çünkü ifrat tehlikeli olduğu kadar tefrit de bir o kadar tehlikeli ve zararlıdır.

Evet mevzubahis olan ölüm yolculuğu için bütün maddî tehlikelerden sıyırıp, sırat-ı müstakime vasıl olmak için çaba göstermeliyiz.

Hergün dünyadan uzaklaşıp âhirete doğru yaklaşıyoruz. Dünyaya bizi bağlayan tül’u emel ve hayal ettiğimiz ümitlerden, dost ve ahbaplarımızdan ölüm bizi uzaklaştırıyor. Kabir tarafına doğru inişten koşarak gidiyoruz. Demek ki, ölüm manen bizi gaflet uykusundan uyarıyor, ikaz ediyor!

“Nev’-i insanî bir nefistir, dirilmek üzere ölecek ve küre-i arz dahi bir nefistir, bakî bir surete girmek için o da ölecek. Dünya dahi bir nefistir, âhiret suretine girmek için o da ölecek.” 2

“….dâr-ı imtihan olan dünyaya gönderilen insanlar, ticaretlerini yapıp vazifelerini bitirip ve hizmetlerini itmam ettikten sonra yine onları gönderen Hâlık-ı Zülcelâl’ine dönecekler ve Mevlâyı Kerîmlerine kavuşacaklar. 3

…..Biz gidiyoruz, aldanmakta faide yok. Gözümüzü kapamakla, bizi burada durduramazlar. Sevkiyat var.” 4

Hülâsa: Mevlânâ Celâledin-i Rumî ölümü bir şeb-i aruz (düğün gecesi) olarak görmüş, Bediüzzaman Hazretleri de Ölümün peçesi gerçi karanlık, siyah, çirkin ise de mü’min için asıl siması nurânîdir, güzeldir, idam değil, firak değil, ebedî hayatın başlaması, dost ve ahbaplara kavuşma vasıtası olarak gör- müştür. Vesselâm…

14.10.2020

Rüstem Garzanlı

Dipnotlar:

1- Mesnevî-i Nuriye, Onuncu Risâle s. 223.

2- Lem’âlar, 26. Lem’a, Sekizinci Rica, s. 231.

3- Mektubat 20. Mektup, s. 248.

4- Lem’alar, Yirmi altıncı. Lem’a 3. Rica s. 224.

Haset, fena insanların silahıdır

Haset, sosyal hayatta birisinde olmayıp başkasında bulunan maddî veya manevî güzel hasletlerinden rahatsız olmaktır. Meselâ başkasının işinden, malından, giyiminden, başarısından, aile yaşantısından, çocuklarının tahsilinden veya ilminden kıskanmak hasede birer örnektir.

Haset edenler, başkasının kendinden üstün olan iyi meziyetlerinden kıskanırlar. Ruh ve kalpleri pis levhalarla alude olmuş, hedef ve maksatları varlıklı veya kendinden yüksek olan insanların gıybetini yaparlar.

Kıskanç insanlar toplumda da, Allah’ın yanında da sevilmeyen insanlardır. Oysa “Bir Müslüman kendisine istediği bir iyiliği, başka bir Müslüman için istemezse ve bir Müslüman, kendine gelecek bir kötülüğü istemediği halde o kötülüğü başka bir Müslüman için isterse onun imanı tam değildir.” 1

Keza, İmam-ı Gâzali ”Bütün kötülüklerin başı, kaynağı üçtür. Haset, riya ve ucb” buyurmuş.

Haset eden insan tekebbürlü (kibirli) oluyor. Başkasının hukukuna tecavüz eder, hatta en büyük günahlardan sayılan gıybeti yapar. Oysa Hadis-i şerifte “…haset etmeyin, birbirinizi kardeş gibi sevin, çekiştirmeyin, Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, yardım eder. Onu kendinden aşağı görmez.”2 buyurulur.

Tarihte ilk haset ve kıskançlık eden şeytandır. Hazreti Âdem babamızı çekememesi kendisini isyana götürmüştür. Demek ki o zamandan günümüze kadar gelen kıskançlık ve haset insanların ruh ve kalplerine yerleşen müz’iç (rahatsız eden) bir kalp hastalığıdır.

Bediüzzaman Hazretleri haset hastalığına şöyle bir reçete sunmuştur: “Hasedin çaresi Hâsid adam, haset ettiği şeylerin âkıbetini düşünsün. Tâ anlasın ki, rakibinde olan dünyevî hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet, fânidir, muvakkattir. Faydası az, zahmeti çoktur. Eğer uhrevî meziyetler ise, zaten onlarda haset olmaz. Eğer onlarda dahi haset yapsa, ya kendisi riyakârdır; ahiret malını dünyada mahvetmek ister. Veyahut mahsûdu riyakâr zanneder, haksızlık eder, zulmeder.” “…Eğer adâvet hasetten gelse, o bütün bütün azaptır. Çünkü, haset evvelâ hâsidi ezer, mahveder, yandırır. Mahsud hakkında zararı ya azdır veya yoktur.” 3

Haset edilen şeylerin tamamının geçici olduğunu, Allah katında kıymet almanın mal ve servet ile olmadığını düşünürsek fani dünyanın mal ve serveti hased etmeye değmez.

Hülâsa: Haset kötü bir eylem olmasına rağmen, hasetçi, hasedi eylem ve amele dökmediği müddetçe inşaallah mesul olmaz. Yani insan kusurunu bilse ve bu eyleminden rahatsız olursa bir cihetle tövbe anlamına gelmiş olur. Aksi durumda hasid bu dünyada da bir nev’i Cehennem azabı içindedir.

Rüstem Garzanlı
25.09.2020

Dipnotlar:

1- Hadis, Buharî.

2- Hadis, Buharî.

3- Mektubat, Yirmi ikinci mektup.

Risale-i Nur Talebesinin vazifesi

“Risale-i Nur’a intisap eden kimsenin en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak ve yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan ve yazdıran ve okuyan, Risale-i Nur Talebesi ünvanını alır.” 1

Evvelâ şunu da ifade edeyim ki, Risale-i Nur Talebesi kalplerinde muhkem ve sarsılmaz bir imân ve yüksek bir şefkat vardır. Nur Talebesi insanların dünyevî ve uhrevî saâdetine adamış, Kur’ânî hakikatleri tebliğ eden ehl-i sünnet velcemaat zümresinden Kur’ân’ın hakikî şakirdidir.

Risâle-i Nur eserleri ise Kur’ân’ın hakikî malıdır. Risale-i Nur Talebeleri de o Kur’ân’ın cadde-i kübrasında yürüyenlerdir. Risale-i Nur Talebelerinin gâyeleri Kur’ân-ı Hakîm’in hakikî bir tefsiri olan Risale-i Nurlar’la evvelâ kendi imanlarını, sonra başkaların îmanlarına kuvvet vermek için hizmet ederler.

Risale-i Nur Talebesi şahsî kemalatlarını da iman yolunda feda ederek mü’minlerin dünya ve ahiret saadetlerine çalışırlar. Başkasının saadetine çalışırken kendi aralarında da samîmîyeti, uhuvveti, tesanüdü ve sadâkati de elden bırakmazlar. Hatta denilebilir ki aralarındaki kardeşlik nesebi kardeşlikten daha ileridir.

Risale-i Nur Talebelerin geneli şirket-i manevîye teşkil ederek binler hükmünde manevî kazançları ile insanlığa ve İslâm’a hizmet ediyorlar. Sevme ve sevilme prensibiyle affetmeyi düstur edinmişler.

Müellif Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin sergüzeşte-i hayatına bakılırsa sürgün, hapis, zulümlere muhatap olmuş. Kanun namına kanunsuzluğa uğramış, sabır ve tahammül etmiş, hatta onu idam ile yargılayanları bile affetmiştir. Bediüzzaman’ın bu azim ve yüksek dirayeti talebeleri için bir hayat tarzı olarak devam ediyor.

Risale-i Nur Talebelerinde sadâkat esastır. Her bir hakikî Nur Talebesi sıddıklar zümresindedir. Bediüzzaman, bunun için mektupların başında “Aziz, sıddık ve sadık” gibi ifadeler kulanmıştır.

Said Nursî Hazretleri Risale-i Nurlar dairesindeki hizmet metodunu prensip edip, aynı minvâl üzere hizmet-i Kur’âniyeye sadâkatle bağlı hareket etmiş, hatta bazı talebelerine Kur’ân ile yemin ettirmiştir. Sadâkat ve vefa duygusu her bir Risale-i Nur Talebesi için önemli bir düsturdur.

Keza, Nur Talebesi şefkat kahramanıdır. Risale-i Nurun dört esası “Âcz ve fakr, şefkat ve tefekkür” tarikıdır. Bediüzzaman Hazretleri insanlığa iman gibi büyük bir makamı kazandırmak için şefkatini şöyle beyan etmiş: “Eğer Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa Cenneti de istemem. Orası da bana zindan olur. Milletimin îmânını selâmette görürsem Cehennemin alevleri içinde yanmaya râzıyım, çünkü vücûdum yanarken gönlüm gül, gülistân olur.” 2

Şunu da ifade edeyim: 1967’de Kurtalan Ortaokulu’nda öğrenciydim. Kurtalan küçük bir ilçeydi, herkes birbirini tanırdı. O zaman “Nurcu” sözleri halk arasında yaygındı. Çarşıda bir Nur Talebesi geçtiği zaman halk arasında “Şu geçen Nurcudur” diyorlardı.

Nurcular yürürken sağa-sola bakmazlardı, yürüyüşleriyle, duruşlarıyla, konuşmalarıyla tanınırdı.

Rüstem Garzanlı

Dipnotlar:

1- Tarihçe-i Hayat, s. 284.

2- Tarihçe-i Hayat, s. 630.