Etiket arşivi: eymen akça

Risale-i Nur’da Yaratılış ve Sembolik İfadeler

Soru 9: Lem’alar 17. Lem’anın 14. Nota’sının Remizleriyle beraber açabilir misiniz? Ayrıca 4. Remiz sonundaki “kelime-i tevhid ile kalbi söylettirmek ve ruhu işlettirmektir” sözünde Üstad burada neydi kasdetmiş? Tarikatlardaki gibi mi?

Cevap 9: Bu bölüm 4 remizden oluşuyor. Remiz, sembolik ifade demektir. Yani meseleyi bir dış yönüyle anlayacaksın, bir de sembolik olarak anlatmaya çalıştığım bir mesele var. Onu görmezsen diyor Üstad, asıl kasdettiğim şeyi anlamamış olacaksın. İnşaallah her iki boyutu beraber ele alacağız:

BİRİNCİ REMİZ: Ey esbabperest insan! Acaba, garip cevherlerden yapılmış bir acip kasrı görsen ki yapılıyor. Onun binasında sarf edilen cevherlerin bir kısmı yalnız Çin’de bulunuyor. Diğer kısmı Endülüs‘te, bir kısmı Yemen‘de, bir kısmı Sibirya‘dan başka yerde bulunmuyor. Binanın yapılması zamanında, aynı günde şark, şimal, garp, cenuptan o cevherli taşlar kolaylıkla celb olup yapıldığını görsen, hiç şüphen kalır mı ki, o kasrı yapan usta, bütün küre-i arza hükmeden bir hâkim-i mu’cizekârdır?

İşte, herbir hayvan, öyle bir kasr-ı İlâhîdir. Hususan insan, o kasırların en güzeli ve o sarayların en acibidir. Ve bu insan denilen sarayın cevherleri, bir kısmı âlem-i ervahtan, bir kısmı âlem-i misalden ve Levh-i Mahfuzdan ve diğer bir kısmı da hava âleminden, nur âleminden, anâsır âleminden geldiği gibi; hâcâtı ebede uzanmış, emelleri semâvat ve arzın aktârında intişar etmiş, rabıtaları, alâkaları dünya ve âhiret edvârında dağılmış bir saray-ı acip ve bir kasr-ı gariptir.

İşte, ey kendini insan zanneden insan! Madem mahiyetin böyledir; seni yapan ancak o Zat olabilir ki, dünya ve âhiret birer menzil, arz ve semâ birer sayfa, ezel ve ebed, dün ve yarın hükmünde olarak tasarruf eden bir Zat olabilir. Öyleyse, insanın mâbûdu ve melcei ve halâskârı O olabilir ki, arz ve semâya hükmeder, dünya ve ukbâ dizginlerine mâliktir.

Zahir manada Üstad yaratma sistemindeki kompleksliği nazara sunuyor. Yani insan veya hayvanların fiziksel yapısının oluşabilmesi için yaratılış âleminin tamamına hâkim olmak gerekir. Çünkü hayvanlar ve insanlar, dış dünyanın süzülmüş, damıtılmış hali gibidirler. Bedenine lazım ısı ve ışık, güneşten; hayatına lazım su, bulutlar ve su buharı vasıtasıyla denizler ve okyanuslardan; mineral maddeler ve vitaminler, kara parçaları ve topraklardan geliyor. Mesela Türkiyeli bir kişinin özellikle şehirde doğan bir insanın bedeni, annesinin yediği yiyeceklerle örgüleniyor. Annesinin yediği sebze ve meyveler ise Türkiye’nin dört bir yanından hatta kişinin imkanına göre dünyanın dört bir yanından geliyor. O gıdalar anne vücudunda parçalanıp göbek bağıyla ceninin bedenine geçiyor, ceninin beyni, kalbi, cildi, gözü, kulağı, sinirleri, kemikleri annesinin yediği gıdalarla inşa ediliyor. İşte bu noktada Üstad tespiti yapıyor: Bütün yeryüzünü elek gibi eleyip gerekli malzemeleri tespit ederek bir araya getiremeyen kişi o cenini yaratamaz, büyütemez. Demek dünyanın doğusuna, batısına, kuzeyin ve güneyine aynı anda hâkimdir. Veya Türkiye’nin…

Hayvanlarda zaman algısı olmadığı için Üstad insanın yaratılışında zaman algısını da devreye sokuyor. Olayı daha da büyütüyor: Geçmiş zamana ve gelecek zamana, dünya ve içindekilere ve dünyayı kuşatan bütün semalara, hatta Âhirete ve ebediyete hâkim olamayan birisi insanın yaratıcısı ve sanatkârı olamaz. Çünkü insanın hacetleri ebediyete uzanmış, emelleri yerler ve göklere yayılmış, kalbi ve ruhunun bağları dünya ve Âhiretin devirlerine ve dönemlerine dağılmış. Bu açıdan insan acayip bir saray ve garip kasırdır. Bütün yaratılış âlemine hükmedemeyen yaratılış âleminin çekirdeği, özü ve özeti olan insanı o âlemden süzüp yapamaz. İnsanda hayvanlarda olmayan, şuur (kendi kendinin ve başkalarının farkında olma), hafıza, hayal gücü, geçmiş-gelecek algısı, ölümsüzlük arzusu gibi özellikler bulunuyor. Hafızasıyla, Levh-i Mahfuz’un cilvesini kendinde taşır, onunla bağı var; hayaliyle Âlem-i Misalin cilvesini kendinde bulundurur, onunla ilişkisi var. Bu manada bütün yaratılış âleminin meyvesi, çekirdeği insandır.

Remiz yönüne gelirsek: İlim sıfatının temeli, “ihata” dır. Yani kuşatmak… İhata sıfatından türetilmiş Esmaü’l-Hüsna ise “el-Muhît” tir. İhata ise, 4 şeyi elde etmekle olur. “ Bir şey nereden başlar ve gelir? O şey nereye uzanır, varır ve gider. O şey ne vazife görür, neye yarar ve nasıl bir işletim sistemine sahiptir? ” Bunları Üstad başka yerlerde “ Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun? ” şeklinde fen ve felsefenin çözemediği sorular olarak sıralar. Bu 4 soruyu ifade eden ve Muhit ismini teşkil eden 4 Esma-yı Hüsna var: Evvel, Âhir, Zâhir ve Bâtın.

Evvel ismi “ Nereden geliyorsun? ” sorusunun cevabıdır. Temsildeki Çin ülkesine tekabül ediyor. Âhir ismi “ Nereye gidiyorsun? ” sorusunun cevabıdır. Temsildeki Endülüs (şu anki İspanya) ülkesine tekabül eder. Zâhir ismi “ Ne vazife görüyorsun, necisin? ” sorusunun cevabıdır. Temsildeki Sibirya ülkesine tekabül eder. Bâtın ismi ise “ Necisin sorusunun içindeki ne mânân var, nasıl bir işletim sistemin var? ” sorusunun cevabıdır. Temsildeki Yemen ülkesine tekabül eder. Çin, güneşin doğduğu, ilmin de güneş gibi insanlık âleminde doğduğu yerdir. “İlim Çin’de de olsa gidip alınız”[1] hadisi bu remzin anahtarıdır.

Eski Dünya, 3 kıtaydı: Asya-Avrupa-Afrika… Bu temsil bu bilgiye dayanıyor. Yemen, en güney olarak biliniyordu. Sibirya, en kuzey; Endülüs, güneşin battığı yer ve ülke… İspanya’nın güneyinde Afrika kıtası ve o kıtanın kuzey batı ucu olan Fas ülkesi bulunur. Fas’ın Arapça ismi Mağrib’dir. Yani güneşin battığı ülke… Güneşin hareketine göre, insanlık dünyasının güneşi olan ilim ve hikmet de aynı şekilde temsil haline gelmiş. Amerika kıtası ise Yeni Dünya’dır. Yani Kuzey ve Güney Amerika, Âhiret Âlemi’nin sembolüdür. Rüyalarda da bu ülke temsilleri aynen böyle görünüyor.

Daha geniş plandan bakıldığında Evvel, Ezelî demektir. Âhir, Ebedî demektir. Bu iki isim, bütün “zaman”ı ifade eder. Zâhir, yaratılmış her şeyin dışı ve maddesi demektir. Bâtın, yaratılmış her şeyin içi ve manası ve hakikati demektir. Bu iki isim de bütün “mekân”ı ifade eder. Yani yaratıcı olmak için bütün zaman ve mekânı kuşatmak, Muhît ismine mazhar olmak şarttır. Bütün zamanı ve mekânı kuşatmak ise, zamansız ve mekansız olmakla mümkündür. Bütün zamanlara ve mekânlara bu cihetle hâkim olan, isterse zamanı ve mekanı bükebilir, katlayabilir, atlatabilir. Tayy-ı zaman, tayy-ı mekan, bast-ı zaman gibi kerâmetler bu hakikate dayanıyor. Allah’ın zamansız ve mekânsız olduğunu, zaman ve mekânın Onun kontrolünde bir mahluk olduğunu bilmeyen ve buna yakinen iman etmeyen biri o kerametleri ve bunlara benzeyen mucizeleri anlayamaz.

[1] Beyhakî, Şuabu’l-İman-Beyrut,1410, 2/253.

Enâniyet (Benlik) Hakkında Bir Soru ve Hücumat-ı Sitte Enâniyet Bahsi’nin İzahı

Soru 8: Mektubat Kitabı’nın 29. Mektub’un 6. Kısmı’nın 5. Desise-i Şeytaniye’sini açabilir misiniz?

Cevap 8: Bu kısım Enâniyet hakkında… Yani benlik. Her bir insanda nefs-i emmare ve enaniyet bulunuyor. Her ikisinin arzularının, hedeflerinin neler olduğu, bazı hastalıkları ve kurtuluş çarelerini İhlas Risalesi Notları’nda yazmış ve yayınlamıştık.

Enaniyet, özellikle ilim ehlinde olur. Olunca da çok tehlikelidir. Çünkü kendi fikirlerini beğenir, tek doğru veya en doğru fikir onunki olduğunu iddia eder ve buna inanır. Bu tarz kişiler içinde en tehlikelisi ilmi, sırf başkalarını ezmek için elde eden tiplerdir. Bazıları ilmi alır fakat amel etmek için. Belli derecede amel de eder. Fakat yine kendi bildiğinden şaşmaz. Bu biraz daha masumdur çünkü derdi ameldir. Çok az bir kısım ise kulaklarını yeni fikirlere açar, kendinin yanlış olabileceğini de göz önünde tutar. Eğer muhatabı delillerle doğruyu veya en doğruyu ispat ederse hemen o fikri kabul eder. Bu kişiler benliği merkeze koymayan, Hakikati merkezleştiren dengeli kişilerdir. Öncekilerin derdi kendilerini duyurmak ve ona dair övgüleri duymak iken, bu kişinin derdi Hakkı ve Hakikati duymak ve duyurmaktır. Bu kişi Rabbi ile, Onun mucize ilmi ve Kur’anı ile iftihar eder. Bundan ciddi bir zevk alır.

İnsan benliği, karakter olarak kedi gibidir. Okşanmak ve yumuşak söz ister. Tembeldir. Yük almak istemez. Rahatına düşkündür, sobanın altında veya yanında yatan kedi gibi… Süt ile beslenmeyi sever. Yani ilimle… Ufak bir iş yapsa büyük bir iş yaptım havasına girer. Fareyle oynayan kedi gibi… 40 yılda bir büyük iş yapsa ömür boyu unutmaz ve bunu ha bire söyler. Kuş yakalayan kedi gibi… Oyalanmayı, oyunu sever. Yumakla oynayan gibi… Devamlı kendini aklar, hiçbir eleştiriyi kabul etmez. Kendini yalayıp duran kedi gibi… Nefs-i emmare ise, buna mukabil tam bir köpek gibidir.

Enaniyet bu manada övgüyü, takdiri ve okşanmayı sevdiği için ilim adamlarından özellikle karakteri içe dönük yapılı kişiler açısından çok tehlikelidir. Üstad der: “ Hakikaten, insanda en tehlikeli damar enâniyettir. Ve en zayıf damarı da odur. Onu okşamakla çok fena şeyleri yaptırabilirler. ” Üstad bu noktada uyarır: “ Ey kardeşlerim! Dikkat ediniz, sizi enâniyette vurmasınlar, onunla sizi avlamasınlar. ” Tabir-i caizse, dine hizmet eden kişi Hak ve Hakikate tabi olduğunda yırtıcı bir aslan iken ve gardını almışken, iltifatlar ve övgülerle karşılaşınca anında yavru bir kedi gibi olur. İşte o anda onu ehl-i dalâlet avlar. İşte ihlas, övgülere sağır olmak ve ezelden ebede bütün övgüleri Allah’ın hakkı ve malı bilmektir. Ki Mutlak Tevhidin gereği budur. Bu ihlaslı tavır olursa arslan arslanlığını asla kaybetmez. Hz. Hamza’nın ismi “ Esedullah ” ( Allah’ın Aslanı ) olarak vurgulanırken, diğer bir ünvanı da “ Leysullah ” tır.[1] Yani Allah’ın hiçi… Bu hiçliğini bildiği ve hissettiği için o daima aslandı. Avlanmıyordu. Allah bizleri de leysullah makamına eriştirsin ve yaşatsın.

Diğer bir husus şu: “ Hem biliniz ki, şu asırda ehl-i dalâlet ene’ye binmiş, dalâlet vadilerinde koşuyor. Ehl-i hak, bilmecburiye, ene’yi terk etmekle hakka hizmet edebilir. ” Enaniyet, insana gurur ve kibir verirse ene’nin sembolü, “ fil ” olur. Fil nasıl hortumunu havaya kaldırırsa, enaniyetli kişiler de gururla burnunu havaya dikerler, “Benim sana ihtiyacım yok” diye burun kıvırır. Kocaman kulakları vardır, en ufak bir iltisat ve sesi duyar. Fakat bir o kadar da korkaktır. Fareden korkar, sivrisinekle baş edemez. Öfkeli bir fil çok tehlikelidir. Bu manada dinsizlerin oyuncağı olan ilim ehli de Kâbe’ye saldıran Ebrehe’nin fili gibi olur. Kalem suresinde müşriklerden olup bilgisiyle Efendimiz’e (ASM) muhalefet eden Nadr bin Haris için Allah der ki: “ Senesimuhu ale’l-hurtum ” ( Onun hortumunun üzerini damgalayacağız ). Bu ayet Hakk katında Nadr bin Haris’in Kâbe’ye saldıran bir fil gibi göründüğünü ifade eder. Fillere patika yollarda binilir. Ana caddede file ihtiyaç yoktur. Dalalet, hakikat yolundan sapmak, patika yollarda kaybolmak demektir. Onları patika yollara sevk eden onların enaniyetleridir. Bu noktada Üstad “ şu asırda ehl-i dalâlet ene’ye binmiş, dalâlet vadilerinde koşuyor ” diyor. O halde “Ehl-i hak, bilmecburiye, ene’yi terk etmekle hakka hizmet edebilir. ” Dikkat edilmesi gerek, ehl-i hakk diyor; ehl-i hakikat demiyor. Çünkü ehl-i hakk, hakikati hem bilir, hem bütün ruhuyla iman eder, hem de hakikate göre yaşar. Yaşadığı için “ehl-i hakk” olur. Onun da imtihanı, ene’yi terk etmek, gurur ve kibre kapılmamaktır. Burada çare ise enaniyetten kurtulmanın yolu olan cemaat halinde bulunarak hizmet etmektir. Yani “Ben” yok “ Biz” var. Üstad uyarıyor:

Ene’nin istimalinde haklı dahi olsa, mademki ötekilere benzer ve onlar da onları kendileri gibi nefisperest zannederler, hakkın hizmetine karşı bir haksızlıktır. Bununla beraber, etrafına toplandığımız hizmet-i Kur’âniye, ene’yi kabul etmiyor, nahnü istiyor. “Ben demeyiniz, biz deyiniz” diyor. Arapça’da ene, ben demek; nahnü, biz demektir. Metne dikkat edilirse, enaniyetini kullanan kişi, farkında olmadan nefsine hizmet eder. Bu manada “ nefis-perest ” olur, denliyor. Bir kişinin hayatında ya Hakikat hâkimdir buna ehl-i hakk denilir. Veya ene hâkimdir, buna “nefis-perest” denilir. Ene, nefse emreder. Nefs-i emmare de, akla ve kalbe emreder. Böylece ene, iç dünyamızda, derin devlet gibi olur. Nefsi, kazdıkça; altından ene ve enaniyet çıkar. Enaniyeti aşmak, nefs-i emmareyi aşmaya göre çok çok zordur.

Üstad bu iki paragrafla diyor ki, sen hak yolunda hizmette haksızsan zaten ene’yi kullanamazsın. Haklıysan bu sefer ehl-i dünya gibi görünürsün; bu ise dine hizmete zarar verir. Hakkını Cenab-ı Hakk yolunda feda et; seni savunmayı Vekîl-i Mutlak olan Allah’a bırak diyor. Bu açıdan hak yolunda tam bir ihlas için ne nefis ne enaniyet olmamalı! Yoksa avlanırız. Hücumat-ı Sitte’de geçen hastalıklardan hubb-u câh (makam sevdası), enaniyetin hastalığıdır. Havf da öyle… Tama, nefs-i emmarenin hastalığıdır. Tembellik ve tenperverlik, yine enaniyetin hastalığıdır. Milliyetçilik de öyle… Dine hizmette asıl tehlike benliktir. Üstad devam ediyor:

Elbette kanaatiniz gelmiş ki, bu fakir kardeşiniz ene ile meydana çıkmamış. Sizi enesine hâdim yapmıyor. Belki enesiz bir hâdim-i Kur’ânî olarak kendini size göstermiş. Ve kendini beğenmemeyi ve enesine taraftar olmamayı meslek ittihaz etmiş.” Risale-i Nur mesleği, kendini beğenmemek, ene’sine taraftar olmamaktır. Nasıl taraftar olunmaz? Eleştiriye açık olmakla… Hakka sağır olmamakla… Haklı eleştiriyi kabul etmekle… Bu şekilde kişi hak yolunda mesafe kat edebilir. Yoksa kendi benliğimiz bize zindan ve pranga olur. Nefs-i emmaresini aşanlara Cenab-ı Hakk, kudret tecellisi olan kerametler ihsan eder. Bunlara keramet-i kevniye deniliyor. Ene’sine taraftar olmayıp onu terbiye edenlere ise Cenab-ı Hakk ilim tecellisi olan kerametler ihsan eder. Bu manada o kişinin kulakları Hakka ve doğruya açık olduğu için kalb ve ruh kulakları İlahi ilhamı duyacak hale gelir. “Risale-i Nur ilham ile yazılmıştır” sözünün arka planında Üstad’ın enaniyetiyle 30 yıldır yaptığı savaş ve bu savaşta elde ettiği galibiyet vardır. Kim 30 yıl onun gibi mücadele etse ve galip gelse o da ilham alır. Enaniyet-ilim bağı olduğu için Üstad hemen Risale-i Nur’un ilmî yönünden bahsedecek. Bağlantılı gidiyor. Bu konuya dar temel bir hususu anti-parantez belirtmek gerekir: Sindirilmemiş bilgiler ve malumat, enaniyet yapar. Kişiyi şişirir. Çünkü işin kabuğunda bir algı oluşur. Gerçek ilim, sindirilmiş ilimdir; ilhamî derinliği vardır. Hakikati nuraniyet ve ulviyetiyle buldurur, hakkı kudsiyet ve azametiyle gösterir. Böyle bir ilim insanda var olan enaniyeti eritip, arıtır. Bu açıdan Risale-i Nuru nefis ilacı olarak görenin; nefsi şifa bulur; ene ilacı olarak görenin ene’si iyileşir. Bunun arka planında ilhamın nuru ve ziyası olması saklı… Tarih boyunca kitap yazan ulemadan hiç biri —ehl-i tasavvuf kökenli olanlar hariç— enaniyet konusunda sağlıklı fikir beyan edip insanlara bu konuda yol aldıramamışlardır. Aldıramazlar da, çünkü iş iç terbiyeye bakıyor. Bu manada Risale-i Nur’daki kesin bir ilme, yakîne, hakka’l-yakîn imana dayanan keskin sözler bazılarının, tereddüdü meslek haline getirmiş algılarına ters geliyor. Onlar kesin konuşmamayı ilim, kesin ve keskin konuşmayı ise taassub olarak görüyorlar. Bu noktada Üstad şöyle diyor:   

“ Bununla beraber, kat’î delillerle size ispat etmiştir ki, meydan-ı istifadeye vaz edilen eserler mîrî malıdır, yani Kur’ân-ı Hakîmin tereşşuhâtıdır. Hiç kimse enesiyle onlara temellük edemez. ”

Yani bu eserler, bütün ilimlerin sahibinin ilmidir. Benim kendi şahsî kanaatlerim içinde yoktur. Söz Onun ilhamı olduğu için hakikatler de Kur’an-ı Hakîm’inden sızan damlalardır. Ben onları sahiplenemem, kimse sahiplenemez. Sahiplenmek zaten enfüsî manada şirktir, diyor. Hakikat, insanın sahibidir; insan hakikatsiz var olamaz. Fakat Hakikat ve Hakk insansız da var olur… Bu manada bu kısım önemli bir meseleye değiniyor.

“ Haydi, farz-ı muhal olarak, ben enemle o eserlere sahip çıkıyorum; benim bir kardeşimin dediği gibi, madem bu Kur’ânî hakikat kapısı açıldı, benim noksaniyetime ve ehemmiyetsizliğime bakılmayarak, ehl-i ilim ve kemal arkamda bulunmaktan çekinmemeli ve istiğnâ etmemelidirler. ”

Burada şifre “istiğna etmemeliler” de saklı. Çünkü istiğna eden, “ Benim bunlara ihtiyacım yok” havasına giriyor. Gurur yapıyor. Bahanesi de şu oluyor: “ Eski zamanın uleması her konuda yeterince yazmışlar. ” Üstad âlimlerin enaniyetlerinin bunu diyeceklerini bildiği için diyor:  

“ Selef-i Sâlihînin ve muhakkıkîn-i ulemanın âsarları, çendan her derde kâfi ve vâfi bir hazine-i azîmedir; fakat bazı zaman olur ki, bir anahtar bir hazineden ziyade ehemmiyetli olur. Çünkü hazine kapalıdır. Fakat bir anahtar çok hazineleri açabilir.

Selef-i Sâlihîn bir ıstılah olarak Sahabe, Tâbiîn, Tebe-i Tâbiîn ve onlar gibi olanlar demektir. Hadiste bu 3 kuşak için “Ne mutlu onlara! ” diyor. Bu 3 kuşak, Kur’anı suyun menbaından içer gibi içmiş, lezzetine ve şifasına varmışlar. Sonrası asırlarda ise Kur’anî bütüncül algı kaybolmuş. Kimi akıl ve tefekkürle, kimi kalp ve zikirle, kimi nefis ve ibadetle Hakikate yürümeye çalışmışlar ve yollarını uzatmışlar. Oysa Tâbiîn devri ehli, cihad zamanı eline kılıç alır, harbe giderdi; cihad yoksa gündüzleri bol oruç, geceleri bol namaz ile vaktini değerlendirirdi. Gündüzleri geçim derdinden kalan vakitlerde ilim ve tefekkürle yol alırdı. Bütün yönleriyle Kur’an ve hadise muhatap olurdu. Bu yüzden “Ne mutlu onlara!” Sonraki zaman ehlinden ise Üstad “muhakkikîn-i ulema” diyor. Bunlar ilim ehlinden tahkik yapanlar demek. Bir de “müdakkikîn-i ulema” var. Onlar ise tedkik yapanlar… Ümmetin bu 3 kuşağı ve tahkik ehli âlimler, kitap yazmış, eser vermişler. Fakat semavi, uhrevi ve kudsiyet mantığıyla… İşin içinde nefisleri yok. Fakat bu devrin uleması ve ehli, nefis taşıyarak meselelere menfaat çerçevesi, dünya rahatı ve mutluluğu gözüyle bakıyorlar. Bu açıdan o devrin eserlerini, mantığını anlayamıyorlar. Bunu en güzel misal 17. Lem’a, 13. Nota, 2. Meseledeki vird ve dua bahsidir. Eski ulema ve Allah dostları “ Sırf Allah rızası için bir dua okuyorlar. Allah da o sırr-ı ihlas ile çeşitli hastalıklarına şifa veriyor. Onlar hastalık zamanını, şifa duası zamanı olarak görüyorlardı. Sonra bu yaşadıklarını yazmışlar. Bu devrin insanları ise o duayı, sırf şifa bulmak için okuyor. Şifaya vesile olmadığı zaman ise duanın şifa yönünü reddediyor, o şifa vakasını yazan zâta karşı hüsn-ü zannı kırılıyor. Oysa ameller niyetlere göredir. İki grubun niyetleri tamamen zıttır.” Üstad menfaat hedefli olarak şifa dua yapan kişinin sırr-ı ihlası kaybettiği için asla o duayla şifa bulmayacağını, bulamayacağını, buna hakkı olmadığını vurguluyor. Bu ve benzeri durumlar gösterir ki Selef-i Sâlihîn ve ulemanın eserleri bir hazine olsa da, günümüz insanları için kapalı bir hazinedir. Onları anlamak için önce Risale-i Nur tezgâhında bir yontulmaları gerekiyor. Yani diyor Üstad, “ Bu eserleri okumak zorundasınız. Burun kıvırırsanız siz kaybedersiniz. Korkmayın, bana değil Kur’ana doğrudan talebe oluyorsunuz. Ben de Kur’anın talebesiyim.”

Zannederim ki, o enâniyet-i ilmiyeyi fazla taşıyan zatlar da anladılar ki, neşrolunan Sözler, hakaik-i Kur’âniyenin birer anahtarı ve o hakaiki inkâr etmeye çalışanların başlarına inen birer elmas kılıçtır. O ehl-i fazl ve kemal ve kuvvetli enâniyet-i ilmiyeyi taşıyan zatlar bilsinler ki, bana değil, Kur’ân-ı Hakîme talebe ve şakirt oluyorlar; ben de onların bir ders arkadaşıyım. Haydi, farz-ı muhal olarak, ben üstadlık dâvâ etsem, madem şimdi ehl-i imanın tabakatını, avamdan havassa kadar, maruz kaldıkları evham ve şübehattan kurtarmak çaresini bulduk; o ulema ya daha kolay bir çaresini bulsunlar veyahut bu çareyi iltizam edip ders versinler, taraftar olsunlar. Ulemâü’s-sû’ hakkında bir tehdid-i azîm var; bu zamanda ehl-i ilim ziyade dikkat etmeli.

Bu noktada birkaç vurgu var: Enâniyet, ilme dayanır. Fazilet (Üstünlük) iddia eder. Bu yönü bildiği için Üstad ya bu eserleri alın, Kur’anın hakikatleridir diye ders verin. Risalelerle ehl-i imanın imanlarını vesvese ve şüpheden kurtarın. Veya madem ilim ehlisiniz, buyurun daha iyi ve daha kolay bir yol bulun, kendiniz bizzat ümmetin imanını muhafaza edin. Tabi yapabiliyorsanız, diyor. Yapmaya çalışınca yapamayacakları bedihi. Çünkü Üstad kendi fikirleriyle değil, ilham-ı İlahi olan Kur’an manaları ile ehl-i imanı muhafaza ediyor. Sırf akıl ile iş olsa bir yere kadar. Asıl iş kalb ve ruhun, nefis ve hevanın hastalıklarına şifa bulmakta. Bunu ise, ilim ve medrese ehli değil tekke ve irşad ehli yapabilirler. Tarihteki binlerce vak’ada görüldüğü üzere. Fakat Kur’an öyle bir medrese ve tekke ki, onda her türlü aklî-kalbî-nefsî-ruhî hastalığın şifası, ilacı, nuru bulunuyor. Üstad Kur’an medresesinin enaniyetsiz tilmizi, Kur’an tekkesinin nefsaniyetsiz mürîdidir. Bu ehl-i ilim yeni bir yol deneyince, çaresizliğe düşecekler. Düşünce yol ikiye ayrılacak, ya hakperestçe Risaleleri takdir edip Onun nurlu hakikatleriyle ümmetin imanına hizmet edecekler. Veya çaresizlikten hased doğduğu için muhalif vaziyetine girecekler. “Madem ben yapamıyorum, kimse yapamasın” moduyla meseleye hased gözüyle bakacaklar. İşte bu noktada Üstad “ulemaü’s-su” (kötü âlimler) konusunda kasden giriyor. Bu zamanın ilim ehlini bu konuda özellikle uyarıyor. Çünkü o dönemki iktidarın dine saldırılarında bazı kötü âlimler fetvacı oldular. İktidara yaranmaya çalıştılar.

Haydi, farz etseniz ki, düşmanlarımızın zannı gibi, ben, benlik hesabına böyle bir hizmette bulunuyorum. Acaba, dünyevî ve millî bir maksat için çok zatlar enâniyeti terk edip, Firavun-meşrep bir adamın kemâl-i sadakatle etrafına toplanıp, şiddetli bir tesanüdle iş gördükleri halde, acaba bu kardeşiniz, hakikat-i Kur’âniye ve hakaik-i imaniye etrafında, kendi enâniyetini setretmekle beraber, o dünyevî komitenin onbaşıları gibi terk-i enâniyetle hakaik-i Kur’âniye etrafında bir tesanüdü sizden istemeye hakkı yok mudur? Sizin en büyük âlimleriniz de ona “Lebbeyk” dememesinde haksız değil midirler?

Burayı izaha gerek yok. Çünkü insanlar dünya için ve maddi menfaat için birlik olurlarken, dindarlık ve tevhid ve vahdet iddia eden müslümanların hocalarının Allah rızası için bir araya gelmemeleri, gelememeleri öyle bir ayıp ki kim görse meselenin içinde kibir, gurur, hased olduğunu anlar. Elbette birlikten kuvvet doğmasına son derece muhtaç olan ümmetin bu zamanında bu birliğin doğmasını engelleyen, birliğe katılmak istemeyen, var olan birliği fesadla bozmaya çalışan kişi farkında olmadan şeytana hizmet ediyor demektir. Ne söylerse söylesin. Sonuç bu!

Kardeşlerim, enâniyetin işimizde en tehlikeli ciheti kıskançlıktır. Eğer sırf lillâh için olmazsa, kıskançlık müdahale eder, bozar. Nasıl ki bir insanın bir eli bir elini kıskanmaz ve gözü kulağına haset etmez ve kalbi aklına rekabet etmez. Öyle de, bu heyetimizin şahs-ı mânevîsinde, herbiriniz bir duygu, bir âzâ hükmündesiniz. Birbirinize karşı rekabet değil, bilâkis birbirinizin meziyetiyle iftihar etmek, mütelezziz olmak bir vazife-i vicdaniyenizdir.

Burada kasdettiği kıskançlık, gıbta damarıdır. Üstad ölçü veriyor: “ Hizmet sırf Allah rızası için olmazsa gıbta duygusu ortaya girer, hizmeti bozar. ” Bu konuyu İhlas Risalesi Notları’nda 2. Düstur’da işlemiştik. Oraya bakabilirsiniz. Enaniyeti aşmak kolay bir mevzu değildir. Fakat Üstad çaresini söylüyor: “ Kardeşlerinizin meziyetleriyle iftihar edin. ” Şöyle düşünelim: “ Bir meydan savaşı olsa, düşmandan bir adam bizden bir adamla çarpışıp bizimkini feci yaralasa… Sonra bizden çıkan diğerini de yaralasa… Sonra bir diğerini… Bizim tarfta gerginlik olsa, biz de cesaret edip adamın karşısına çıkamasak. Fakat bizim ordudan birisi düşmanın karşısına çıkıp tek darbeyle adamı ikiye bölse bu durumda biz o kardeşimizle iftihar eder miyiz, etmez miyiz? Yoksa kıskançlık duygusuna mı kapılırız? Elbette iftihar edilir. Çünkü çaresiz kalınan bir durum ortada vardı. Aslına dine hizmette de aynı durum söz konusu. Organize hizmette bazıları göz gibi, araştırmacı olmakla, kendimizdeki eksik ve kusurları gözlemleyerek haber vermekle mükellef. Bazıları kalb gibi, işin duygusal cephesini, zikir boyutunu taşımakla… Bazıları el gibi, işin finans yönünü karşılamakla… Bazıları akıl gibi, işin ilmî altyapısını temin etmekle… Bir kişi hepsini aynı anda yapamayacağı, yapmaya kalktığı zaman çaresiz düşeceği ve devam ettiremeyeceği için aslında organize hizmet edenler bir birlerine son derece muhtaçtırlar, tek başına taşımakta çaresiz düşülen ağır bir yükü kaldırıyorlar. Bu noktada onların meziyetleri bizim içimizi kaynatan bir tencere değil bilakis bize nefes aldıran bir pencere olurlar. Bu açıdan Üstad “ Sırf Allah rızası bu hizmette hedef olmalı ”, “ Kardeşlerinizin meziyetlerini Bizlik Şuuru içinde kendine ait görüp iftihar etmelisin ” ki enaniyetin zararından kurtulasın, diyor. ( Bu, Talebeler Arası Enaniyet )

Birşey daha kaldı; en tehlikelisi odur ki: İçinizde ve ahbabınızda, bu fakir kardeşinize karşı bir kıskançlık damarı bulunmak, en tehlikelidir. Sizlerde mühim ehl-i ilim de var. Ehl-i ilmin bir kısmında bir enâniyet-i ilmiye bulunur. Kendi mütevazi de olsa, o cihette enâniyetlidir; çabuk enâniyetini bırakmaz. Kalbi, aklı ne kadar yapışsa da, nefsi, o ilmî enâniyeti cihetinde imtiyaz ister, kendini satmak ister, hattâ yazılan risalelere karşı muaraza ister. Kalbi risaleleri sevdiği ve aklı istihsan ettiği ve yüksek bulduğu halde, nefsi ise, enâniyet-i ilmiyeden gelen kıskançlık cihetinde zımnî bir adâvet besler gibi, Sözlerin kıymetlerinin tenzilini arzu eder—tâ ki kendi mahsulât-ı fikriyesi onlara yetişsin, onlar gibi satılsın.

Bu kısım Üstad’a Karşı Enâniyet ve kıskançlık hakkında… Bu diyor Üstad, en tehlikelisidir. Çünkü talebelerle problem yaşayan, Üstad’ın sıddîkı olur. Fakat Üstad ile enaniyet problemi yaşayan daireden tamamen kopup zındıklara destek verecek hale gelebilir. Sivas müftüsü olarak dine hizmet eden Turan Dursun gibi bir müftünün sonradan dinsizlerin elinde oyuncak olması gibi… Üstad bu enaniyetin sebebini, eskiden sahip olunan ilim olarak gösteriyor. İlim, insana fazilet verir. Fakat bu fazileti kişi kendi zâtî malı gibi bilir ve ilmi kendi aklının ürünü sayarsa Hz. Âdem-İblis vakası, Hz. Musa-Karun vakası tekrarlanır. Kişiyi nura doğru yürüten ilim, onu yere gömen bir zulüm ve zulmet halini alır. İnsan ve benliği, ilmin hizmetçisi, aynası olmak için yaratılmış. Ki “şuurlu âlem” olsun. Ne zaman ilmi sahiplenirse o zaman bela başlıyor. Çünkü ilim Allah’a mahsus bir sıfat ve maldır. O malı sahiplenen, ister istemez Uluhiyet iddiasına kalkışır. Takdir, teveccüh, medih ve sena ister. Bu durumda da kargaşa çıkar. İlim böyle tehlikeli olduğu için bazen Allah ilim ehline hata yaptırır, haddini bildirir. Hz. Âdem-Havva vakası… O vaka ile Hz. Âdem (AS) anladı ki, Hakikati bilmekle, nefsini dinlemek farklı mevzular. Nefsine uyan hata yapar. Hakikate uyan, yanılmaz. Aynı durum İblis ve Karun için de geçerli… Hz. Âdem (AS) ve Hz. Havva (RA), hata yaptı: “ Rabbena zalemna enfüsena ”    ( Rabbimiz, biz nefsimize, kendimize zulmettik, kendimizi karanlıklara attık…) diyerek zulüm ve zulmeti kendine, ilim ve nuru Allah’a atfetti. Fakat İblis hatasından halen dönmedi.

Üstad diyor, bende gördüğünüz ve size yansıyan ilim benim değil. Ben bir musluğum. Musluktan akan su nasıl musluğun veya çeşmenin olabilir. Aynı şekilde kimden akarsa aksın, nereden gelirse gelsin bütün ilimler bir su gibi Allah’ın ilim denizlerindendir. Musluklar sahiplenmeye kalksa da… Enaniyetin yaptığı problemin kaynağını Üstad şöyle açıyor:

Ehl-i ilmin bir kısmında bir enâniyet-i ilmiye bulunur. Kendi mütevazi de olsa, o cihette enâniyetlidir; çabuk enâniyetini bırakmaz. Kalbi, aklı ne kadar yapışsa da, nefsi, o ilmî enâniyeti cihetinde imtiyaz ister, kendini satmak ister, hattâ yazılan risalelere karşı muaraza ister.

İmtiyaz ister: İnsanın şahsiyeti ve kişiliği, ilimle oluştuğu, şahsiyetin göstergesi olan meziyetleri ilimle bâriz hale geldiği için şahsiyetine takılan kişi imtiyaz ister. Bu şekilde kendini gösterir. Bu noktadan o kişinin şahsiyetçilik yaptığını anlarız.

Kendini satmak ister: Buna hodfuruşluk deniliyor. Yani gösteriş ve riya yapar. Kendi fikirlerinin daha güzel olduğu yönünde bir kanaat taşır.

Bunun bir ilerisi birisi dese ki: “ Ağabey senin bu anlattıklarının daha güzelini Üstad falan risalede şöyle ifade etmiş. Gerçekten görse ki daha ilerisi var. İşte o an içinde muaraza (zıtlaşma, çarpışma) arzusu uyanabilir. Veya sıddık bir şekilde “ Üstad’ıma maşaallah ” da diyebilir.

Eğer ilk duruma kapılırsa olacakları Üstad şöyle ifade eder: “Kalbi risaleleri sevdiği ve aklı istihsan ettiği ve yüksek bulduğu halde, nefsi ise, enâniyet-i ilmiyeden gelen kıskançlık cihetinde zımnî bir adâvet besler gibi, Sözlerin kıymetlerinin tenzilini arzu eder—tâ ki kendi mahsulât-ı fikriyesi onlara yetişsin, onlar gibi satılsın.”

Bu noktada Üstad Risale-i Nur hizmetine ait bir sırrı ifşa etmek zorunda kalıyor:

Halbuki, bilmecburiye bunu haber veriyorum ki:

Bu durûs-u Kur’âniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müctehidler de olsalar, vazifeleri, ulûm-u imaniye cihetinde, yalnız yazılan şu Sözlerin şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir. Çünkü, çok emârelerle anlamışız ki, bu ulûm-u imaniyedeki Fetvâ Vazifesiyle tavzif edilmişiz.

Yani Risale-i Nur iman ilimlerinde müftîdir. Yani Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in yeni bir itikad mezhebidir. Tamamen Kur’anî bir yoldur. Veya Maturidî ve Eş’arî mezheplerinin ne dediğini günümüz insanına onların anlayacağı dille anlatma konusunda Fetva ve Yetki ondadır. Bu açıdan şu an Nur dairesi içinde olanlar allame de olsa, hatta müçtehid seviyesinde de olsalar onların vazifesi Sözler’in şerhleri veya izahları veya tanzimidir.

Tanzim, Külliyatta bir konuya dair ilgili yerleri bir araya getirip konu bütünlüğü içinde sunmaktır.

İzah, kapalı bırakılmış bahisleri açıklamak, anlaşılır hale getirmektir.

Şerh ise, Üstad’ın cümlelerinde neyi kasdettiğini işin hakikatini bularak, delilleriyle göstererek açıklamaktır. Bu çok zordur.[2]

Fakat Nur dairesi içindeki âlimler, allameler, müçtehidler, imana hizmet konusunda böyle bir kısıtlamaya tabiler. Takva, ibadet, ahlak konusunda bir sınırlama yoktur. O noktada Üstad fetva makamıyız, demiyor.

Eğer biri, dairemiz içinde nefsin enâniyet-i ilmiyeden aldığı bir hisle, şerh ve izah haricinde birşey yazsa, soğuk bir muaraza veya nâkıs bir taklitçilik hükmüne geçer. Çünkü, çok delillerle ve emârelerle tahakkuk etmiş ki, Risale-i Nur eczaları Kur’ân’ın tereşşuhâtıdır; bizler, taksimü’l-a’mâl kaidesiyle, herbirimiz bir vazife deruhte edip o âb-ı hayat tereşşuhâtını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz.

Burada vurgu imani meselelere dair yazı yazmaktır, kitap yazmak, konferans düzenlemek gibi… Fakat bunu yaparken Risalelerden faydalanmadan yapıyor. Bu açıdan “soğuk bir muaraza” diyor Üstad. O soğukluk, enaniyetten kaynaklanıyor. Enaniyet, insanı buzdağı yapar. İhlas Risalesinde bir haşiyede bu benzetmeyi bizzat Üstad yapıyor. Asıl meziyet ve fazilet, buz olmaktan çıkıp su gibi olmak, tatlı bir su haline gelip ortalığı yeşertmektir. Böyle tatlı su haline gelenlere Cenab-ı Hakk, Kur’an küpünden sızan ilim damlaları nasip eder. Risaleler bu Kur’an reşhalarıdır. Katre-Reşha-Zühre bahsini anlatan 24. Söz’ün 2. Dalındaki temsil bu meselenin alt yapısını açıyor. Üstad diyor, bana muaraza edenler, aya odaklı serin, soğuk ve tuzlu “katre” dirler. Ben ise Hakikat Güneşine odaklı ılık, sıcak ve tatlı bir “reşha” yım.

[1] İbn-i Hacer el-Askalani, Sahabe-i Kiram Ansiklopedisi, (el-İsabe Tercümesi), Ebu Sinan bin Hureys’in şiirlerinden naklen, c. 4, s. 211.

[2] Kızıl İcaz, Kavl-i Şarih Bahsi.

Tebliğ, Tevafuklar, Mezhepçilik ve Milliyetçiliğe Dair Sorulara Cevaplar

Soru 5: Lem’alar kitabı 20. Lem’anın 3. Sebebi’nin sonunda “ Hem hak ve hakikati dinleyen… ” diye devam eden kısmı izah eder misiniz?

Cevap 5: Sorduğunuz kısımda Üstad şöyle diyor:

Hem hak ve hakikati dinleyen ve söyleyene sevap kazandıranlar yalnız insanlar değildir. Cenâb-ı Hakkın zîşuur mahlûkları ve ruhanîleri ve melâikeleri kâinatı doldurmuş, her tarafı şenlendirmişler. Madem çok sevap istersin; ihlâsı esas tut ve yalnız rıza-yı İlâhîyi düşün. Tâ ki senin ağzından çıkan mübarek kelimelerin havadaki efradları, ihlâs ile ve niyet-i sadıka ile hayatlansın, canlansın, hadsiz zîşuurun kulaklarına gidip onları nurlandırsın, sana da sevap kazandırsın. Çünkü, mesela sen “Elhamdülillah” dedin; bu kelâm milyonlarla büyük küçük Elhamdü lillâh kelimeleri, havada izn-i İlâhî ile yazılır. Nakkaş-ı Hakîm abes ve israf yapmadığı için, o kesretli mübarek kelimeleri dinleyecek kadar hadsiz kulakları halk etmiş. Eğer ihlâs ile, niyet-i sadıka ile o havadaki kelimeler hayatlansalar, lezzetli birer meyve gibi ruhanîlerin kulaklarına girer. Eğer rıza-yı İlâhî ve ihlâs o havadaki kelimelere hayat vermezse, dinlenilmez. Sevap da yalnız ağızdaki kelimeye münhasır kalır. Seslerinin ziyade güzel olmadığından, dinleyenlerin azlığından sıkılan hafızların kulakları çınlasın!

Üstad 3. Sebep’de dine hizmet eden gruplar arasında meydana gelen sıkıntılardan birinin taraftarlarını çoğaltma derdi olduğunu ifade eder. Oysa bu durumun ihlasa zıt olduğunu Üstad vurgular. Üstad bu noktada iman esaslarından birinin kapılarını aralayarak diyor ki: “ Senin dersini ve sohbetini dinleyenler ve sana sevap kazandıranlar sadece insanlar değil, Cenâb-ı Hakkın zîşuur mahlûkları ve ruhanîleri ve melâikeleri kâinatı doldurmuş, her tarafı şenlendirmişler. ” Burada zişuur mahluklar ile, ruhaniler ve melekleri ayırmış. Ruhaniler grubuna cinler, ifritler, adını bilmediğimi sayısız yapılar girer. Burada Üstad’ın kasdettiği zişuur mahluklar kısmını bir ihtimal hayvanlar alabiliriz. Çünkü Üstad onları zişuur olarak isimlendirir. Fakat his bazında… Bir hayvan bizim samimiyetimizi, şefkatimizi, sıcaklığımızı hisseder. Fakat akıl sahibi değildir. Bu manada bizim ihlaslı sohbetimizi o hayvan da duyup hisleriyle etkilenebilir. En azından o hayvanı sevk ve idare eden ruhaniler dinler. Diğer ihtimal ise bu zişuur mahluklar bilmediğimiz bir sınıftır.

Fakat bizi burada ilgilendiren husus dine hizmet ettiğimizde bizim hizmetimizi onların şuurlarıyla fark etmeleri, duygularıyla onu hissetmeleridir. Bu manada şehadet aleminde müşteri bulamayan peygamberler gibi oluruz. Üstad diyor hak ve hakikatin müşterileri sadece şehadet alemindeki sınırlı sayıdaki insanlar değildir. Bilakis gayb alemi sayısız melek, ruhani, ruh ve şuurlu mahlukat ile dop doludur. Sınırlı müşteriyi kaybedip sayısız müşterilerin pazarına Allah’ın yönelttiği kişi kaybetmez. Dünya kadar hakka ve hakikate muhtaç ruhaniler, cinler var. Allah’ın adını hiç duymamış olanlar var. Bu konuda görülmüş rüyalar bulunuyor. Rüyalar onların alemine girmek demektir. Nasıl ki Efendimiz (ASM) resul-ü sekaleyn (cin ve insin resulüdür). Bizler de Onun bu manada varisi olarak ruhlara, ruhanilere, meleklere, cinlere ve benzeri sayısız şuurlu yapıya hakkı ve hakikati duyurmakla mükellefiz. Bu da bir hizmettir. Sahabe hayatıyla ilgili kaynak kitaplardan biri olan Sahabe-i Kiram Ansiklopedisini okuduğumda çok sayıda cin sahabe adı geçti. Hatta Efendimiz’in (ASM) arkasında 73.000 tane cin sahabenin namaz kıldığını bir cin sahabe insan sahabeye bildirdiğini kaynakta görebiliyoruz. Demek Peygamberimiz’i (ASM) ve diğer peygamberleri dinleyenler sadece insanlar değil. Aynı durum bizler için de geçerli.

Burada Üstad o alemlerle temas kurmanın şartını veriyor: Madem çok sevap istersin; ihlâsı esas tut ve yalnız rıza-yı İlâhîyi düşün. Tâ ki senin ağzından çıkan mübarek kelimelerin havadaki efradları, ihlâs ile ve niyet-i sadıka ile hayatlansın, canlansın, hadsiz zîşuurun kulaklarına gidip onları nurlandırsın, sana da sevap kazandırsın.

 İhlas, işin içine Allah’ın nurunu koymaktır. Bu açıdan rızaya mazhardır. Rızaya mazhar olan bekaya da mazhardır. Bekaya erişen bir şeyi Allah unutturmaz. Onu sayısız yere yazar, bu tarz kıymetli şeylerin müşterilerini oraya sevk eder. Nasıl biz fani eşyanın peşinde koşturuyoruz, melek ve ruhlar da öyle feyiz ve nurların aşıkları… Gördükleri yere üşüşürler. Kişi o feyiz ve nurda süreklilik taşırsa onlar da o dersin müdavimi, o kişinin talebesi ve müridi olurlar. Bazı hadis alimlerini öldükten sonra rüyada meleklere hadis hocası olarak gördüklerini hadis literatüründe görüyoruz.

İhlas ve niyet-i sadıka, bizim kelimelerimizi hayatlandırıyor. Onlara manevi hayat katıyor. Cansız kelimeler, tahta parçası gibiyse canlı kelimeler, bir zeytin çekirdeği gibidir. Hakkı söyleyen bir kişinin ağzından çıkan kelimeler melek ve ruhanilerin kulağından girip kalb ve ruh tarlasına ekilir. Allah’ın izniyle orada büyürler.

“ Çünkü, mesela sen “Elhamdülillah” dedin; bu kelâm, milyonlarla büyük küçük “Elhamdülillah” kelimeleri, havada izn-i İlahî ile yazılır.. Nakkaş-ı Hakîm abes ve israf yapmadığı için, o kesretli mübarek kelimeleri dinleyecek kadar hadsiz kulakları halk etmiş. Eğer ihlâs ile, niyet-i sadıka ile o havadaki kelimeler hayatlansalar, lezzetli birer meyve gibi ruhanîlerin kulaklarına girer.”

Ruhanilerin kulakları, ihlassız kelimeleri duyamıyor. Sağırlar. Fakat ihlas ve sâdık niyet, kelimelere bir frekans ve dalga boyu kazandırıyor. O kelimeler bütün kainata yayılır; ihlasının çapına göre… Mesela ihlaslı ezan okuyan kişinin kelimeleri kurşun gibi insanların dünyalarını delip geçiyor. Dinsizleri dahi imana getirebiliyor. Sebep, ihlasın kazandırdığı frekans o dinsiz kişinin ruhunu uyandırıyor. Asıl iş, Allah cümlemize nasip etsin, ihlasta ilerlemektir. Hizmeti baki kılan da, etkili kılan da, ilmi iman ve amel haline de getiren ihlastır. Risale-i Nur hizmetinin temeli de bu açıdan ihlastır.

Üstad son noktayı koyuyor: Eğer rıza-yı İlâhî ve ihlâs o havadaki kelimelere hayat vermezse, dinlenilmez. Sevap da yalnız ağızdaki kelimeye münhasır kalır. Seslerinin ziyade güzel olmadığından, dinleyenlerin azlığından sıkılan hafızların kulakları çınlasın!

İhlaslı sözler, kalbe ve ruha işlemesiyle ne dinleyen tarafından unutulur, ne söyleyen… Söyleyen kişi de feyiz ve nur alır, dinleyen de… Bu kaliteli, ruhlu sözler bir cemal ve kemal içerdiği için insanlar diğer kişilere bu sözleri aktarırlar. Bu şekilde sevap katmerlenir, büyür.

Ana mesaj: Kaliteli hizmet etmeye çalış. İlim ve ihlası esas tut. Dinleyecekleri Allah yönlendirir. O kısım Allah’ın işi. Varsın kimse dinlemesin. O da önemli değil. Bizi asıl duyacak, bizi o hizmet halinde asıl görecek Semi’-i Mutlak ve Basîr-i Mutlak Rabbimizdir. Onun mutlak işitmesi, mutlak görmesi bize ebediyen yeter. O, bizim o halimizle iftihar eder. Onun iftiharı bize ebediyen kafidir. Kimse bizi anlamasa da O bizi anlıyor. Bu bize kafi ve vafidir. Madem Allah’a imanımız ve muhabbetimiz var. O halde en başta Onun sevgili ve sevimli bir bülbülü olmak neyimize yetmiyor? Kelamımızı ihlasla Onun nurlarına, feyizlerine, Kur’anına, Resulünün hadislerine ayna yapmaktan daha kıymetli ne olabilir? Elbette o mukaddes sözleri Allah dinletir. Kendisinin dinlemesi yeter de artar zaten. Fani ve sonluları kaybedip Sonsuz ve Baki olanı kazanan hiçbir şey kaybetmez. Allah, bes; gayr, heves…

Soru 6: Mektubat Kitabından 28. Mektub’un 8. Risalesi’nin 1. ve 2. Nüktelerini izah edebilir misiniz?

Cevap 6: Bu 2 iki nükte tevafuklar hakkında… Cenab-ı Hakk, Risale-i Nur hizmetine ikram olarak tevafuk meselesini nasip etmiş. Şöyle: Atabey’li Mes’ud Ağabeyin yazdığın Risale-i Nur nüshalarında sonradan fark ediliyor ki, Allah lafzı ve benzeri önemli kelimeler bir sayfada alt alta geliyor. Sonra başka ağabeylerin nüshalarında bakıyorlar aynı şekilde aynı hizada bulunuyor. Mesela bir sayfada 5 Allah lafzı varsa 1 tanesi sağdaysa diğerleri de aynı şekilde sağda ve aynı hizada olarak bulunuyor. Diğer sayfada lafzın yeri değiştiyse diğerleri de onunla aynı hizaya geliyor. Satır atlama olsa da bu yazılış değişmiyor. Üstad bu durumu tevafuk olarak isimlendiriyor. Bunun tesadüfen olamayacağını özellikle vurguluyor. Yani yazanlar bunu görmedi ama yazdıran Rabbü’l-Alemîn bunu kasden yazdırdı şeklinde meseleyi bir Tevhid ikramı olarak görüyor. Kim baksa Risalelerde bunu görebiliyorlardı. Hatta yanlış hatırlamıyorsam Afyon veya Denizli mahkemesinde mahkeme hakimi bu tevafuk meselesini sorup itiraz edince Mehmet Feyzi Ağabey’in 29. Söz nüshasını veriyorlar. Ki orada 30 sayfaya yakın olarak her satırın başı Elif harfi ile başlıyor. Hakim bile hayretler içinde kalıp reddedememiş. Bunları görmek istiyorsak Osmanlıca Külliyata bakmak lazım. Orada görünüyor. 19. Mektuptaki lafz-ı Muhammed tevafukunu ben bendeki Osmanlıca Mektubat’ta gördüm. Osmanlıca okumayı da kolayca öğrenebilirsiniz. Kur’an okumayı öğrenen biri Osmanlıca’yı rahatça öğrenir. Ben kendi kendime Osmanlıca Rehberi isimli kitap alıp öğrendim.

Tevafuk meselesi açılınca Üstad acaba Kur’anda da var mı, diye düşünüyor. Sonra ağabeylere Kur’an yazdırtıyor. Hüsrev Ağabey’in hattında tevafuklar beliriyor. Bunun üzerine Hüsrev Ağabey’e bütün Kur’anı yazdırıyor. Ki Hüsrev Ağabey, Arapça bilmeyen birisi… Bütün Kur’an yazılıyor. Üstad bunu Tevafuklu Kur’an olarak bastırtmak istiyor. Vefatından sonra Tahiri Ağabey ve Badıllı Ağabey ya Almanya’da veya Lübnan Beyrut’ta bastırıyorlar. Bu Kur’anda lafzullah tabirleri ve tevafuk taşıyan kelimeler kırmızı renkli olarak yazılıyorlar. Sayfalar boyunca lafzullah tabirleri aynı hizada geliyor. Mesela aynı sayfada 4 lafzullah solda, 5 tanesi sağdaysa solda olanlar alt alta veya aynı hizada olduğu gibi, sağda olanlar da aynı şekilde aynı hizada bulunuyorlar. Üstad döneminde bu bazı dinsizlere gösterildiğinde gözlerine inanamamışlar. Akılları Risaleleri anlamasa da gözleriyle gördükleri için kabul etmek zorunda kalmışlar. Yani mesele net… Kur’anda var olan bu tevafuk, onun hakiki bir tefsiri olan Risale-i Nur’da da kendini göstermiş. Kur’an-ı Kerîmde zuhur eden bu tevafuk aslında sırf Kur’ana has bir mucizedir. Cenab-ı Hakk, Risale-i Nur hizmetiyle bu mucizeyi ortaya çıkartmış. Görmek isteyen herkes Hayrat Neşriyat’tan çıkarılan Tevafuklu Kur’an’ı alıp bakabilir.

Üstad bu tevafuku şöyle yorumluyor: “ Tevafukat ise, ittifaka işarettir. İttifak ise, ittihada emâredir, vahdete alâmettir. Vahdet ise, tevhidi gösterir. Tevhid ise, Kur’ân’ın dört esasından en büyük esasıdır.” Yani mesele Tevhid Davası için yola çıkan ve Kur’ana hizmet edenlere ihsan edilen bir Tevhid şekerlemesi…

Yeni fark ettim siz benden 29. Mektub’un 4. Kısmındaki lafzullahın tevafukuna dair 4 bölümün izahını istemişsiniz. Mektuptan tam anlayamadığım için aynı konuya dair farklı bir yeri izah etmişim. Fakat yaptığım izah sorduğunuz sorunun cevabıdır. Bu gözle meseleye bakabilir, Tevafuklu Kur’an üzerinden test edebilirsin.

Soru 7:  Mektubat Kitabı’nın 29. Mektub’un 6. Kısmı’nın Zeyli’nden 3. Sual’de, “ Üstad burada ne demek istemiş? ” diye soruyorsunuz.

Cevap 7: Orada Üstad şunu söylüyor: “ Mezheb-i Hanefînin ulviyetine ve sâfiyetine münâfi bir surette, vicdanını dünyaya satan bir kısım ulemâü’s-sû’un yanlış fetvâlarıyla, benim gibi Şâfii’l-mezhep adamlara hangi usulle teklif ediyorsunuz? Bu meslekte milyonlar etbâı bulunan Şâfiî mezhebini kaldırıp bütün Şâfiîleri Hanefîleştirdikten sonra, bana zulüm suretinde cebren teklif edilse, sizin gibi dinsizlerin bir usulüdür denilebilir. Yoksa keyfî bir alçaklıktır. Öylelerin keyfine tâbi değiliz ve tanımayız!

İlgili Zeyl’in yazılma sebebi, ezanın Türkçe haliyle okunmasının kanun haline getirildiği, Arapça okuyanların hapse atıldığı bir dönem… Üstad imamlık vesikasıyla imamlık yaptığı Muj Mescidi’nde veya diğer bir camide, kapıları kapattırıp gizlice Arapça ezan okutturuyor. Sonra da Cuma gecesi olduğu için camiye gelenlerle namaz tesbihatı yapıyorlar. Tam o esnada birilerinin ihbarıyla jandarmalar camiyi basıyorlar. Bunun üzerine Üstad sinirlenerek bu uygulamanın tamamen kanunsuz ve keyfî bir muamele olduğunun gerekçelerini yazıyor. Üslubu da alabildiğine sert!

Bu 3. Sual’in cevabı veya anahtarı 29. Mektub’un 7. Kısmı’nın 1. İşareti’nde geçiyor. Orayı aktarıyorum:

“ Ehl-i ilhâda kapılan ulemâü’s-sû’, milleti aldatmak için diyorlar ki: “İmam-ı Âzam, sair imamlara muhalif olarak demiş ki: ‘İhtiyaç olsa, diyar-ı baîdede, Arabî hiç bilmeyenlere, ihtiyaç derecesine göre, Fâtiha yerine Fârisî tercümesi cevazı var.’1 Öyle ise biz de muhtacız, Türkçe okuyabiliriz.”

Elcevap: İmam-ı Âzamın bu fetvâsına karşı, başta âzamî imamların enmühimleri ve sair on iki eimme-i müçtehidîn, o fetvânın aksine fetvâ veriyorlar. Âlem-i İslâmın cadde-i kübrâsı, o umum eimmenin caddesidir; muazzam ümmet, cadde-i kübrâda gidebilir. Başka hususî ve dar caddeye sevk edenler, idlâl ediyorlar.

İmam-ı Âzamın fetvâsı beş cihette hususîdir.

Birincisi: Merkez-i İslâmiyetten uzak diyar-ı âharde bulunanlara aittir.

İkincisi: İhtiyac-ı hakikîye binaendir.

Üçüncüsü: Bir rivayette[1] lisan-ı ehl-i Cennetten sayılan Fârisî lisanıyla tercümeye mahsustur.

Dördüncüsü: Fâtiha’ya mahsus olarak cevaz verilmiş-tâ Fâtiha’yı bilmeyen namazı terk etmesin.

Beşincisi: Kuvvet-i imandan gelen bir hamiyet-i İslâmiye ile, maânî-i mukaddesenin, avâmın tefehhümüne medar olmak için cevaz gösterilmiş. Halbuki, zaaf-ı imandan gelen ve menfi fikr-i milliyetten çıkan ve lisan-ı Arabîye karşı nefret ve zaaf-ı imandan tevellüt eden meyl-i tahrip saikasıyla tercüme edip Arabî aslını terk etmek, dini terk ettirmektir!”

O dönemde mesele sadece ezanın Türkçe okunması değildi, namazların da Türkçe kıldırılması, okunacak surelerin yerine de meallerinin okunması idi. Görüntüde din ve vicdan özgürlüğü, laiklik vardı fakat hayatın her alanında dine saldırı vardı. Kur’anın aslı Arapça iken ve Hz. Peygamber (ASM) kendi döneminde Müslüman olan herkese namazın Arapça kılınmasını söylerken o dönemin ulemai’s-su’ denilen kötü alimleri, iktidara yaranmak, devlette kademe elde etmek ve para kazanmak için dinin bu temel meseleleri konusunda ciddiyet gösterip dik duramadılar. 1932 yılında başlayan bu dine zulüm 1950’de Menderes vasıtasıyla sona erdi. Dindarlık biraz nefes alabildi. 1925-1950 yılları arası dindarlar açısından bu ülkeyi zindan haline getirdi. Oysa ülkeyi dindar halk Kurtuluş Savaşı’nda kurtarmış, dinini özgürce yaşayabilmek için bu savaşı vermişken. Hepsi bir imtihandı. İktidar kendi imtihanını veriyordu. Kaybetti. Ulema kendi imtihanını veriyordu. İktidara yaranmaya çalışanlar kaybetti. Üstad gibi dik durup zindanı ve ölümü göze alanlar ise, kazandılar. Hem Hakk nazarında hem de halk nazarında… Şu an o kötü alimlerin adını bile kimse bilmezken o zor dönemlerde dine hizmet eden Üstad Bediüzzaman’ı, Süleymancılar denilen Nakşibendî tarikati kolunun şeyhi ve âlimi Süleyman Hilmi Tunahan Hz.lerini, Gönenli Mehmed Efendi’yi herkes şimdi hayırla yad ediyor.

Her dönemin kendine has imtihanları var. O imtihan dönemlerinde kişi şartları iyi okuyarak Allah Resulü bu dönemde olsa ne yapardı, diyerek kendine düzgün bir rota çizebilir. Aksi takdirde kendi akıl ve heveslerine tabi olursa kaybedebilir. Allah cümlemizi muhafaza eylesin. Kişinin din âlimi olması böyle durumlarda kurtulacağı anlamına gelmez. O dönemin kötü âlimleri buna misaldir. İlim değil, Allah rızası için ihlasla çabalamak, maddi ve manevi bir menfaat gütmemek ile kişi kendini koruyabilir. Bu Zeyl’in geçtiği kısım gösteriyor ki insanlar âlim dahi olsa 6 yoldan yakalanabilirler: Hubb-u Câh (Makam Sevdası), Havf (Ölüm Korkusu), Tama’ (Açgözlülük), Milliyetçilik, Enâniyet (Benlik), Tembellik ve Tenperverlik (Rahatına Düşkünlük)… Dava adamı olup dine her şeyini feda edenler ancak bu oyunlara aldanmaz. Az olurlar ama kaliteli olurlar. Üstad diyor “Böyle 10 kişi olsa yeter. ” Aşere-i Mübeşşere gibi…

Bu kısımdaki Üstad’ın vurgusu şu: Benim mezhebim Şafii. İmam-ı A’zamın fetvası ise hem her mezhebi bağlamaz, hem belirli şartlar dahilinde geçerlidir. Siz diyor, Hanefi mezhebi için geçerli fetvayı Şafii mezhebine göre yaşayan halka uygulayamazsınız. O sırada ve şu anda Türkiye’de Şafii olanlar Kürt halkıdır. Konu Hanefi Türkler, Şafii Kürtler ayrımına gireceği ve akıl oraya kayacağı için Üstad 4. Sual’de milliyetçilik meselesi üzerinden konuyu ele alarak izahta bulunarak şu soruyu soruyor:

DÖRDÜNCÜSÜ: İslâmiyetle eskiden beri imtizaç ve ittihad eden (kaynaşan ve birleşen), ciddî dindar ve dinine samimî hürmetkâr Türklük milliyetine bütün bütün zıt bir surette, frenklik mânâsında Türkçülük namıyla, tahrifdârâne (tahrif ederek) ve bid’akârâne (dine zarar verecek şekilde) bir fetvâ ile “Türkçe kamet et” diye, benim gibi başka milletten olanlara teklif etmek hangi usulledir? Evet, hakikî Türklere pek hakikî dostâne ve uhuvvetkârâne (kardeşçe) münasebettar olduğum halde, böyle sizin gibi frenkmeşreplerin Türkçülüğüyle hiçbir cihette münasebetim yoktur. Nasıl bana teklif ediyorsunuz? Hangi kanunla?

[1] Aliyyü’l-Kârî, el-Esrâru’l-Merfûa, s. 182.

En Makbul Salavat, Musibet ve Nimet, Huzur-u Daimiye Dair Sorulara Cevaplar

Soru 1: En makbul, en güzel, en üstün, en mükemmel salavat hangisidir?

Cevap 1: Bu konunun net cevabı şudur: Senin ihlasla ve muhabbet dolu olarak getirdiğin her salavattır. Çünkü Büyük Cevşen’deki Delailü’n-Nur isimli kısımda farklı Allah dostları ve âlimlerin salavatları var. Bu durum gösterir ki her biri kendi Peygamberlere imanını o salavatta konuşturmuş. Demek belirli bir sınırlandırma yok. Senin dünyanda Allah Resulü ne ifade ediyorsa onu zikredip o şekilde Rabbü’l-Âlemîne yalvarıp onu şefaatçi kılabilirsin. Eğer net bir husus olsaydı hepsi ortak bir şeyleri seçerdi. Fakat bir prensip olarak diyebilirim ki, hadislerde tavsiye edilen salavat en makbulüdür. Çünkü onun kelimeleri kalb-i Muhammedî ve ruh-u Muhammedî’den (ASM) çıktıklarından daha feyizli ve daha nurludur. Onun kelimeleri bu açıdan daha kudsî ve makbul, daha ruhlu ve rızaya açıktır. Namazdaki Salli-Barik duaları, Efendimiz’in (ASM) sahabelere öğrettiği salavattır. Ki o salavat, Hud suresindeki bir ayete dayanır. Kelimeleri de benzer. O duanın sırlarını Üstad 6. Şua’da açmış. O sırlarıyla okursak daha etkili ve vurucu olur. Fakat özel tavsiyem 23. Söz’ün sonunda bir salavat var. Onun mealini oku, onu hissederek Allah’a dua et. Önemli bir salavat orası… Ayrıca 7. Söz’ün sonundaki dua da önemlidir. Bunun haricinde mealli Cevşen varsa Delailü’n-Nuru komple bir oku, sana sıcak gelen salavatı tercih edebilirsin. Salavat, zikr-i Resul’dür. Zikrullah Allah’a (CC) muhabbeti artırdığı gibi, salavat okumak da Peygamberimiz’e (ASM) muhabbeti artırır.

Soru 2: 28. Mektub 5. Risale olan 5. Mesele Şükür Risalesi. Burayı genişçe açar mısın? ızHamd ve şükürle alakalı hiçbir şey bilmiyorum. Daha önce derslere katıldığımdan aklımda tek tük bir şeyler var ama şükür en önemli konu, hamd da öyle. Genişçe açarsanız sevinirim.

Cevap 2: Şükür ve İktisad Risalelerinin bir açıdan şerhi konumunda olan ve Risale Haber sitesinde yayınladığım “ Hamd ve Şükür Ekonomisi ” isimli makale senin bu soruna yeterince cevap veriyor. O makaleyi sana cevap olarak gönderiyorum.

Soru 3: Lem’alar kitabından 2. Lem’anın Hatime kısmını açabilir misiniz?

Cevap 3: Bu bölümde Üstad şöyle demiş:

Cenâb-ı Hak, hadsiz kudret ve nihayetsiz rahmetini göstermek için, insanda hadsiz bir acz, nihayetsiz bir fakr derc eylemiştir. Hem hadsiz nukuş-u esmâsını göstermek için insanı öyle bir surette halk etmiş ki, hadsiz cihetlerle elemler aldığı gibi, hadsiz cihetlerle de lezzetler alabilir bir makine hükmünde yaratmış.

Ve o makine-i insaniyede yüzer âlet var. Herbirinin elemi ayrı, lezzeti ayrı, vazifesi ayrı, mükâfâtı ayrıdır. Adeta insan-ı ekber olan âlemde tecellî eden bütün esmâ-i İlâhiye, bir âlem-i asgar olan insanda dahi o esmânın umumiyetle cilveleri var. Bunda sıhhat ve âfiyet ve lezâiz gibi nâfi emirler nasıl şükrü dedirtir, o makineyi çok cihetlerle vazifelerine sevk eder, insan da bir şükür fabrikası gibi olur. Öyle de, musibetlerle, hastalıklarla, âlâm ile, sair müheyyiç ve muharrik ârızalarla, o makinenin diğer çarklarını harekete getirir, tehyiç eder. Mahiyet-i insaniyede münderiç olan acz ve zaaf ve fakr madenini işlettiriyor. Bir lisanla değil, belki herbir âzânın lisanıyla bir iltica, bir istimdat vaziyeti verir. Güya insan o ârızalarla, ayrı ayrı binler kalemi tazammun eden müteharrik bir kalem olur, sahife-i hayatında veyahut levh-i misalîde mukadderât-ı hayatını yazar, esmâ-i İlâhiyeye bir ilânnâme yapar ve bir kaside-i manzume-i Sübhâniye hükmüne geçip, vazife-i fıtratını ifa eder.

Burada sistematik var. Bu sistematik 1. Söz’de de vardı: Acz-Kudret ve Fakr-Rahmet ilişkisi… Zaten ilk cümle böyle başlıyor: Cenâb-ı Hak, hadsiz kudret ve nihayetsiz rahmetini göstermek için, insanda hadsiz bir acz, nihayetsiz bir fakr derc eylemiştir… Bu cümlede altı çizilecek bir kelime var: Göstermek… Arkadaki cümlede de aynı ifadeye vurgu var: Hem hadsiz nukuş-u esmâsını göstermek için… Üstad burada “ Her cemal ve kemal sahibi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca ” cümlesindeki “göstermek ister” kısmını açıyor. Musibetler celalini gösterir. Normal şartlarda Allah yaratıcılığıyla cemalini gösterir. Yaratmak bir nimettir. Nimet, cemaldendir; cemali gösterir. Musibetler ise celaldendir. Celali gösterir. Ayrıca musibetler varlık ve hayat nimetindeki cemal üzerine eklendiği için yeni bir boyut ortaya çıkar. Yani Allah musibetlerde cemale, celali ekler; bu durumda kemalini göstermiş olur. Yani Allah kemalini göstermek istediği zaman musibet gönderir, diye metnin içine girebiliriz.

Bir nesne bizim görüntümüzü alıyor ve bize geri gösteriyorsa ona ayna diyoruz. Ona baktığımızda kendimizi gördüğümüz gibi aynanın görüntüsünü aldığı başka şeyler varsa onları da bize gösterir. Bu bahiste Üstad insanın İlahi cemal ve celalin tecellilerini şuur sahibi diğer kullara göstermesi konusunu işliyor.

Diğer kural, nimete, şükredilir; musibete sabredilir. Nimetlere şükürle, musibetlere sabırla biz İlahi icraatlara aynalık ediyoruz. Musibetlerin genelde sebebi insanların hatası olduğu için İlahi gazabı da gösteriyoruz. Bu noktada Allah, hadsiz kudretini, musibetlerle; nihayetsiz rahmetini ise nimetlerle gösterir. Bize bu manada büyük potansiyeller vermiş. Eline kıymık batmasından bacağına bıçak saplanmasına kadar, gözüne toz kaçmasından beynine vesveseler girmesine kadar çok geniş yelpazede insan musibetlere giriftar olur. Nimetlerden istifadesi bu manada en cüz’iden en külliye kadar geniş çaplıdır.

Diğer kural musibetler, elem verir; nimetler ise lezzet verir. Bu noktada Üstad şöyle der: hadsiz nukuş-u esmâsını göstermek için insanı öyle bir surette halk etmiş ki, hadsiz cihetlerle elemler aldığı gibi, hadsiz cihetlerle de lezzetler alabilir bir makine hükmünde yaratmış.

Günahların pis ve haram lezzetleriyle kirlenen, yaralandığı için hırçınlaşan fıtratları Cenab-ı Hakk elemlerin mukaddes eliyle temizler, ruhları cilalar, kalpleri tasfiye eder. Nefisleri tezkiye, benlikleri terbiye edip onlara haddini bildirir. Bu manada lezzetlerle şımaran fıtratları Allah elemler eliyle tokatlayarak terbiyeye alır. Musibetler Üstad’ın diğer bir yerdeki ifadesiyle bir “mekteb” dir. Musibet okulunda Allah insana bazı doğruları acı bir şekilde öğretir ve gösterir.

Dengesiz beslenmeyle beden sağlığını bozup hasta olana Allah Şafi isminin tecellisini gösterdiği gibi, Dârr (Zarar Veren) isminin tecellisini de gösterir. Zenginlikle şımaranları Müzill ( Alçaltan, Zillete düşüren ) ismiyle terbiye ettiği gibi elde ettiği ilmi kendi aklının ürünü görüp nankörlük yapanları Mudıll (Hakikatten saptıran) ismiyle cezalandırır. Bu şekilde sayısız yönlerden canlılar ve insanlar Allah’ın isimlerinin nakışlarını bizlere okutturan bir fabrika gibi çalışıyorlar.

“ o makine-i insaniyede yüzer âlet var. Herbirinin elemi ayrı, lezzeti ayrı, vazifesi ayrı, mükâfâtı ayrıdır. Adeta insan-ı ekber olan âlemde tecellî eden bütün esmâ-i İlâhiye, bir âlem-i asgar olan insanda dahi o esmânın umumiyetle cilveleri var. ”

Kâinattaki Levh-i Mahfuz, bizde “ hafıza gücü ” olmuş. Kainattaki Âlem-i Misal, bizde “hayal gücü” olmuş… Esmaü’l-Hüsna kainatta, vahidiyet şeklinde geniş çaplı görünürken insanda ehadiyet tarzında cüz’î surette görünür. İnsanda göz ve görmesi, kulak ve duyması, dil ve tatması, cilt ve dokunması gibi zahiri âletlerle bizdeki hayat dış dünyaya uzandığı gibi, bizdeki akıl fikriyle, kalb zikriyle, nefis şükrüyle yine dış dünyaya, geçmiş ve gelecek zamana, hatta fanilerden Baki’ye doğru bir yöneliş yaptırır. Bu maddi ve manevi cihaz ve aletlerin her birinin kendine has bir lezzeti var; yine kendine has bir elemi var. Kulak ağrısı, eklem ağrısı, diş ağrısı farklı farklı seviyelerde acılar… Buna mukabil, görmenin lezzeti, duymanın lezzeti, sevmenin lezzeti ve yemek yemenin lezzeti ve zevki de ayrı ayrı derecedeler…

Temel kural: Lezzete, şükredilir. Eleme (acıya) sabredilir. Bu hakikati şu hadis ifade eder:     “ Mü’minin haline şaşılır. Onun her işi hayırdır. Bu, mü’minden başkasına nasip olmaz. Çünkü ona bir nimet verildiğinde şükreder. Bu onun için bir hayır olur. Başına bir musibet geldiğinde de sabreder. Bu da kendisi için bir hayır olur.”[1]  Eğer lezzete şükredip musibete şikayet ederse, şükürde kazandıklarını şikayette kaybeder. Sabır bir ibadettir, fakat şikayet bir günah ve bir suçlamadır. “ Ben ne yaptım, ne ettim ki başıma bunlar geldi” şeklinde kendini aklayıp, hatalarını küçük görüp musibeti büyük göstererek Allah’ın hikmetine bir iftira atmaktır. Bu durumda Allah musibeti katmerlendirir. Ta ki acılar, insana çaresizliğini, hiçliğini hissettirsin. Bu manada kendi gücünün yetersizliğini hisseden, çaresizliğini gören kişi dikleşmeyi ve inadı bırakırsa Allah’a iltica eder. Onun şefkatine kavuşur. Dikleşmeye, firavunluğa devam ederse dünyası da Ahireti de sefil olur, külliyen kaybeder.

İnsan bulunduğu an itibariyle ya nimet içindedir, ya musibet içindedir. Bazen Allah musibet içinde kişiye Cennet gibi ortam yaratır; bazen de nimetleri onu sıkan bir zindana dönüştürür. Fakat genel durum itibariyle ilk ihtimal söz konusudur. Hayat temelde nimet Cennetidir. Musibet Cehennemi ara sıra uğrar, varlığını hissettirir.

İnsan musibet ve sabır, nimet ve şükür tezgahında gergef gibi işler. Kendi ömür halısını dokur. Hayat sahifesine şükür ve lezzetler ile hadiseleri, musibetleri, nimetleri kodlar. Aynı zamanda Levh-i Mahfuz’un küçük halleri olan Levh-i Misalî’de yani Alem-i Misal’in görüntü arşivlerinde kendi ömür hikayesini de 1001 renkli bir kalemle aynı anda yazar. Bu manada kendi ebedî senaryomuzu yazıyoruz. Bu film ebedî hayatta sonsuz yönleriyle izlenilecek ve izletilecek… Mutaffifîn suresine bakabilirsin.

Ömrümüz bu şekilde Esma-yı İlahiyeyi bildiren, gösteren bir ilannâme haline gelir. İlanname, devletin bir sırrı mahiyetinde olan bir meseleyi duyurmak için olduğu gibi, bir ihalenin şartlarını da içerir. Sırlar, ilan edilir, aleni hale getirilir. Bu manada ömrümüzün her anı ve yaşanan her lezzet ve acı da arka planda Esma-yı İlahiyeye hizmet eden ve isimlerin sırlarını gösteren bir tablodur. Bu tablolarla biz manevi İhaleye giriyoruz. Rıza ve beka pazarında Allah’ın rıza ve cemalini ebedî şekilde kazanmaya çalışıyoruz.

Aynı zamanda ömrümüz bir kaside-i manzume-i Sübhaniye haline geliyor. Kaside, Osmanlı döneminde yazılan gazel tarzı bir çeşit şiirdir. Padişahı, vezirleri ve benzeri devlet büyüklerini veya maneviyat büyüklerini övme niyetiyle yazılır. Mesela meşhur şairlerden biri olan Fuzulî “ Su Kasidesi ” isimi eserini Peygamberimiz (ASM) için yazmış. Sübhanî tabiri zaten işin içindeki ihtişamı ve celali ifade ediyor. Manzume, şiir demek… Bu manada insanın ömrü İlahi bir kaside haline gelir. İnsanın hayatındaki cemal, celal ve kemal ile Allah kendi kendini metheder, sena eder. Biz Onun bir şiiri ve kasidesi haline geliriz. Manzume ve şiirlerde, kafiye olduğu gibi, insan hayatında da aslında yaşananlar arasında benzerlikler, kafiyeler vardır. Çoğu zaman geçmişte yaşadığımız bir olayın benzerini yaşarız. Hatta bu devletler çapında da geçerlidir. Neden? Yaşanan hatadan ders alınmazsa Allah benzerini yaşatır ki insan uyansın. “Yahu ben bunu bir daha yaşamamış mıyım?” desin.

Soru 4: Lem’alardan 21. Lem’adaki 2. Sebep: İman-ı tahkikinin kuvvetiyle marifet-i Sani’i… diye devam ediyor. Burayı açar mısın? Derecâtın en ilerisi nasıl?

Cevap 4: Size gönderdiğim İhlas Risalesi okuma notlarında o kısmın izahı vardı. Oradan okuyabilirsiniz. Belki sizde o notlar şimdi yoktur veya başka birine vermişsinzdir diyerek oradan aktarıyorum. Orası yeterli derecede izah ediyor:

* İkinci sebep, iman-ı tahkikînin kuvvetiyle: Tahkik mesleğinde nur ve kuvvet vardır. Yani nur-u iman ve kuvvet-i iman gibi… Her hakikat, akla ve ruha, nur verir, kalbe ve hisse, kuvvet verir… ( İhlastaki nur ve kuvvetler için baş kısma bakılabilir. ) Nur ve kuvvet birleşmesi lazım ki iş yerini bulsun. Fikir hislere işlerse, o vakit tesirli olur. Tesir sahibi olmak, kuvvet ile olur. İman kuvvetli ise, kişi üzerinde etkisini gösterir. Yoksa kişinin sözleri ile fiilleri uyuşmaz. Asıl iş, hislere o imanı işlettirmektir. Bunun da yolu, kalbi çevreleyen ve kuşatan nefis kabuğunu kırmaktır. Bu da rabıta-yı mevt ile, riyazetle ( rabıta-yı mevt gibidir ), oruçla, teheccüdle oluyor.

* marifet-i Sânii netice veren masnuattaki tefekkür-ü imanîden gelen lemeât: Lemeat, parıltılar demektir. Arapça’da güneşin ışığının ayna üzerinden bize yansıyan kırılmış haline, lem’a denilir. Lemeat ise, lem’anın çoğul halidir. Tahkikî iman, tefekkürle olur. Bu da Sâni-san’at-masnû üçlüsüyle zihnî bir sistem kurmakla olur. Kur’an diyor “ Allah’ın san’atı, hakikaten her şeyi çok kıymetli ve ehemmiyetli yapmakla tanınır. ” ( Neml, 88 ) Bu 3’lü bakış, mana-yı harfî ve tevhid bakışıdır. Yani sanatlı yapılmış her şey sanatkârının manevi cemal ve kemalini gösteren bir aynadır.

Buna misal olarak şöyle deriz: “ Selimiyeye gözünle bak, Sinan’ın cemal ve kemalini gör; Sinan’a fikir ve nazarınla bak, Allah’ın cemal ve kemalini gör! ” Bu şekilde yapılan bir tefekkür, insan kalbini Allah’ın tecellilerini alıcı kılar. Bu kalpteki tecelli, akla ve ruha nur verir. Güneşin ışığına, ziya; ay denilen aynadan gelen ışığa ise, nur denilir. Nur, lem’a gibidir. Bu noktada Allahu Teala, bir manevi güneş olarak onun ziyası, iman ile kalbin içine girer; kalb, Allah’a ayna olur. Sonra bu kalpteki cilveden, şuur-üstüne ve zihne, nur gider… Nura kavuşulunca ne olur?

Sahabeler sordular:

-“ İnsanın sadrı açılır mı, inşirah-ı sadr mümkün mü? ” Resulullah Aleyhissalatu Vesselam cevap verdi:

-“ Evet. ” Sordular:

-“ Nasıl ve ne ile açılır? ” Cevap verdi:

-“ Nur ile. ” Sordular:

-“Peki açıldığını, nura kavuştuğumuzu nereden bileceğiz? Nura kavuşan insanda neler olur? ” Cevap verdi Nur Nebi (AS):

Baki diyarı, fâni diyara tercih eder.

Hz. Ömer’e (Radıyallahu Anh) demiş ki: “ Bırak ya Ömer! Dünya onların olsun, Âhiret bizlerin. 

* lemeât ile bir nevi huzur kazanıp: Gaye, huzur kazanmak… Yani sebepleri aşıp, her şeyi Allah’tan görebilecek seviyeye yükselmek… Padişahları görebilmek, onunla görüşebilmek için sarayında iç içe perdeler, kademeler vardı. Aynı şekilde Ezel-Ebed Sultanı Allah ile görüşebilmek, her şeyi ve her işi Ondan görebilecek seviyeye çıkabilmek nefsaniyet ve enâniyetin ördükleri duvarları ve çetin kaleleri aşmakla olabilir. Allah’ı madde ve manadan ve her türlü kayıddan mücerred olarak görebilmek asıl hedeftir. Maddiyattaki engel, menfaatçi nefis; maneviyattaki engel, meziyetçi ve faziletfuruş ene’dir. Her ikisi de, Allah’ı hakkıyla tanımaya engeldir. O yüzden tefekkür lazım, hem de geniş çaplı ve devamlı tefekkür… Allah’ın sanat eserleri galaksilerden, yıldız kümelerinden, güneşlere-gezegenlere-aylara, yeryüzünden canlılara-hücrelere-zerrelere, maddi dünyadan meleklere-ruhanilere-cinlere-ifritlere, dünyadan berzaha-mahşere-sırata-cennete ve cehenneme kadar… Bütün bu âlemler ve içlerindeki her nesne Onun bir sanat eseridir. O halde Allah’ı ya cemaliyle, ya celaliyle, ya kemaliyle veyahut kibriyasıyla tanıttırıyor demektir. İşte bu şekilde geniş-külli ve derin tefekkür edilse, Allah’ın ilmi, kudreti, iradesi ve hikmeti o sanat içinde görülse âlemler çapında bir nur ve emniyet kişiye yansır ve hissedilir.

* Hâlık-ı Rahîmin hazır, nâzır olduğunu düşünüp…: Bu cümle tefekkürden gayeyi özetliyor. Halık der ki, “ Her şeyin hilkatini oku! Yani nasıl bir kudretle yapılmış; nasıl bir ilim o kudreti şekillendirmiş; nasıl bir hikmet onu meyvedar, gayeli ve faydalı yapmış; nasıl bir rahmet onu size hizmetçi kılmış onu gör. ” Bunda da ilk aşama kendini okumak… Rabıta-yı mevtteki tarz üzere düşünülebilir. Önce kendimiz, sonra dış dünya, sonra geçmiş ve geleceğiyle bu âlem… Allah’ın nurunu, mazi-müstakbel ve hazır anda görüp kendini bütün zamanlar ve mekanlarda, âlemler ve cihetlerde nurlar içinde görmektir. “ Allah, kâfirleri kuşatmıştır ” ayetleri, Allah’ın kafirleri maddi ve manevi ateşlerle kuşattığını bildirdiği gibi müminler açısından da “ Allah bizi nuruyla her yönden kuşatmıştır ” manasını da verir. Hâzır, manen bulunan ve bilen demektir. Bir kişinin karşısında olanı bilmesi gibi… Nâzır, bakan ve gören demektir.

* Ondan başkasının teveccühünü aramayarak huzurunda başkalarına bakmak, medet aramak o huzurun edebine muhalif olduğunu düşünmekle: İhlas, Allah’ın rızasını, takdir ve teveccühünü aramak ve kazanmaya çalışmak demektir. Tahkik ile, her yerde ve her şeydeki tasarruflarının, sanatının, yaptığı icraatının gösterdiği üzere Allah’ın her yerde ve her şeyde ilim-irade-kudretiyle hazır ve nazır olduğunu, bizi bildiğini ve gördüğünü çok iyi anlayıp gözle gördükten sonra başkasının teveccühü aranılmaz. Çünkü bu şekildeki bir tevhid, başkalarının takdir ve teveccühlerinin Allah uğruna mı nefisler uğruna mı olduğunu gösterir. Allah içinse, bunu sağlamanın yolu Allah’ın takdirine ermektir. Yavuz Sultan Selim’in huzuruna kabul edilmiş bir kişiye, Yavuz:

-“ Meramın nedir? Bütün askerlerimle ve hazinemle senin arzunu yapacağız ” dediği halde, gitse Yavuz’a sırtını dönüp Yavuz’un huzurunda titreyen bir kölesinden veyahut sadrazamından medet dilese değil yardım almak veya huzurdan kovulmak

-“ Yavuz’un saltanatında ona ortak koşuyor ” diye kelleyi bile kaybedebilir. Maalesef hâlimiz bundan ibaret…

* o riyâdan kurtulup ihlâsı kazanır: Tevhid, halka kendini beğendirmek ve sevdirmek hastalığından kişiyi kurtarır. İnsandaki kendini başkasına sevdirme hissinin doğru tarzını Üstad şöyle anlatır: “ Evet, hiç mümkün müdür ki, insan, umum mevcudat içinde ehemmiyetli bir vazifesi, ehemmiyetli bir istidadı olsun da, insanın Rabbi de insana bu kadar muntazam masnuatıyla kendini tanıttırsa, mukabilinde insan iman ile Onu tanımazsa; hem bu kadar rahmetin süslü meyveleriyle kendini sevdirse, mukabilinde insan ibadetle kendini Ona sevdirmese; hem bu kadar bu türlü nimetleriyle muhabbet ve rahmetini ona gösterse, mukabilinde insan şükür ve hamdle Ona hürmet etmese, cezasız kalsın, başıboş bırakılsın, o izzet, gayret sahibi Zât-ı Zülcelâl bir dar-ı mücazat hazırlamasın? ” ( 10. Söz, 3. Hakikat )

* Tahkiki imanın 3 mertebesi var, her mertebenin ihlasla bağı var: İlme’l-yakîn, ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn… Bunlar sırasıyla kişiyi hâlis, muhlis ve muhlas seviyesine yükselten merdivenlerdir. İzahları için Üstad şöyle der: “ Evet, iman-ı taklidî, çabuk şüphelere mağlûp olur. Ondan çok kuvvetli ve çok geniş olan iman-ı tahkikîde pek çok meratip var. O meratiplerden ilmelyakîn mertebesi, çok burhanlarının kuvvetleriyle binler şüphelere karşı dayanır. Halbuki taklidî iman bir şüpheye karşı bazan mağlûp olur. Hem iman-ı tahkikînin bir mertebesi de aynelyakîn derecesidir ki, pek çok mertebeleri var. Belki esmâ-i İlâhiye adedince tezahür dereceleri var. Bütün kâinatı bir Kur’ân gibi okuyabilecek derecesine gelir. Hem bir mertebesi de hakkalyakîndir. Onun da çok mertebeleri var. Böyle imanlı zatlara şübehat orduları hücum da etse bir halt edemez. ” ( Emirdağ Lahikası-1 )

[1] Câmiü’s-Sağir, 5382.

Cevşenü’l-Kebir’den Marifetullah Nükteleri-9

Peygamberlerin Fıtratları, İsm-i A’zam ve Dualarının Kabulü

Peygamberler mutlaka dualarında, o konuya ilişkin veya kendi halleriyle alakadar bir isim kullanarak Rablerine dua etmişler. Halka Allah’ı anlatacakları ve tevhidi ilan edecekleri zaman bahsettikleri konu ile ilgili bir veya daha fazla Esma-yı Hüsna’yı kullanmışlar. Bu şekilde kavimlerine ya bir ümit, ya bir tehdit veya bir ikaz şeklinde Allah’a giden marifet yolu açmışlar. Bunu Kur’anda bütün Peygamber kıssalarında görebiliyoruz. Mesela Hz. Şuayb kavmine Rabbini “ Rahîm ve Vedud ”[1] olarak, Hz. Sâlih (AS) “ Karîb ve Mücîb ”[2] ve Hz. Yusuf (AS) “ Alîm ve Hakîm ”[3] olarak tanıtırlar.

Dua bahsi noktasında Kur’ana baktığımızda Hz. Musa (AS) duasında “ İnneke künte binâ basîra[4] ( Hak bu ki Sen bizi Basîr’sin, görücüsün ) diyor. Hz. İbrahim (AS) dua edince diyor ki: “ İnneke ente’s-semiu’l-alîm[5] ( Hak bu ki Sen bizi duyan ve bilensin. ) Görme, dışı kuşatır. İşitme ve duyma ise, iç dünyanın kuşatılmasını ifade eder. Bu noktada Semi ve Basîr ismi, beraberce tam bir kuşatmayı ifade ediyorlar. Dua makamında da maddi-manevi ihtiyaçların cevaplanması için arz-ı hâlin tam olarak sergilenmesidir.

Kur’an, Basîr ismini, Habîr ismiyle beraberce kullanarak, Habîr isminin gerçekleşmiş ve dış dünyada gözükmüş şeyleri ihata ettiğine değiniyor. Bu manada Semi’ ismi de, Latîf ismiyle örtüşüyor. Bu manada Latîf ve Semî isimleri, Bâtın ismine; Habîr ve Basîr isimleri Zâhir ismine nâzırdır. Zâten ism-i Zâhire mazhar kişilerin görme ve gösterme endeksli yapıları ve riya ( gösteriş ) hastalıkları, her şeyden ve dünyadan haberdar olmak isteyen hususiyetleri bu ilişkileri perçinliyor ve ayan hale getiriyor.

Buna mukabil, Bâtın ismine mazhar kişilerin duyma ve duyurma endeksli yapıları ve süm’a ( duyulma ) hastalıkları, her şeyin ve dünyanın özüne nüfuz etmeye çalışan hususiyetleri de bu alakaları açıyor ve gösteriyor.

Hayy ve Hakk isimleri ise, Zâhir ve Bâtın, Habir ve Latîf, Semi ve Basîr isimlerini kendinde cem ederler. Bu manada şehadet ve gayb âlemine aynı anda açık olan, her iki âlem açısından bir temas noktası ve berzah vasfı gören vicdan, Hayy ve Hakk isimlerinin mazhar-ı mücellasıdır.

Hz. Musa (AS) bu duasıyla, dışa dönük karakterli bir yapının dua ederken kullanacağı, duayı kabul ettirici ism-i a’zamı bize bildiriyor. Hz. İbrahim (AS) ise bu duasıyla, tıpkı Hz. Zekeriya (AS) gibi içe dönük karakterli bir yapının dua edeceği zaman makbuliyet sağlayıcı ism-i a’zamı ders veriyor. Peygamberler bizlere nasıl makbul dua edilir, öğretiyorlar. Dua öyle müessir ki, Hz. Musa’nın (AS) duasının hemen arkasında Cenâb-ı Kabil-i Mutlak, “ Allah dedi ki: ‘ Sana istediğin verildi ” ey Musa ”[6]

der. Bu noktada Cevşenü’l-Kebir’deki bazı bablar dua edileceği zaman, içinde bulunulan hale göre farklı ismin kapısının çalınması gerektiğini bize konu konu, isim isim olarak işler. Mesela 11. Bab der ki:

Ya ıddeti ınde şiddetî * Yâ recâi ınde musîbetî * Yâ mûnisi ınde vahşetî * Ya sâhibi ınde ğurbetî * Yâ veliyi ınde ni’metî * Yâ kâşifi ınde kürbetî * Yâ ğıyâsi ındeftikarî * Yâ melcei ındeztırârî * Yâ muîni ınde fezeî * Yâ delîli ınde hayretî…

( Ey şiddet ve zorluk anında hazırlığım * Ey musibet zamanında ümidim * Ey yalnızlık zamanımda sıcacık gönüldaşım * Ey gariplik ve gurbet anımda sâhibim * Ey nimetler içinde dostum * Ey keder zamanında rahatlatanım * Ey fakirlik zamanında yardım edenim * Ya zor durumumda sığınağım * Ey korkum ânında yardımcım * Ey şaşırdığımda yol gösterenim… )

Halas, Necat ve İcâret

Cevşenü’l-Kebir duasında her babın sonunda, iltica ve rica mektubunu zarflayan bir tesbih ve içeriğini bildiren bir mühür manasında Hz. Peygamber (ASM) “ Sübhaneke yâ lâ ilahe illa ente’l-emânü’l-emânü hallisna/ecirna/neccina mine’n-nâr ” ( Sen Sübhan’sın. Kusursuz ve eksiksiz icraat yaparsın. İcraat-i Sübhâniyen ile kirlenenleri temizlersin. Senden başka İlah ve Mabud yok. Emniyet veren ve kullarını kurtaran Emân-ı Mutlak Sen’sin. Senden eman diliyoruz. Bizi ateşlerden kurtar ) diyor.

Cevşenü’l-Kebîrdeki 1-30. Bablar “ Hallisnâ ” ile, 31-60. Bablar “ Ecirnâ ”, 61-90. Bablar “ Neccinâ ” ve 91-100. Bablar tekrar “ Hallisnâ ” ile bitiyor.

Necât, maddi musibetler ve ateşlerden kurtarmak demektir. Bu manada tufan hadisesinde boğulmaktan kurtulduğu için Hz. Nuh’a (AS) “ Neciyyullah ”[7] ( Allah’ın boğulmaktan kurtardığı peygamber ) denilir.

Halas, manevi musibetler ve ateşlerden kurtarmak demektir. İnsanın amellerini fesada veren riya, süm’a, ucub, fahr gibi manevi ateşler ve musibetlerden kişiyi kurtaran duyguya halas ile aynı kökten “ ihlas ” denilmesi buna delildir. Bu manada Kur’an, Züleyha’nın günah teklifine hayır diyen Hz. Yusuf için “ Muhlas ”[8] ( günahtan kurtarılmış kişi ) der.

İcâret ise, maddi-manevi her türlü musibet ve ateşlerden korumak ve kurtarmak demektir. Ki tam kurtuluş bu şekildedir. Bu tam manasıyla Allah’a sığınmak manasında olarak Cevşen’de 50. Bab’da kullanılır. Allah’a şöyle seslenilir: “ Ya men yücîru velâ yucâru aleyh ” ( Ey her şeyi koruyan, fakat kendisi korumaya muhtaç olmayan )

Bu manada “ neccina ” ifadeli bölümler, bedenin muhafazası ve maddi sıkıntılar için ilaçken; “ hallisna ” ifadeli bölümler, ruhun muhafazası ve manevi sıkıntılar için ilaçtır. “ Ecirnâ ” ifadeli bölümler ise, ruh ve bedene birden açık ve iki taraf arasında geçit ve perde olan vicdan ve hayat mekanizması için ilaçtır.

Fakat asıl ihtiyaç ruhî olduğu için Cevşen duası, hallisna ile ruhtan başlar; ecirna ile vicdana geçer; neccina ile bedeni muhafaza altına alır; sonra tekrar hallisna ile sona erer.

Biz de bu perspektifi baz alarak aynen Hz. Peygamber (ASM) gibi dünyevi ve uhrevi, maddi ve manevi bütün ateşleri kasdederek 30. Bab ile Cenab-ı Hafîz-i Küll-i Şey’e iltica ediyoruz:

Yâ âsıme menista’sameh: Ey günahlardan ve düşmanlarından korunmak isteyenleri koruyup onları masum tutan Âsım,

Yâ râhime menisterhameh: Ey şefkat ve hususi rahmet isteyenlere devamlı rahmet eden Râhim,

Yâ nâsıra menistensarah: Ey darda ve zorda kalan veli kullarına, zafere ulaştıracak şekilde yardım eden Nâsır,

Yâ hâfıza menistahfezah: Ey korunmak ve zararlardan kurtulmak isteyenleri muhafaza eden Hâfız,

Yâ mükrime menistekrameh: Ey hususi ikram isteyenlere ikram edip onlara ilgisini gösteren Mükrim,

Yâ mürşide menisterşedeh: Ey hakk yolunda gitmek isteyenleri rüşde eriştirip onları hakka tabi bir hayata sevk eden Mürşid,

Yâ muîne menisteâneh: Ey yardım isteyen bütün zayıf kullarına yardım eden Muîn,

Yâ muğîse menisteğâseh: Ey ihtiyaç içinde bocalayan kullarını bu dar hallerden kurtarıp onlara yardım eden Muğîs,

Yâ sarîha menistesrahah: Ey ağlayıp feryad eden kullarının ağlamalarını dindiren Sarîh,

Yâ ğâfira menisteğferah: Ey günahlarının silinmesini isteyenleri bağışlayan ve temizleyen Ğâfır,

Sübhâneke yâ lâ ilâhe illa ente’l-emânü’l-emanü hallisnâ mine’n-nâr: Sen Sübhansın! Senden başka İlah yok! Kullarına emniyet ve kurtuluş verensin! El aman! Bizi kirlenmişlik, merhamet edilmeme, mağlubiyet, korunmama, kınanma, olgunlaşmama, zayıf kalma, miskinlik, sızlanma ve bağışlanmama denilen manevi ateşlerden kurtar!

[1] Hûd suresi, 90.

[2] Hûd suresi, 61.

[3] Yûsuf suresi, 100.

[4] Taha suresi, 35.

[5] Bakara suresi, 127.

[6] Taha sûresi, 36.

[7] Sa‘lebî, s. 166.

[8] Yusuf suresi, 24.