Kategori arşivi: Yazılar

Kur’ani 3 Kavram Eşliğinde İnsanın Tefekkür Yolculuğu: Kâinât, Âlem ve Dünya

“Dünya”, Kur’anî bir tabirdir. “Ahiret” in zıddı olarak ifade edilir. Kur’anda, dünya ile yakın manalı olarak “âlem” tabiri kullanıldığı gibi “Kün” emriyle mahlukatın yaratılması noktasında dolayısıyla “kâinât” tabiri Kur’anda kullanılmış oluyor. Kur’anın irfanî ve hikmetli bir tefsiri olan Risale-i Nur Külliyatı’nda da bu 3 tabir kullanılır. İnsan bu 3 kavramın ifade ettiği hakikatleri idrak şeklinde 3 aşamalı bir tefekkür yolculuğu yapar.

Kâinat, bu noktada ilk adımdır. Çünkü tekvin sıfatı, kudret sıfatının icad faaliyetlerindeki boyutunu ifade eder. Her insan ilk anda kudret ile muhataptır. Kâinat, kudretin bir zuhur ve tezâhürüdür. Madde, kudretin tecellisi olan “havl” ve “kuvvet” e dayanır. Havl, maddeyi şekillendirir, halden hale sokar, yıpratır. Kuvvet ise sabit tecellisiyle zerreleri icad eder. Zerrelerle, madde meydana gelir. Kuvvet, akışkan tecellileriyle, zerreleri sevk ederek canlı ve cansızları oluşturur. Bu manada tefekkür ve mana yolculuğunda ilerleyenler, ilk anda kudret sıfatıyla ve kâinat boyutuyla muhatap olurlar. Bu yolculuğun son noktası “Mutlak Kudret”, ehl-i tasavvufun tabiriyle “Mutlak Vücud” u bulmak ve bütün kevn ü fesadın, icad ve idamın, ihya ve imatenin kudret-i zâtiyenin eseri olduğunu yakinen tespittir.

Sonrasında kudret-i mutlakanın icadda yalnız olmadığını; aslında icadın ilmin burûz ve tebârüzünden başka bir şey olmadığını fark etme başlar. İlim, batınî manada, zamansız olarak vardır, hâzırdır; fakat kudret ile birleşince şehadet âlemini inşa eder, görünür hale gelir. Bu manada ilim, çizdiği “kader” ile kudretin kalıbıdır. Her şey kudret-i mutlakayı bir kalıp, bir şekil içine alarak onu icad faaliyetinde istihdam eder. Bu boyutla kendini çevreleyen yapıya bakan kişi için bu yapı zerresiyle, kürresiyle bir ilmi gösterdiği için “âlem” adını alır.

Son seviye ise, “dünya” boyutudur. Dünya, yakın âlem demektir. Allah, dünya hakikati ile insana yakınlığını, yakınlığı içinde yüceliğini hissettirir. Hz. Peygamber’in marifetullah boyutunu bildiren ve irfan noktasında mucize olan Cevşenü’l-Kebir duasındaki “Yâ men denâ fi uluvvih” “Yâ men alâ dunuvvih” ( Ey Yakınlığı içinde yüce, yüksek olan Zât) “(Ey yüceliği ve yüksekliği içinde yakın olan Zât) ifadesi bu zirve seviyeyi anlatır.[1] “Ulviyet”, bir celali hissettirir. Bu manada âlem tabirinin ötesi, yaşanan âlemin bir ulviyet ve yücelik ve yüceleşme mekanı olduğunu ifade eden “ulâ” olarak da Kur’anda kullanılır. Bu manada “ulâ” tabirinde celal varken, dünya tabiri “yakın âlem” tabiriyle Allah’ın insana ulviyeti içinde yakınlığını hissettirmesi ve ifade etmesiyle zirve boyutu ifade eder.

Bediüzzaman Said Nursi “Dünya hakikati, 7 hakikate dayanır” diyerek tespit yapar:

1) Mazi (Geçmiş Zaman)

2) An (Şimdiki Zaman)

3) Müstakbel (Gelecek Zaman)

4) Semavat (Uzay tabakaları)

5) Sema (Atmosfer)

6) Sath-ı Arz (Yeryüzü)

7) Batn-ı Arz (Yerkürenin merkezi)

Dünya, insanı çevreleyen bütün zaman ve mekânı ifade eden Kur’anî ifadedir. Bütün zaman ve mekan ile Allah insana yakınlığını hissettiriyor ve onun ulviyet kazanarak “a’la-yı illiyyîn”e[2] (yücelerin en yücesi makamına) çıkmasını, ismini “İlliyyûn ” a[3] (yücelikte zirve olanlar) defterine yazdırmasını istiyor.

Felsefe, dünyayı “zâhir” boyutu ile alır. Manasını göremez. Gaflet ile onu “sâbit” görür. Nesnelere odaklanarak onları inceler. Onları yaratanı düşünmek istemez. Bahsetse de özet olarak bahseder. “Sefâhet” ile dünyayı kirletir; kişinin gözünde dünyayı bulanıklaştırır. “Tabiat Felsefesi” ile, dünyayı Hakikat ve Ahiretin önünde aşılmaz bir duvar yapar, kalınlaştırır.

Kur’an Mekkî sureleriyle dünyanın merhamet ve rububiyyet hakikatleri üzere icad edilişini, yaratılış gayesini, faniliğini, geçiciliğini, aldatıcı yapısını, imtihan boyutunu ifade ederek dengeli dünya bakışını ders verir. (Sözler, 25. Söz, 3. Şule, 3. Ziya, Hakikat-i Dünya Bahsi)

                                                                                                                                                                          Eymen Akça

[1] Cevşenü’l-Kebîr, 81. Bab, 9 ve 10. Ukdeler.

[2] Tin suresi, 5-6. Esfel-i sâfilîn tâbirinin zıddı, a’la-yı illiyyîndir. Bu seviyeye yükselmenin yolu ise “tahkiki iman” ve “sâlih amel” sahibi olmak ve bunlarla kişiliğini inşa etme olarak surede gösteriliyor.

[3] Mutaffifîn suresi, 18-19.

Mevlid Kandili

Prof. Dr. Mustafa NUTKU
Miladî Takvimde bu yıl (2021) 17 Ekim 2021 Pazar gününü 18 Ekim Pazartesi gününe bağlayan gece,  Hicrî Takvimde 11 Rebiülevvel gününü 12 Rebiülevvel  gününe,  gene bir Pazartesi gününe bağlayan ve Peygamberimiz’in (asm) doğum yıldönümü” (Mevlid Kandili) olan bir gecedir. Miladî ve Hicrî takvimlerdeki bu uyum, fevkalade nadir rastlanabilecek bir hâldir.  Bu hâli de düşünerek, o geceyi ibadetlerle ihyaya daha da fazla ehemmiyet verilmesi çok iyi olur. 
*  *  *  
Peygamberimiz (asm) ayın hareketini esas alan Hicrî  Takvime göre Rebî-ül Evvel ayının 12. günü ve Türkçe’deki karşılığı “Pazartesi”  olan 12. günün sabahı dünyamızı ve rahmet olarak gönderildiği âlemleri teşrif etti. O gün, Miladî takvime göre ise, 571  yılının Pazartesi gününden başka bir 20 Nisan  günüydü.
*  *  *  
Peygamberimiz (asm) Hicrî takvimle altmışüç yaşını doldurduğu (Miladî: 632 ve Hicrî: 11’deki) diğer bir Rebi-ül Evvel ayının, doğumunda olduğu gibi gene haftanın günlerinden bir Pazartesi gününe tevafuk eden 12. günü de, dünyadaki cismanî hayatını terk ederek, ruhu Refik-i Âlâ’ya yükselmişti.
*  *  *  
Haftanın günleri arasında “Pazartesi gününün, Peygamberimiz’in (asm) hayatında mühim hadiselerin cereyan ettiği özel bir gün” olduğu dikkati çekmektedir: Peygamberimiz’in  (asm) doğumu ile dünyayı ve âlemleri teşrifinden başka, kendisine peygamberlik vazifesinin bildirilmesi, Mekke’den hicretle Medine’ye gelişi ve mübarek ruhunun kabzedilmesi, hep Pazartesi günlerinde olmuştur.
*  *  *  
Bundaki hikmetin ne olabileceğine belki de gereksiz yere merakımızı sarf etmek yerine, kendimiz için “bu çok ince sırlı tevafuk”tan alabileceğimiz bazı mühim dersleri de alabilmeye çalışırsak, daha isabetli hareket etmiş oluruz.
*  *  *  
“Alabileceğimiz en mühim derslerden biri” de, belki şu olabilir: “Dünyadaki hayatımız bize sanki pek uzunmuş gibi gözükse de ve dünyada ebedî kalacakmışız gibi, ömür sermayemizi değerlendirmekte bazen ihmaller göstersek de; onu sadece bir Rebi-ül Evvel’in 12. Pazartesi günü gibi– sadece içinde  yaşadığımız günden ibaret olarak varsaymamız”, hakikî istikbalimiz ve ebedî menfaatlerimizin bizi beklediği âhiretimiz için daha faydalı olabilir.
*  *  *
Çünkü, insanın ömrü,  o ömrü insana veren Allah tarafından birer günlük kısımlara bölünmüştür ve insan, ömrünün birer günlük o birimlerini hangi îman, niyet ve gaye ile ve hangi işleri yaparak geçirirse, kendisine sadece bir defalığına verilmiş ve tekrar verilmeyecek olan ömrünü de öyle geçirmiş olmaktadır.
*  *  * 

Bir saatin, zamanı gösteren kısa ve uzun ibrelerini (akrep ve yelkovanını) veya dijital rakamlarını elimizle geriye döndürebiliriz; fakat gafletle geçen ömür saatlerimizi ve dakikalarımızı tekrar yaşamak için, ömür müddetimizi -bir filmi seyrederken öncesine gider ve başa alır gibi- geri döndürebilmek ve tekrar yaşayabilmek imkânımız yoktur! Böyle bir durumda ise, “aklını iyi kullanan bir insan”, geri dönmemek üzere geçen zamanının kıymetini düşünür; onu israf ederek tüketmekten kaçınmaya; çok kârlı bir âhiret ticaretinin sermayesi olabilecek şekilde ebedî ve büyük kârları kazanmak yolunda tam bir şuurla ve dikkatle kullanabilmeye çalışır. Bunu yapabilmek için de, insanlığın en büyük rehberi olan Resulullah’ın (asm) Sünnet-i Seniyyesine tabi olur ve onun ilmî vârisleri olan âlimlerin izinde gider.

* * * 
Rebi-ül Evvel ayının 12. gününün “Peygamberimiz’in (asm) doğumunun yıl dönümü” olduğu Müslümanların büyük ekseriyeti tarafından bilinmesine rağmen, aynı zamanda “onun (asm) vefatının da yıl dönümü” olduğunun, Müslümanların daha büyük bir ekseriyeti tarafından bilinmemesinin sebebi acaba ne olabilir?
*  *  *
Bu sualin cevabının, onun (asm) “cismen aramızda olmasa da, ruhen aramızda ve ümmetiyle çok alâkadar olması” hakikatiyle ilgili olarak verilebileceği düşünülebilir. Çünkü, Kur’an âyetleri de bize bu hakikati böyle açıkça bildirmektedir: 
“Habibim, Biz seni âlemlere (başka bir şey için değil), ancak rahmet için gönderdik.”(Enbiyâ Sûresi, 21/107)
“Şanım hakkı için size bir Resul geldi ki: kendinizden, gayet izzetli, zorlanmanız ona ağır geliyor, üstünüze hırs ile titriyor, mü’minlere raûf, rahîmdir.” (Tevbe Sûresi, 9/128)
*  *  *
Peygamberimiz’in (asm) bu Kur’an âyetleriyle de açıkça bildirilen “rahmet peygamberliği” sıfatı,  sadece bu âyetlerin nâzil olduğu zamandaki Müslümanlar için değil; kıyamete kadar gelecek bütün Müslümanlar,  bütün insanlar ve bütün âlemler içindir!.
*  *  *
Yukarıda mealleri nakledilen âyetlerde bildirildiği gibi, “mü’minlerin zorlanması ona ağır gelen, onların üstüne hırs ile titreyen, mü’minlere raûf ve rahîm olan” Resulullah’ın (asm), altmışüç yaşındayken bir Rebi-ül Evvel ayının 12. Pazartesi günü vefat etmiş olması değil; onun (asm) o tarihten altmışüç yıl önceki bir Rebi-ül Evvel’in 12. Pazartesi gecesi bedenen doğmuş ve daha sonra -bedenî hayatını dünyadaki her fanî gibi tamamlamış olsa da- “ruhen halen hayatta, kendi aralarında ve kendileriyle alâkadar oluşu” mü’minlerin âleminde çok daha fazla yer almalıdır!..
*  *  *
Rebi-ül Evvel ayının 12. günü aynı zamanda onun  (asm) “vefat yıldönümü” de olmasına rağmen, belki bu sebeple, o gün yalnız “onun (asm) doğum yıldönümü” olarak hatırlanmakta ve İslâm âleminde daima bu manâyı işleyen programların icrasına çalışılmaktadır.
*  *  *
Bu gerçeğin de ışığı altında, herhalde şu soruyla nefsimizi tekrar murakabe etmeli ve hesaba çekmeliyiz: “Madem ki onun (asm) ‘Rahmet Peygamberi’ olarak, zorlanmamız ona ağır gelen, üzerimize hırs ile titreyen, rahîm ve raûf olan ruhu aramızda ve bizimle alâkadar; acaba biz onunla  (asm) ve Sünnet-i Seniyyesiyle ne kadar alâkadarız; bilhassa Hac ve Umre vesilesiyle kabrini ziyaret ettiğimizde, onun  (asm) ruhunun bizimle alâkadarlığını ne kadar hissedebildik veya hissedebileceğiz?
*  *  *

 Her türlü hamd ve övgü, medih ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a (c.c.) mahsustur.

 Salât ve selâm, Efendimiz Muhammed (asm) ile, onun Âl ve Ashabı’nın üzerine olsun…

Allah Kainatı nasıl idare eder?

Allah (cc), kâinatı nasıl idare ediyor diyenlere şunu ifade edeyim ki onlar, Allah’ı bilmiyor ve tanımıyorlar. O zaman bir nebze dahi olsa, Allah’ı tanımakta fayda mülâhaza ediyorum.

Şöyle ki: Kudret sahibi yüce Allah, (cc) doğurmadığını ve doğrulmadığını, benzerinin ve zıddının olmadığını, her şeyin O’na muhtaç olduğunu, O’nun hiçbir şeye muhtaç olmadığını, her şeyi O’nun yarattığını, büyük-küçük ona göre bir olduğunu, bir zerreyi yaratmakla sonsuz kâinatı yaratmak arasında O’nun yanında fark olmadığını, istediği gibi idare ve tasarrufta bulunduğunu, acz ve fakrdan müberra, her yerde ve her mekânda hazır ve nazırdır.”

İnsan ise acz ve fakr içinde olmasına rağmen kısır aklı ve duygularıyla kâinata bakıyor, aklı ve duyguları ile Cenab-ı Allah’ın yüksek kudretini ihata edemeyince bu sefer şüpheye düşüyor.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Risale-i Nur Külliyatı’nın çok yerinde bu hakikati izah ve ispat etmiştir. Allah’ın her şeyi kendisi sevk ve idare ettiğine dair şöyle buyurmuş:

Şeytanın en büyük bir desisesi: Hakaik-i imaniyenin azameti cihetinde dar kalbli ve kısa akıllı ve kasır fikirli insanları aldatır, der ki: “Bir tek zât, umum zerrat ve seyyarat ve nücumu ve sair mevcudatı bütün ahvaliyle tedbir-i rububiyetinde çeviriyor, idare ediyor deniliyor. Böyle hadsiz acib büyük mes’eleye nasıl inanılabilir? Nasıl kalbe yerleşir? Nasıl fikir kabul edebilir?” der. Acz-i insanî noktasında bir hiss-i inkârı uyandırıyor.

Elcevab: Şeytanın bu desisesini susturan sır: “Allahü Ekber”dir. Ve cevab-ı hakikîsi de “Allahü Ekber”dir. Evet “Allahü Ekber”in ziyade kesretle şeair-i İslâmiyede tekrarı, bu desiseyi mahvetmek içindir. Çünki insanın âciz kuvveti ve zaîf kudreti ve dar fikri, böyle hadsiz büyük hakikatları “Allahü Ekber” nuruyla görüp tasdik ediyor ve “Allahü Ekber” kuvvetiyle o hakikatları taşıyor ve “Allahü Ekber” dairesinde yerleştiriyor ve vesveseye düşen kalbine diyor ki: Bu kâinatın gayet muntazamca tedbir ve tedviri bilmüşahede görünüyor. Bunda iki yol var:

Birinci yol: Mümkündür, fakat gayet azîmdir ve hârikadır. Zâten böyle hârika bir eser, bir hârika san’at ile, çok acib bir yol ile olur. O yol ise: Mevcudat belki zerrat adedince vücudunun şahidleri bulunan bir Zât-ı Ehad ve Samed’in rububiyetiyle ve irade ve kudretiyle olmasıdır.

İkinci yol: Hiçbir cihet-i imkânı olmayan ve imtina’ derecesinde müşkilâtlı ve hiçbir cihette makul olmayan şirk ve küfür yoludur. Çünki Yirminci Mektub ve Yirmiikinci Söz gibi çok Risalelerde gayet kat’î isbat edildiği üzere: O vakit kâinatın herbir mevcudunda ve hattâ herbir zerresinde bir uluhiyet-i mutlaka ve bir ilm-i muhit ve hadsiz bir kudret bulunmak lâzım geliyor. Tâ ki, mevcudatta bilmüşahede görünen nihayet derecede nizam ve intizam ve gayet hassas mizan ve imtiyaz ile mükemmel ve müzeyyen olan nukuş-u san’at vücud bulabilsin.

Elhasıl: Eğer tam lâyık ve tam yerinde olan azametli ve kibriyalı rububiyet olmazsa, o vakit her cihetçe gayr-ı makul ve mümteni bir yol takib etmek lâzım gelecek. Lâyık ve lâzım olan azametten kaçmakla, muhal ve imtinaa girmeyi, şeytan dahi teklif edemez.”1

Hülâsa: Bu kâinatın büyüklüğü ile beraber son derece nizam ve intizam içerisinde bulunması, her varlığın ihtiyacının en iyi şekilde karşılanması, karışıklık ve düzensizliğin bulunmaması, Allah’ın sonsuz ilim, irade ve kudretinin eseridir.

Elbette her türlü kayıt ve sınırdan, mekân ve zamandan münezzeh olan, sonsuz isim ve sıfatlara sahip olan Rabbimizin, sayısız varlıkları aynı anda aynı kolaylıkla “Kün (ol!) Emri’’ ile yaratması, idare etmesi, halden hale çevirmesi O’nun için çok kolay ve basittir. “Bir şeyi(n olmasını) dilediği zaman, O’nun emri, ona sadece “ol!” demektir, (o da) hemen oluverir.’ 2

14.09.2021

Rüstem Garzanlı

Dipnotlar

1- Lem’alar, 13. Lem’a 13. İşaret.

2- Yasin, 36/81.

İslam eşler arasında adaleti emreder

İslâmiyetten önce de çok eşlilik vardı, hatta kadın bir mal gibi alınıp satılıyor, hak ve hürriyetten yoksun, âdeta köle gibi kocasının emri altında bulunuyordu.

Ancak İslâmiyet ile birlikte çok eşlilik normal hale dönüştü. Evlilikte sınırı olmayan prensipten, dörde indirip sınırlama getirilmiştir. İslâmiyet tek eşliliği tavsiye edip kadına hürriyet vermiştir. Hatta eşinin nafakasını temin edemeyen erkeğe evlenmeyi bile uygun görmemiştir.

Şunu da belirteyim ki, evlilikte en uygun davranış olan hünküf yani denklik, şer’i bir düsturdur. Bu da İslâmiyetin kadına verdiği hak ve hürriyetin açık bir göstergesidir.

İslâmî kaynaklarda çok evlilik değil; tek evlilik teşvik ediliyor, keza erkeğe eşleri arasında adaletli davranmayı önemle vurgu yapılmıştır.

Kur’ân-ı Kerîm’de: “Ey kocalar! Bütün benliğinizle isteseniz dahi eşleriniz arasında tam adaleti sağlayamazsınız. Öyleyse bir tarafa büsbütün gönlünüzü kaptırıp da öbürünü kocasızmış gibi bir vaziyette bırakmayın. Eğer arayı düzeltir, işlerinizi iyileştirir ve haksızlıktan sakınırsanız, unutmayın ki Allah gafurdur, rahîmdir.” 1

Âyet-i Kerîme’nin meâlinde, eşler arasında adaleti muhafaza edemeyen erkek birden fazla evlilik yapmasın. Çünkü koca ne kadar istese de birden fazla eş arasında âdil davranması mümkün değildir. 

Ancak Cenab-ı Allah zaruret ve  ihtiyaç halleri bildiği için birden fazla eş ile evlenme yolunu açık bırakmıştır. Batı medeniyetine göre çok evlilik değil, tek evlilik hükmü geçerli olduğu için zarurî durumlarda fuhşiyat ve zina normal görülmüştür.

Bediüzzaman Hazretleri, çok evliliğe ruhsat veren İslâm’ı tenkit eden Batı medeniyetine şöyle cevap veriyor:

“Elbette, bir senede yalnız bir defa tevellüde (doğma) kabil ve ayın yalnız yarısında kabil-i telâkkuh (hamile) olan ve elli senede ye’se (ümitsizliğe) düşen bir kadın, ekserî vakitte tâ yüz seneye kadar kabil-i telkih (dölleme) bir erkeğe kâfi gelmediğinden, medeniyet pek çok fahişehâneleri kabul etmeye mecburdur.” 2 diyor.

İslâmiyet fuhşiyat ve zinaya geçit vermemek için dördüncü evliliğe kadar ruhsat verilmiştir. Bu ruhsatta da öyle ağır şartlar getirilmiş ki, herkes kendine güvenip çok eşliliğe tevessül edemez.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin aşağıdaki reçetesi ile konumuzu bağlamak istiyorum:

“Binaenaleyh şeriat vâzı-ı esaret (kölelik) değildir, belki en vahşi suretten böyle tamamen hürriyete yol açacak ve geçebilecek surete indirmiştir, ta’dil (hafifletme) etmiştir. Hem de dörde kadar taaddüd-ü zevcat (zevcelerin çokluğu) tabiata, akla, hikmete muvafık olmakla beraber şeriat bir taneden dörde çıkarmamış, belki sekiz-dokuzdan dörde indirmiştir. Bâhusus taaddüdde (çoğalma) öyle şerait koymuştur ki; ona müraat (riayet) etmekle hiçbir mazarrata müeddi (sebep) olmaz….” 3

Demek ki, zaruret ya neslin devâm etmeme tehlikesidir, ya da günah ve harama düşme riskidir. Yani bir kimse birinci eşinden neslini devam ettiremiyor ise, neslinin devâm etmesi için ya da kendini fuhşiyat ve haramlardan koruyamıyorsa birden fazla evlilik yapabilir. Bu da toplumun çok az bir kesimini oluşturuyor. Zaten toplumun geneli tek eşliliğe eğimlidir.

Hülâsa: Evliliğin temeli neslin devâmı ve haramdan korunmaktır. Yoksa sırf cinsellik ve kazay-ı şehvet için evlilik yapılmaz. Kadını sadece şehvet metaı (menfaat) olarak görmek, abes ile iştigâldir, çok çirkindir, hayasızlıktır. Vesselâm

08.09.2021

Rüstem Garzanlı

Dipnotlar:

1- Nisa, 4/129. 2- Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule.

3- Münâzarât, s. 81.

Medresetüz Zehra’ya tahsis edilen para

Zehra Üniversitesi’ne tahsis edilen para kimden gelmiş, kime ödenmiştir.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Van, Bitlis ve Diyarbakır’da kurmayı plânladığı üniversite idealini hayata geçirmek ve gerekli desteği sağlamak maksadıyla, 1907 yılında, İstanbul’a geldi. Ancak 1908’de İkinci Meşrûtiyetin ilânı ve bir takım siyasî istikrarsızlıklar sebebiyle girişimleri sonuçsuz kaldı.

Bediüzzaman, daha sonra 22 Haziran 1911’de Sultan Reşad’ın Rumeli seyahatine icabet ederek Kosova’ya gitti. O zaman Kosova’da büyük bir İslâmî üniversitenin tesisine teşebbüs edilmişti. Bu girişimden dolayı Bediüzzaman Said Nursî, Sultan Reşad’a şöyle der: “Şark böyle bir darülfünuna daha ziyade muhtaç ve Şark, âlem-i İslâmın merkezi hükmündedir.

Sultan Reşad, Bediüzzaman’a, Doğu’ya bir üniversite için vaadde bulundu. Daha sonra Kosova’da yapılması düşünülen üniversite, Balkan Harbi’nin çıkmasıyla geri kaldı. Bediüzzaman da, Sultan Reşad’dan bu üniversite için ayırdığı ödeneğin (20 bin altın) Doğu üniversitesine verilmesini istedi ve bu isteği kabul edildi.

Bunun üzerine Bediüzzaman, Van’a gitti ve Van Gölü kenarında yer alan Artemit’te, şimdiki adıyla Edremit’te medresenin temelini attı.

Ne yazık ki, Birinci Dünya Savaşı patlak verdi ve üniversitenin kurulması sekteye uğradı.

Üniversitenin temeli için gönderilen bir miktar paradan başka diğer miktar gönderilmedi. Burada önemli iki noktayı nazara vermek istiyorum.

– Devlet, hiçbir işin resmî boyutunu ihmal etmez. Yapılan işin belgelerini dosyalayıp, arşivler.

– Devlet, yapmaya karar verdiği projelerin parasını kimsenin eline veya şahsî hesabına yatırmaz.

Şimdi bu paraların kimden, kime ve ne kadar geldiğini belgelerle görelim. Evet, Müfit Yüksel Hocanın ifadesi aynen şöyledir: “Medresetüzzehrâ için ayrılan tahsisat ve temel atmak için gönderilen taksidin tüm belgeleri elimizde. Medresetüzzehrâ ile ilgili ayrılan tahsisat paralarının Bediüzzaman’a değil, Van Valisi Tahsin Uzer’e (Valilik makamına) gönderildiğine ilişkin belgeler:”

Müfit Yüksel konu ile alâkalı bilgi ve belgeleri Osmanlı arşivinden temin etmiştir.

Asıl beyana çalışmak istediğim, Bediüzzaman Said Nursî’nin Medreset’üz Zehra için tahsis edilen parayı almamış, temel atmak için paranın bir kısmı Van Valiliği (Evkaf Müdürlüğü’ne) gönderilmiştir. Van Evkaf Müdürlüğü tarafından kısmî masraf yapılmıştır.

Bediüzzaman Hazretleri küçüklüğünden beri kimseden karşılıksız en ufak bir hediye bile almamıştır. 

Nasıl olur da devletin bir üniversitesi için tahsis edilen parayı uhdesine alsın?

Avukatlarından M. Mihri Helav bir müdafaasında şunları kaydeder: 

Günde elli gram ekmekle ve bir çanak çorbayla tegaddi eden bu büyük adam, yaşıyorsa, ancak Kur’ân ve imânâ hizmet için yaşıyor. Başka hiçbir şeyin onun nazarında kıymet ve ehemmiyeti yoktur.

“Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiyede dostlarımın icbarıyla kabul etmeye mecbur oldum, o parayı da mânen millete iade ettik…” Bu paralarla yazdığı eserleri bastırıp, meccanen (parasız) dağıtırdı. Mektubat, On Altıncı Mektup.

Daha birçok benzer örnekler verilebilir, buna rağmen zaman zaman yanlış ve asılsız beyanda bulunanlar oluyor.

Hülâsa: Bediüzzaman Said Nursî ile ilgili belgelerle ortadadır. Onun hayatı, esaret, tarassut, hapis ve sürgün ile geçmiştir, vefatına kadar adım adım takip edilmiş ve belgelerle kayıt altına alınmıştır.

Onun hayatı, kendisine kin besleyenlerin uydurma ve rivayetlerine hiçbir cihetle muhtaç olmayan masum ve tertemiz bir hayattır. Üniversite için tahsis edilen paranın kuruşuna bile tenezzül etmemiştir.

Kaynak: Rumeli seyahati ile ilgili notlardan yararlanmış.

06.09.2021

Rüstem Garzanlı