Kategori arşivi: Yazılar

Elli altı yıl…

Mehmet Abidin Kartal

Zaman; bir işin, bir olayın içinde geçtiği, geçeceği veya geçmekte olduğu süre, vakit olarak tanımlanır. Saniye, dakika, saat, gün, gece, hafta, ay, mevsim,  yıl, yüzyıl… Zamanı ifade etmek için kullandığımız  kelimeler.  İnsana  bağlı olmayan zaman, her canlıda olduğu gibi insanın da başlangıçtan itibaren ihtiyaç duyduğu ve hayatını anlamlandıran  nimetin, fiilin en önemlisidir. İnsanın dünyaya gelebilmesi için belli bir zamana ihtiyacı vardır. Anne karında  dokuz ay bekleyecektir. Yürüme,  konuşma,  okula başlama,  işe başlama, evlenme ve dünyadan ebedi aleme göç etme, insanın hayat serüveni devam ederken belli zaman dilimlerinde olmaktadır.

Fiil failsiz düşünülemez. Belli bir zaman diliminde meydana gelen bir olay, bir fiil haber haline getirilirken  ilk olarak cevaplandırılan soru, “Kim?” sorusudur. Tarihe geçmiş her olayı,  eseri ve her başarıyı biz failleriyle hatırlarız: İstanbul’un fethini Fatih Sultan Mehmet ile, Mesnevî’yi Mevlana ile, elektrik ampulünü Edison ile, yerçekimini Newton ile hatırladığımız gibi…

Kainatta olup bitenlere sıra geldiğinde bu temel ilkeyi yok saymak ise, insanı yaratılış hakikatinden uzaklaştıran, yaratıcısından bağını koparan tedavi edilmesi gereken hastalıklı bir bakıştır. Bu hastalıklı bakış, bize kainattaki varlıkları ve olayları failsiz ve gayesiz gösterir. Bu kainatı ve Yaratıcısını tekzip etmek, tahkir etmek, tezyif etmektir.  En büyük zülumdur. Meselâ gökyüzünde bir Güneşin bulunduğunu, Dünyamızın da Güneş etrafında dönen bir gezegen olduğunu, gece ve gündüz ile mevsimlerin bu dönüş sırasında meydana geldiğini söyler.  Dünya’nın Güneş etrafındaki dönüş süresi olan 365 gün 6 saatlik zamanı “1 yıl” olarak kabul eder. Fakat Dünyayı kim döndürür, Güneşi kim semamıza yerleştirir, kim gece ile gündüzü ve mevsimleri, yılları ard arda getirir? Zamanı yaratan kim? Bütün bunları yapan, niçin yapar? Böyle sorular sorulmaz, sorulsa da cevabı verilmez. Kim sorusuna cevap vermeyen ilim eksiktir, kördür, topaldır. Kim sorusuna cevap vererek ilim adamları ilmin gerçek temsilcileridirler. Okullarda okutulan bütün dersler, ilimler kim sorusuna cevap verecek şekilde gerçek ilim adamları tarafından yeniden yazılması insanlığa yapılacak en büyük hizmet ve hayırdır. Başta bizim yetkililerimize duyurulur.

Zamanı ve bütün alemleri yoktan yaratan sonsuz ilim sahibi  Esmaül Hüsna olan Allah’tır. Bu nedenle O’nun katında geçmiş, gelecek ve şu an hepsi birdir. Allah’ımız,  zamandan ve mekandan münezzehtir. Bizim için yaşadığımız ve yaşayacağımız olayların bütünü, Allah’ın bilgisinde ve O’nun hakimiyetindedir.

İnsan yaratılmış canlılar içinde en üstün mevkide yaratılmıştır. Halife-i arzdır. Bu üstünlük onun yapısındaki özelliklerinden ileri gelmektedir. İnsan her şeyden önce aklı olan düşünen şuurlu bir varlıktır. Bu onu diğer varlıklar üstünde üstün kılan en önemli özelliğidir. İnsan aklını kullanarak düşünme faaliyetinde bulunur. Düşünerek, tefekkür ederek, okuyarak bilgiye, hakikate  ulaşır. Bilmediklerini öğrenir.

İnsanın toplum hayatı yaşamaya muhtaç yaratılışa sahip olması, onu bazı sosyal olayları yaşamaya yönlendirmektedir. İnsanların taife taife, millet millet, kabile kabile olarak sosyal gruplar halinde yaratılmasının sebebi, Kur’an’da insanların birbirlerini tanımaları, sosyal ilişkilerini bilmeleri ve aralarındaki yardımlaşmayı temin etmeleri şeklinde bir mana ile açıklanmıştır.

Sosyal gruplar arasında gruplaşmaya ve ihtisaslaşmaya doğru gidişin ilk belirtisi, adımı, aile şeklinde kendini göstermektedir. Aile, bütün dünya toplumları tarafından kabul edilen evlilik bağıyla bağlı anne-baba ve sonra çocuklardan meydana gelen en küçük toplum birimidir. Bu bakımdan aile toplumun temel taşı sayılmıştır. Anne-baba ve çocukların yanında nine, dede, amca, hala, dayı ve teyzeler de aileden sayılır.

İnsanın bu dünya da en önemli mutluluk kaynaklarını,  bir eve sahip olmak, gıda ihtiyaçlarını gidermek ve  nikah yoluyla evlenmek olarak sıralayabiliriz. İnsanın bir ev ve yemekten sonra, en ziyade muhtaç olduğu eşidir. İnsan nikah yoluyla bir eşe, hayat arkadaşına kavuşur.

“Saadetin esaslarından nikah ise: Evet, insanın en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine mukabil bir kalbin mevcut bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübadele etsinler ve lezaizde birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine muavin ve yardımcı olsunlar.

Evet, bir işte mütehayyir kalan veya bir şeye dalarak tefekkür eden adam, velev zihnen olsun, ister ki, birisi gelsin, kendisiyle o hayreti, o tefekkürü paylaşsın. Kalblerin en latifi, en şefiki, “kısm-ı sani” ile tabir edilen kadın kalbidir. Fakat kadın ile ruhi imtizacı (geçimi) ikmal eden, kalbi ünsiyet ve ülfeti itmam eden, suri ve zahiri olan arkadaşlığı samimileştiren, kadının iffetiyle, ahlak-ı seyyieden (kötü ahlaktan)  temiz ve pak bulunması ve çirkin arızalardan hali olmasıdır.

Evet insan, bir refikaya veya bir refike muhtaçtır ki, tarafeyn, aralarında, hayatlarına lazım olan şeyleri muavenet suretiyle yapabilsinler. Ve rahmetten neş’et eden muhabbet iktizasıyla, yekdiğerinin zahmetlerini tahfif etsinler.( hafifletsinler)  Ve gamlı, kederli zamanlarını, ferah ve sürura tebdil edebilsinler. Zaten dünyada insanların tam ünsiyeti, (birlikte olması)  ancak refikasıyla olur. ”  ( İşârâtü’l-İ’câz)

İnsan hayatının  belli yılında, yaşında aile kurmak için nikah yoluyla evlenir. Nikah kıyılırken eşler, ” iyi günde, kötü günde; hastalıkta ve sağlıkta” sorusuna evet diyorlar. Bu sözlere sadık kalınmadığında,  bazı evlilikler kısa sürerken, bazıları ise uzun yıllar devam etmekte, ebedi aleme göçle sona ermektedir. Birbirini gerçekten seven, bu sevgiyi geçici güzellik ve yakışıklılığa bina etmeyen, birbirine güvenen, saygı duyan, sorumluluk sahibi, vazifelerini yapan eşlerin evliliğinin mezara kadar devam ettiğini görürsünüz. Bu sevginin devamında en önemli unsur iman özelliklede ahiret inancıdır.

Hadis-i şerifte “Eşler birlikte cennete girmişlerse, orada da bu evlilikleri devam edecektir. Dünya kadınları, eşler hurilerden daha güzel olacaktır. (Mecmau’z-Zevaid, h. no: 11396).” buyrulmaktadır.

Evlilikte sevgiyi zenginliğe,  kısa zamanda yok olacak dış güzelliğe değil de yaşlandıkça daha da artacak olan iman, ahlak, ihlas, sevgi, saygı  ve sadakat gibi güzel vasıflar üzerine inşa etme halinde, ailenin geleceği garanti altına alınır. Sevginin ömür boyu sürdüğünü gören taraflar, aile bağını bir ömür boyu zayıflatmadan sürdürürler. Çünkü dindarlıktan kaynaklanan güzel ahlak, hanımla beyi cennette de birlikte kılar, dünyadan sonra ebedi hayatta da birlikte olmalarını sağlar, sevgilerini sanki ebedileştirmiş olurlar. Bu yüzden de ebedi hayat arkadaşını kırmamaya, incitmemeye burada daha çok dikkat ederler.

Kayınpeder ve kayın validemin elli altıncı evlilik yıldönümlerini  kutlamanın meyvesi bu makale oldu. Benim ikametgahımda  yirmi dokuz yaşındaki en büyük torunun ve  on yedi günlük en küçük torunun,  çocuklarının, damatlarının bulunduğu mesafeye dikkat edilen ortamda elli altı yıllık mutlu evliliğin sırlarını  dinliyorduk… İşin sırrı;  sevgi, güven, hayatın zorluklarını yaşarken birbirlerine destek, iman, ibadet, kul hakkı hassasiyeti, merhametli olmak, adaletli olmak,  ailede kararların istişare yapılarak alınması… Tabi her evlilikte olduğu gibi bu evlilikte de olayın tuzu biberi olduğunu ve bu tuz ve biberleri de dinliyorduk.  Kayınpederimin, “varlığı da, yokluğu da beraber yaşadık. Çocuklarımızın hepsi hayırlı evlat oldu. Hepsini evlendirdik. Torunlarımız oldu. Haccımızı yaptık. Allah’ımıza çok şükür… ” sözleri elli altı yılın özeti oluyordu.

İsraf, insanı nasıl şeytana kardeş yapar?

 

“Akrabaya, yoksullara, yolculara hakkını ver; israfla saçıp savurma.
Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.”

İsrâ Sûresi, 17:26-27

Bu âyette, Yüce Allah, israftan kaçınma emrini,

(1) ihtiyaç içinde olanları gözetmek

(2) şeytanlara kardeş olmaktan kaçınmak

şeklinde iki ibretli öğüt arasında bize sunuyor.

Böylece, israfın asla gözardı edilmemesi gereken iki önemli boyutunu gözlerimizin önüne seriyor.

Bu boyutlardan birincisinde, bir hak ihlâli söz konusudur. Zira Allah’ın kuluna cömertçe bağışladığı nimetlerde, akrabanın, yoksulun, yolcunun da bir payı vardır. Bu nimetlerden ihtiyaç fazlasını gelişigüzel saçıp savuran kul, sadece Rabbinin nimetine karşı saygısız davranmakla kalmaz, aynı zamanda, gözetmekle yükümlü tutulduğu hemcinslerine karşı da haksızlık etmiş olur.

Birinci âyette ihtiyaç sahiplerine haklarını verme emri ile israf fiilinin karşıtlık teşkil edecek şekilde bir arada sayılması, her ikisi arasında bir ilişki bulunduğu fikrini hatıra getiriyor. Toplumların bugünkü haline baktığımız zaman ise, bu ilişkiyi açıkça görebiliyoruz. Meselâ, Birleşmiş Milletlerin 2001 yılına ait İnsanî Gelişme Raporuna bu açıdan göz attığımızda, kendimizi şu çarpıcı rakamlar karşısında buluyoruz:

Dünya halkının toplam gelirinin dörtte üçünü, onların dörtte biri cebe indiriyor.

Dünyanın en zengin insanları arasında, en üst seviyede yer alan yüzde 1’lik kesim, dünya halkının yarısından daha fazla gelire sahip bulunuyor.

1990 yılında 100’e yakın ülkeden 1300 temsilci, dünyanın geleceğini konuşmak için Moskova’da bir araya geldiğinde, dünya 100 haneyi barındıran bir köye benzetilmiş ve dünya halkının durumu şöyle bir manzara ile tasvir edilmişti:

Bu hanelerden 70’inin evinde içme suyu yoktu. Tüm arazinin yüzde 60’ı sadece 7 ailenin elindeydi. Bu aile, kullanılabilir enerjinin yüzde 80’ini tüketiyordu. 100 aileden 60’ı ise, arazinin yüzde 10’luk bir kısmına tıkışmıştı. Hava, su, çevre, günışığı, her geçen gün daha da kötüye gidiyordu.

Daha başka anket ve araştırmalar ise, Bangladeş’te 2 bin, Nijerya’da bin dolar seviyesinde olan yıllık ortalama gelirin İngiltere’de 30 bine, ABD’de 40 bine yükseldiğini gösteriyor. Bunun bir başka ifadesi, Nijeryalının 3 bin yıllık gelirini tek bir Amerikalının bu dünyadaki ömrü içerisinde tüketmesi demek…

Dünyanın halinden sual edecek olanlar için, gezegenimiz işte böyle bir manzara sunuyor: bir tarafta, eriştiği nimetleri nasıl saçıp savuracağını şaşırmış bencil bir azınlık; diğer tarafta, temel ihtiyaçlarını güçlükle sağlayabilen — çoğu zaman da sağlayamayan — bir çoğunluk. Aslında bu gezegen, karaları ve denizleriyle, bugünkü nüfusundan kat kat fazlasını barındıracak imkânlara ve besleyecek kaynaklara sahip; fakat maddî imkânların büyük kısmını elinde tutan azınlığın bilinçsiz ve bencil kullanımı sebebiyle, var olan kaynaklar tükeniyor, sınıflar ve ülkeler arasındaki uçurum derinleşiyor, karada ve denizde fesat yayılmaya devam ediyor.

Ve, Allah’ın bağışladığı nimetleri kendi içinde âdil bir şekilde paylaştırmayan dünya, sonuçta, adım adım topyekûn bir yoksulluğa doğru gidiyor.

Bu manzaraya karşılık, bir de, İslâm toplumlarının zaman zaman, zekâta muhtaç kimse bırakmayacak derecede refah seviyesini yakalamış olmasını hatırlayalım. Bugünün medeniyet anlayışı ile, hattâ bu anlayışın etkisinde kendi benliğinden uzaklaşmış zamanımız İslâm toplumlarının durumu ile, öyle bir Kur’ân medeniyeti arasındaki fark ne büyüktür!

Bu farkı kapatacak ve insan sınıfları arasındaki uçurumu ortadan kaldırarak dünyayı yaşanır hale getirecek bir çözümü, pek çok âyetiyle Kur’ân tekrar tekrar ders veriyor.

“Ne bağışlayalım?” diye soranlara, “İhtiyaçtan fazlasını” buyuruyor.[1]

Allah’ın makbul kullarını, “harcadıkları zaman saçıp savurmayan, ama cimrilik de etmeyip orta bir yol tutan kimseler”[2] olarak tanımlıyor.

Ve bu âyette de, tutumluluğu, ihtiyaç sahiplerine yönelen bir şefkat duygusuyla birlikte ders vererek bu dünya üzerindeki huzur ve mutluluk anahtarını bize sunuyor.

ÜMİT ŞİMŞEK

[1] Bakara Sûresi, 2:219.

[2] Furkan Sûresi, 25:67.

20. Söz tarihselciliğe de şifa olabilir mi?

Evet, Peygamberin delil-i sıdkı, herbir hareket, herbir hâlidir. Nebiyy-i Kureyşî’nin her bir hâli ve hareketi mazbut-u ümmettir. Çünkü menabi-i şeriattır.” Şuaat Risalesi’nden.

Mürşidimin 20. Söz’de Kur’an kıssalarının zaman üstü boyutlarını anlattığı bölüm, sırf bir Kur’an savunusu değil, aynı zamanda bir sünnet müdafaasıdır bence. Muhtemel “Neden?” sualiniyse şöyle göğüsleyebilirim: Orada “Kur’ân-ı Hakîm’de çok hâdisât-ı cüz’iye vardır ki herbirisinin arkasında bir düstur-u küllî saklanmış ve bir kanun-u umumînin ucu olarak gösteriliyor…” şeklinde aşılanan okuma biçimi sadece kıssaları ‘bütün zamanlarla konuşur’ kılmıyor. Ya? Bir bütün olarak peygamberlerin hayatlarını da ‘bütün zamanlarla konuşabilir’ hale getiriyor. (Onlar zaten konuşuyor da arkadaşım biz görmesini yeni öğreniyoruz.) Çünkü en nihayetinde o kıssaların teması peygamberlerin hayatlarıdır. Furkan’ın onları zamanlarında bırakmayıp ahirzamana taşımasıysa ‘sadece kendi çağlarıyla konuşmadıklarına’ delildir.

Evet. Elhamdülillah. Buradan kıssaların Kur’an’daki varlığına dair bir hikmet okuması daha yapılabilir: Yani belki de onlar ‘peygamber hayatlarına dönük daha zengin okuma biçimleri öğretmek için’dirler. Anmakla kıymetlerini sezdirmektedirler. Eğer o kıssaları tarihselci Mustafa Öztürk ve avanesi gibi mitoloji çamuruna bulamazsanız, bakmayacağınız bir yere kaldırmazsanız, cümle zamanlarla ilgilerini farkedebilirsiniz. Ve oradan da vahyin içinde sünnete bir delil oluşturduklarına uyanabilirsiniz. Uyanışlar peşpeşe arkadaşım. Öyle ya: Kur’an, peygamber kıssalarını böylesi ‘eskimez bir ders kaynağı’ olarak zikrediyorsa, o halde Hatemü’l-Enbiya aleyhissalatuvesselamın hayatı da böylesi bir muallimlikten dışlanamaz. Onun tecrübesi de nübüvvetten gelen eskimez renkten hissesiz değildir. Minhacü’s-Sünne’sinde Bediüzzaman Hazretleri şunun bir misalini ‘ehl-i beytine duyduğu muhabbet’ üzerinden ortaya koyar:

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, küllî ve umumî vazife-i nübüvvet içinde bazı hususî, cüz’î maddelere karşı azîm bir şefkat göstermiştir. Zâhir hale göre o azîm şefkati o hususî, cüz’î maddelere sarf etmesi, vazife-i nübüvvetin fevkalâde ehemmiyetine uygun gelmiyor. Fakat hakikatte o cüz’î madde, küllî, umumî bir vazife-i nübüvvetin medarı olabilecek bir silsilenin ucu ve mümessili olduğundan, o silsile-i azîmenin hesabına, onun mümessiline fevkalâde ehemmiyet verilmiş. Meselâ: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Hasan ve Hüseyin’e karşı küçüklüklerinde gösterdikleri fevkalâde şefkat ve ehemmiyet-i azîme, yalnız cibillî şefkat ve hiss-i karâbetten gelen bir muhabbet değil, belki vazife-i nübüvvetin bir hayt-ı nuranîsinin bir ucu ve verâset-i Nebeviyenin gayet ehemmiyetli bir cemaatinin menşei, mümessili, fihristesi cihetiyledir.

Yani, arkadaşım, anladığımca mürşidim diyor ki burada: Efendimiz aleyhissalatuvesselam elbette Hasan ve Hüseyin’in (radyallahu anhum ecmain) dedesidir. Dedeninse torunlarını sevmesi doğaldır. Fakat sakın ıskalama! Onlara duyduğu muhabbet dahi nübüvvetinin hikmetinden hariçte değildir. Büsbütün beşerî değildir. Eğer bu sevgiyi sırf bir dede-torun muhabbeti olarak görüp tarihselci bir hapsedişe maruz bırakırsanız, o zaman Kur’an’da geçen “Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vazife-i risaletin icrasına mukabil ücret istemez; yalnız Âl-i Beytine meveddeti istiyor…” sırrını anlayamazsınız. Bunu sadece ‘bir aile reisinin yavruları için beslediği sevgi’ sanırsınız. Halbuki bu öyle birşey değildir. Aşkın tarafları da vardır:

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayb-âşinâ nazarıyla görmüş ki, Âl-i Beyti, âlem-i İslâm içinde bir şecere-i nuraniye hükmüne geçecek. Âlem-i İslâmın bütün tabakatında, kemâlât-ı insaniye dersinde rehberlik ve mürşidlik vazifesini görecek zatlar, ekseriyet-i mutlaka ile, Âl-i Beytten çıkacak. (…) Bu hakikati teyid eden mükerrer rivayetlerde ferman etmiş: ‘Size iki şey bırakıyorum; onlara temessük etseniz necat bulursunuz: biri Kitabullah, biri Âl-i Beytim.’ Çünkü, Sünnet-i Seniyyenin menbaı ve muhafızı ve her cihetle iltizam etmesiyle mükellef olan, Âl-i Beyttir. İşte bu sırra binaendir ki, Kitap ve Sünnete ittibâ ünvanıyla bu hakikat-i hadîsiye bildirilmiştir. Demek Âl-i Beytten, vazife-i risaletçe muradı, Sünnet-i Seniyyesidir. Sünnet-i Seniyyeye ittibâı terk eden, hakikî Âl-i Beytten olmadığı gibi, Âl-i Beyte hakikî dost da olamaz.

Tekrar başa dönerek toparlarsak. Kur’an ve peygamberler tarihi ilişkisi bize gösteriyor ki: Nebilerin hayatlarıyla Kur’an’ın hakikatleri arasında kopmaz bir bağ var. Tarihselcilikle vahyin aşkınlığına körleşmeden kıssaları mitoloji haline getiremeyeceğiniz gibi, aynı mitçi körleşmeyi yaşamadan sünneti de gözden düşüremezsiniz. Çağlarına hapsedemezsiniz. Hepsi birbiriyle bağlıdır. Birbirinin parçasıdır. Delilidir. Burhanıdır. Bu yüzden tarihselciler hem ‘Furkan’a hem ‘kıssalarına’ hem de ‘sünnete’ bakışlarında kendilerini tekrarlıyorlar. Aynı sığlaştırıcı tutumun etrafında dönüyorlar. Dokunduklarını güdükleştiriyorlar. Halbuki 20. Söz öğretiyor ki: Peygamber hayatları umumî kanunların uçlarıdırlar. O halde nübüvvet tesbihinin imamesi Muhammed Mustafa aleyhissalatuvesselamın tecrübesi nasıl bu kanuniyetten hariçte kalabilir? Hiç mümkün müdür yani? Neyse arkadaşım, 20. Söz ve 4. Lem’a, tarihselciliğe bir reddiye olarak da okunmayı bekliyor. Tabii becerebilirsek. Cenab-ı Hak lütfuyla yollarını kolaylaştırsın. Âmin.

Ahmet AY – Risale Haber

Din ve dünyanın şifresi: Kolaylık

“En kolay olanı Biz sana kolaylaştıracağız.”
A’lâ Sûresi, 87:8

Kolaylık, bu dinin esaslı bir ilkesi olduğu gibi, yaratılışın da en temel gerçeklerinden biridir. Ve her iki yönüyle de, bu hakikat, bir yandan yaratılış ile İslâm dininin birbirine o muhteşem uyumuna bir delil teşkil ederken, bir yandan da İlâhî rahmetin biz kullar üzerindeki pek büyük lütuflarına işaret etmektedir.

Yaratılışın en temel gerçeklerinden biri olarak biz bu hakikatle o kadar iç içeyizdir ki, bilinçli bir şekilde durup da düşünmezsek, onu fark edemeyiz. Hattâ, farkına vardığımız zaman bile, onun hayatımızdaki örneklerini saymakla bitiremeyiz.

Nefes alışımız bir kolaylıktır. Biz bunu hiç aralıksız, gece ve gündüz, bütün hayatımız boyunca yaparız. Bu, her saniye trilyonlarca beden hücresinin oksijen ihtiyacını karşılamak ve zararlı gazları vücut dışına atmak demektir. Fakat Yüce Allah, sınırsız rahmet ve kereminin bir eseri olarak bu işi bizim için kolaylaştırmış, hiç zahmetsizce bir nefes alış verişi haline getirmiştir.

Yiyip içtiklerimizin boğazımızdan kolaylıkla geçmesi de, tıpkı soluk alıp vermek gibi, son derece karmaşık işlemleri içeren ve trilyonlarca beden hücresine enerji sağlayan bir mucizeler zinciri demektir. Ancak bunun da bize bakan yönü, sayısız tatlarıyla, renk ve kokularıyla bize lezzet veren yiyeceklerin kolayca çiğnenmesinden, boğazımızdan kolaylıkla akıp geçmesinden ibarettir.

Bu kolaylıklar, hayat ile ilgili olan herşeyde ortaya çıkar ve bizi her taraftan kuşatır. Bunu, her türlü enerji ihtiyacımızın bir güneş ışığı ile karşılanmasında görebiliriz. Yağmurun yağışında görebiliriz. Yerin bitirdiklerinde görebiliriz. Gece ve gündüzün değişmesinde görebiliriz. Kısacası, Kur’ân’ın bize birer ibret tablosu olarak gösterdiği kâinat âyetlerinden hangisine dikkat edecek olsak, İlâhî rahmetin onda bizim için pek çok şeyi kolaylaştırdığını görebiliriz.

Aynı hakikat, iman konusunda da aynen geçerlidir.

Biz, ilmi ve kudreti her şeyi kuşatan tek bir Yaratıcıya iman etmekle, en kolay, en gerçekçi ve en doğal yolu bulmuş oluruz. Zaten varlık âlemindeki her şey ve her hadise, üzerinde o sonsuz ilmin ve sonsuz kudretin eserlerini açıkça göstermektedir. Bu imanla, bir elektrik düğmesine dokunmuşçasına, bütün âlemimiz aydınlanıverir, her şey bir anlama kavuşur. Aksi takdirde, o sonsuz ilmi ve kudreti herbir varlıkta ayrı ayrı kabul etmek gerekecektir. Çünkü bu özelliklerin varlığı, âlemdeki her şeyden açıkça anlaşılmaktadır; onları yok farz etmek mümkün değildir. Bediüzzaman, eserlerinin birçok yerinde bunu “yüsr-ü vahdet,” yani, “birlikteki kolaylık” olarak niteler; bu kolay yolu kabul etmemekte direnenlerin, tek bir Yaratıcı yerine, varlıklar sayısınca yaratıcıları kabul etmek gibi bir zorlukla karşı karşıya bulunduklarını belirtir.

Yaratılıştaki ve imandaki bu kolaylık, dinin yaşanmasında da kendisini gösterir. İnsan, bu dinin buyruk ve yasaklarından hangisine dikkat edecek olsa, onda, bu hayata anlam ve huzur kazandıran özellikler bulur. Namaz vasıtasıyla insan her gün defalarca günlük hayatın sıkıntıları arasında teneffüs etme ve Rabbiyle bir sohbete erişme imkânı bulur. Zekât, vermenin hazzını ona yaşatır ve böylece onu Rabbinin kereminden bir nasip sahibi yapar. Allah’ın ve Resulünün hedef olarak gösterdiği iyilikler, ona bu dünyada Cennetin manevî hazlarını yaşatır. Yasaklanan kötülüklerden uzak bir hayatta insan kolaylık ve mutluluk bulur.

Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, “Seni en kolay yola ileteceğiz” vaadine hak kazanmak için, kulun üzerine düşen bir yükümlülük de vardır. Eğer kul kendine düşeni yerine getirirse, Rabbi de ona olan vaadini en güzel bir şekilde gerçekleştirir. Bir başka âyet, bu konuyu özlü bir şekilde açıklar:

Kim bağışta bulunur ve kötülükten sakınırsa,
Ve en güzel olanı [Kelime-i Tevhid] doğrularsa,
En kolay olanı Biz ona kolaylaştırırız.[1]

Bu âyet-i kerimeden bütün bu anlamları çıkaran bir insanın, sadece kolaylığa erişen değil, aynı zamanda, kolaylaştıran bir kul olarak, Rabbinin bu nimetine iki yönlü bir ayna olması gerekir. Zira, din ve dünyasında Rabbinin sayısız kolaylıklarına böylece muhatap olan insana, artık bütün bu kolaylıklardan sonra yaraşan bir tek şey vardır:

Kolaylaştırıcı olmak.

Eğer insan, bağışta bulunmak ve kötülükten sakınmak suretiyle kolaylığa hak kazanır ve ondan sonra da bu kolaylığın hakkını, başka kullarla olan ilişkilerinde, alışverişlerinde, muamelelerinde kolaylaştırıcı olmak suretiyle öderse, yaratılışın en önemli hikmetlerinden birini keşfetmiş ve hem Kur’ân’ın, hem de kâinat kitabının âyetlerine uygun bir hayatın anahtarını elde etmiş demektir.

[1] Leyl Sûresi, 92:5-7.

ÜMİT ŞİMŞEK

Bilim; ‘seküler ve lâik’ olamaz, ancak ‘ateist veya teist’ olur

Ayhan Küflüoğlu / metabilgi@metabilgi.org / 21.Kasım.2020

1600 – 1700’lü yıllarda “Rönesans – Reform – Aydınlanma” üçgeninde, yeniden şekillenen ve tanımlanan “Bilim/sellik Epistemolojisi”nin; güya “bilimsel bilgi, objektif gözlem bilgisi” diyerek, zihnimize inşa ettiği “Evren tasavvuru” ile “İtikadî bilgi”miz arasındaki, boşluk ve çelişkilerin, farkında değiliz!

Farkında değiliz; çünkü, doğru bilinen bir yanlış olarak: Çağımız, Bilim/sellik Epistemolojisi’nin ve ürünü olan “bilim” ve “bilimsel bilgi”nin; “inanıp – inanmamaktan bağımsız ve ayrı ve bu ikisine tarafsız ve objektif” olduğuna inanıyoruz! Bu epistemenin, evren hakkında bize verdiği “bilimsel bilgiler”in; yüksüz, “nötr bilgi” olduğuna inanmışız!

‘Tanrı Var – Yok’ şıklarına, tarafsız ve nötr bakılabilecek; üçüncü bir ihtimâl yok

Çünkü: “İnanıp – inanmamak”tan bağımsız ve ayrı ve bu iki şıkka tarafsız ve eşit mesafeden bakabilen; yani nötr ve objektif bir “bilgi biçimi” ve “ifade biçimi”nin, mümkün olduğunu zannediyoruz! Halbuki, incelediğimiz birşeye; ya “Yaratıcı ve yöneticisi var(mış)” gibi veya “yok(muş)” gibi bakabiliriz. Ve başlangıçta seçtiğimiz, bu şıkka göre; gözlem bilgilerimizi ifade ederiz. Çünkü: Dilin mantığı ve Mantığın dili icabı, bu iki şıkkın ortası veya dış gözlem ve koordinat noktası yok! Diğer deyişle: Epistemolojik ve ontolojik açıdan; seçebileceğimiz, gidebileceğimiz, bakabileceğimiz üçüncü bir alternatif, üçüncü bir şık yok!

İnanmak – inanmamak”tan bağımsız ve ayrı, “nötr bilgi” ancak; “kaç” (derece / metre / kg., …) sorusunun cevabı olan (‘su, 100 santigrat derecede kaynar’ gibi)ölçüm bilgileri”nde ve “ne(dir)” sorusunun cevabı olan, (‘bu şey meyvedir, ismi elmadır, rengi kırmızıdır’ gibi) bazı “olgu ve özellik, isimlendirme ve sınıflandırma bilgileri”nde olabilir. Bunun dışında kalan tüm; “ne, neden, nasıl, niçin, …” sorularının cevabı olan, “gözlem – deney – araştırma bilgileri” ve bunların “ifade biçimi”; bu iki şıktan bağımsız ve ayrı, yani “nötr ve objektif” olamaz. Yani: Bu iki şıktan birini tercih ederek; gözlem – deney bilgilerini ve bunların ifadelerini dizayn ederiz.

Meselâ: Başlangıçta yola çıkarken, yani gözlem – incelemelerimize başlamadan önce; “Evrenin yaratıcı ve faili yok(muş); varsa ve olsa bile, evrenin işleyişinde yok(muş), yani karışmıyor(muş)” inancını; baştan, aksiyomatik olarak “doğru” kabul etmişsek: “Yaratma, yaratılış” yerine, “oluşum”; “sevk-i ilâhî ve ilham” yerine, “sevk-i tabiî ve içgüdü”; “İlâhî, Rahmanî” yerine, “doğal, tabiî”; “Rabbimiz’in eseri / mu’cizesi” yerine, “tabiâtın eseri / doğanın mu’cizesi”; “ilâhî kanunlar, sünnetullah” yerine, “doğa – fizik kanunları”; “ilâhî emir ve irade” yerine, “tesadüfün doğurduğu, zorunluluklar ve zorunlulukların doğurduğu, tesadüfler”; “rızık, ni’met” yerine, “doğanın ürünü” gibi kelimeleri tercih ederiz…

Dikkat edilirse; “objektif ve bilimsel” olduğu söylenen (çift tırnak içerisinde, koyu olarak gösterilen), bu kavram ve isimlendirmeler; bir “ateist” ve “deist” veya “agnostik”lerin kullandığı, kullanabileceği kavramlardır; onların, değer – dünya görüşlerine ait isimlendirme ve sınıflandırmalardır…

Elhasıl: “Var(mış)” ve “yok(muş)”un dışında, üçüncü bir şık ve ihtimâl ve bu iki şıkkın ortasından veya dışından bakılabilecek, “tarafsız ve objektif” bir gözlem ve koordinat noktası olmadığı için; başlangıçta seçtiğimiz şıkka göre, bilgi ve ifadelerimizi kodlarız. Bunun sonucu olarak da: Evren ve içindekilerin, varlık ve hareketini; ya “teist” (inanç) veya “ateist” (inkâr) ve “deist” (şirk) paradigmalarına göre, bu kontekstte tasvir ederiz.

‘İnanmak–İnanmamak’tan bağımsız ve ayrı, ‘Tarafsız ve Nötr Bilim’ mümkün değil

Yani ‘Bilim/sellik’in: “Tanrı varmış – yokmuş gibi konulara dokunmadan… Evren ve içindekileri yaratan ve yöneten birisi varmış – yokmuşa girmeden… Sadece madde ve evreni araştırıp, gözleyeceğim… Manâ ve metafizik, inanç ve felsefeye uğramadan; sadece maddesel olayları inceleyeceğim… Böylece: Evrendeki olaylara, inanç ve inançsızlık dışından; yani bu iki şıkka eşit uzaklıkta ve bunlardan bağımsız olarak bakacağım ve ifade edeceğim… Böylece: Nötr ve seküler ve lâik olacağım…” gibi sözleri; yerine getirilmesi, “dil ve mantık, epistemik ve ontik” açıdan mümkün olmayan, içi boş iddialardır! Çünkü, dediğimiz gibi: “Tanrı Var – Yok” dışında, üçüncü bir olasılık veya bu iki olasılığın ortası veya dışı yok ki; bu iki şıkkın ‘ortası’ veya ‘dış eşit uzak noktası’ndan bakabilelim!

Geleceğimiz nokta: Çağımız, “Bilim/sellik Epistemolojisi”; araştırma ve gözlemlerinde, “Allah var(mış)”ı kabul etmediği için; gideceği tek mecburî istikamet olan “Allah yok(muş)”u esas tutmuştur; yani aksiyomatik olarak, bu şıkkı ‘doğru’ önvarsaymıştır. Seçtiği bu şıkkın, ‘Bilim’i götürdüğü, diğer mecburî istikamet de; araştırma ve keşif, gözlem ve ölçüm verilerinin, tasvir ve ifadelerini; doğru varsaydığı, bu “inkâr ve / veya şirk” şıkkına göre; yani bir “ateist veya deist”in bakış açısına göre yapması olmuştur!

O hâlde: “Bilim/sellik” ve “Bilimsel yöntemi” tanımlarken kullandığımız “lâik ve seküler” gibi kavramlar, aslında “soft ateist / deistik” kavramlar olup; bunlar, “inanç dışı” değil, “inanç karşıtı” kavramlardır! Yani: Bu kavramlar; varlığa bakıp – anlamaya çalışırken; onlara ‘nesnel ve olgusal’ yaklaşmamızı sağlayan; onlara, ‘tarafsız ve objektif’ bakmamızı mümkün kılan; ‘saydam ve numarasız’ gözlükler değildir!

Yani, “Bilimsel Bilgi”nin dizaynında; ‘Yaratılış’ yerine, ‘oluşum’; ‘sevk-i ilâhî’ yerine, ‘sevk-i tabiî’ deyince; “inanıp – inanmamak”tan bağımsız ve ayrı, bunlara eşit ve objektif mesafeden bakan, “nötr ve tarafsız ve olgusal” ifadeler kullanmış olmayız!

Bilim/sellik’te, ‘epistemik kırılma’ ne zaman başladı?

1600 – 1700’lü yıllarda “Rönesans – Reform – Aydınlanma” üçgeninde sistemleşen ve bunun üçüncü saçayağını oluşturup, günümüzde de anaakım devam eden, mevcut “Bilimsellik Epistemolojisi”; tüm “inançlar”a, bilgi’nin, tarafsızlık ve objektivitesini bozan bir “virüs” muâmelesi yaptığı için; kendisini inançlardan ‘arındırarak’; “inançsızlık” tarafına geçmiştir! Güya “objektif bilgi”ye, “subjektif inancı” karıştırmamak için; aslında “subjektif inançsızlık” tarafına geçmiştir! Çünkü: ‘İnanç’ gibi; ‘inançsızlık’ da, “subjektif” bir tutum ve tercihtir!

1700’lü yıllarda yeniden tanımlanan “Bilim/sellik Epistemesi”; “bilgi”ye, inancı karıştırmamak adına, “var(mış)” şıkkını seçmemiş; (var – yok’un, ortası ve dışı ve üçüncü olasılığı olmadığı için de;) diğer gidebileceği mecburî istikamet olan, “yok(muş)” şıkkını işaretlemiştir! Bunun sonucu olarak, bu episteme; evrenden elde ettiği “bilimsel gözlem bilgileri”ni,Allah yok(muş); varsa ve olsa bile, evrene karışmıyor(muş)” aksiyom ve önkabülüne göre dizayn etmiş; keşif – gözlem bilgilerini, bu “ateist – deist” kontekstte ifade etmeyi tercih etmiştir!

Din ve coğrafyadan bağımsız olarak, son üçyüz yıldır, tüm dünyaya epistemolojik baskı ve hâkimiyet kuran “Bilim/sellik Epistemolojisi”nin, seçtiği bu şıkkın, “bilim”i götürdüğü zorunlu istikamet: “Bilim/sellik”in; evren ve evrendeki olayları, bir “ateist – deist ve materyalist, natüralist ve determinist”in gözüyle (ve sanki bu “inanç/sızlık’lar” doğru ve sanki bilimsel olarak gözlenip – ispatlanmış gibi; bu altmesaj ve bağlamda!); anlatması olmuştur!

Yani: Evrenden elde ettiği “bilimsel bilgi” ve “bunların ifadesi”ni; bu “inanç/sızlık”larla uyumlu ve sanki bunlar, doğru ve ispatlanmış gibi; (bu algı ve altmesajı verecek şekilde; bu ateist kontekst ve bağlam, bu altzemin ve arkafonda) dizayn etmesi olmuştur!

Modern Bilim/sellik’in; zihnimize; böyle bir “evren tasavvuru”, böyle bir “evren hikâyesi” inşa etmesi olmuştur! Üstelik: “Bu anlattıklarım; nesnel ve objektif bilimsel bilgilerdir” diyerek; bizi de, bu “kurgusal hikâye”ye inandırmıştır!

Sözün özü: Günümüz, Bilimsellik Epistemolojisi; sanki bir öcüymüş gibi, ‘inançlardan kaçayım’ derken; ‘inançsızlığın’ kucağına düşmüş! Güya; ‘tüm inançlardan bağımsız ve ayrı, nötr bilgi vereceğim’ derken; “ateist – deist ve materyalist, natüralist ve determinist” felsefe ve “inanç/sızlık’ların”; lojistik destekçisi durumuna düşmüştür!

‘Kim’i sormazsan; evreni, ‘kimsesiz’ gibi anlatmak zorunda kalırsın!

Bilim/sellik: “Ben evrende, sadece: ‘Ne, nedir, neden, nasıl, kaç…’ gibi soruların cevabını ararım. ‘Kim’ sorusu; bilgi ve araştırmanın değil, inanç ve teslimiyetin konusu, felsefe ve metafiziğin işi!” dediği için; mantıken gidebileceği diğer zorunlu şık olarak, “kimsesiz” bir evren ta’rifi yapmıştır bizlere!

Evrenden elde ettiği “Bilimsel bilgi”yi; bir ateist – natüralistin bakış açısı ve inançsızlığına göre (‘kimse yok, kimse yapmıyor, failsiz ve ustasız oluyor, fizikî sebep ve doğal mekanizmalarla oluyor, bir takım tesadüf ve zorunluluklarla oluyor, tabiat yapıyor…’) dizayn etmiştir! Hem de; bu “ateist kontekst”, bu “ateistik ifadeler’; sanki bilimsel olarak gözlenip – doğrulanmış, sanki nesnel ve objektif bilgilermiş gibi; “Bilimsel bilgi”nin hamuruna karıştırılarak sunulmuştur!

Bunun sonucu olarak, meselâ: “Yağmur”un, “neden – nasıl”ını anlatan bir bilim ve ders kitabında; “Bu yağmuru kim yağdırıyor?” sorusu, aklımıza bile gelmiyor, gelmez! Çünkü: Çağımız “Bilim/sellik Epistemolojisi”ne göre dizayn edilip; “neden – sonuç kurgu ve şablonu”yla anlatılan, evrenin bilimsel tasvirlerinde; faili gerektirecek, kim’ sorusuna, zaruret ve ihtiyaç yok(muş) gibi anlatılır, evrenin hikâyesi!

Zaten; nedenlerin, sonuçları yaptığına inanılan bir evrende; “kim” sorusuna, neden ihtiyaç olsunki! Bir bilgisayar veya makina gibi; otomatik olarak işleyen neden – sonuç mekanizma ve programlarının (doğa kanunları) olduğu bir evrende; gözlenen fizikî bir olaya, “fail” aramaya ne gerek var!

‘Resim’ Mona Lisa’nın ustası var; ‘hakikî’ Mona Lisa’nın neden yok!?

Halbuki, kâinattâki varlıkların, iki boyutlu ve cansız bir taklidi olan, duvardaki alelâde bir resmin bile, “ressam”ını kabul etmeden; (resimde görülen, sadece tuval – boya – fırçanın şekil ve hareketlerini anlatarak) bu resmin “neden – nasıl” olduğunu izah edemiyorken; o resimdekilerin, dışarıda hakiki ve canlı olanları için ve o resimden, çok daha üstün ve sanatlı olanları için; “faili kim, ressam ve ustası kim?” diye sormadan; yani sadece “sebep – sonuç” kurgu ve şablonuyla anlatarak; evrendeki o hakiki sanatlı eserleri, “failsiz ve ustasız”, hiç izah edemeyiz!

Duvardaki resimden çok daha sanatlı ve boyutlu ve her atomunda bile ayrı bir kitap yazılmış, kâinattaki bu eserlerin; ‘fail ve ustası kim’ diye sormaz ve ‘faili yok(muş)’ gibi; sadece “madde + kuvvet ve atom hareketleri”yle anlatmaya kalkarsak; evrendeki bu fiil / faâliyet ve eserlerin, “neden – nasıl”ını bile izah edemeyiz! Hiçbir akıllı ve insaflı insanı, bunu inandıramayız!

Çünkü: Ölçülü ve doğru yere konumlandırılmış, yani anlam ve amacı olan, en küçük bir “A” harfinin bile; (o ‘yazar’, şimdi gitmiş ve görmesek bile), bir “yazar ve faili” olduğunu kabul etmeden; “bir takım ısı ve basınç ve kuvvetlerle hareket eden kalem ve kâğıt…” gibi ifadelerle; yani sadece, Yatay Deterministik Kurgu ve Sebep – Sonuç Şablonlarıyla; o “A” harfinin “neden – nasıl” olduğunu / yazıldığını izah edemeyiz! Bu izahımızı, rasyonel tabana oturtamayız! “A”nın, neden – nasıl’ını ‘çözmüş ve açıklamış’ olmayız!

Evren hakkında yaptığımız bu “failsiz ve öznesiz” ifadeleri; “kendi kendinelik” bildiren bu ateistik izahları; “bilgi, bilimsel bilgi” olduğunu, hiç iddiâ edemeyiz! Bir ateist veya deistin bakış açısına göre dizayn edilmiş bu ifadelere; herkesin “inanmasını” da, bekleyemeyiz!

Çünkü: Aslının taklidi olan ‘resmin’, ressam ve ustası var; fakat ‘hakikî ve canlı’ olanların, yok! demenin, mantıkî ve rasyonel bir tabanı yok! Evrenden elde edilen gözlem – deney bilgilerini; bu yargı ve inanca göre dizayn etmenin; aklî bir gerekçe ve ampirik bir delili de yok! Çünkü: “A posteriori” olarak; yani hiçbir gözlem – deney – araştırma yapmaya bile gerek kalmadan; sadece “a priori”, yani doğarken getirdiğimiz ‘ana işletim sistemi’ ve mantıkî akıl yürütmeyle bile gitsek; “eser”, müessirsiz ve fiilsiz ve “fiil” de failsiz olamaz!…

Biz ise; insanlık tarihinde, son üç – dört asırdır ve kişi tarihinde ise, belki dünyaya gözümüz açtığımızdan beri (evde, kreşte, okulda, medyada, internette); milyarlarca defa telkin ve tekrarlarla, algı ve zihnimizin manipüle edilmesi sonucu; “bilim”in, evren hakkında, “inanıp – inanmamaktan bağımsız ve ayrı ve bu ikisine tarafsız ve objektif” olduğuna; yani onun bize; yüksüz, “nötr bilgi” verdiğine inandırılmışız! Bu yanlış inançtan dolayı; “bilim”in, evreni; “Allah yok(muş); varsa ve olsa bile, bu işleyişe karışmıyor(muş)” kurgusuyla anlatmasında; “bilimsel bilgi”yi, bu “ateist – deist” zemin ve arkafonda, dizayn ve inşa etmesinde; bir tuhaflık hissetmiyoruz!

Hattâ “bilim”in, bu ifade ve izahlarını; “seküler ve lâik bilim” diyerek; güya “tarafsızlık ve objektiflik ve bilimsellik” gereği diyerek; ‘normâl’ ve ‘meşru’ ve ‘olması gereken’ zannediyoruz!… Günümüz bilimsellik anlayışının; ‘ateistik’ zeminde kodlayarak, verdiği gözlem – ölçüm bilgisi ve bunların ifade ediliş biçimini; saf ve katışıksız “bilimsel bilgi” olduğunu zannediyoruz! Bir bilim ve ders kitabında geçen, tüm bilgi ve ifadelerin; “nesnel ve olgusal, yüksüz, nötr ve yalın gözlem bilgisi” olduğunu düşünüyoruz!…

Tevhidî paradigma; Sübjektif bir inançsa, Ateist paradigma da öyle!

Evet, ‘inanmak’; nasıl subjektif bir tercihse, ‘inanmamak’ da öyle! Çağımız, bilimsellik anlayışının neticesi olarak; ne hikmetse, meselâ: “Allah, yağmuru şöyle yağdırıyor; yağmuru şöyle arıtıyor, şu sebep – kanallarla bize gönderiyor ve ihsan ediyor” gibi ifadeler; “bilim’e, inancını karıştırmak” oluyor ve yağmuru, böyle resim ve tasvir etmek, “subjektiflik” oluyor da!

“Yağmur; şu neden – sonuç döngü, dönüşüm ve çevrim sistemiyle ve şu, otomatik fizik – kimya kuvvet ve mekanizmalarıyla oluyor, yağıyor, arıtılıyor…” şeklindeki; ‘kendi kendinelik’ bildiren ‘failsiz’ ifadeler; (‘yani failsiz, yani faile ihtiyaç duymadan, yani otomatik, yani kendi kendine yağıyor; yani burada, olaya ‘fail’ arayan, ‘kim’ sorusunu sorma; yani burada, ‘yağmuru kim yağdırıyor’ sorusunu sormak için, mantıkî bir gerekçe ve ampirik bir nedenimiz yok; yani gereksiz ve anlamsız ve saçma bir soru bu!…’ gibi sonuçlar ve bilinçaltı yönlendirici altkomut ve mesajlar taşıyan); bu “ateist – deistik” ifadeler; güya “bilimsel bilgi” oluyor; güya “nötr ve olgusal gözlem bilgisi” oluyor; güya, ‘inanıp – inanmamak’tan bağımsız ve tarafsız, “objektif bilgi” oluyor!

‘Neden’ varsa, ‘fail’ yok mu!?

“Olanın, olduğu gibi, yani ‘olgusal’ anlatıldığı; yalın ve objektif, bilimsel gözlem bilgisi” olduğu iddia edilen bu “yağmur tasviri”; “Yağmurun olması ve yağması için; Allah gibi bir faile, zaruret ve ihtiyaç yok(muş)! Çünkü ve zaten, yağmur; şu otomatik mekanizma ve sebeplerle, şu kuvvet ve etkilerle, kendi kendine yağıyor(muş)” kontekst ve bağlamında kurgulanıp; bizim de inanmamız istenen ve “ateist ve natüralist inanç/sızlık”lar lehine, kasten eksik bırakılmış, “subjektif” bir “yağmur tasviri” halbuki!”

Bu çeşit, bilinçaltı manipülâsyon ve mesaj ve hipnotik altkomutlar yüklü ve eksiklerle ma’lül, bir “yağmur bilgisi” veriliyor bizlere! Bilimsel ve objektif olduğu söylenen, bu bilgilerin bağlamından, bu sonuç çıkıyor! Bu ifadeler; bilinçaltımızı, bu sonucu çıkaracak yöne manipüle ederek, zihnimizi kodluyor ve programlıyor!

Üstelik: Bu “ateist – deist” kontekst ve şablon ve bu tür bilinçaltı mesajlarla dizayn edilmiş, bu kirli ve virüslü bilgilerin; (güya) “olgusal ve nesnel bilgi”, (güya) “bilimsel gözlem bilgisi” olduğu; her defasında vurgulanır, vurgulanıyor!

Halbuki yapılan: Bilinçaltımızın, “ateist – deist/ik” yönde doldurabileceği şekilde ayarlanmış; kasıtlı olarak, bu yönde eksik bırakılmış; “boşluklu bilgiler”in, telkin ve tekrarına dayanan; tam bir dezenformasyon ve endoktrinasyondur!

Bir ateist veya deistin bakış açısına göre yapılmış, bu evren tasviri ve gözlem bilgilerinin; küçüklüğümüzden beri binlerce kez telkin ve tekrarıyla, formatlanıp – programlanan zihnimiz; bu “ateistik şartlandırma” ve “endoktrinasyon” neticesinde; hipnotize edilip, büyülenmiş bir insan gibi; artık, serbest düşünme ve gerçeği algılama kapasitesini, büyük oranda yitirmiştir! Bugün geldiğimiz nokta: İtikadî aşınmadır! Yani: Varlık ve Allah tasavvurumuzun bozulmasıdır!

Üstelik: “Bilimsel bilgi” ve bunların “dizayn ve ifade şekli” ile “itikadî bilgi”miz arasındaki, boşluk ve çelişkilerin farkında bile değiliz! Farkında olmayı geçtik, daha kötüsü: Bilim’in, “otomatik olarak çalışan” bu ‘evren tasavvuru”nu, bu “evren temsil / modeli’ni, artık biz de benimsemişiz!…

Bu Bilim/sellik Epistemoloji’sine eleştirel bakmayı, çoktan terketmiş ve teslim olmuşuz! Bu epistemeye, dinimize yönelttiğimiz eleştiri ve soruların, binde birini bile sormuyoruz! “Tarafsızlık mı doğru; doğrudan taraf olmak mı doğru!?, Deterministik bir evrende, Tanrı ne iş yapar!?, Bilim/sellik ambalaj ve şırıngasıyla bize enjekte edilen, bu bilgilerin; doğru olduğunu ‘biliyor’ muyuz; yoksa, doğru olduğuna mı ‘inanıyoruz!?…” gibi sorular aklımıza bile gelmiyor!..

‘Mümkün’ olduğu için Olmuyor; olduğu için ‘Mümkün’ zannediyoruz!

Madde”nin; varlık ve hareket ve neticesinde, “fail”e (Tanrı’ya) ihtiyaç duymadığı ve bütün bunları, kendi kendine başardığı, bilimin bu “evren tasavvuru”na; artık biz de inanıyoruz! “Fail” olmasa bile, evrende bu işlerin gerçekleşebileceğini mümkün gören; bu önaksiyom, önkabüle yaslanan: “Madde ve Enerji + Tabiât ve Kanun + Sebep ve Sonuç + Tesadüf ve Zorunluluk + Uzun Zaman ve Evrim = Herşey Mümkün” denklemine inanmakta, bir sakınca görmüyoruz! Evrende bu olanlar; “mümkün ki, oluyor; oluyor ki, (demek ki) mümkün” şeklindeki (delil ve ispatın, kısırdöngüsel bir biçimde, devamlı yer değiştirdiği) totolojik bir safsataya; inanmakta hiç zorluk çekmiyoruz!

Çünkü: Küçüklüğümüzden beri bize empoze edilen; zihnimize, tekrar tekrar işlenen bu telkin ve tekrarlar; bu ateist – deist endoktrinasyonlar neticesinde; bu evren hikâyesinin, gerçeğin kendisi olduğuna inandırılmışız! Bilim’in bu “evren tasavvur ve modeli”ni, gerçeğin kendisi zannediyoruz! Zaten bir yalan bile, yüz kere tekrarlanınca; zihnimizde, bir “acaba” uyandırmaması mümkün değil!

Elhasıl: Zihnimizin, gerçekle temasını yitirdiği, bir trans ve hipnoz hâlindeyiz sanki! Artık herşeyi; “Bilim/sellik” kamerasının objektifinden ve onun yazdığı, evren senaryosundan izliyoruz! Onun, eşyaya verdiği; “neden ve sonuç, tesadüf ve zorunluluk, tabiat ve kanun” gibi rollerden ve onun kurgusundan izliyoruz!

Evet, hepimiz; “bilim/sellik”in, zihnimize simüle ettiği bir düş dünyasındayız! Sınır ve duvarlarını, bilimin belirlediği bir dünya; bize, “gerçek” olduğuna inandırılan bir illüzyonun içindeyiz!

Bu, “Bilimsellik Sihri”yle öyle bir büyülenmiş, öyle bir aldatının içindeyiz ki; “bilim”e getirilen en küçük bir eleştiriye dahi tahammülümüz yok! Çünkü: “Bilim”e; sanki insan ürünü değil de, gökten inmiş, “kutsal bir vahiy” muâmelesi yapıyoruz! Tarih içerisinde, insan ve olaylardan bağımsız ve ayrı olarak akan; evrensel ve objektif bir “b/ilim idesi” olduğuna inanıyoruz! Bu sebepten; “bilim/sellik’in, bilimsel yöntem”in, eksik ve yanlışları olabileceğini, tasavvur dahi edemiyoruz! Bunu dillendirmek; (özellikle ülkemizde); “Sen şimdi, suyun yüz derecede kaynadığını inkâr mı ediyorsun!?” gibi, tuhaf tepkiler almanıza sebep oluyor! “Dünyanın yuvarlak olduğunu, boşlukta döndüğünü kabul etmiyor musun!?” diyorlar!… “Öküzü göster” diyen bile var!