Kategori arşivi: Soru – Cevap

Merak Edenlere: ‘Nurculuk Nedir?’

Merak Edenlere: ‘Nurculuk Nedir?’

Nurculuk, Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin telif ettiği Risale-i Nur Külliyatı etrafında şekillenen bir İslami harekettir. Ehl-i Sünnet itikad ve amelinde olan ifrat ve tecrit anlayışlardan uzak, kendi halinde bir Müsbet hareket anlayışıyla hizmet etmektedir.

Nur Talebeleri genellikle Risale-i Nur eserlerinin Kur’an tefsiri olduğunu ve iman hakikatlerini açıklamaya odaklandığını vurgular. Bu anlatım, samimi bir şekilde iman hizmeti, Kur’an’a bağlılık ve ahlâkî ilkeler üzerine kuruludur.

Nurculuk, bir mezhep ya da tarikat değil, Kur’an’ın çağdaş, manevi bir tefsiri etrafında bir araya gelen bir topluluktur.

Nurcular, bu hareketi “iman ve Kur’an hizmeti” olarak tanımlar ve Risale-i Nur’un, modern çağın materyalist ve ateist akımlarına karşı imanı güçlendiren bir rehber olduğunu ifade ederler.

Nurcular birbirine nurculuğu nasıl anlatır?

Risale-i Nur’un Merkezi Rolü: Nurcular, Risale-i Nur’u Kur’an’ın çağdaş bir tefsiri olarak tanıtır ve onun iman esaslarını aklî ve mantıkî delillerle açıkladığını belirtirler. Bunu eline bir risale alıp okuyan herkes görebilmektedir. Nur Talebeleri bu eserlerin okunması, anlaşılması ve başkalarına aktarılmasının temel bir görev olduğunu vurgularlar. Mesela, Risale-i Nur’un namazın hikmeti gibi konuları derinlemesine ele aldığı, ancak ibadetlerin nasıl yapılacağından ziyade neden yapılması gerektiğine odaklandığı ifade edilir. Bu, sûret ve şekille ilgilenmek değil işin hakikatini anlatmak ve vurgulamaktır. Çünkü hakikatten mahrum kalan kimseler ne sûretiyle meşgul ne de merak ederler. Mahiyet ve hakikat Nur Talebeleri için çok mühimdir.

İman Hizmeti ve İhlas: Nurculuk’ta en temel esas kavram ve ulaşılması gereken niyet “ihlas”’tır. Bu sebeple Allah rızası için çalışmayı merkeze alır.

Nurcular, birbirine bu hareketin dünyevi çıkarlar veya siyasî hedefler gütmediğini, sadece iman kurtarma amacı taşıdığını ifade ederler. Aktif siyasete topluluk halinde değil girmek isteyen olursa ferdî olarak kendi adına siyaset yapabileceğini ifade ederler.

Nurculuk, doğrudan doğruya Kur’an yolu’dur ve İslam’ı yaşamanın bir rehberidir. Ehl-i Sünnet’in -Türkiye başta olmak üzere- bir kalesidir. Hatta şunu ifade etmem gerekir ki bu ülkenin ehl-i sünnet kalmasının en büyük sebebi, en büyük payesi, en büyük nokta-yı istinadı Risale-i Nur hizmetidir. Kimsenin ortada görünmediği zamanlarda ortaya çıkmaya cesaret edemediği zamanlarda binden fazla mahkemeye çıkmış ve hepsinde beraat etmiş bir hizmet anlayışıdır.

Mütalaa Kültürü: Nurcular, Risale-i Nur’u anlamak için “mütalaa” adı verilen ortak okuma programları düzenler. Bu programlar, herkesin anladığını ifade etmesine imkân tanınır ve bir kişinin diğerlerine hâkim olması engellenir. Bu, Nurculuğun kolektif bir anlayış ve öğrenme sürecine dayandığını gösterir. Mütalaa’dan uzak kalan ve sadece kendi çabasıyla anlamaya çalışanlar bu yolda daha yavaş yol alırken mütalaa kültürüyle okuyanlar daha hızlı yol alabiliyor. Tek düze kendi çabasıyla istifade edenler tek akılla hareket ettiği için bazı aksamalar veya yanlışlıklar da mevzubahis olabiliyor.

Misâlleme: Nurcular, Nurculuğu anlatırken genellikle Bediüzzaman’ın hayatından, Risale-i Nur’dan ve Saf-ı evveli teşkil eden Ağabey’lerden misaller verir. Mesela, bir İngiliz öğrencinin “Tabiat Risalesi”ni okuyarak san’at-sanatkâr ilişkisini nasıl etkileyici bir şekilde anlattığı gibi misaller paylaşılır. Bu tür misâller, Nurculuğun evrensel bir mesaj taşıdığını ve farklı kültürlerden insanları etkilediğini vurgular. Veya ateist birisini bir nur talebesi ile olan münazarası neticesinde Müslüman olması, şehadet getirmesi gibi..

Nurculuk Taslar

Nurculukla ilgili eleştirilerde, bazı Nurcuların hareketi yanlış yansıttığı veya abartılı bir şekilde sunduğu iddia edilir. Bu bağlamda, Nurculuğun “taslanması” şu şekillerde karşımıza çıkabilir:

Abartılı Üstünlük İddiaları: Bazı eleştirilerde, Nurcuların kendilerini diğer Müslümanlardan üstün gördüğü, Risale-i Nur’u Kur’an’ın önüne geçirdiği veya Nur talebelerini “cennete ehil” saydığı öne sürülür. Bazı mihraklar Nurcuların risaleleri ibadet haline getirdiğini iddia eder, ancak Nurcular bu tür yorumları reddeder ve Risale-i Nur’un Kur’an’ı anlamaya bir araç olduğunu ifade edilir. Ama bu sadece kuru bir ifade değil hakikatin ta kendisidir.

Risale-i Nur Hizmeti’nin etkisini tesirini kırmak isteyen mihraklar çeşitli yaftalamalarla bu maksada yönelik çalışmaktadırlar. Gerek yazılı basın, gerek görsel basın, gerekse sosyal medya aracılığıyla her argümanı kullanmaya çalışıyorlar. Ya insanların değil ateist olması için veya kendi hizmet hareketlerine katılmalarını sağlama -bir nevi rekabet- sebebiyle.. hatta o kadar ki içeriye adam tutup bu hizmettenmiş gibi gösterip onun yanlış yapmasıyla tüm Risale-i Nur talebelerini de töhmet altında bırakmaya da çalışıyorlar.

Hiyerarşik Yapı ve Taklitçilik: Nurculuğun hiyerarşik bir yapı oluşturduğu ve bazı Nurcuların risaleleri anlamadan taklit ettiği eleştirisi yapılır. Bu, özellikle “abiler” aracılığıyla yönlendirme yapıldığı iddiasıyla ilişkilendirilir. Ancak, Risale-i Nur Hizmeti siyasî maksadlı bir hizmet olmadığı için bu yafta tamamen havada kalıyor.

Hizmetin şahsî anlayış ve ihlas üzerine kurulu olduğunu, hiyerarşinin değil, meşveretin, danışmanın esas alındığını ifade etmek istiyorum. Bunu söyleyenler ya Risale-i Nur Hizmeti’nin mahiyetini bilmeden tabiri caizse kahvene ağzıyla yaptığı lakırdı türünden.

Siyasi ve Etnik Tartışmalar: Nurculuğun, bazı çevrelerce Kürt milliyetçiliğiyle ilişkilendirildiği veya siyasî amaçlar güttüğü iddia edilir. Bu tür eleştiriler, özellikle Said Nursi’nin Kürt kökenine vurgu yaparak hareketi “bölücü” olarak nitelendirir. Ancak Nurcular, hareketin evrensel bir İslam anlayışı sunduğunu ve siyasi veya etnik bir ajanda taşımadığını bir parça Risale okutan görecek ve bu lakırdılara gülüp geçecektir.

Kapalı Topluluk Algısı: Nurculuğun “ser ver, sır verme” politikası izlediği ve dışarıya kapalı bir yapı gibi göründüğü eleştirisi de bulunurlar. Bu, bazı Nurcuların hareketi tanıtırken fazla gizemli veya seçkinci bir tavır sergilemesiyle ilişkilendirilebilir. Oysa Nurculuk herhangi bir özel tören veya üyelik olmadan herkesin Risale-i Nur’dan faydalanabileceğini ifade etmektedir. Hemen hemen bu da boş bir sözdür.

Hülasa: Nurcular, birbirine Nurculuğu anlatırken Risale-i Nur’un Kur’an’ı anlamaya yönelik bir rehber olduğunu, iman hizmetini ve ihlası merkeze aldığını vurgular. Bu anlatım, genellikle samimi, delile dayalı ve evrensel bir İslam anlayışına odaklanır. Lâhikalar hizmetin usul ve esaslarını ders vermektedir.

Nurculuk, Kur’an ve sünnete bağlı, mezhep veya tarikat olmayan ve herkesin istifadesine açık bir iman hizmetidir.

Risale-i Nur Külliyatı ise toplam 20 cilden oluşan çağdaş bir Kur’an tefsiridir.

İnternet çağı ve bilgiye erişimin sıkıntılı olmadığı bir zamanda yaşadığımız hepimizin mağdurları dolayısıyla hangi konu olursa olsun duyulan bir şeyi körü körüne kabul etmek yerine araştırmak birçok yanlış anlaşılmanın ve anlamının önüne geçmeye sebep olacaktır.

Selam ve dua ile.

Muhammed Numan ÖZEL

Kaynak: RisaleHaber

www.NurNet.org

İslami Epistemoloji ve Ontolojinin Köprüleri

İslami Epistemoloji ve Ontolojinin Köprüleri

 

Risale-i Nur’un Marifetullah derslerinde takip edilen usuller, esasen insanın imanını güçlendirmeye ve Allah’a olan kulluk bilincini artırmaya yönelik olan bir dizi tarz-ı telakki, metod ve yaklaşımdır. Bediüzzaman Said Nursi, eserlerinde temel olarak dayandığı ve hedeflediği prensipleri seb’a semâvat kaidesine göre 7 maddede şöyledir:

 

1.Akıl ve kalp arasındaki denge

2.Kur’an’a dayalı deliller

3.Tevhid ve vahdet

4.Sürekli manevi tefekkür:

5.Misallerle açıklama

6.Felsefi ve bilimsel argümanlar

7.İmanî ve ahlaki temeller

 

Bu maddeler, Marifetullah yolculuğunda hem aklı hem de kalbi kullanan, kitap temelli, felsefe ve bilimle diyalog kuran, pratik ahlâk ve sürekli tefekkürü esas alan dengeli bir sistemi ifade eder.

 

1.Akıl ve kalp arasındaki denge: Risale-i Nur, insanın akıl ve kalbini birbirini tamamlayacak şekilde kullanmasını teşvik eder. Akıl, Allah’ın varlık ve kudretine dair marifetullah delilleri anlamada yardımcı olurken, kalp ise iman hakikatlerini kabul etme ve bu hakikatlere derin bir şekilde teslim olma noktasında önemli bir rol oynar.

Bilgiler akıl yoluyla anlaşılır, yorumlanır ve doğrulanır. Kalp ise bu bilginin pratik hayat ve maneviyat alanında deneyimlenmesi (irfan) için gereklidir.

 

2.Kur’an’a dayalı deliller: Marifetullah derslerinde, Allah’ın varlığı, birliği ve sıfatları gibi temel tevhidî konular, Kur’an-ı Kerim’in âyetlerine dayandırılarak açıklanır. Kuru bir fikir ve tez olarak ileri sürülmez.

 

Kur’an-ı Kerim, evrendeki her şeyin Allah’ın varlığına, kudretine, hikmetine işâret eden bir âyet olarak görülür ve gosterilir. Buna marifetullahta derinlik kazanmak olarak bakabiliriz. Bu bakımdan Risale-i Nur, her şeyin Allah’ı tanıma ve anlama yönündeki birer işâreti olarak değerlendirilmesini savunur.

Bunu da “Eğer yerdeki ağaçlar kalem olup, denizler mürekkeb olsa, Cenab-ı Hakk’ın kelimatını yazsalar, bitiremezler.”[1] Âyetinden istinbat ederek çıkarımda bulunmuştur.

 

3.Tevhid ve vahdet: Marifetullah ve Muhabbetullah derslerinde, Allah’ın birliği, tevhid meselesi sık sık nazara verilir.

vâhidiyet içinde ukûlü boğmamak ve kalbler Zât-ı Akdes’i unutmamak için, daima vâhidiyetteki Sikke-i Ehadiyeti nazara veriyor.”[2]

 

“Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, hadsiz kesret-i mahlûkatta tezahür eden vâhidiyet içinde ukûlü boğmamak için, daima o vâhidiyet içinde ehadiyet cilvesini gösteriyor.”[3]

 

Her şeyin Allah’ın kudret, ilim, hikmet terazisinde var olduğu ve bir kader planında ilerlediği gerçek anlamda vurgulanır.

 

4.Sürekli manevi tefekkür: Risale-i Nur’un usûllerinden biri de, sürekli olarak Allah’ı tefekkür etmek ve O’nun varlığını her an hissetmektir.

Demek hayat, bir nokta-i mihrakıye hükmünde; muhtelif sıfât birbiri içine girer, belki birbirinin aynı olur.

Güya hayat tamamıyla hem ilimdir, aynı halde kudrettir, aynı halde de hikmet ve rahmettir ve hâkeza…[4]

Bu, insanın ruhsal derinliğini artırmak, dünyevi kaygılardan uzaklaşmak ve gerçek huzuru bulmak için temel bir yol olarak kabul edilir. Bir tefekkür ve tezekkür murakabesi olarak adlandırabiliriz bunu.

 

5.Misallerle açıklama: Risale-i Nur’un her dersinde çeşitli misâller, benzetmeler, tasvirler, betimlemeler ve kıssalar kullanarak, soyut iman hakikatlerini somutlaştırır. Böylece meselelerin daha kolay anlayabilmesini sağlar ve derinlemesine düşünmesine yardımcı olur. Hem de bu metod Kur’an’ı Kerim’in metodu olduğu için zihinlerde betimlemeler ve misâller daha kalıcı oluyor.

Anlaşılması zor hakikatler, hem pratik ve somut misaller (analojiler, kıssalar) hem de güncel felsefi ve bilimsel verilerle desteklenir. Bu, mesajın hem sıradan insana hem de entelektüel kişiye ulaşmasını sağlar.

Bunu Haşir Risalesinde “Risalelerde teşbih ve temsilleri, hikâyeler sûretinde yazdığımın sebebi; hem teshil, hem hakâik-i İslâmiye ne kadar mâkul, mütenâsib, muhkem, mütesânid olduğunu göstermektir.

Hikâyelerin mânâları, sonlarındaki hakikatlerdir.

Kinâiyat kâbîlinden yalnız onlara delâlet ederler.

Demek, hayâlî hikâyeler değil, doğru hakikatlerdir.”[5] şeklinde ifâde edildiğini okumaktayız.

 

6.Felsefi ve bilimsel argümanlar: Risale-i Nur, İslam’ın hakikâtlerini savunurken, modern bilimin bulgularını da kendi lehine kullanır. Bu, hem akılcı bir yaklaşımı hem de imanî hakikatlerin evrensel geçerliliğini ortaya koyma adına önemli bir usuldür. Yani, dinî hakikatler ile bilimsel gerçekler birbirini çelişmeyen iki alandır ve birbiriyle uyumlu şekilde anlatılır. Bir çelişki ve çatışma değil bir madalyonun iki yüzü gibi olduğunu gösterir.

Âlem-i insâniyette, zamân-ı Âdem’den şimdiye kadar iki cereyân-ı azîm, iki silsile-i efkâr; her tarafta ve her tabaka-i insâniyede dal budak salmış, iki şecere-i azîme hükmünde…”[6] devam etmektedir kıyâmete ve Cennet ile Cehenneme kadar da devam edecek.

 

7.İmanî ve ahlâkî temeller: Risale-i Nur’un bir başka önemli usulü, iman ve ahlâkın birlikte ele alınmasıdır. İman yalnızca bir inanç itikad meselesi değil, aynı zamanda insanın ahlâkî hayâtını doğrudan şekillendiren bir gerçektir. Marifetullah derslerinde, iman hakikatleri kişinin günlük hayatında nasıl bir davranışa dönüşmelidir sorusu sıkça işlenir. İtikad ve amelin birbirini desteklemesi gerektiğini, takvâ insan kalbinin süsü olduğu, ameller insanı istikamette ve diri tuttuğunu ders vermektedir.

Bilgi yalnızca teoride kalmaz; tefekkür ve imanî-ahlâkî temeller yoluyla hayata geçirilir. Amaç, kuru bilgiden ziyade, eylemle bütünleşmiş bir marifete ulaşmaktır. İtikad ve amel bütünlüğüdür.

 

Nasilki semâvat yedi tabaka halinde, bizde yedi maddede geleneksel İslâmî ilimlerdeki üç ana disiplin olan Kelam, Tasavvuf ve Fıkıh yönleriyle dengeli ve kapsamlı bir eğitim modelini temsil ettiğini ve bazı özelliklerine temas etmeye çalıştık.

 

Çünkü bu usul, modern laik, seküler dünyanın meydan okumalarına karşı, tevhid merkezli akıl, kalp, bilim, felsefe ve ahlakı bir potada eriterek dengeli, iknâ edici ve maneviyatı güçlü bir Müslüman şahsiyet inşâ etmeyi hedefleyen eşsiz bir eğitim modelidir.

 

Bu sebeple Eğitimde Bediüzzaman Modeli Iska Geçilmemelidir!

Bu konuda diğer bir yazım için tıklayınız

 

Selâm ve selâmet hedefi daimâ ilerlemek ve terakki etmek olanlara olsun.

 

Muhammed Numan Özel

[1] Lokman Sûresi (31/27) / Sözler (134)

[2] Sözler (9)

[3] Lemalar (97)

[4] Siracü’n-nur (160)

[5] Sözler (48)

[6] Sözler (538)

Güneş Tutulması Üzerine

Güneş Tutulması, Küsûf Namazı ve Bizim Payımıza Düşen

Geçtiğimiz günlerde dünyanın bir yerinde güneş tutulması oldu. Haberlerde gördük, sosyal medyada fotoğraflarını izledik. İnsan ister istemez merak ediyor: “Bizim göremediğimiz bir tutulma için küsûf namazı kılmalı mıyız?”

Fıkıh kitapları bu soruya açık bir cevap veriyor: Hayır. Çünkü küsûf namazı, tutulmayı gören ya da o hadisenin yaşandığı bölgede bulunanlar için sünnettir. Görülmeyen, hissedilmeyen yerde bu ibadetin sebebi ortadan kalkar. Yani İstanbul’da gökyüzü berrakken, Meksika’da yaşanan tutulma için buradaki müminler namaza davet edilmez.

Peygamber Efendimiz (asm), Medine’de güneş tutulduğunda sahabeyi mescide toplamış, cemaatle namaz kıldırmış ve sonra da bu olayın Allah’ın kudretini hatırlatan büyük bir ibret olduğunu söylemiştir. Yani mesele sadece astronomik bir hadise değildir; asıl gaye kalplerde uyanış meydana getirmektir.

Bizim için de işin özü burada gizli. Güneş tutulmasını görsek de görmesek de, bu haber bize bir mesaj getiriyor: “Bakın, koca güneş bile zaman zaman perdeleniyor. Siz faniler ne kadar acizsiniz!” İşte bu hakikati idrak eden insanın kalbi ister istemez secdeye kapanıyor.

O halde biz göremesek bile, her tutulma haberi bize bir dua fırsatı, bir tefekkür vesilesi sunuyor. Namazı belki kılmayız ama kalbimizle bir istiğfar eder, bir “Ya Rabbi, bu kâinattaki kudretini bize unutturma!” deriz. Çünkü asıl mesele, göklerdeki ayetleri okuyabilmekte.

Tutulmalar gökyüzünün değil, kalplerimizin uyanışına işaret eder.

Selâm ve duâ ile..

  • Muhammed Numan Özel

www.NurNet.org

İnsanın Marifet Yolculuğu

İnsanın Marifet Yolculuğu

Güzelin, iyinin ve hakikatin peşinden gitmek insan fıtratındadır çünkü sıradan bir mahlûk değildir. Yalnızca yiyip içmek, barınmak ve çoğalmak için yaratılmamıştır. İnsan fıtratının merkezinde kâinatta var olan her şeyde bir mana arayışı vardır.

Bu arayış, onu iyinin, güzelin, faydalının ve nihayetinde hakikatin peşinden koşmaya yöneltir. Ancak bu yolculuk yüzeysel bir bilgiyle, kuru bir akılla veya şekilsel bir dindarlıkla yürünemez. Kalp, akıl, ruh, sır ve latifelerin birlikte seferber olduğu bir marifet yolculuğudur. Yalnız bu yolculuk elinde dondurma yalayıp, çekirdek çitleyip gezecek kadar alelade bir lakaytlık değildir.

İnsanın hakikat arayışını ve tehlikelerini şöyle okuyoruz ki:

Hayat-ı beşeriye bir yolculuktur. Şu zamanda, Kur’an’ın nuruyla gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi. Mülevves ve ufûnetli bir çamur içinde kafile-i beşer düşe kalka gidiyor. Bir kısmı, selâmetli bir yolda gider. Bir kısmı, mümkün olduğu kadar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vasıtaları bulmuş. Bir kısm-ı ekseri o ufûnetli, pis, çamurlu bataklık içinde karanlıkta gidiyor. Yüzde yirmisi sarhoşluk sebebiyle, o pis çamuru misk ü amber zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor.. düşerek kalkarak gider, tâ boğulur. Yüzde sekseni ise, bataklığı anlar, ufûnetli, pis olduğunu hisseder.. fakat mütehayyirdirler, selâmetli yolu göremiyorlar.”[1]

Mâdem ki insanın hilkat gayesi, ulvî bir marifet ve âlî bir ubudiyetle Hâlık’ını tanıyıp, Ona abd olmaktır. O halde insan, ancak hakikat-i imaniyeyi elde etmek ve marifet-i Rabbaniyede terakki etmekle insan olur; belki sultan olur.(*) Zira “İman, insanı insan eder; belki insanı sultan eder”[2] hakikati, bu zamanın karanlık suretinde parlayan bir şiar-ı Kur’ânîyedir.

Marifet-i Rabbaniyenin Yol Haritası Bilgiden Marifete, Akıldan Kalbe Seyr ü Sülûktur.

Zamanın terakkisiyle malûmat artmış; lakin marifet azalmıştır. Zira bilgi, eğer kalbe inmezse, sadece gururu besler. Bu zamanda enaniyet, gurur ve kibrin artıp ayyuka çıkması ve netice itibariyle yaşanan kasırgaların en temel sebebi budur.

Kavl ve amel ortasında uzun bir mesafe açıldı…”[3] bu sebeple vizyon ve misyonda eksen kaymaları ve liyakatin kaybolduğunu, geniş gönüllülüğün azalıp insan ufkunun ve sadrının daraldığını acı acı müşahede ediyoruz.

Marifet, ilmin neticesidir; fakat her ilim, marifet değildir. Çünkü, “nazar ile niyet, mahiyet-i eşyayı tağyir eder.”[4] İlim hayata tatbik edilmezse madden ve manen sıkıntılar arz-ı endam eder.

Bu da şu ayet-i celileyi hatırlatıyor.

“(Kendilerine) Tevrât yükletilip de sonra onu taşımayan (içindeki hükümlerle amel etmeyen) kimselerin misâli, (sırtında) kitablar taşıyan eşeğin misâli gibidir! Allah’ın âyetlerini yalanlayan kavmin misâli, ne kötüdür! Hâlbuki Allah, o zâlimler topluluğunu (küfürlerindeki ısrarları yüzünden) hidâyete erdirmez.”[5]

İlmiyle amel etmeyen âlim, gaflet içinde bir cahildir desek yanlış bir şey söylemiş olmayız. Hem ilmin hem toplumun hem de insanın durduğu yerin ehemmiyeti çok büyük bir denklemdir.

Demek ki, hakikat-i İmaniye, malumat-ı zahiriye ile değil; belki tefekkür, teslim ve tezekkür ile nefsin derinliğine nüzul eden enfüsi bir nur-i marifet ile olur. “Kendini bilen, Rabbini bilir” sözü, sadece tasavvufun değil, Risale-i Nur’un dahi esaslarındandır.

Nefs-i Emmare ile Muharebe: Tevazu ve Mahviyetin Lüzumu

Ey nefis! Gurur ve kibir seni hakikatten perde eder. “Enaniyet mikrobu”[6] insanı çok büyük badirelere atar. Hakikate vâsıl olmak isteyen, evvelâ kendinden yani enaniyetten vazgeçmeli, terk etmelidir.

Tevazuyu kendine şiar edinen kimse, Cenâb-ı Hakk’ın inayet-i Rahîmiyesine mazhar olur. Çünkü azametle yürüyen insan bir nevi enaniyetiyle adeta yeri delmeye çalışır. Ama mütevazı kimse Allah’ın rahmetini, inayetini adeta bir sancak yapar onun rayihasıyla rayihalanır, sıbgasıyla sıbgalanır.

Nefsini terbiye etmeyen, kalbini tasfiye etmeyen, ruhunu tekmil etmeyen kimse, hakikate eremez. Hakaik-i imaniye, nefis kapısından değil, kalp ve ruh kapısından girer. Zaten emmare olan nefis işin içindeyse fitne fesattan başka bir şeyden bahsedilemez.

Muhabbet: Varlığın Lisanında Hakk’ın Tecellisi

Muhabbet, bu seyr ü sülûkun mayasıdır. Çünkü: Muhabbet, bir nimettir. Muhabbetin en kıymetlisi, Allah’a olan muhabbettir.

“Güzel gören, güzel düşünür; güzel düşünen, hayatından lezzet alır.”[7]

Risale-i Nur Külliyatı okuyanı, kâinatın her zerresini birer ayet, birer mektub-u Rabbanî olarak okumayı öğretiyor.

Her şeyde güzel bir cihet vardır; mesele onu görebilmektedir.

Kur’ân’ın “Görmüyor musunuz?” ve “Düşünmüyor musunuz?” gibi hitapları, insanı gözle değil, kalple bakmaya dâvet eder.

Sadakat: Hakikatin Uğrunda Sebat ve Sebep Olmaktır

Hakikatin yolcusu, kâinattaki müşkülatın kâşifi hevesle değil, sadakatle yürür. İhlâs ve sebat, bu yolda yegâne sermayedir. İhlâs ve sadâkatle, enaniyeti terk ederek yürürler. Onların sermayesi samimiyet ve sebat; gıdaları tefekkür ve şükürdür.

Evet, hakikatin bedeli vardır. Ve bu bedel, ancak Allah rızası gibi ulvî bir gaye ile ödenebilir. Yoksa ne verilirse verilsin buna bedel olamaz.

Hakikatin izinde yürümek, kuru bir dâvâcılık değil; bilakis yaşayan bir hakikat olmaktır. Bunun yolu da:

  • Malumattan değil, marifetten,
  • Kibirden değil, tevazudan,
  • Nazardan değil, basiretten,
  • Sahiplenmekten değil, sevmekten,
  • İddiadan değil, sadakatten geçer.

Risale-i Nur, sadece hakikati izah etmez; aynı zamanda hakikatle nasıl yaşanacağını da ders verir.

Cenâb-ı Hak bizleri, bu asrın fırtınaları içerisinde marifet-i Rabbaniye ile sürûr yapan, hakikate sadakatle yürüyen kullarından eylesin. Âmin.

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

(*): Bu mana için Bkz. Mektubat (222)

[1] Mektubat (48)

[2] Sözler (315)

[3] Muhakemat (96)

[4] Mesnevi-i Nuriye (51)

[5] Cuma Suresi (5)

[6] Mesnevi-i Nuriye (103)

[7] Mektubat (473)

Kaynak: RisaleHaber

Risale-i Nur Hizmetiyle Alakalı NUSRET KOCABAY AĞABEYLE ROPÖRTAJ

Risale-i Nur Hizmetiyle Alakalı NUSRET KOCABAY AĞABEYLE ROPÖRTAJ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

Risale-i Nur, ahir zamana mahsus, i’caz-ı azam-ı Kur’an’dan telemmu etmiş beşer için hidayet-i âmmedir. Cenabı Allah bizi ve sizi ve bütün nur talebelerini Risale-i Nur’un şahs-ı manevisini temsil eden has şakirtlerin şahs-ı manevisine layık kılsın.

Risale-i Nur’un şahs-ı manevisini temsil eden has şakirtlerin şahsı manevisinin liyakatini bahsediyoruz. O liyakati kesb eden bir nur talebesi çok istifade eder. Risale-i Nur’un tefeyyüzatından hikmet ve hakikatinden marifeti kesbeder, arif-i billah olur.

Risale-i Nur’un şahs-ı manevisini temsil eden has şakirtlerinin şahs-ı manevisinin liyakatini kesbetmese, Risale-i Nur’un füyuzatlarından hikmet ve hakikatlarından biraz mesafeli gidiliyor, o pek hoş olmuyor. En güzeli, en âlâsı, en ahseni; Risale-i Nur’u kendi ikliminde birinci derecede yaşatmak lazımdır ki şahs-ı maneviye liyakatini kesbetsin.

Risale-i Nur’un şahs-ı manevisini temsil eden hakikati azimesi ise doğrudan doğru bu noktaya dayanıyor. Risale-i Nur talebesi, Risale-i Nur’un manevi iklimini itikadında, ihlâsında daima birinci derecede yaşatmak lazımdır ki, Risale-i Nur’un şahs-ı manevisini temsil eden has şakirtlerin zümresine iltihak etsin.

Maneviyat ikliminde maddiyatı birinci derecede tutanlar, muhakkak Risale-i Nur’u müesseseleştirmek ve Risale-i Nur’u Üstadımızın meslek ve meşrebine muhalif, istiğna ve feragat düsturlarına muhalif -Cenab-ı Allah muhafaza buyursun- maddeye müteveccih götürmek isteyenler oluyor. O zaman dershanelerimiz otele dönüyor. İhlâs, sadakat, muhabbet, metanet tamamen zarar dide oluyor. Öyleleri hakikate müteveccih gidemez. Gidemiyor ve gitmediğini de görüyoruz. Cenabı Hak bizi ve sizi muhafaza buyursun. Yani bu anlamda çok dikkat etmek lazımdır.

Bakıyoruz, bir kısım Risale-i Nur’un müdebbir ünvanını almış, hem de öncü olduğunu zanneden kendine vakıf ünvanını takmış birileri var ki, onun ikliminde sadece madde hâkim olduğu için, bakıyoruz hizmeti de semeradar olmuyor. Öyle yerlerde dershaneler, medreseler, hizmet biraz tevakkuf durumuna giriyor. O müdebbirlerin ve o şahısların âlemlerinde Risale-i Nur birinci derecede yaşanmadığı için, madde hükümran olduğu için, Risale-i Nur’un şahs-ı manevisini temsil edemedikleri için orada hizmet tevakkuf eder. Cenab-ı Hak bizi muhafaza etsin. Cenab-ı Hak Risale-i Nur hizmetine fütur vermesin.

Nur talebesi, nur camiasında herkese karşı kendini mütevazı suretiyle, yani gösteriş şekliyle mütevazılığı göstermek değil, gerçekten kendini herkesten daha aşağı, daha kıymetsiz, daha mücrim, daha müflis olduğunu müşahede etmesi lazım. Bir nur talebesi kendini mütekebbirane yüksekten bakmak gibi, hizmeti kendi şahsında görmek gibi haletlere girdiği anda velev daire içinde görünse de, hakikat muvacehesinde onun görünmesi sathi ve suridir. Onun hizmeti pek âli değil.. Çünkü ihlâs-ı tammeye müteveccihen hizmet ve akide, itikat ve sadakat, metanet ve muhabbet kanadını doğru götürmediğinden burada biraz korku vardır. Cenabı Allah bizi muhafaza buyursun.

Hakiki olarak bir nur talebesinin, gece gündüz her an manevi ikliminde Risale-i Nur’un cereyan etmesi lazımdır. Risale-i Nur’la uğraşması lazımdır. Eğer okumak, eğer mütalaa etmek, eğer ders okutturmak, eğer dersi dinlemek… Bununla da bitmiyor. Böyle yapsa da tamam değildir. Risale-i Nur okumuş olduğu dersleri, yani kanaat ve sadakat, metanet ve muhabbet, tesanüt ve tefani ve mahviyeti ruh dünyasında kazanmak lazımdır ki, Risale-i Nur orada semeradar olsun. Allah hizmetimizde bizi, sizi Risale-i Nur’un şahs-ı manevisine layık kılsın. Son nefesimize kadar imanımızı daim kılsın.

Bir de şu husus vardır; Risale-i Nur dairesi bir camiadır. Bir cemaat-i azimedir. O cemaatin içinde küçük küçük cemaatler vardır. Hepsi tamamen bir cemaattir. O cemaatlerdeki şahısların meşrep farkı olabilir. Amma meslek, hedef bir olduğu için, onları da aynı kendisi gibi bir dava kardeşi olarak hizmetin başında bulunan ve ehl-i hizmet olduğunu hüsnü zan ile, onları öyle müşahede etmek lazımdır.

Aman aman: “Yani ben nurcuyum, öteki hâşâ bilmem böyledir. Yani isim vermek, “o falan cemaattedir, bizim cemaatimiz başkadır” gibi demek hatadır. Yalnız yine kendi meşrebini muhafaza etmek olabilir ki, inşallah o meşreb de Risale-i Nur’un meşreb-i kudsiye-yi Kuraniyesine mutabık olacak. Eğer ona mutabık olmak için gayret etmiş ise, inşallah mutabık olacak.

Allah’ın izniyle bir nur talebesinin ihlâs, itikad akide ciheti sarsılmaz. Çünkü bunlar ezeli mevhibe olduğu için onlar devam ediyor ve devam edecek. Kıyamete kadar değil, ebede kadar devam edecek. Bir nur talebesi ebede kadar bu nur ile uğraşacak, bu nur ile beraber olacak.

Cenabı Allah bizi ahirzamana mahsus zuhurata mebni, nüzulün sırr-ı hakikatına matuf, ahirzamanın eşrat-ı kıyameti hengâmında büyük bir vazife ile tavzif etmiştir. Onların yüzü hürmetine, Cenab-ı Allah bizi de onlardan eylesin.

Aman aman, hiçbir zaman maddi ciheti nazarınıza almayın. Maneviyatı nazarınıza alın. Bu cümleyi çok tekrar ediyorum. Maddi masrafların tasarrufatı ile manevi semerelerin istihsalini dengede tutmak Risale-i Nur hizmetinde, davasında çok mühim bir meseledir. Öyle yapmak lazımdır ki, hizmeti semeradar olsun.

Ama madde cihetinde üç katlı, beş katlı, yedi katlı dershaneler yaparsın, ama semereye bakar isen, maddi masarifin tasarrufu çok, ama bakıyorsun semere yok. Burada çok üzülmek lazımdır. Durum çok acıdır. Cenab-ı Hak muhafaza buyursun. Bunun hesabını vermek de çok zor.

Bir nur talebesi kendini hiç kimseden üstün görmeyecek. Vazife ve hizmet cihetiyle bir kutb-u azamdan çekinmeyecek. Mütezelillane değil müstağniyane onun elini öpüp, bu hakikatleri kutb-u azama dahi okuyacak, ona tebliğ edecek. Çünkü tebliğ etme vazifesi çok âlâ. Bir nur talebesi bu âli vazifesini bildikten sonra nefis cihetinde kendini herkesten aşağı görmesi Üstadımızın emridir. Bu emre mebni çok dikkat etmek lazımdır.

Bir nur talebesinin imanla kabre girmesi katiyetle hükümdür. Eğer remzi, eğer işari, eğer telmihi, eğer mana-yı sarihi cihetinde dahi bu hakikatler çok tebeyyün etmiştir. Nur talebesi iman ile kabre girecek, ama iman ile kabre girmek iki şarta bağlıdır; Biri kanaat, biri sadakat. Risale-i Nur’un kanaat ve sadakati ile mücehhez olan bir nur talebesi inşallah, ümit ederiz, iman ile kabre girecek.

Şimdi, dikkat edin, bir nur talebesi sefine-i hidayette bir hademedir, hademelerdir, çalışıyorlar, ümmet-i merhume bu asırdaki derya-yı dalalette sahil-i selamete çıkarmağa muvazzaf oldukları için, çok dikkat etmek lazımdır, sarsılmamak lazımdır. Çünkü muzır mânialar ve şeytanların hücumu hizmeti kudsiyede öne çıkacak, şeytanlar o hizmetin hadimleriyle çok uğraşacak. Onun için çok dikkat etmek lazımdır. Her nur talebesi son nefesine kadar davaya sadık kalmak lazımdır. Risale-i Nur davasında tasavvufta olduğu gibi bir şahsa merbutiyet değil, doğrudan doğruya Risale-i Nur’a ve onun şahs-ı manevisine müteveccihen bakacak ve davaya kanaat edecek. Aziz kardeşim, ben pek meramımı anlatamıyorum.

Necati Zamur:

– Seyda Risale-i Nur’un şahs-ı manevisi derken ne anlayacağız?

– Şöyle anlıyoruz. Risale-i Nur i’caz-ı azam-ı Kur’an’dan geldiği için, ahirzamandaki zuhurattır; Kur’an’ın zuhuratı. Bu ise ferdiyet makamının sırrı hakikatini nazara veriyor. Burada mehdiyet vücuda geliyor. Bu ise şahs-ı manevi dediğimiz bir hakikati nazarımıza veriyor.

Şahsi manevinin hakikati ise, doğrudan doğruya sırr-ı vahyin feyzinden telemmu eden bir hakikattir. Ahirzamandaki doğrudan doğruya âyât ve hadisten alınmış olduğu bir tavzif, bir vazife, bir hakikattir. Hz. İbrahim (AS)’ın âli, nübüvvettir. (soyu peygamberlerle devam ediyor.) Resul-u Kibriya (AS) âli, velayetten geliyor. (soyu velayetle devam ediyor.) Hatem-i divan-ı nübüvvet, Habibullah’tır. Hazret-i İbrahim’in nokta-i müntehası, Habibullahtır. Âl-i Muhammed(a.s.m)nokta-i müntehası ise, ahirzamanda gelmiş olan o şahs-ı manevidir.

Üstadımız kendi şahsiyetini merciyetten azlediyor. Ona bir makam verilse, Üstadımızın ruhu kabul etmiyor. Şahs-ı maneviye nazarları çeviriyor. O şahs-ı manevi ise, ise Risale-i Nur’un şahs-ı manevisidir. O şahs-ı manevi, âli Muhammed silsile-i nuraniyesinden gelen en son veraset-i nübüvvet ünvanıyla mücehhez olan bir zümredir. O zümre ise, Risale-i Nur’un şahs-ı manevisini temsil eden has şakirtlerin şahs-ı manevisidir. Onlar, sırr-ı veraset-i nübüvvetin ünvanına haiz zatlardır. Risale-i Nur’un şahsi manevisi âl-i Muhammed(a.sm)ın en son nokta-i müntehasıdır. O ise, ahirzamanda muvazzaf, vazife başında olan bir hizmet-i âliye-yi azimedir. Buna da çok dikkat etmek lazımdır.

Şahs-ı manevi deyince Risale-i Nur’un şahs-ı manevisi yani bu günkü hizmetin, davanın Risale-i Nur’un inkişafı ve gittikçe âlem-i İslamiyet’e tesiratı zahiri manada ve hakiki manada herkese tesiratı vardır. Bu kimsenin irşadı değildir. Yani bu tesiri vakıflara, ağabeylere, Risale-i Nur camiasındaki şahsiyetlere vermemek lazımdırBu şahs-ı maneviyenin irşadıdır. Bu irşad illa hedefe kavuşacak. Eğer bu irşadı nur talebeleri ve hadimleri götürmezse, Cenab-ı Allah günahkâr, facir insanları getirip yine de dünyanın bir tek gün ömrü kalmış ise bu nurların, bu hakikatlerin yine de kabul olunacağını katiyetle itikadımız, imanımız, niyetimiz, nazarımız o sahada tamdır. Olacak.

Risale-i Nur’un şahs-ı manevisi ise, doğrudan doğruya Kur’an’dan gelmiş hakiki bir tefsir olarak Cenabı Hak onun etrafında ezelden müntehib, iltifat-ı ilahiye mazhar, iltifat-ı Rasulullah’a mazhar, Üstadımızın iltifatına mazhar bir zümre, bu hizmetin başındadır. Ama hizmeti götüren, o Risale-i Nur’un şahs-ı manevisidir.

Şimdi dikkat et, bu intihaba mazhar olan has şakirtlerinin meselesi çok mühim. Cenab-ı Allah bizi onların şefaatine nail eylesin. Onların zümresine iltihak etsin. Şimdi hizmetin şahs-ı manevisinin hizmeti gidiyor, şahs-ı manevi namı hesabına tesiratını artırıyor. Çünkü Kur’an’ın nur-u feyzi ile gidiyor. Burada o tefsir-i hakikat olan Risale-i Nur, şahs-ı manevisi ism-i Hakim ve Rahim’e mazhar olduğu için, o iki şemsiye altındaki hizmet ve davayı, Risale-i Nur’un şahs-ı manevisini temsil eden has şakirtleri ism-i Rahim ve ism-i Hakim’in hizmeti müstakimanesinde götürüyorlar. Cenabı Allah meccanen bizi de onlardan eylesin.

Necati Zamur:

– Risale-i Nur’un has şakirtleriyle Risale-i Nur’un şahsi manevisi nasıl tefrik edilir?

Nusret Hoca:

– Risale-i Nur, Kur’an’dan telemmu eden, sırr-ı vahy-i feyzi ve icaz-ı azam-ı Kur’an’ın nur-u hakikatıdır. Ahirzamanda beşer için hidayet-i ammedir. Bu Risale-i Nur’u kucağına alıp da asırdan asra, milletten millete, kavimden kavime, diyardan diyara her yere götürecek kimler olacak? Nur şakirtleri olacak. O nur şakirtlerinin içindeki ruh-u maneviyesi mesabesindeki bir kısım nur şakirtleri vardır, onlara has şakirtler diyorlar. Onlar da namsız nişansız, böyle şaşaasız, benim gibi sakalını böyle uzatıp böyle bu halle kendisini nazara vermek değildir. Her birisi, nam nişan olmadan bir diyarda bir kutup mesabesinde Cenab-ı Allah’a mihver hükmündedirler. Cenab-ı Hak hizmeti onların üzerinde böylece götürüyor. Biz de hizmetin arkasından takip edip gidiyoruz. Ama onların da bir kısmının kendinden haberi vardır, bir kısmının da haberi yoktur. Yani böylece nazar-ı beşerde çok büyük görünen eşhas, nazar-ı hakikatte çok küçüktür. Ve zahiri nazarda çok küçük görünen bazı manevi şahısların kıymeti nazar-ı hakikatte çok büyüktür. Biz bunu bilemiyoruz.

Bu meselenin nokta-i mühimmesi şöyle; Her bir nur talebesinin manevi âlemi vardır. O maneviyat âleminde maddiyata girmemek için çalışmak lazımdır. Yani Risale-i Nur’u seyr-i fıtri içinde bırakmak. Yani Risale-i Nur’u kendi meşrebine, mesleğine, dediğine falan götürmemek lazımdır. Fıtri seyrine bırakmak gerekir. Nasıl Üstad’ımızın meslek ve meşrebi ortadır.

Lahikalara dikkat etmek lazımdır ki, o hakikatin idrakinde aciz kalmamak için çok dikkat etmek lazımdır. O lahikaları çok dikkatlice okumak lazımdır ki, Üstadımızın meslek ve meşrebine bizim hareket, sekenat, ahval ve ef’alimiz, zahirimiz, batınımız mutabık olsun.

Eğer Allah korusun Risale-i Nur’da benim gibi bazı eşhas şahsiyetini veya bazı kimseler maddeyi mana yerinde ikame etmeye kalkışırlarsa, hizmet semeradar olmaz. Madde manaya hükümran olduktan sonra, o şahıs hizmet bakımından terakki etmez. Terakki etmez. Hizmeti semeradar olmaz. Risale-i Nur’u birinci derecede o manevi ikliminde yaşatmak lazımdır. Risale-i Nur’a tam tefani ve mahviyet ile bağlanmak da lazımdır ki, hizmeti terakki etsin.

Şimdi dikkat edelim, bir de zahiri manaya da çok meftun olmayalım. Bu Risale-i Nur’un sırr-ı tenevvür diye bir düstur-u azimesi vardır ki, ona biraz dikkat edelim. Yani demek ki burada gizli nurlanmak sırrı hakikati ise demek bazı eşhaslarda vardır. Demek zahiri manada hizmet edenler, zahiri manada maddeye mebni hizmet ediyorlar. Ama maneviyat cephesi ise Risale-i Nur’un has şakirtlerine kalıyor. Ama her zaman her şahıs daima dikkat etmek lazımdır. Manevi semereleri nazara almak lazımdır. Maddi tasarrufatta titremek lazımdır.

Şimdi dikkat et, bir dershanedir, falan kafile kafile ikişer sene, dörder sene talebe gelip kalıp göçüp gidiyorlar. Askeri kışla gibi. Otel odası gibi. Hiçbirisi zerre kadar intibaha gelmiyorlar. İşte bundan korkmak lazımdır. Çok düşünmek lazımdır, çok titremek lazımdır. Korkmasa titremese, hakikat muvacehesinde laubali, lakayd hareket ediyor. O zaman Cenab-ı Hak muhafaza buyursun, vartaya düşmek durumu vardır.

Şimdi bu noktaların ışığında bir şu konulara göz atalım. Bir nur talebesi evlenmeyecek diye bir şey yoktur. Elbette ki evlenmek bir insanlık gereğidir ve nur talebeleri de evlenir. Nur talebesi ticaret yapmayacak, memurluk yapmayacak, sadece ve ancak hizmet yapacak diye bir şey de yoktur. Ama bu ehass-ı havas kişilere mahsus, Üstadımızın zamanında münhasır bazı hadiseler vardır, o başka durumdur.

Şimdi evlenme, memur olma, tüccar olma ve saire, onların hepsi ikinci üçüncü dördüncü derecede kalmak, Risale-i Nur’un birinci derecede o manevi ikliminde yaşatmak mesele-i mühimedir. Evet, üstadımızın Selahaddin Çelebi Ağabey evlenince (ölmüş) tabirini kullandığı sözü vardır, ama bu söz mutlak mana değil, herkese mahsus değil. Ama Risale-i Nur dairesinde bazı eşhaslar vardır, Cenab-ı Allah onların her birini Selahattin Ağabeyimiz gibi gizli bir kutup hükmünde, mihver hükmüne geçirmiş. Elbette ki bu ağabeylerin dünya yükü altına girmeleri onlar için çok ağır oluyor, artık o hizmet çarkı dönmüyor. Bu söz havaslara mahsustur.

Herkese “gel, vakıf ol” falan demek yerine vakıflığın, vakıflık kabiliyeti olanlara teklifi yerinde olur. Üstadımızın istiğna ve feragat düsturuna tam liyakat kesbetmiş bir nur talebesi zaten vakıf olacak. Cenab-ı Allah ezelde bunu ihsan etmiştir. İlla birisinin üzerinde ilhah ile durmak caiz değildir. Çünkü o zaman onu iclal (zorlama) altına alıyorsun. Onun ihlâsına zarar geliyor. Onun kişiliğine zarar geliyor. Yani senin şahsiyetin ona hâkim olur. Birisi de evlenmeye kararlı, memur olmaya kararlı, o öyle yapmak istiyor, sen de onu “vakıf olsun” diye zorluyorsun. Bu da caiz değildir.

Yani Risale-i Nur’u ve şakirtlerini seyr-i fıtrisine bırakıp “ya Rab! Herkes sadakatle, kanaatle hizmet etsin” demeli. Risale-i Nur dava ve hizmeti bu gün dünya çapında inkişaf ediyor. Bu hizmet elbette ki on misli, yüz misli daha inkişaf edecek. Yalnız bu müdahale ile Risale-i Nur’un seyr-i fıtriyesine mani oluyoruz.

Biz Risale-i Nur’u getirip de Risale-i Nur’un şahs-ı manevisine taalluk eden hadiselere hissedar edip öyle gidiyoruz. Olmaz.

Ne zaman hissiyatımız kalp ve ruh derecesine çıksa zahirden hakikate geçmek velayet-i kübra sahibi olmak, ferdiyet makamının liyakatini kesbetmek olursa, o zaman olabilir; ama benim gibi bir mahrum, bir mücrim, bir müflis, bir günahkâr mesela böyle etse hakikat muvacehesinde biraz nahoştur. Benim bu konuşmam sana mahsustur. Ben sana diyorum. Ya başkalara münhasır değildir.

Sen benimle burada iki sene beraber kaldın. Bu beraberlikte kardeşane hizmet oldu. Cenab-ı Hak kabul buyursun. Biz seni seviyoruz. Senin asaletin de Araptır. Arap asaletine, sonsuz derece kavm-i Arab’a karşı saygı ve muhabbetimizi Cenab-ı Allah ebede kadar devam ettirsin. Bilirsin, ben de seni seviyorum. Biliyorsun, bunları sadece sana söylüyorum.

Bunlara dikkat et; Risale-i Nur cemaatinde meşrepçilik yapma. Risale-i Nur’da meşreb-i kudsiye-i Kur’an’iye mevcuttur. O meşrebe merbut olduğunda, o her şeye kâfidir.

Risale-i Nur dairesinde şahsiyete müteveccih olma. Sen benim yanımda iki yıldır kalıyorsun. “Yok, hocam böyledir, yok hocam şöyledir, hocam bağdır, bostandır, püsküldür demenin ne gereği var? Hoca faninin biridir, yarın ölüp gidecek. Risale-i Nur vardır ve bakidir. Demek Üstadımız şahsını merci olmaktan azletmiş. Her bir nur talebesi de kendisini merciden azledecektir. Sen de hiçbir zaman Risale-i Nur’un şahs-ı manevisini bırakıp başka fani şahıslara müteveccih olma, zarar edersin.

Yalnız bir de cemaatler mevzu vardır. Bilirsin çok cemaatler vardır. Sen iki senedir bizimle berabersin, ben hiçbir zaman dedim mi; “Bu gazetecidir, bu Abdullah Yeğin Ağabey’cidir, bu Meşveret cemaatidir, bu Kurtoğlu cemaatidir. Bu Abdulkadir Badıllı cemaatidir.” Ben bütün cemaatlerin hak ve hukukuna karşı muvazenesizlik yaptım mı, yapmadım. Beş tane Kurtoğlu’nun vakıfları geldi, Ali Mutlu geldi, ikisinin arasında zerre kadar fark oldu mu, hiç olmadı. Gördün da.

Sen benim yanımda iki yıl kaldıktan sonra elbette ki gidip meşrepçilik yapmazsın. Senin yanına hangi cemaatten gelirse gelsin, hepsini kabul edeceksin. Hepsi de nur talebesidir. Hepsi de kardeşindir.

…Kasetin arkasında ise hocaefendi şunları söylüyor:

-Yalnız kavmiyetçilik olmamak şartıyla.. Çünkü kavmiyetçilik davaya, hizmete şahs-ı maneviye afattır. Eğer hangi milletten, Arap’tan olsun, Türk’ten olsun, Kürt’ten olsun, Fars’tan olsun, kavmiyetçilik olmamak gerekir.

Eğer bir nur talebesi gördünüz ki, kavmiyetçilik yapıyor, ondan çekinin; akrepten yılandan çekindiğiniz gibi çekininiz. Kavmiyetçilik geldi mi, değil Risale-i Nur’a, İslamiyet’e zarar-ı azimesi görülüyor. Hâlbuki bizim gayemiz Arap olmasın, Acem olmasın, Kürt olmasın, Farisi olmasın, isterse Yahudi olsun, isterse Ermeni olsun, Müslüman olsun. Hangi ırktan gelirse gelsin, gayemiz İslamiyet’tir. Çünkü İslamiyet gelmiş, cehaletin gelenekleri tamamıyla ortadan kalkmış. Allah maddi ve manevi her iki cihanda aziz eylesin. Allah bizi bizim gözümüzde küçük, herkesin gözünde büyük kılsın. Allah nur-u iman ile maneviyatımızı mücehhez kılsın. Allah aklımızı, ruhumuzu, kalbimizi Risale-i Nur’a hadim eylesin.

Necati Zamur:

Seyda, Üstad diyor ki Risale-i Nur’a beşinci halife nazarıyla bakabiliriz. Beşinci halifeden maksat nedir? Onun hizmeti bu zamanda nasıl yürüyor?

– Risale-i Nur, hilafetin iki unvan-ı azamı ile muvazzaftır. Biri, devri teselsülle gelmiş olan hilafetin sırrını taşıyor. Diğeri Hazreti Hasan’dan (R.A) metruk ve baki kalmış, Hazret-i Muaviye’ye geçmiş altı aylık hilafetin sırrını taşıyor. Siz bu altı aylık kısa zamana ve ondan -uzun bir zaman sonraki zamana- beşinci halife zamanı nazarıyla bakabilirsiniz. Şam ve Irak İslam orduları karşı karşıya gelince, Hz. Hasan iki ordu hazır kılıçlar çekilmiş halde diyor ki: “Ben hakkımdan vazgeçiyorum, fakat ben hilafeti de Muaviye’ye vermiyorum.” İşte onun yarım bıraktığı hilafeti beşinci halifenin devamı olarak Risale-i Nur tamamlıyor.

selam ve dua ile..

kaynak:cevaplar.org

www.NurNet.org