Kategori arşivi: Tarih

Bizim Olanlar: Bediüzzaman, Akif ve Abdülhamid Han

Bizim Olanlar: Bediüzzaman, Akif ve Abdülhamid Han

Bir millet, ancak geçmişiyle barıştığı ölçüde geleceğini inşa edebilir. Ve millet kavramı altında toplanabilirler. Geçmiş şimdi ve gelecek arasindaki bağları koparır, köprüleri yıkarak kalabalık bir yığın oluruz ancak. Bugün hepimizin dilinde dolaşan o basit ama yüklü cümle “Bediüzzaman da bizim, Akif de bizim, Abdülhamid Han da bizim.”

Bu söz, eski yaraları deşmek, defterleri karıştırmak için değil, onları sarmak için söylüyorum. Kırgınlıkları, yanlış anlamaları, tarih sayfalarında kalmış sert tartışmaları bir kenara bırakıp, ortak bir sevdaya, ortak bir mirasa sarılmamız gerekiyor çünkü. Herkes kendi zaviyesinden baktığında yorumlar yapıp sözler sarf edebiliyor. Ama derler ya “olan oldu ölen öldü.”

İşte şimdi tam da bu noktadayız. Tarihte nice insanlar birbiriyle can ciğer kuzu sanması olmuşken sonradan kanlı bıçakla hale dönmüşlerdir. Bunun tam tersi de elbette ki olmuştur. Veya yanlış anlaşılmalar veya aracıların arayı bozmaları sebebiyle çeşitli manzaralar yaşandı.

Bu yazımda, üç büyük insanın hikâyesini anlatıyorum aslında: Bir şairin, bir âlimin ve bir sultanın…

Onlar aynı zamanlarda yaşadı, farklı yollar izledi, bazen birbirlerine karşı gibi göründüler, birbirlerine karşı eleştiride bulundular bazen aynı mecliste buluştular aynı havayı teneffüs ettiler bazen farklı düşündüler ama kalplerinin attığı yer aynıydı: Bu aziz vatan, bu şerefli millet, bu mukaddes din. Belki o dönemdeki vatan coğrafyası şu anda aynı büyüklükte sınırlarda değil ama bu kahramanların vermiş olduğu mücadeleler yapmış olduğu hizmetler bugün hala zihinlerimizde bulunuyor. O zamanlarda ki vatan sınırlarımızdan bugün 50 küsür tane devlet çıktı ve bunların hepsinin bir bayrak altında olduğu bir dönemden bahsediyoruz. Sultan Abdülhamid Han, Milli Şairimiz Mehmet Akif, Asrın mütefekkiri Bediüzzaman Said Nursî. Bu 3 isim ve daha birçok isim o dönem aynı mücadeleyi verdiler.

Bugün onlara “bizim” diyoruz, çünkü onlar bizi biz yapan köklerin en kıymetli dalları. Onların çilesi bizim şerefimiz, onların gözyaşı bizim vicdanımız oldu.

Bu kelimeleri okurken, lütfen kalbinizi açın. Çünkü burada anlatılanlar sadece tarih değil; bir milletin kendine dönüşü, kendiyle yeniden buluşmasıdır.

Bazen bir cümle, bir milletin asırlık yarasına dokunur ve orayı iyileştirir. “Bediüzzaman da bizim, Akif de bizim, Abdülhamid Han da bizim…” Bu söz, dudaklardan dökülürken gözleri doldurur; çünkü içinde derin bir hasret, büyük bir özlem ve nihayet bir vuslat vardır.

Bu, sadece bir sahiplenme değil; geçmişle helalleşmenin, köklerle yeniden sarılmanın, gözyaşıyla yıkanmış bir kucaklaşmanın ilanıdır. Bir yere birisine taraf olup diğerini inkâr etmek çürütmek kabul etmemek reddetmek değildir.

Tarih, bizi bazen ayrılıklarla değil, ortak sahiplenmelerle iyileştirir. İşte bu üç isim de böyle. Mehmet Akif Ersoy, gençlik yıllarının harlı ateşinde, Abdülhamid dönemini “istibdat” diye haykırmış, kalemini kılıç gibi sallamıştı. O baskı ortamı, nice temiz kalbi öfkeyle doldurmuştu. Ama yıllar aktı, imparatorluk çöktü, vatan yetim kaldı, millet parçalandı. Ümmet başsız bırakıldı. İşte o zaman Akif’in yüreği sızladı. Bir dost meclisinde içini şu mısralarla döktü:

“Giden semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi?
Ya böyle kalfa değil, basbayağ muallimdi.
Nasıl da kadrini vaktiyle bilmedik, tuhaf iş:
Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş!”[1]

Bu dizeler, sadece bir pişmanlık değil; büyük bir vicdanın feryadıdır. Akif, o yalnız sultanın tahtta çektiği çileyi, devletin bekası için boğazında düğümlenen lokmayı geç de olsa anlamıştı. Tıpkı Hükümdarlık döneminde Sultanı eleştiren Jön Türkler gibi.

Bugün “Akif de bizim” derken, İstiklâl Marşı’nın şairini değil sadece; o gözyaşını döken, hatasını asâletle kabul eden büyük vicdanı da bağrımıza basıyoruz.

Bediüzzaman Said Nursî’ye gelince… O, Abdülhamid’i uzaktan değil, yakından tanıyan bir yiğitti. “Şefkatli sultan”[2] demiş, “veli bir zat”[3] “Halife-i Peygamberî” [4] diye anmıştı onu. Eski Said döneminde bile eleştirilerini sultanın şahsına değil, etrafındaki karanlığa yöneltmişti. Ve bazı politikalarına olmuştu.

Risale-i Nur’un satır aralarında hep o hürmet, o vefa gizli bir meltem gibi eser. “Bediüzzaman da bizim” derken, bu sadâkati, bu basîreti, bu “dâvâ adamı” yüreğini de içimize çekiyoruz. O bize öğretti ki, büyükleri eleştirmek kolaydır; asıl büyüklük, onlara vefa göstermektir.

Ve Abdülhamid Han… Ah o mahzun sultan! Dün batı basınından ithal “Kızıl Sultan” yaftasıyla karalanan, bugün gözyaşlarıyla “Ulu Hakan” diye anılan o yalnız adam… 33 yıl boyunca uykusuz kaldı, nice sıkıntılara göğüs gerdi, imparatorluğu çöküntüden kurtarmak için. Borçları ödedi, demiryolları döşedi, okullar açtı, İslam âlemine hilafet şemsiyesiyle sahip çıktı. Meselâ okuduğum lise, askere giderken girdiğim askeriye binası, saate baktığım saat kulesi, camisinden abdest aldığım şadırvan hepsi onun eserleri.

Elbette hataları oldu, elbette sert tedbirler aldı. Ama o sertlik, bir annenin yavrusunu korumak için gösterdiği öfke gibiydi; devletin dağılmasını geciktiren bendlerdi. Tahttan indirildiğinde, “Ben zaten misafirdim” dediği rivayet edilir. O kadar vakurdu, o kadar çilekeş… “Abdülhamid Han da bizim” derken, işte o yalnızlığı, o fedakârlığı, o “vatan için her şeyi göze alışı” da içimize işliyoruz.

Bu üç büyük şahsiyet, farklı konumlarda, farklı acılarla yoğruldu. Biri marşla, biri tefsirle, biri tahtta aynı davaya gönül verdi: Aziz vatan, şerefli millet, mukaddes İslam… Kalpleri aynı istikamete attı, aynı aşk için yandı.

Bugün “bizim” diye haykırışımız, bir nostalji değil; derin bir vicdan muhasebesidir.

Geçmişteki kırgınlıkları, sert sözleri, yanlış anlamaları affedişimizdir. Kendi tarihimizle barışmak, helalleşmektir. Çünkü bir millet, ancak büyüklerini kucakladığı zaman ayağa kalkar. Onların çilesini sahiplenmeden, bizim acımız dinmez; onların gözyaşını silmeden, bizim gözyaşımız kurumaz. Onlarla aynı ruhu paylaşmadan muhabbetlerine, sevgilerine ortak olmadan sadece bir yere bu taraf olmakla diğerlerini insafsızca eleştirmek hiç de adil bir insanın bir şey değildir ve aziz bir milletin şiarı da olamaz.

Bediüzzaman da bizim, Akif de bizim, Abdülhamid Han da bizim… Onlar, yüreğimizin en sıcak köşesinde yaşıyor. Onların aşkı bizim aşkımız, onların şerefi bizim şerefimiz oldu.

Allah’ım, bu büyüklerin ruhunu şad, makamlarını âli eyle. Bize de onların yolunda yürümeyi, onların gibi sevmeyi, onların gibi fedakâr olmayı nasip eyle. Âmin.

Bu yazıyı bitirirken içimde hâlâ bir titreşim var. Çünkü sözünü ettiğimiz insanlar, sadece geçmişin isimleri değil; hâlâ yaşayan, hâlâ yol gösteren, hâlâ kalplere dokunan ruhlar. Onlara “bizim” demek, kendimize “biz” demektir aslında. Onların mirasını sahiplenmek, bugünün sorumluluğunu omuzlamak demektir.

Belki yarın daha zor günler gelecek. Belki yeni fitneler, yeni ayrılıklar kapımızı çalacak. Ama şunu unutmayalım: Bu millet, büyüklerini kucakladığı sürece yenilmez. Akif’in imanı, Bediüzzaman’ın basireti, Abdülhamid’in feraseti yanımızda oldukça, hiçbir fırtına bizi yıkamaz.

O halde, bu helalleşmeyi bir başlangıç kabul edelim. Bu “bizim” deyişi, bir slogan değil; bir ahit olsun. Onların yolunda yürümek, onların davasını taşımak, onların aşkıyla yanmak olsun en büyük gayemiz.

Rabbim, bu millete bir daha ayrılık acısı yaşatmasın. Birliğimizi, dirliğimizi, vicdanımızı daim kılsın.

Ve biz, her dua edişimizde şu cümleyi fısıldayalım:

Bediüzzaman da bizim, Akif de bizim, Abdülhamid Han da bizim bizi onlara layık eyle.

Onlar bizim oldukça, biz de varız. Elhamdülillah. Bu yolda serdarlarımız, halef seleflerimiz inşâallah onlar.

Selâm ve duâ ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Âkif’İn Asım Şiiri’nden
[2]Ağabeyler Anlatıyor 7 (45)
[3] Asar-ı Bedîiyye (414)
[4] Asar-ı Bedîiyye (449)

Kaynak: RisaleHaber

NurNet

Bediüzzaman Said Nursi ve Sarıkamış Harekatı

Bediüzzaman Said Nursi ve Sarıkamış Harekatı

Birinci Dünya Savaşı, bugün resmi kayitlara göre bünyesinde 45 devlet bulunduran Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde yaşanan en trajik olaylardan biri olarak tarihe geçti.

Bu savaşın Doğu Cephesi’nde, Kafkasya’da Rus kuvvetlerine karşı yürütülen mücadeleler arasında Sarıkamış Harekatı, özellikle ağır kış şartları ve büyük kayıplar nedeniyle unutulmaz bir facia olarak tarihte yerini aldı.

Bu cephede, sadece düzenli ordu birlikleri değil, gönüllü milis kuvvetleri de vatan savunmasında önemli rol oynadı. Bunlardan biri de, dönemin önde gelen İslam âlimlerinden Bediüzzaman Said Nursi’ydi.

Bediüzzaman Said Nursi (1878-1960), genç yaşından itibaren ilmiyle tanınan, “zamanın eşsiz âlimi” anlamında “Bediüzzaman” lakabını alan bir mütefekkir ve müfessirdi.

Risale-i Nur Külliyatı’nın müellifi, savaş yıllarında ilimle meşgul olmanın ötesinde, fiilen cepheye koşan bir vatan evladıydı. Çünkü biliyordu ki vatan olmazsa ne din ne iman muhafaza edilebilirdi. Ve ne de ilmin izzeti muhafaza..

Sarıkamış Harekatı, 22 Aralık 1914’te Enver Paşa komutasındaki Osmanlı 3. Ordusu’nun Rusları kuşatarak Kafkasya’da üstünlük sağlamayı amaçladığı büyük bir taarruzdu. Ancak Allahuekber Dağları’nı aşan birlikler, eksi 30-40 dereceleri bulan soğuk, kar fırtınası ve yetersiz lojistik gibi nedenlerle büyük kayıplar verdi.

Resmi kayıtlara göre yaklaşık 90 bin asker şehit düştü; bunların büyük kısmı donarak hayatını kaybetti. Harekat, Ocak 1915’te başarısızlıkla neticelendi.

Bediüzzaman’ın bu harekatla bağlantısı, doğrudan ana taarruz birliklerinde yer almamakla birlikte, Doğu Cephesi’ndeki genel mücadelede aktif rolüyle ilgilidir. Savaşın başlangıcında, Kasım 1914’te Rusların saldırısıyla açılan cephede, Enver Paşa’nın talimatıyla talebeleri ve gönüllülerden oluşan milis alayını kurdu. Albay rütbesiyle vatan mudafasında yerini aldı. 3. Ordu’ya vaiz olarak atanandı. Köprüköy ve Azap muharebelerine katıldı. Hususi katibi Molla Habib ile birlikte Pasinler ve Erzurum civarında Rus ve Ermeni kuvvetlerine karşı savaştı. Çok kıymetli talebelerini ve yeğenini şehit verdi.

Sarıkamış taarruzunun en yoğun dönemi sırasında doğrudan kuşatma hattında olmasa da, harekatın başarısızlığından sonra Van’a çekildi. Daha sonraki yıllarda, 1916’da Bitlis savunmasında yaralanarak Ruslara esir düştü ve yaklaşık 2,5 yıl Sibirya’da Kostroma’d esaret hayatı yaşadı. Cephedeyken, Kur’an tefsiri olan İşârâtü’l-İ’câz eserini yazmaya başladı; bu, savaş şartlarında bile ilmi çalışmalarını sürdürmesinin bir göstergesiydi.

Bediüzzaman’ın cephedeki mücadelesi, sadece silahlı mücadeleyle sınırlı değildi. Talebelerine manevi destek veriyor, askerlerin moralini yüksek tutmak için vaazlar veriyordu. Kendisi de gazi unvanı aldı. Bu dönem, onun hayatında “Eski Said” devrinin sonunu işaret eder; savaşın acıları, sonraki yıllarda iman ve Kur’an hizmetine daha fazla odaklanmasına vesile oldu.

Tarih, Sarıkamış’ı büyük bir trajedi olarak anarken, Bediüzzaman gibi âlimlerin cephedeki varlığı, bu mücadelenin manevi boyutunu da hatırlatır. O, vatan savunmasını bir farz olarak gördü ve ömrü boyunca iman hakikatlerini savunmaya devam etti.

Bugün, hem Sarıkamış şehitlerini rahmetle anmak hem de böyle manevi kahramanları hatırlamak, geçmişten ders çıkarmak açısından büyük önem taşır.

Alakalı yazı: Gazi Bediüzzaman Said Nursî ve Nur Talebeleri

Aziz şühedanın ruhuna el Fatiha

Selâm ve duâ ile..

Muhammed Numan ÖZEL

 

Kaynak: RisaleHaber

NurNet

Ecnebi Filozofların Kur’an-ı Kerim’i tasdiklerinden Üstad Bediüzzaman nasıl haberdar olmuştur?

Ecnebi Filozofların Kur’an-ı Kerim’i tasdiklerinden Üstad Bediüzzaman nasıl haberdar olmuştur?

Bediüzzaman Said Nursi, eline tesbihini alıp köşesine çekilmiş bir sufi değildir. Hayat serencamına baktığımızda Avrupa’da İslamiyet’e olan merak ve düşüncelerden birkaç yolla haberdar olmuştur. Şöyle ki:

Eserler ve Çeviriler: Batılı düşünürlerin ve İslamiyet’e dair araştırmalarının çevirileri Osmanlı topraklarında da yaygındı. Hem Şarkiyat hem de Oryantalistlerin faaliyetleri neticesinde. Üstad Bediüzzaman, klasik Batı felsefesini, modern bilimi ve Doğu-İslam ilimlerini karşılaştıran bir ilmi perspektife, genişliğe ve vukufiyete sahipti. Avrupa’daki gelişmeleri özellikle Tanzimat Dönemi’nden sonra Osmanlı’da yaygınlaşan tercüme faaliyetleri aracılığıyla takip edebiliyordu zaten. O dönemin Osmanlı yayın dünyası bu konuda çok aktifti. Hatta gazetelerde bile bu yazılara yer verilmekteydi.

Seyahat Eden Aydınlar ve Diplomatlar: Osmanlı aydınları ve diplomatlarının Batı’da yaptığı seyahatler sırasında İslamiyet’e dair gözlemler ve Batı’daki tartışmalar, Osmanlı topraklarına taşınıyordu. Bu bilgiler kitaplar, raporlar veya şahsi yazılar yoluyla ulaşılabilir.

Gazeteler ve Dergiler: Bediüzzaman’ın yaşadığı dönemde Osmanlı’da birçok gazete ve dergi yayınlanıyordu. Bu yayınlar Avrupa’daki düşünsel akımları ve İslamiyet’e olan ilgi gibi konuları da işliyordu. Özellikle Batı’nın İslamiyet’e yönelik tutumlarını veya İslam’ın Batı düşüncesindeki yankılarını takip etmek mümkündü.

Osmanlı’nın Batı’yla İlişkisi: Osmanlı, Batı ile sürekli bir etkileşim halindeydi. Bediüzzaman, devletin Batı ile olan bu ilişkilerinden ve Batı’daki İslam tartışmalarından haberdar olabiliyordu. Avrupa’daki materyalizmin etkilerini görerek, buna karşı İslam’ın hakikatlerini savunan eserler yazdı. Bu eserleri Avrupa dillerine de tercüme edilerek herkese ulaşmasıyla tebliğ ve irşat amacına yönelik hareket etmiştir. 

Şahsi Görüşme ve Mektuplar: İslam coğrafyasından gelen âlimlerle temas kurduğu biliniyor. Bu âlimler, Avrupa’daki gelişmeleri de tartışıyor olabilirlerdi. Mesela, Musa Bigiyef (Mûsâ Bekûf) ve Mustafa Sabri Efendi arasında olan meseleden haberdar olması gibi:

“Mustafa Sabri ile Mûsâ Bekûf’un efkârlarını muvazene etmek için vaktim müsait değildir. Yalnız bu kadar derim ki:

Birisi ifrat etmiş, diğeri tefrit ediyor. Mustafa Sabri gerçi müdafaatında Mûsâ Bekûf’a nisbeten haklıdır; fakat Muhyiddin gibi ulûm-u İslâmiyenin bir mucizesi bulunan bir zâtı tezyifte haksızdır.” (bk. Lem’alar, 28. Lem’a, Bir Suale Cevap.)

Batı’ya Eleştirel Yaklaşımı: Bediüzzaman batı felsefesine dair eleştirilerini Risale-i Nur’da sıkça dile getirmiştir. Bu, onun Batı düşüncesini derinlemesine incelediğini, takip ettiği ve İslam’ın hakikatlerini o düşünceye karşı nasıl savunabileceğini anlamaya çalıştığını gösterir. Özellikle pozitivizm, materyalizm gibi akımları eleştirirken Batı’daki bu fikirlerin köklerine vakıf olduğu anlaşılmaktadır. Eserlerindeki üslup bunu göstermektedir.

Bediüzzaman Said Nursi, Avrupa’daki İslamiyet merakına dair bilgisi, hem kendi araştırmaları hem de dönemin aydınlarının getirdiği bilgilerle şekillenmiştir.

Mesela, “Nur Çeşmesi” isimli eserinde bu kişilerin sözlerine yer veren Bediüzzaman’dan Carlyle’nin bir yazısına bakalım.

Kahramanlar, Peygamber,  Thomas Carlyle

THOMAS CARLYLE: 

Bu yazı Thomas Carlyle (D. 1795 – Ö. 188) tarafından Mayıs 1840 tarihinde verilmiş olan altı konferanstan meydana gelmiş­ “Kahramanlar” isimli eserinden alınmıştır. Thomas Carlyle, eserlerinde, genellikle dünya insanlığına yön vermiş, kitleleri peşinden sürüklemiş, insanlığın ve dünya­nın gelişmesinde önemli işler üstlenen karizmatik liderlerin, oy­nadıkları büyük roller üzerinde durarak, bu tür konulara temas eder. Bu, Thomas Carlyle’ın en önemli eseridir. Carlyle bu kitabında, Napolyon, Cromwell, Jean Jacques Rous­seau, Johnson, Burns, Dante, Shakespeare, Hz. Muhammed, Noks, Luther, Odin hakkında bilgiler verip, onların toplumlar üzerinde meydana getirdikleri etkileri açıklamaktadır.

“Biz Hz. Muhammed’i peygamberlerin en önde geleni olduğu için değil, kendisinden en serbestçe söz edebileceğimiz peygamber olduğu için seçtik. O hiçbir surette peygamberle­rin en hakikisi değildir, ama bence hakiki bir peygamber­dir. Ayrıca, aramızda kimsenin Müslümanlığı kabul etmesi gibi bir tehlike bulunmadığından onun bütün iyiliklerini dosdoğru söylemek istiyorum. Onun sırrına varmanın yolu budur: Onun dünyadan ne anladığını kavramaya çalışalım. Böylece dünyanın ondan ne anladığı ve ne anlamakta olduğu daha kolay cevaplandırılabilir bir soru halini alacaktır.”

“Bu adamın (Hz. Muhammed’in) söylediği sözler bin iki yüz yıldan beri yüz seksen milyon in­sana hayat rehberi olmuştur. Bu yüz seksen milyon insan da tıpkı bizim gibi, Tanrı tarafından yaratılmıştır. Şu anda Hz. Muhammed’in sözlerine inanan Tanrı’nın yaratıkları, başka sözlere inananlardan sayıca daha fazladır. Her şeye gücü yeten Tanrı’nın bunca yaratığının uğrunda yaşayıp öldükleri bu inancın sefil bir manevi düzenbazlık olduğunu nasıl düşünebiliriz? Ben kendi hesabıma böyle bir şeyi kabul edemem. Her şeye inanırım, fakat buna inanamam. Eğer düzenbazlık böylesine gelişmiş ve kabul görmüş olsaydı bu dünya hakkında ne düşüneceğimizi hiç bilemezdik.”

“Bu gibi düşünceler çok acınacak şeylerdir. Eğer Tanrı’nın gerçek eseri hakkında biraz bilgi edineceksek bu düşünce tarzlarını tamamen reddetmeliyiz. Onlar bir şüphecilik çağının ürünleridirler, çok talihsiz bir manevi kötürümlüğe ve insan ruhunun ölümüne delalet ederler. Bu dünyada şimdiye kadar böylesine tanrısız bir düşünce tarzının ortaya atılmış olduğunu sanmıyorum. Bir düzenbaz nasıl böyle bir düşünce tarzını kurabilir? Bir düzenbazın tuğladan bir ev kurması bile mümkün değildir! Eğer harcın, pişmiş tuğlanın ve kullandığı diğer malzemenin özelliklerini doğru bir şekilde bilmez ve inceleyemezsek yaptığı şey bir ev değil, ancak bir moloz yığını olacaktır. Böyle bir yapı yüz seksen milyon kişiyi barındırmak üzere on iki asır ayakta duramaz, hemen yıkılır. Bir insanın kendini tabiat yasalarına uydurması, tabiat ve eşya ile gerçekten bütünleşmesi gerekir. Aksi halde tabiat ona, ‘Hayır, asla!’ diye karşılık verecektir.”

“ ‘Yüce Tanrı’nın ilhamı ona zekâ bahset­miştir.’ Öyleyse her şeyden önce onu dinlemeliyiz.”

“Dolayısıyla, biz Hz. Muhammed’i asla bir batıl, bir göster­melik, zavallı ve haris bir entrikacı olarak görmek istemiyo­ruz. Onu bu şekilde düşünmemiz imkânsızdır. Getirdiği mesaj da gerçekti; bilinmez derinliklerden gelen ciddi ve belirsiz bir ses! Onun ne sözleri ne de eserleri sahteydi. Batıl ve taklit değillerdi. Kâinatın o geniş göğsünden fış­kırmış ateşten bir hayat külçesi! Dünyanın yaratıcısı ona dünyayı tutuşturmasını emretmişti. Hz. Muhammed’e yüklenen kusurlar, noksanlar, samimiyetsizlikler gerçekten ispatlana­bilmiş olsalardı bile onun hakkındaki bu temel gerçeği yıka­mazlardı.”

“Hz. Muhammed’in zengin bir dul olan Hz. Hatice’nin hizmetine nasıl girdiği ve bu hizmet nedeniyle tekrar Suriye çarşıla­rına seyahat edişi, görevini nasıl bir bağlılık ve ustalıkla yap­tığı, Hz. Hatice’nin ona olan minnettarlık ve saygısının nasıl art­tığını ve nihayet evlenmelerinin hikâyesini Arap yazarları açık ve güzel bir üslûpla anlatırlar. Bu sırada Hz. Muhammed yirmi beş yaşındaydı. Hatice ise kırk. Buna rağmen hâlâ güzel bir kadındı. Hz. Muhammed bu nikâhlı velinimetiyle sevgi ve sü­kûnet dolu bir evlilik hayatı yaşamış ve sadece onu sevmiştir. Gençlik çağlarını böylesine özel, böylesine sakin ve alçak gö­nüllü bir şekilde geçirmiş oluşu, onun bir sahtekâr olduğu te­orisini büyük ölçüde baltalar. Kırk yaşına gelinceye kadar ilâhî bir görev aldığından hiç söz etmemiştir.”

“Kendisine yük­lenilen -gerçek veya gerçek dışı- bütün düşkünlükler, Hz. Muhammed elli yaşına geldikten ve Hatice öldükten sonra baş­lar. Buna göre, o zamana kadar Hz. Muhammed’in bütün ‘ihti­ras’ı dürüst bir hayat geçirmekten ibaretmiş. İyi bir şöhret ve onu tanıyanların kendisi hakkındaki iyi düşünceleri o ta­rihe kadar ona yetiyormuş. Yani, ‘dünya nimetlerinden ya­rarlanmak’ için yaşlanmayı, gençlik ateşinin sönmesini ve dünyanın kendisine bir iç huzurundan başka verecek bir şeyi kalmamasını beklemiş ve sonra da artık tadını çıkaramayaca­ğı bir zevki elde etmek için bütün geçmişini ve karakterini inkâr edercesine sefil bir şarlatan (haşa) olmuş!.. Ben kendi hesabı­ma böyle bir şeye kesinlikle inanamam.”

“Hayır! Bu parlak siyah gözlü, toplumu düşünen yüce ruhlu çöl çocuğunda şahsi ihtirasın ötesinde birçok düşünce vardı. Sessiz, yüce bir ruh. O, dürüst ve ciddi davranmaktan kaçınamayan ender insanlardandı. O samimi ol­mak üzere yaratılmıştı. Diğer insanlar birtakım kalıplar ve söylentilerle hareket eder ve bununla yetinirken, o ise kendini hazır reçetelere, birtakım kalıplara uyduramazdı. O kendi ruhu ve eşyanın gerçekliği ile baş başa kalmış bir in­sandı. Daha önce de söylediğim gibi, o büyük varoluş bilin­mezi bütün dehşet ve gösterisiyle parıldıyordu. Hiçbir söy­lenti bu sözü edilemez gerçeği ondan gizleyemezdi: ‘İşte ben buradayım!’ Böylesi bir samimilik -biz buna samimilik adını veriyoruz- gerçekten ilâhî bir şeye sahipti.”

“Böyle bir adamın sözü, doğrudan doğruya yaratılışın özvarlığının sesiydi, insanlar bu sözü dinlerler. Dinlemelidirler de. Başka hiçbir şeyi dinle­medikleri gibi… Çünkü bundan başka her şey, bununla kı­yaslandığında boş laftan ibarettir. Ta eskiden beri bütün kut­sal ziyaret ve seyahatlerinde bu adamda binlerce düşünce ya­şamıştır: ‘Ben neyim? İnsanların evren adını verdikleri, içinde yaşadığım bu sırrına varılmaz şey nedir? Hayat nedir? Ölüm nedir?’ Hıra Dağı’nın, Sina Dağı’nın sarp kayalıkları, vahşi ıs­sız çöller bu sorulara hiçbir cevap vermiyordu. Mavi parıltılarla yanan yıldızlarıyla başının üzerinde sessizce uzanan o büyük gökyüzü de bunlara cevap vermiyordu. Hiçbir cevap yoktu. Bu sorulara ancak Tanrı ilhamıyla dolu olan insanın kendi ruhu cevap verebilirdi.”

“Bu devirde Hz. Muhammed’i art niyetle, şuurlu bir samimiyetsizlikle ve sırf düzenbazlıkla suçlayan bir tenkitçiyi anlamak katiyen mümkün değildir. Onu tam ve şuurlu bir düzenbazlık ortamı içinde yaşamak ve Kur’an’ı bir sahtekârın ve düzenbazın yapabileceği bir şe­kilde yazmakla suçlamak benim aklımın almayacağı bir dav­ranıştır.”

“Hakkında pek çok şey söylenmiş olmakla birlikte Hz. Muhammed zevk düşkünü bir insan değildi. Eğer onu birtakım aşağılık zevk ve duyguların, hatta herhangi bir hazzın tatmi­nini kendine gaye edinmiş adi bir zevk düşkünü olarak gö­rürsek, büyük bir hataya düşmüş oluruz. Son derece sade bir ev hayatı vardı Hz. Muhammed’in! Bütün yiyip içtiği arpa ekme­ğinden ve sudan ibaretti. Bazen aylar boyu ocağında ateş yandığı olmazdı. Çoraplarını kendisinin onardığı, hırkasını kendisinin yamadığı haklı bir gururla kaydedilir.”

“Hz. Muhammed hep çalışıp çabalayan yoksul bir adamdı, aşağılık insan­ların amaçları onu hiç ilgilendirmezdi. Bence o hiç de fena bir adam değildi! Onda herhangi bir hırstan çok daha yüce bir şeyler vardı. Yoksa yirmi üç yıl onun buyruğunda, onun­la omuz omuza dövüşen o vahşi Araplar ona böylesine saygı gösterirler miydi! Bunlar sık sık birbirleriyle çatışan, yırtıcı bir coşkunlukla birbirlerine düşen vahşi insanlardı. Gerçek bir yetenek ve yiğitliğe sahip olmayan kimse onları yönete­mezdi. Ona peygamber mi diyorlardı?”

“Evet! Karşılarında apaçık duran, hiçbir sır perdesiyle örtülü olmayan, herkesin gözü önünde hırkasını yamayan, savaşan, görüşmelerde bu­lunan bu adama peygamber diyorlardı. Kendisine ne isim verilirse verilsin, onun nasıl bir adam olduğunu elbette ki görmüşlerdi. Başında taç bulunan hiçbir imparator kendi eliyle yamanmış bir hırka giyen bu adam kadar saygı görmemiştir. Yirmi üç yıllık çetin bir deneme boyunca ona kesinlikle itaat edilmiştir. Böyle bir imtihandan ancak gerçek bir kahraman başarıyla çıkabilir.”

“Çünkü o son bir iki yüzyıl içinde insan soyu­nun beşte birinin dini ve yol göstericisi olmuştur. Hepsinden önemlisi, İslâm, yürekten bağlanılan bir din olmuştur. Müslümanlar dinlerine gerçekten bağlıdırlar ve ona göre yaşamaya çalı­şırlar. İlk çağlardan beri hiçbir Hristiyan -belki modern çağ­lardaki İngiliz Püritenleri hariç- Müslümanlar kadar kuvvet­li bir inanca sahip olmamışlardır. Müslümanlar dinlerine yü­rekten bağlanmışlar ve onunla zamana ve sonsuzluğa mey­dan okumuşlardır. Bu gece Kahire sokaklarında bekçi, ‘Kim­dir o?’ diye bağırdığında, yolcunun ağzından gerekli yanıtla birlikte şu sözler de çıkacaktır: ‘Allah’tan başka Tanrı yok­tur.’ ‘Allah-u Ekber’ ve ‘İslam’ kelimeleri bu milyonlarca Müslümanın ruhunda ve günlük hayatında derin yankılar uyandırmaktadır. Gayretli din görevlileri İslam’ı Malezyalı­lar, zenci Papualılar, vahşi putperestler arasında yayıyorlar. İyi, kötüyü yeniyor, onun yerini alıyor.”

“İslam, Arap kavmi için karanlıktan aydınlığa doğuştur. Arabistan onun sayesinde ilk defa canlılık kazanmıştır. Dün­ya yaratıldığından beri çöllerde başıboş dolaşan, kimsenin ta­nımadığı, çobanlıkla uğraşan zavallı bir kavim, inanılır bir sözle birlikte gökten gönderilen bir peygamber – kahramana kavuşuyor. Kimsenin tanımadığı kavim, bütün dünyaya ün salıyor, dünya çapında büyüyor ve Arabistan bir yandan Granada’ya, öte yandan Delhi’ye kadar uzanıyor. Çevresine cesaret, ihtişam ve deha ışıkları saçarak yüzyıllar boyu dünyanın büyük bir kesimi üzerinde bir güneş gibi parıldıyor. Çünkü inanç, büyük, hayat veren bir şeydir.”

“Bir kavim, inanç sahibi olursa verimli, yüceltici bir tarihe kavuşur. Bu Araplar, bu Hz. Muhammed denen insan ve o bir tek asır; değer­siz, kara bir kum yığınından ibaret görünen bir ülkeye düşen bir kıvılcımdan, bir tek kıvılcımdan başka ne olabilir bu? Ama hayır! Bu kum yığınının gerçekte bir barut yığını oldu­ğu anlaşılmıştır. Delhi’den ta Granada’ya kadar gökleri tu­tuşturan bir patlayıcı madde yığını!”

“Daha önce de söylemiştim: Büyük Adam, daima gökten inen bir şimşektir. Bütün insanlar onu yakılmaya hazır şey­ler gibi bekler ve o gelince de hep birden tutuşmuşlardır.” (Thomas Carlyle, Kahramanlar, Beyaz Balina, 2000.)

Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur’da şu şekilde ele almıştır:

“Kur’an Serapa Samimiyet ve Hakkaniyetle Doludur

“Carlyle (Karlayl) şöyle diyor: Kur’anı bir kerre dikkatle okursanız, onun hususiyetlerini izhara başladığını görürsünüz. Kur’anın güzelliği, diğer bütün edebî eserlerin güzelliklerinden kabil-i temyizdir. Kur’anın başlıca hususiyetlerinden biri, onun asliyetidir. Benim fikir ve kanaatıma göre, Kur’an serapa samimiyet ve hakkaniyetle doludur. Hazret-i Muhammed’in (A.S.M.) cihana tebliğ ettiği davet, hak ve hakikattır.” Carlyle (İşarat-ül İ’caz, KUR’AN SERAPA SAMİMİYET VE HAKKANİYETLE DOLUDUR!)

Carlyle ‘Kur’ân’ın ulviyeti, onun cihanşümul hakikatindedir.’ dediği zaman, şüphesiz, doğru söylemişti.(İşarat-ül İ’caz, KUR’AN’IN CİHANŞÜMUL HAKİKATİ…Doktor City Youngest.)

“Amerikalı feylesof Carlyle -Alman edib-i şehîri Goethe’den naklen- Kur’anın hakaikına dikkat ettikten sonra, ‘Acaba İslâmiyet içinde âlem-i medeniyetin tekemmülü mümkün müdür?’ diye sormuştur. Yine bu suale cevaben demiştir ki: ‘Evet muhakkikler, şimdi o daireden istifade ediyorlar.’ Yine Carlyle demiştir ki: ‘Hakaik-i Kur’aniye, tulû’ ettiği zaman ateş gibi bütün dinleri yuttu. Zaten bu onun hakkı idi. Çünkü Nasara ve Yahudilerin hurafelerinden bir şey çıkmadı.’ İşte bu feylesof, فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ … فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ ilââhir olan âyet-i kerimenin mealini tasdik etmiştir.”

{(Haşiye): Kırk sene sonra neşrolan Risale-i Nur’da Carlyle, Goethe ve Bismark gibi kırk meşhur feylesofların tasdikleri beyan edilmiş. İnşaallah bu kitabın zeylinde dahi yazılacak.} (İşarat-ül İ’caz, Bakara Suresi 23-24. Ayetlerin Tefsiri.)

Bu açıklamalar Risale-i Nur Külliyatı’ndan NUR ÇEŞMESİ isimli eserde neşredilmiştir.

“Yeni Dünya’nın en meşhur feylesofu olan Carlyle, Almanya’nın meşhur bir hakîminden ve rical-i siyasiyesinden naklen diyor ki: ‘O tedkikatından sonra kendi kendine sual ederek demiş: ‘İslâmiyet böyle olursa acaba medeniyet-i hazıra hakaik-i İslâmiyetin dairesinde yaşayabilir mi?’ Kendisi kendine ‘Evet’ ile cevab veriyor. Şimdiki muhakkikler o daire içinde yaşamaktadırlar. Evvelki feylesof dahi diyor ki: ‘Hakaik-i İslâmiyet çıktıkları zaman; ateş-i cevval gibi hatabın parçalarına benzeyen sair efkâr ve edyanı bel’ etti. Hem de hakkı vardır. Zira başkaların safsatiyatından bir şey çıkmaz, ilââhirihî…’.” (Muhakemat, Üçüncü Makale, Dördüncü Meslek.)

“Hazine-i rahmetin en kıymetdar pırlantası ve kapıcısı Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi: “Bismillahirrahmanirrahîm”dir. Ve en kolay bir anahtarı da salavattır.” (Lem’alar, 14. Lem’a, İkinci Makam)

اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ اَسْرَارِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ كَمَا يَلِيقُ بِرَحْمَتِكَ وَ بِحُرْمَتِهِ وَ عَلَى آلِهِ وَ اَصْحَابِهِ اَجْمَعِينَ وَ ارْحَمْنَا رَحْمَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ مِنْ خَلْقِكَ آمِينَ

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

Selam ve Dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

Türkler ve Ermeniler

Bugünkü Ermenistan yöneticileri Türklere müthiş bir kin duyuyor. Bu yüzden cinayet şebekeleri kurdular ve Türk diplomatları katlettiler.

Bunun dayanağı sözde “Ermeni soykıyımı”dır. Gerçekte “kıyım” yok, “tehcir” vardır. Kendi içinden vurulmasından bıkan devlet tedbir almış, çeteleşip Türk komşularını katleden Ermenileri gözetim altında başka bölgelere yerleştirmiştir. Bu sırada cereyan eden bazı olumsuzlukların sorumlularını da şiddetle cezalandırmış, hattâ bazı üst düzey bürokratları sehpaya göndermiştir.

Böylece konu kapanmıştır. Fakat Ermeni yöneticiler, başka türlü varlık gösteremedikleri için, kendilerini dünya gündemine getirmenin tek çaresi olarak bu “tehcir” olayına sarılıyorlar, müsebbibi kendileri olmakla birlikte tarihi gerçekleri tersine çevirip siyaseten sürekli gündemde tutuyorlar. Ders kitaplarına geçirip çocuklarını “Türk düşmanı” olarak yetiştiriyorlar.

Durup dururken Azerbaycan’a saldırıp sivilleri katletmelerinin özünde Türklere karşı duydukları bu derin kin var. Asıl hedefleri Türkiye olmakla birlikte, gözleri kesmediği için, başka bir Türk devletine saldırmaktadırlar.

Hâlbuki biz Ermenilere tarih boyu iyilik etmişiz: Hatırlayalım ki, Osmanlı Devleti’nin ilk kuruluş yıllarında Ermenilerin bir devleti yoktu. Genellikle Çukurova, Doğu Anadolu ile Kafkasya bölgelerinde koloniler halinde yaşıyor, başta İran, Bizans, Gürcü, Selçuklu devletleri olmak üzere, bazı irili-ufaklı devletlerin himayesinde bulunuyorlardı.

Orhan Gazi 1324 yılında Bursa’yı fethedip devlet merkezi yaptıktan sonra, Kütahya’daki Ermenilerin çoğunluğu ve Ermeni ruhani reisliği Bursa’ya nakledildi. Ermenilere ilk kez kimlik ve kişilik kazandırıldı.

Fatih Sultan Mehmed, 1453’de İstanbul’u aldıktan sonra da Bursa’daki ruhani lider Hovakim İstanbul›a getirildi ve Fatih 1461›de yayınladığı bir fermanla Ermeni Patrikliği’ni kurdu.

Yavuz Sultan Selim, 1514-1516’da Güney Kafkasya ve Doğu Anadolu’yu fethedince, buradaki Ermenileri himayesine alarak İstanbul Patrikliği’ne bağladı. Kısacası tarihlerinde hiçbir devletten görmedikleri toleransı Osmanlı Devleti’nden gördüler. Önleri açıldı. Osmanlı onlara “sadık vatandaşlar” anlamında “teb’a-yı sadıka” dedi. Yüksek mevkilere getirdi. Bunun sonucu olarak Osmanlı Devleti’ne samimane bağlandılar. Bu yüzden, kısa bir süre içinde çeşitli yerlerden İstanbul’a göçen Ermeniler büyük bir cemaat oluşturdular ve dünyanın en müreffeh cemaatlerinden birisi haline geldiler.

Fatih Sultan Mehmed’den Sultan II. Mahmud’a kadar 350 yıllık süre içinde Hıristiyanların ve dolayısıyla Ermenilerin dini ve toplumsal işlerine kesinlikle karışılmadı, el üstünde tutuldular. 

Meselâ, 16. yüzyılda Ermeni asıllı Mehmed Paşa vezirlik rütbesine kadar yükseldi. 18. yüzyılda Divrikli Düzyan soyundan saray kuyumcuları, Sasyan ailesinden saray doktorları, 19. yüzyılda Bezciyan ailesinden darphane bakanları, Dadyan ailesinden baruthane bakanları görüldü.

Sultan II. Abdülhamid devrinde ve sonrasında ise Ermeni dış işleri görevlileri ve bakanlar görüldü. Ayrıca birçok Ermeni de Osmanlı devlet adamlarına danışmanlık yapıyordu. Osmanlı’nın son yıllarında inşa edilen camilerin pek çoğunun plânı Ermeni mimarlar tarafından çizildi: Balyan ailesi bunların en meşhurlarıdır.

Bu gerçeği Ermeni patriklerinden Nerses de itiraf ediyor.1876 yılında “Vatandaşlık Meclisi Şûrası”na sunduğu raporda şöyle diyor:

“Şayet günümüze kadar Ermeni milleti, millet olarak korunduysa ve inancını, kilisesini, dilini, tarihi ve kültürel değerlerini koruyorsa, tüm bunlar Türk hükümetinin Ermeni milletine gösterdiği koruma, yardım ve hayırseverlik sayesindedir. Kader, Ermenileri Türklere bağlamıştır. Bundan dolayı Ermeniler, devletin savaş ve ağır sınav günlerinde buna kayıtsızca davranamaz. Aksine her zaman oldukları gibi ona yardım etmek zorundadırlar. Vatanını seven Ermeni, devlete yardım ederek, Ermeni milletinin hizmet ve yardımının en iyisini görecektir.” 

Onu yıllar sonra başka bir Ermeni Patriği II. Mesrob, 22 Mayıs 1999 günü Hilton Oteli’ndeki resepsiyonda yaptığı konuşmada şu sözlerle doğruluyor:

“İstanbul Ermeni Patrikliği’nin kuruluşu tarihte eşine rastlayamayacağımız bir olaydır.

“Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden sekiz yıl sonra, 1461’de Batı Anadolu’daki Ermeni episkoposluğunu çıkardığı bir fermanla İstanbul Patrikliği’ne dönüştürmesi Fatih’in ve Osmanlı Sultanlarının gelecek vizyonu ve diğer dinlere gösterdiği hoşgörünün çok açık bir örneğidir.

“Tarihte bir dine mensup bir hükümdarın başka bir dinin üyeleri için ruhani riyaset makamı tesis etmesi, ne Fatih’ten önce, ne de sonra görüldü.

“538 yıl önce gerçekleşen bu olayın değerini, dinler ve kültürler arası hoşgörünün önemini, sanıyorum daha iyi kavrayabiliriz.”

Yâni dış kışkırtmalar olmasaydı, bugünkü duruma gelmezdik.

Yavuz Bahadıroğlu – yeniakit.com

Bediüzzaman’ın Fener Patriği ile Görüşmesi

“Hazret-i Üstâd Bediüzzaman’ın 1953 yaz aylarında, hususi şekilde gidip İstanbul Fener Patriği Athenagoras ile görüşmesini burada kaydetmek lâzım geldi. Üstâd’ın bu görüşmesi manidardı. İslâm ve hakikî Hıristiyanlık dinlerinin barışmasının veya hiç olmazsa esas mes’elelerde ittifakın tebliği gibi idi.

O günlerde Üstâd’la beraber bulunmuş halen hayatta Nur talebelerinden bir çoğu rivayet ederler ki: Bir gün Hazret-i Üstâd, yanında Üniversiteli Ziya Arun olduğu halde, Fener’deki Patriğe gitmiş, görüşmüş ve ona:

“Hıristiyanlığın din-i hakikisi olan tevhid ve nübüvveti kabul ettiğiniz gibi, Hazret-i Muhammedi de (A.S.M) peygamber ve Kur’ân-ı Kerimi de Kitabullah olarak kabul ederseniz, ehl-i necat olacaksınız.” dedi.

Patrik Althenagoras cevabında: “Ben kabul ediyorum…” deyince

Bediüzzaman:“O halde siz bunu dünyanın diğer ruhanî reislerine de söylüyor musunuz?”

Patrik: “Söylüyorum, amma onlar kabul etmiyorlar.” diye cevab vermiş.

Bu hadiseyi nakleden, Üstâd’ın o sıra beraberinde bulunmuş bir çok talebesi hâlâ hayattadır.

Ezcümle: Ahmet Aytimur, şimdi Almanya’da bulunan Abdulmuhsin, Mehmet Fırıncı vesaire…

Nitekim aynı ma’nada olarak 22 Şubat 1951’de, Üstâd’ın izni ve müsaadesiyle Vatikan’daki Hıristiyan Âleminin bir nevi ruhani reisi olan Papa’ya bir Zülfikâr kitabı gönderilmiş.. Papa da buna karşı teşekkür cevabını yazmıştı.

Bu eserin Hıristiyan Âleminin bir nevi dini ve ruhani reisi olan Papaya gönderilmesiyle, vahdaniyet-i ilâhiyye, Risalet-i Muhammediye Aleyhisselâtü Vesselâm ve Kur’ânın kelamullah olduğunu ispat eden bu eser, mezkûr tebliği de yapmış oluyordu.

Bu bahis ayrıca ilerde tafsilen kaydedilecektir.”[1]

Bediüzzaman Said Nursi, hayatı boyunca İslamiyet’i hâl ve kâl diliyle ilan etmiştir. Daha önce Vatikan’a, Zülfikar Mecmuasını gönderdiğini beyan etmiştik. Sanki islamiyetin ruhundan, sofrasından nasibiniz olmazsa ilerde çok zulümlerin yuvası olacaksınız demiş.

1953 senesinde Fener-Rum Patrikhanesine de aynı tebliğ metodunu izlemiştir. Yukarıda kaynağıyla yayınladığım mektup bu görüşmenin muhteviyatını anlatmaktadır.

Üstadımızın mahiyetini ve Risale-i Nur’un muhteviyatını bilen, bildiği için de anti ideolojisi sebebiyle taarruz edip muhalefete geçen isminin önü kalabalık olan bazı kimseler, insanları Risale-i Nur ve müellifi Bediüzzaman Said Nursi’den uzaklaştırmak için, hezeyanlarını savurmaktadır.

Bediüzzaman için, yok Vatikan’a mektup yazdı diyalogculuğun temelini hazırladı, yok Fener Patrikiyle görüştü elini öptü falan filan gibi şeyler söylemek, aslında Bediüzzaman’ın temsilcisi olduğu İslamiyet’e saldırmaktır. Şöyle düşünün isminin önünde akademisyen gibi unvan bulunan birisini ele alalım. Biz bu şahsın akademik kariyerine hücum etsek. Bu fiil ön planda akademisyene, arka planda ise çalıştığı üniversiteyi/kurumu karalamak manasına gelir. Bir din alimine yapılan hücum da aynı formülle ele alacak olursak ön planda şahsa, arka planda ise mümessili olduğu İslamiyet’e hakaret ve hücumdur.

Akademisyen olduğunu iddia eden birisi konuşurken kahvane oturuşu ve ağzıyla/jargonuyla bazı şeyler söylediğinde kendisini mahcup edecek çok şeyler çıktığında akamedisyenliğine leke getireceğini de düşünmelidir.

Hem iftira atıp hem de ben tartışmanın tarafı olmak istemiyorum diyen birisi, delilsiz belgesiz şeyler savurarak konuşmasının neticesi istemediği şeyleri de işitmek zorunda kalacaktır. Her istediğini rahatça konuşan kimse, istemediği şeyleri de “El cezau min cinsi amel” kaidesince işitecektir.

Fethullah Gülen üzerinden Risale-i Nur ve müellifine ilişenler iki kesimdir. Birisi, Bediüzzaman ve telifatının mahiyetini bilenler. Bunlar mahiyetini bildikleri ve kendi çürük ideolojilerinin bir numaralı düşmanı olarak gördükleri için ilişmeye yeltenenler.

İkincisi ise, bunlar da birincisinin taassuplu mukallitlerinden öte bir şey değildir.

Fethullah Gülen’den yola çıkıp “neden onun kaynaklarına ilişmiyorsunuz diyen aydınlar(!)” İslamiyete olan kinlerini de bu şekilde kusmaktalar.

“Bir âlim-i zîtehevvür ki, sıfat-ı ilim kendini fesad ve fenalıktan men’etmiş iken, daima onun sıfat-ı tehevvüründen vücuda gelen fesad ve fenalığın zikri vaktinde, onu âlimlikle yâdetmek ve sıfat-ı ilme ilişmek, nasıl ilme husumet ve adaveti îma eder.”[2]

Her insanın, karakteri, kulluğu ve temsilcisi olduğu iş olmak üzere üç karakteri var. Fethullah Gülen’den bahsederken din ve dini değerleri itibardan düşürüp, bu milletin din ile olan bağının kopması ve neticesinde serserilik ve anarşinin çıkmaması için din ve dini değerleri nazara vermemek gerekli. Yani Gülen’den bahsederken onun hocalık kisvesinin kullanılmaması gereklidir.

Laikliği hayatının temeline koymuş birisi bakan, başbakan olsa onlar ülke ekonomisini çökertse, beş – on bankanın kasasını boşaltsalar, biz de bunları tekid ederken laik işte ne bekliyorsun, laikliğin verdiği budur desek doğru mu yapmış oluruz? Yoksa bu hatayı o bakanlara mı verirsek doğru etmiş oluruz şimdi sizden soruyorum?

“Evet, kim ki evinin tavanı altındaki zaif direği çekmek istiyorsa, evvelen onun yerine kuvvetli bir direkle muhafaza altına aldıktan sonra kaldırsın. Yoksa bilmeden evi harab etmiş olacaktır. Hem bir fâsid delili iptal edip çürütmek isteyen adam, sahih bir delil ile hak olan neticeyi tesbit ettikten sonra etsin. Aksi halde düşünmeden ifsad etmiş olur.” [3]

Ulema-is sû olan insanları tenkid edenler bu yazdıklarımı unutmasın.

Bu sebeple Bediüzzaman Said Nursi ve emsali olan Ehl-i Sünnet Ulemasına ilişenler bunu düşünsün. Çürük ve kurtlu olan ideolojileri sebebiyle ilişmeye yeltenmesinler.

[1] Badıllı, Mufassal Tarihçe (1837)
[2]Divan-ı Harb-i Örfi (35)

[3] Asar-ı Bediyye ( 406 )

Kaynak: RisaleHaber

 

www.NurNet.Org