Kategori arşivi: Risale Çalışmaları

Dikkatini Kaybeden İnsan, Hayatını Dağınık Yaşar

Dikkatini Kaybeden İnsan, Hayatını Dağınık Yaşar

Modern insanın en büyük problemlerinden biri zaman eksikliği değil, dikkat dağınıklığıdır. Gün içinde saatlerimiz var ama o saatlerin içinde ne kadar “gerçekten oradayız”? İşte asıl mesele burada başlıyor.

Çünkü dikkat, sadece bir odaklanma meselesi değildir; aynı zamanda bir anlam meselesidir. İnsan, anlam bulamadığı şeye dikkat veremez. Zorlandığı yer de burasıdır.

Bugün birçoğumuz aynı anda onlarca şeye bakıyor ama hiçbirini gerçekten görmüyoruz. Telefon elimizde, zihin başka yerde, kalp ise tamamen dağınık, eller kaydırmada… Bu parçalanmışlık hali, zamanla insanın iç dünyasında da bir kopuşa sebep oluyor. Dikkati dağılan insanın, iradesi de zayıflar; iradesi zayıflayanın ise hayatı savrulur.

Oysa dikkat, eğitilebilir bir kabiliyettir. Tıpkı eğitimle köpeklerin eğitildiği gibi.

Küçük ama etkili adımlarla yeniden inşa edilebilir.

Mesela insan, aynı anda tek işe odaklanmayı öğrendiğinde zihnini toparlamaya başlar. Basit gibi görünen “25 dakika odaklan, 5 dakika dinlen” sistemi bile, aslında zihne bir disiplin kazandırır. Çünkü zihin, sınır konulduğunda daha verimli çalışır.

Bir diğer önemli mesele de başlamaktır. İnsan çoğu zaman yapamadığı için değil, başlayamadığı için zorlanır. Halbuki işi küçültmek, yükü hafifletir. “Sadece 5 dakika yapacağım” diyen bir insan, çoğu zaman o işi devam ettirir. Çünkü zihin, başlamış olanı bitirme eğilimindedir.

Motivasyon da burada devreye girer.

Sanıldığı gibi motivasyon bir duygu değil, bir yön meselesidir. İnsan neden yaptığını bilmezse, nasıl yapacağını da bulamaz. Bu yüzden kendimize şu üç soruyu sormamız gerekir:
“Bunu neden yapıyorum?”
“Nasıl yapacağım?”
“Şu an ne yapmalıyım?”

Bu sorular, zihni dağınıklıktan kurtarıp istikamete sokar.

Fakat meselenin daha derin bir boyutu da var: İnsan, dikkatini en çok neye veriyorsa aslında hayatını da oraya yönlendirir. Sürekli ekranlara bakan bir zihin, derinleşemez. Sürekli uyarılan bir kalp, sükûnet bulamaz.

Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır. [1]

Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen güzel rü’ya görür. Güzel rü’ya, gören, hayatından lezzet alır. [2]

Bu yüzden bazen yapılacak en büyük hamle, boşu boşuna hiçbir şey yapmamaktır. Çünkü yaptığımız her şey zihnimizi dolduracak ve rüyamızda bile kendiyle meşgul edecektir.

Telefonu kapatmak. Sessiz kalmak. Nefes almak. Su içmek.

İnsan, dikkatini topladıkça kendine yaklaşır. Kendine yaklaştıkça da hayatını daha bilinçli yaşamaya başlar.

Sonuç olarak şunu söylemek gerekir:
Dikkat, sadece bir verimlilik aracı değil; aynı zamanda bir hayat kalitesi meselesidir.

Dikkatini kaybeden insan, zamanını kaybeder.
Zamanını kaybeden ise, hayatını fark etmeden tüketir.

Belki de bugün yapılacak en önemli şey şudur:
Biraz yavaşlamak…
Bir işe gerçekten odaklanmak…
Ve o anda kalabilmek…

Çünkü bazen insanın en büyük kazanımı, sadece orada olmasıdır.

Selâm ve duâ ile.

Muhammed Numan ÖZEL

Düşüncenin İstikameti Bozulunca…

https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-dusuncenin-istikameti-bozulunca-28552yy.htm

Bezginlik: Modern Zamanın Görünmez Yükü

https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-bezginlik-modern-zamanin-gorunmez-yuku-28379yy.htm

Zihin Fesadı’na Karşı 33 Çözüm Yolu

https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-zihin-fesadina-karsi-33-cozum-yolu-28594yy.htm

1 Mektûbat (473)
2 Asar-ı Bediiyye (323)

Kaynak: RisaleHaber

NurNet

Bedîüzzaman’ın Tashih Ettiği Bir Mesele

Bedîüzzaman’ın Tashih Ettiği Bir Mesele: Ukûl-i Aşere ve Erbâbü’l-Envâ

İslâm düşünce tarihinde, felsefe ile vahyin kesiştiği en önemli tartışmalardan biri, kâinatın idâresi ve yaratılışının nasıl anlaşılması gerektiği meselesidir. Meselâ Meşşâî ekolün temsilcileri olan Fârâbî ve İbn Sînâ’nın sistemleştirdiği “ukûl-i aşere” ve “erbâbü’l-envâ‘” nazariyeleri, asırlar boyunca hem ilgi görmüş hem de tenkit edilmiştir. Bazen merakla tenkid bazen de tektir ile tahkir görmüştür.

Bedîüzzaman Said Nursî de bu meseleye kayıtsız kalmamış; fakat onun yaklaşımı, sadece bir reddiye yazmak veya güzelleme yazmak değil, Kur’ân’ın tevhid ekseninde meseleyi yeniden inşa etmek olmuştur. Hakikatine nüfûz ederek meselenin temeline inmiştir.

İlk bakışta bazı okuyucular, Bedîüzzaman’ın bu kavramları tamamen reddettiğini düşünebilir. Hâlbuki dikkatle incelendiğinde görülür ki, onun itirazı kavramların isimlerine değil; onlara yüklenen felsefî anlamadır. Çünkü bu isim takmakla ya hakikati tağyir veya tebdil etmek mevzubahistir genellikle.

Eski hükemâ, Allah ile kâinat arasındaki ilişkiyi açıklamak için “ukûl-i aşere” nazariyesini geliştirmişti. Buna göre varlık, birbirini takip eden akıllar vasıtasıyla meydana geliyor; her mertebe bir sonrakinin sebebi oluyordu. Böylece âlemin düzeni, akıllar zinciri üzerinden açıklanmaya çalışılıyordu. Bunu “Evcedethü-l esbab“[1] olarak ele alan Üstâd Bediüzzaman bu ve akabinde gelen üç meseleyi izah ediyor. Bu üç mesele iman ile küfür arasındaki kırmızı çizgidir.

Üstâd Bedîüzzaman ise Kur’ân’ın öğrettiği hakikatin meşşâî ekolünün izah ettiğinden farklı olduğunu ortaya koyar. Kur’ân’a göre yaratma, hiçbir zorunlu vasıta olmaksızın doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve irâdesiyle gerçekleşir.

Sebeplerin ve vasıtaların bulunması, onların hakikî tesir sahibi olduklarını göstermez. Çünkü hakikî müessir yalnız Allah’tır.

Aynı durum erbâbü’l-envâ‘ meselesinde de karşımıza çıkar. Eski filozoflar her türün başında onu yöneten mânevî bir idareci bulunduğunu kabul etmişlerdi. İnsan nev’inin, hayvan nev’lerinin ve bitki nev’lerinin ayrı ayrı “rabb-i nev‘”leri olduğu düşünülüyordu.

Bedîüzzaman’ın tenkidi tam da burada başlar. Çünkü “rabb” kelimesi, hakikî anlamıyla terbiye eden, idare eden ve tasarruf sahibi olan demektir.

Bu vasıfların hakikî sahibi ise yalnız Cenâb-ı Hak’tır. Dolayısıyla herhangi bir varlığa bağımsız bir idâre ve tesir isnat etmek, tevhid akîdesiyle bağdaşmaz. Âdetâ her şeye bir ilahlık vermek gibi netice hâsıl olabiliyor.

Eski filozofların sezmeye çalıştıkları hakikatin tamamen hayâl ürünü olduğunu söylemez Üstâd. Bilakis, onların işâret ettikleri hakîkatin yanlış yorumlandığını ifâde eder. Doğru bir yere yanlış bir bakış açısıyla bakmaktadırlar. Niyet ve nazar meselesi tam burada devreye giriyor. Çünkü Kur’ân ve sünnet, meleklerin varlığını ve kâinatta İlâhî emirleri yerine getiren vazîfeli memurlar olduklarını haber vermektedir.

Bu bakımdan, eski hükemânın “erbâbü’l-envâ‘” diye isimlendirdiği hakikat, bağımsız mânevî idareciler değil; Allah’ın emriyle vazîfe yapan melekler olarak anlaşılırsa Kur’ânî çerçeveye yaklaşmış olur. Fakat bu melekler de hiçbir şekilde yaratıcı değildir; hiçbir şeye kendi güçleriyle tesir etmezler. Onlar sadece İlâhî emirlerin sadık ve musaddıklarıdır.

İşte Bedîüzzaman’ın yaptığı tashih tam da budur. O, felsefenin hakikati arama çabasını bütünüyle reddetmez; fakat onu vahyin rehberliğinde yeniden değerlendirir. Böylece aklı dışlamadan, aklı vahyin ışığında doğru istikamete yönlendirir.

Risale-i Nur’un genel metodunun da bir özeti hulâsası gibidir. Çünkü Risale-i Nur, hakikati tamâmen inkâr etmek yerine, yanlış yorumları tashih ederek Kur’ân’ın gösterdiği saf tevhid anlayışını ortaya koymayı hedefler.

Devamı gelecek inşallah.

Selâm ve duâ ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] bkz. Tabiat Risalesi (7)

Kaynak: RisaleHaber

NurNet

Çocuğa Hakikat Aynasından Bakış

Çocuğa Hakikat Aynasından Bakış

Bir çocuğun gülüşü, bazen bir medeniyetin en derin hakikatlerini anlatır. Sessiz, masum ve fıtrî… İşte tam bu noktada Said Nursî’nin çocuklara bakışı, sadece bir eğitim öğretim meselesi değil; insanın varlıkla, kaderle ve ebediyetle kurduğu ilişkinin bir aynası hâline gelir.

Çocukların varlığı Kur’an-ı Hakîm’de ebeveynler için ilâhî bir “sınama vesilesi”[1] sayıldığından, onların terbiye ve eğitimlerine “bir imtihan” ciddiyetiyle bakmak ve onları yaşadığımız çağın zararlı ve tehlikeli alışkanlıklarına karşı korumak, neslin güvenliği açısından da önemli bir sorumluluktur

Risale-i Nur’un sayfa ve satırları arasında  çocuk, modern dünyanın çoğu zaman indirgediği gibi “geleceğin iş gücü” değil; aksine, bugünün kalbini, yarının ebedî saadetini ve toplumsal vicdanını taşıyan bir emanettir.

Bu bakış açısı, insanın sahiplik, idealistlik şuurunu kıvamında tutar. Çünkü çocuk, anne-babanın “malı” değil; bir emanettir. Hem şahsi hem de toplumsal olarak.

Çocuk, bir Hâlık-ı Rahîm’in mahluku, memlukü, abdi ve bütün heyetiyle onun masnu’u ve ona ait olarak ebeveyninin bir arkadaşı idi ki; muvakkaten ebeveyninin nezaretine verilmiş.”[2]

Bu hakikat, Kur’ân’daki şu ayetle de örtüşür:

Mallarınız ve evlatlarınız ancak bir imtihandır…[3]

Burada çocuk, sadece sevilen bir varlık değil; aynı zamanda insanın sorumluluğunu belirleyen bir imtihan unsurudur. İnsan kendini çocukta inşa eder. Her çocuk o ailenin ruhunu, edebini, ahlâkını ve ciddiyetini gösteren bir tablodur.

Ancak Bediüzzaman’ın yaklaşımı sadece metafizik tesellilerle sınırlı değildir. Lâhikalar’da karşımıza çıkan daha toplumsal ve pratik dil, meselenin diğer yüzünü açar. Bir toplum çocuklarını ihmal ederse, aslında kendi geleceğini ihmal etmiş olur.

Bu hakikat, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (asm) şu hadisiyle de teyit edilir:

Hepiniz çobansınız. Hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Âmir memurlarının çobanıdır. Erkek ailesinin çobanıdır. Kadın da evinin ve çocuğunun çobanıdır. Netice itibariyle hepiniz çobansınız ve hepiniz idâre ettiklerinizden sorumlusunuz.”[4]

Yani çocuk terbiyesi, sadece şahsi bir mesele değil; toplumsal bir sorumluluktur. Önce aile sonra da toplum, neslin maddî bakımdan korunması kadar, mânevî bakımdan da muhafazasına özen göstermeliyiz. Bu nedenle çocuklarımıza karşı “ilgili” ve “sorumlu” olmanın yanı sıra, onları “tanıyıp anlamak” ve sağlıklı, tutarlı ilişkilerin yaşandığı bir “çevre oluşturmak” gerekmektedir. Evlâtlarımıza bir birey olarak “saygı duymak“, onların kendi saygınlıklarını kazanmalarına da önemli katkı sağlayacaktır. Gittiğimiz sohbet ortamlarına onları götürmek ve orada onlara uygun programlar varsa onlara katılımı sağlamak da hem kişisel gelişimi hem de şahsiyet oluşumuna ciddi manada değer katacaktır.

Risale-i Nur’un eğitim anlayışı, dikkat çekici bir denge kurar. Bir tarafta sebepler dünyası vardır: anne-babanın sorumluluğu, eğitimin gerekliliği gibi lakin bu ehemmiyetli konuya dair Risalelerden ciddi manada derli toplu çalışma yapan pek görmedim.

Nitekim “İnsanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir.”[5]

Bu ifade, modern pedagojinin “ilk öğretmen annedir” ilkesini asırlar öncesinden dile getirir. Diğer tarafta ise neticenin Allah’a ait olduğu gerçeği vardır.

Kur’ân bu dengeyi şöyle ifade eder:

İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.”[6]

Hani derler ya tembel çocuk yoktur tembel ve ilgisiz anne-baba vardır. İşte tam da burası o nokta.

Yani insan çalışır, gayret eder; fakat neticeyi yaratan Allah’tır. Bu, Risale’nin tevekkül anlayışıyla tam bir uyum içindedir.

Öte yandan, Risale’de çocuğun psikolojik dünyasına dair incelikli tespitler de yer alır:

Deli adama ‘iyisin’ denilse iyileşmesi… iyi adama ‘fenasın’ denilse fenalaşması nadirdir.”[7]

Bu cümle, bugün psikolojide “etiketleme etkisi” olarak bilinen gerçeğin veciz bir ifadesidir. Peygamber Efendimiz’in çocuklara olan yaklaşımı da bu şefkat merkezli eğitimi destekler:

Çocuklarınıza ikram edin ve terbiyelerini güzel yapın.” [8]

Çocuğun hayata hazırlanması, ihtiyaç duyduğu insanî ve ahlâkî erdemleri kazanması, dinî ve sosyal yükümlülüklerini öğrenmesi ve ileride onları yaşaması, ancak anne babanın bu yönde harcayacağı çaba ile mümkündür.

Belki de en çarpıcı nokta, çocuk sevgisinin bile yönünün belirleyici olmasıdır. Risale’de şefkat, Allah’a yönlendirilirse insanı yükselten bir kuvvet hâline gelir:

Şefkat, çabuk Cenab-ı Hakk’a vusule vesile olur.”[9]

Bu, sevgiyi dünyevî bir bağ olmaktan çıkarıp, manevî bir köprüye dönüştürür.

Hevesli akılsız çocuklar..”[10]

Tabirine de dikkat çekmek istiyorum. Çocukta akıldan ziyade heves ve arzular hâkimdir. Çocuk âdetâ mücessem bir nefs-i emmaredir. Bu sebeple bunun farkında olup ona göre konuşmak ve ilgilenmek gerekir. Böylece “Firavunlar kucağında büyüyen çocuk Mûsâ’ları safına alacaksın.”[11] Eğer çocuk Musaları safına almazsan onlarda Firavun mizacı hâkim olup toplumun başına eşkıya olacaklar.

Sonuç olarak Risale-i Nur’da çocuk, bir pedagojik nesne değil; varoluşun, hilkâtin merkezinde yer alan bir hakikattir.

Onu anlamak, sadece eğitim yöntemlerini değil; hayatı, ölümü ve ebediyeti yeniden anlamlandırmayı gerektirir. Belki de bu yüzden, bir çocuğun sessiz bakışında hem dünyanın faniliği hem de ebediyetin müjdesi birlikte saklıdır.

Bu manada yazılarım devam edecek inşaallah.

Ne mutlu nesfini ve nesli ıslah edebilebe ve bu gayede olana.

Selâm ve duâ ile.

Muhammed Numan ÖZEL

 

[1] Tegabun, (64/15)

[2] Mektûbat – 79

[3] Enfâl, 8:28)»

[4] Buhârî, Cum`a 11, İstikrâz 20, İtk 17, 19, Vesâyâ 9, Nikâh 81, 90, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 20. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, İmâre 1, 13; Tirmizî, Cihâd 27

[5] Lem’alar (200)

[6] Necm, 53:39)

[7] Mektûbat (474)

[8] İbn Mâce, Edeb (3)

[9] Mektûbat (79)

[10] Emirdağ Lâhikası-1 (199)

[11] Bir Dâvâ Adamından Notlar (53)

Kaynak: RisaleHaber

Risale-i Nur Külliyatı ve İhtisaslaşma

Risale-i Nur Külliyatı ve İhtisaslaşma

Risale-i Nur Külliyatı içerisinde ihtisaslaşma, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde verimliliği artıran, hizmetin kapsamını genişleten ve derinleştiren bir yöntemdir ihtisaslaşmak. Bu ihtisaslaşma, farklı alanlarda etkin ve etkili hizmetler ortaya koyarak Risale-i Nur’un daha geniş bir kitleye ulaşmasını sağlar.

İhtisas konusunda bazı temel hususları arz etmek isterim:

Hizmetin Derinleşmesi: Risale-i Nur, iman hakikatlerini detaylı bir şekilde açıklayan, Kur’an’ın hakikatlerine dayanan bir eser külliyatıdır. Bu, külliyatın anlaşılması ve topluma aktarılması, kapsamlı bir bilgi ve derinlemesine bir anlayış ve tecrübe gerektirir.

İhtisaslaşma, belirli konularda daha derin bilgi sahibi olmayı sağlayarak, hizmetin daha bilinçli ve etkili bir şekilde yapılmasına imkân tanır. Bir nevi hizmetin ve Risalelerin ehli olmak demektir.

Farklı İhtiyaçlara Cevap Verme: Toplumda farklı yaş grupları, meslekler ve ihtiyaçlar bulunmaktadır. Bu farklılıklara cevap verebilmek için ihtisaslaşma, çocuklar, gençler, akademisyenler, esnaflar, memurlar veya aileler gibi farklı gruplara yönelik hizmetlerin geliştirilmesini gerekmektedir. Bu hizmet sahalarında verim almak için Risalelerde ihtisaslaşmak gerekmektedir. Tematik yani konulu Risale çalışmaları, şerhleri yapılmalıdır.

Eğitim alanında: Gençlere hitap edecek mevzuların tesbit edilip külliyatın diğer bahisleriyle bağlantılarının kurularak ilgileri çekilebilir.

Bilimsel alanlarda: Risale-i Nur’un felsefi ve bilimsel konuları inceleme ve tanıtma hizmetleri yapılabilir.

Modern Dünyanın Sorunlarına Çözüm Üretmek: Risale-i Nur’un manevi boyutuyla modern dünyanın krizlerine yönelik çözümler sunma potansiyeli yüksektir.

İhtisaslaşma, bu potansiyelin hayata geçirilmesi için alanında uzmanların çalışma sahası oluşturulmalı. Mesela, ekonomi, psikoloji, çevrebilim, aile gibi konular Risale-i Nur perspektifiyle incelenebilir. Bunlardan yapılan çalışmalar sahasında var olan diğer çalışmalarla da zenginleştirilerek istifadeye arz edilmelidir.

Organizasyonel Verimlilik: Hizmet sahalarının düzenlenmesi ve görevlerin uzmanlık alanlarına göre paylaştırılması, cemaat içindeki iş bölümünü kolaylaştırır. Bu da bireylerin istidad ve kabiliyetlerine uygun sahalarda hizmet etmelerini sağlayarak hem bireysel tatmin hem de kolektif verimliliği artırır. Hem herkesin hizmette aktif olmasını hem de kimsenin atıl kalmamasına sebep olur.

Bediüzzaman’ın Perspektifi: Bediüzzaman Said Nursi, talebelerine Kur’an’ın çeşitli meselelerini anlamada derinleşmeyi tavsiye etmiştir. İhtisaslaşma, onun her bir insan bir alanın mütehassısı olmalı tarzında bir düsturu da var. Çünkü dikkat ve tefekkürle okumayı sık sık ifade etmiştir.

BİR KAÇ MİSALİNİ TAKTİM EDEYİM:

“Risale-i Nur’un mecmualarını bir an evvel temin edelim, arayalım, bulalım, dikkat, tefekkür ve ihlasla okuyalım.”[1]

“Risale-i Nur’u, dikkat ve tefekkürle ve devamlı olarak müsaid vakitlerimizi boşa gidermeden okumak ve yazmak en büyük ibadet ve zevk kaynağıdır.”[2]

“Risale-i Nur’un mahiyetini dikkat ve tefekkürle okuyarak anlayıp tahkikî bir imana sahib olan hâlis Nur talebeleri; ölümden, hapisten, zindandan ve hiçbir beşerî eza ve cefadan korkmazlar.”[3]

“Bugün tarihte hiç görülmemiş bir fecaat ve felâket içerisinde çırpınan beşeriyet için, halaskâr olarak Risale-i Nur’a sarılmaktan ve ne bahasına olursa olsun, Risale-i Nur’un nuranî ve parlak eczalarını elde edip dikkat ve tefekkürle okumaktan başka bir kurtuluş çaresi yoktur.”[4]

Daha Geniş Bir Hedef Kitle: Farklı alanlarda uzmanlaşan hizmet ehli, Risale-i Nur’un sadece manevi boyutuyla değil, hayatın diğer boyutlarıyla da yani toplumsal inkişafla daha geniş bir kitleye ulaşabilir.

İhtisaslaşma, Risale-i Nur hizmetini modern dünyanın ihtiyaçlarına uygun hale getirerek daha etkin bir şekilde hizmetin genişlemesini sağlar. Bu yaklaşım, külliyatın mana ve hakikatlerinin geniş kitlelere ulaştırılmasında hayati bir öneme sahiptir.

Hizmetin intişar ve inkişafı için külliyatın mevzularında ve hizmetin sahalarında her nur talebesinin ihtisaslaşması gereklidir.

Bu yazımı okuyan her nur talebesi kendine bir ihtisas alanı seçmesini tavsiye ederim. Kendine hitap eden mevzuları seçip ona göre hareket etmelidir.

Selam ve dua ile.

Muhammed Numan ÖZEL

Tavsiye yazılar:

Risale-i Nur Külliyatı Topluma Mâl Edilebildi Mi?

Şerh ve izah Çalışmaları -1

Şerh ve izah çalışmaları-2

Risale-i Nur Külliyatını Etkili okuma teknikleri

[1] Tarihçe-i Hayat (623)

[2] Tarihçe-i Hayat (624)

[3] Tarihçe-i Hayat (542)

[4] Tarihçe-i Hayat (641)

Kaynak: RisaleHaber

NurNet

Aşırı Paylaşımın Gölgesinde Sosyal Çöküş: DEHB, Anksiyete ve Sos-Yal(ın) Medyanın Yalnızlığı

Aşırı Paylaşımın Gölgesinde Sosyal Çöküş: DEHB, Anksiyete ve Sos-Yal(ın) Medyanın Yalnızlığı

Bir asır evvel ‘âletler kalbimizi dumura uğratıyor’ diyen bir Üstâd’ın uyarısı, bugün ekranların gölgesinde daha yüksek sesle yankılanıyor. Biz ise hâlâ ‘bağlanıyoruz’ sanırken aslında yalnızlaşıyoruz – hem kendi içimizde, hem de en yakınlarımızla. Bu yazı, modern çağın en sinsi tuzağını anlatıyor: Görünüşte ‘sosyal’ olanın, bizi nasıl ‘yal(ın)’ bıraktığını.”

Günlük sohbetlerde yeni tanıştığımız biriyle derin sırlarımızı dökmek, sonra pişmanlık ve utanç hissetmek…

Bu, birçok insanın ara sıra yaşadığı bir durum. Ancak DEHB’li bireyler için bu, kronik bir döngüye dönüşebiliyor: Düşünmeden konuşmak (oversharing), ardından gelen yoğun kaygı ve sonunda sosyal ilişkilerden kaçınma, hatta tam bir sosyal çöküş.

DEHB’nin dürtüselliği, beynin fren mekanizmasını zayıflatıyor. Akla geleni hemen söyleme eğilimi, sosyal sınırları aşmaya yoluyor. Araştırmalar, DEHB’li yetişkinlerin büyük kısmında oversharing’in yaygın olduğunu gösteriyor. Çünkü sosyal ipuçlarını okumada zorluk yaşanıyor; karşındakinin rahatsızlığını fark etmeden konuşma uzuyor.

Bu tabloyu ağırlaştıran ise anksiyete bozuklukları. DEHB’lilerin yarısına yakınında sosyal anksiyete eşlik ediyor. Sessizliği doldurma ihtiyacı veya reddedilme korkusu, aşırı paylaşımı tetikliyor. Kısa vadede rahatlama sağlasa da, sonrasında “vulnerability hangover” geliyor: Utanç, pişmanlık ve daha derin kaygı.

Burada kritik rol oynayan Rejection Sensitive Dysphoria (RSD) – reddedilme hassas disforisi. DEHB’nin sık görülen bir eşlikçisi olan RSD, en küçük eleştiri veya algılanan reddedilmede yoğun acı yaratıyor. Oversharing, bu acıyı önleme çabası: Hızlı bağ kurmak için kendini açmak. Ama paylaşım sonrası pişmanlık, RSD’yi körüklüyor ve döngü kısırlaşıyor.

Bu döngünün en yıkıcı sonucu ise sosyal çöküş ve izolasyon. Oversharing sonrası gelen utanç, kişiyi sosyal ortamlardan uzaklaştırıyor. Araştırmalar, DEHB’li gençlerin ve yetişkinlerin önemli ölçüde yalnızlık yaşadığını, sosyal izolasyonun anksiyete ve depresyonu artırdığını gösteriyor. Zamanla kişi ilişkilerden kaçınıyor, arkadaşlıkları kaybediyor ve tam bir yalnızlığa gömülüyor.

Tam bu noktada devreye giren modern bir araç ise sosyal medya – ya da daha doğru bir ifadeyle sos-yal(ın) medya. Görünüşte bizi birbirimize bağlayan bu platformlar, aslında derin bir yalnızlaşma ve yabancılaşma yaratıyor. Aynı odada, aynı masada oturan aile üyeleri veya arkadaşlar, gözlerini telefon ekranlarından ayıramıyor; gerçek sohbet yerine yüzeysel “hımm”lar ve “afedersin”ler kalıyor. Elektrik kesintisi olduğunda bile ancak o zaman birbirleriyle konuşabilen aileler…

Bu, trajikomik bir tablo: Teknoloji, aklımızı ele geçirirken kalbimizi dumura uğratıyor, gerçek bağlantıları öldürüyor.

Sosyal medya, oversharing’i de körüklüyor: Dürtüsel paylaşımlar, anlık beğeni arayışı, kısa vadeli rahatlama ama uzun vadede daha fazla utanç ve izolasyon. DEHB ve anksiyete zaten hassas olan bireylerde bu, yalnızlığı katmerliyor. Toplumun kalbi yaralanıyor; aile yapısı bozuluyor, gençler ve kadınlar üzerinden ahlaki tahribat artıyor. Bediüzzaman Said Nursi’nin ifadesiyle, “müfsid âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umumî”[1] – bu araçlar, doğru kullanılmazsa ruhumuzu ve toplumumuzu ifsad ediyor.

Beş unsurlu bu sarmal – DEHB, anksiyete, oversharing, sosyal çöküş ve sos-yal(ın) medya – birbirini besliyor. Dürtüsellik başlatıyor, kaygı körüklüyor, aşırı paylaşım ve dijital bağımlılık rahatlama gibi görünüp ceza oluyor, izolasyon ise her şeyi derinleştiriyor. Sonuç: Zedelenen ilişkiler, yalnızlık epidemisi ve duygusal tükenmişlik.

Ama çıkış yolu var. Farkındalıkla başlayın: Konuşmadan ve paylaşmadan önce kısa duraklama (“pause” tekniği), sosyal ipuçlarını gözlemleme pratiği. Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), mindfulness ve DEHB tedavisi (ilaç + terapi) bu döngüyü kırıyor. Teknolojiyi bilinçli kullanmak, Risale-i Nur prensipleriyle Kur’an ve Sünnet merkezli bir hayatı esas almak, edep ve erdemle yalnızlaşmaya karşı direnmek… Uzman desteği, oversharing’i yönetirken gerçek bağlantıları yeniden kurmayı sağlıyor.

“Ekranı kapatmak, sessizliği doldurmak için acele etmemek ve bir insanın gözüne bakarak konuşmak… Belki de en büyük devrim, bu kadar basit bir dönüşte saklı. Çünkü gerçek bağ, kalpten kalbe kurulur; beğeni tuşuyla değil, samimiyetle. Yalnızlaşan bir dünyada, birbirimize uzanan bir el hâlâ en güçlü ilaçtır. Sosyal değil reel hayata tutunmak temennisiyle.

Selâm ve duâ ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Şuâlar (179)

Kaynak: RisaleHaber

NurNet