Kategori arşivi: Risale Çalışmaları

Cevşenü’l-Kebir’den Marifetullah Nükteleri-9

Peygamberlerin Fıtratları, İsm-i A’zam ve Dualarının Kabulü

Peygamberler mutlaka dualarında, o konuya ilişkin veya kendi halleriyle alakadar bir isim kullanarak Rablerine dua etmişler. Halka Allah’ı anlatacakları ve tevhidi ilan edecekleri zaman bahsettikleri konu ile ilgili bir veya daha fazla Esma-yı Hüsna’yı kullanmışlar. Bu şekilde kavimlerine ya bir ümit, ya bir tehdit veya bir ikaz şeklinde Allah’a giden marifet yolu açmışlar. Bunu Kur’anda bütün Peygamber kıssalarında görebiliyoruz. Mesela Hz. Şuayb kavmine Rabbini “ Rahîm ve Vedud ”[1] olarak, Hz. Sâlih (AS) “ Karîb ve Mücîb ”[2] ve Hz. Yusuf (AS) “ Alîm ve Hakîm ”[3] olarak tanıtırlar.

Dua bahsi noktasında Kur’ana baktığımızda Hz. Musa (AS) duasında “ İnneke künte binâ basîra[4] ( Hak bu ki Sen bizi Basîr’sin, görücüsün ) diyor. Hz. İbrahim (AS) dua edince diyor ki: “ İnneke ente’s-semiu’l-alîm[5] ( Hak bu ki Sen bizi duyan ve bilensin. ) Görme, dışı kuşatır. İşitme ve duyma ise, iç dünyanın kuşatılmasını ifade eder. Bu noktada Semi ve Basîr ismi, beraberce tam bir kuşatmayı ifade ediyorlar. Dua makamında da maddi-manevi ihtiyaçların cevaplanması için arz-ı hâlin tam olarak sergilenmesidir.

Kur’an, Basîr ismini, Habîr ismiyle beraberce kullanarak, Habîr isminin gerçekleşmiş ve dış dünyada gözükmüş şeyleri ihata ettiğine değiniyor. Bu manada Semi’ ismi de, Latîf ismiyle örtüşüyor. Bu manada Latîf ve Semî isimleri, Bâtın ismine; Habîr ve Basîr isimleri Zâhir ismine nâzırdır. Zâten ism-i Zâhire mazhar kişilerin görme ve gösterme endeksli yapıları ve riya ( gösteriş ) hastalıkları, her şeyden ve dünyadan haberdar olmak isteyen hususiyetleri bu ilişkileri perçinliyor ve ayan hale getiriyor.

Buna mukabil, Bâtın ismine mazhar kişilerin duyma ve duyurma endeksli yapıları ve süm’a ( duyulma ) hastalıkları, her şeyin ve dünyanın özüne nüfuz etmeye çalışan hususiyetleri de bu alakaları açıyor ve gösteriyor.

Hayy ve Hakk isimleri ise, Zâhir ve Bâtın, Habir ve Latîf, Semi ve Basîr isimlerini kendinde cem ederler. Bu manada şehadet ve gayb âlemine aynı anda açık olan, her iki âlem açısından bir temas noktası ve berzah vasfı gören vicdan, Hayy ve Hakk isimlerinin mazhar-ı mücellasıdır.

Hz. Musa (AS) bu duasıyla, dışa dönük karakterli bir yapının dua ederken kullanacağı, duayı kabul ettirici ism-i a’zamı bize bildiriyor. Hz. İbrahim (AS) ise bu duasıyla, tıpkı Hz. Zekeriya (AS) gibi içe dönük karakterli bir yapının dua edeceği zaman makbuliyet sağlayıcı ism-i a’zamı ders veriyor. Peygamberler bizlere nasıl makbul dua edilir, öğretiyorlar. Dua öyle müessir ki, Hz. Musa’nın (AS) duasının hemen arkasında Cenâb-ı Kabil-i Mutlak, “ Allah dedi ki: ‘ Sana istediğin verildi ” ey Musa ”[6]

der. Bu noktada Cevşenü’l-Kebir’deki bazı bablar dua edileceği zaman, içinde bulunulan hale göre farklı ismin kapısının çalınması gerektiğini bize konu konu, isim isim olarak işler. Mesela 11. Bab der ki:

Ya ıddeti ınde şiddetî * Yâ recâi ınde musîbetî * Yâ mûnisi ınde vahşetî * Ya sâhibi ınde ğurbetî * Yâ veliyi ınde ni’metî * Yâ kâşifi ınde kürbetî * Yâ ğıyâsi ındeftikarî * Yâ melcei ındeztırârî * Yâ muîni ınde fezeî * Yâ delîli ınde hayretî…

( Ey şiddet ve zorluk anında hazırlığım * Ey musibet zamanında ümidim * Ey yalnızlık zamanımda sıcacık gönüldaşım * Ey gariplik ve gurbet anımda sâhibim * Ey nimetler içinde dostum * Ey keder zamanında rahatlatanım * Ey fakirlik zamanında yardım edenim * Ya zor durumumda sığınağım * Ey korkum ânında yardımcım * Ey şaşırdığımda yol gösterenim… )

Halas, Necat ve İcâret

Cevşenü’l-Kebir duasında her babın sonunda, iltica ve rica mektubunu zarflayan bir tesbih ve içeriğini bildiren bir mühür manasında Hz. Peygamber (ASM) “ Sübhaneke yâ lâ ilahe illa ente’l-emânü’l-emânü hallisna/ecirna/neccina mine’n-nâr ” ( Sen Sübhan’sın. Kusursuz ve eksiksiz icraat yaparsın. İcraat-i Sübhâniyen ile kirlenenleri temizlersin. Senden başka İlah ve Mabud yok. Emniyet veren ve kullarını kurtaran Emân-ı Mutlak Sen’sin. Senden eman diliyoruz. Bizi ateşlerden kurtar ) diyor.

Cevşenü’l-Kebîrdeki 1-30. Bablar “ Hallisnâ ” ile, 31-60. Bablar “ Ecirnâ ”, 61-90. Bablar “ Neccinâ ” ve 91-100. Bablar tekrar “ Hallisnâ ” ile bitiyor.

Necât, maddi musibetler ve ateşlerden kurtarmak demektir. Bu manada tufan hadisesinde boğulmaktan kurtulduğu için Hz. Nuh’a (AS) “ Neciyyullah ”[7] ( Allah’ın boğulmaktan kurtardığı peygamber ) denilir.

Halas, manevi musibetler ve ateşlerden kurtarmak demektir. İnsanın amellerini fesada veren riya, süm’a, ucub, fahr gibi manevi ateşler ve musibetlerden kişiyi kurtaran duyguya halas ile aynı kökten “ ihlas ” denilmesi buna delildir. Bu manada Kur’an, Züleyha’nın günah teklifine hayır diyen Hz. Yusuf için “ Muhlas ”[8] ( günahtan kurtarılmış kişi ) der.

İcâret ise, maddi-manevi her türlü musibet ve ateşlerden korumak ve kurtarmak demektir. Ki tam kurtuluş bu şekildedir. Bu tam manasıyla Allah’a sığınmak manasında olarak Cevşen’de 50. Bab’da kullanılır. Allah’a şöyle seslenilir: “ Ya men yücîru velâ yucâru aleyh ” ( Ey her şeyi koruyan, fakat kendisi korumaya muhtaç olmayan )

Bu manada “ neccina ” ifadeli bölümler, bedenin muhafazası ve maddi sıkıntılar için ilaçken; “ hallisna ” ifadeli bölümler, ruhun muhafazası ve manevi sıkıntılar için ilaçtır. “ Ecirnâ ” ifadeli bölümler ise, ruh ve bedene birden açık ve iki taraf arasında geçit ve perde olan vicdan ve hayat mekanizması için ilaçtır.

Fakat asıl ihtiyaç ruhî olduğu için Cevşen duası, hallisna ile ruhtan başlar; ecirna ile vicdana geçer; neccina ile bedeni muhafaza altına alır; sonra tekrar hallisna ile sona erer.

Biz de bu perspektifi baz alarak aynen Hz. Peygamber (ASM) gibi dünyevi ve uhrevi, maddi ve manevi bütün ateşleri kasdederek 30. Bab ile Cenab-ı Hafîz-i Küll-i Şey’e iltica ediyoruz:

Yâ âsıme menista’sameh: Ey günahlardan ve düşmanlarından korunmak isteyenleri koruyup onları masum tutan Âsım,

Yâ râhime menisterhameh: Ey şefkat ve hususi rahmet isteyenlere devamlı rahmet eden Râhim,

Yâ nâsıra menistensarah: Ey darda ve zorda kalan veli kullarına, zafere ulaştıracak şekilde yardım eden Nâsır,

Yâ hâfıza menistahfezah: Ey korunmak ve zararlardan kurtulmak isteyenleri muhafaza eden Hâfız,

Yâ mükrime menistekrameh: Ey hususi ikram isteyenlere ikram edip onlara ilgisini gösteren Mükrim,

Yâ mürşide menisterşedeh: Ey hakk yolunda gitmek isteyenleri rüşde eriştirip onları hakka tabi bir hayata sevk eden Mürşid,

Yâ muîne menisteâneh: Ey yardım isteyen bütün zayıf kullarına yardım eden Muîn,

Yâ muğîse menisteğâseh: Ey ihtiyaç içinde bocalayan kullarını bu dar hallerden kurtarıp onlara yardım eden Muğîs,

Yâ sarîha menistesrahah: Ey ağlayıp feryad eden kullarının ağlamalarını dindiren Sarîh,

Yâ ğâfira menisteğferah: Ey günahlarının silinmesini isteyenleri bağışlayan ve temizleyen Ğâfır,

Sübhâneke yâ lâ ilâhe illa ente’l-emânü’l-emanü hallisnâ mine’n-nâr: Sen Sübhansın! Senden başka İlah yok! Kullarına emniyet ve kurtuluş verensin! El aman! Bizi kirlenmişlik, merhamet edilmeme, mağlubiyet, korunmama, kınanma, olgunlaşmama, zayıf kalma, miskinlik, sızlanma ve bağışlanmama denilen manevi ateşlerden kurtar!

[1] Hûd suresi, 90.

[2] Hûd suresi, 61.

[3] Yûsuf suresi, 100.

[4] Taha suresi, 35.

[5] Bakara suresi, 127.

[6] Taha sûresi, 36.

[7] Sa‘lebî, s. 166.

[8] Yusuf suresi, 24.

Cevşenü’l-Kebir’den Marifetullah Nükteleri-8

Esma-yı Hüsna ile Hakikat ve İlme, Hak ve Hikmete Yolculuk

Kâinat, yeryüzü ve her şey bir çok ismin beraberce ve belirli bir hiyerarşi dahilinde tecellisiyle meydana gelmektedir. Ehadiyet gereği… Hz. Peygamber (ASM) derin tefekkürleri neticesinde Esma-yı Hüsna ve hakikatlerle kâinatı okuduğunda Mutlak Tevhid gereği her şeyi birer Esma Sayfası olarak görmüş ve okumuştur. Bu okuyuşlarını Cevşen’de çeşitli baplarda ya tamamen veya kısmen işlemiştir. Bunlardan bir tanesi özel bir yer işgal eder: 81. Bab

Bu bab, kâinat denilen gülün katmerlerini yaprak yaprak açan bir tefekkürü bildiriyor. Zâhirden hakikate geçişin 10 adımını haber veriyor. Diyor ki O kâşif-i hakikat: “ Yâ men en’ame bihavlih * Yâ men ekrame bitavlih * Yâ men âde bilutfih * Yâ men teazzeze bikudretih * Yâ men kaddera bihikmetih * Yâ men hakeme bitedbîrih * Yâ men debbera biilmih * Yâ men tecâveze bihilmih * Yâ men denâ fi uluvvih * Yâ men alâ fi dünuvvih. ” Bu okuma, gözle görünen nimetlerden “ in’am ” ( nimetlendirme ) fiiline, oradan “ ikram ” a, oradan “ âd ” e ( tekrarlamaya ), oradan “ teazzüz ” e ( izzetlenmeye ), oradan “ takdir ” e, oradan “ hükm ” e, oradan “ tedbîr ” e, oradan “ ilm ” e, oradan “ tecâvüz ” e ( karşılıklı geçişe, müsamahaya ), oradan “ dünuvv ” e ( yakınlığa ) ve oradan da “ uluvv ” e    ( yüceliğe ) varıyor.

Bu 10 adım arasındaki geçişleri, sıfatlar arası ilişkiyi de şöyle açıyor: Ni’met-in’am-havl, ikram-tavl, âd ( tekrarlama )-lütuf, teazzüz-kudret, takdir-hikmet, hüküm-tedbîr, tedbir-ilim, tecâvüz ( müsamaha )-hilim, dünuvv ( yakınlık)-uluvv ( yücelik ), uluvv-dünuvv… Hem geçişi de şöyle veriyor: Kader, kudret ve takdir aynı köktür. Teazzüz, izzetle; izzet ise kudretle olur. Kudret, takdir ve kadere tabidir; kader ve takdir ise, hikmete; hüküm ve hikmet ise, tedbîre; tedbîr ise, ilme; ilim ise, hilme tabidir. Hilim ise, uluvve; uluvv ise dünuvve;  dünuvv de ulüvve…

Bu bab kâinatın derinlemesine okunması neticesinde, ilmin her şeyde ve her yerde bir öz olarak karşımıza çıkacağını bildiriyor. Hem ilmin perdesi arkasında, Allah’ın yüceliği içinde yakınlığını, yakınlığı içinde yüceliğini kaybetmeden hâzır olduğunu bildiriyor. Allah’ın yakınlığı Onu kayıt altına almaz, diye bir sırrı bildiriyor.

Arkadaki 82. Bab da meşiet denilen en öz İlahî sıfatın asla bir kayıt altına girmediğini âlem âlem okutturuyor; bu kayıtsızlığı, mutlakıyeti delilleriyle beyan ediyor.

Hem bu Bab, ilimden hikmete geçişi “ tedbîr ” sıfatına dayandırıyor. Ki tedbîr, tamamıyla iradeyi bildirir. Hem bu Bab, İlâhî icraatların arkasındaki derin sırlardan birinin “ hilim ” olduğunu bildiriyor. Yani hilkat, hilm sıfatının bir cilvesidir. Fıtraten Halîm olan birisi, yaratmanın bu cephesini anlayabilir ve hissedebilir. İsmail (AS) gibi…

Esma-yı Hüsna, Hayat ve Hayır

Hz. Peygamber (ASM) gerek kişisel hayatı gerek peygamberlik dönemi sürecinde çok çeşitli zorluklar, imtihanlar, hüzünler ve kederler yaşadı. Bu dönemlerinde Rabbine farklı derinlikte hislerle teveccüh etti. Dualarla durumunu arz edip Onun rahmetini, keremini, inayet ve ihsanını talep etti. Bu ızdırari dualar Onda bazı Kur’an âyetlerinin sırlarını ve dua makbuliyeti konusunda etkisini bilfiil tecrübe ettirdi. Peygamberlerin kullandığı “ Hayra’r-Râzıkîn ”[1] gibi terkiplerin derinliklerindeki cevherleri ve etkiyi görerek bir araya getirdi ve Cevşen’de bunları Rabbine topluca arz etti. Bunu Cevşen’in 3 babında görebiliyoruz: 3. Bab, 39. Bab ve 94. Bab.

Cevşen’deki 39. Bab gibi “ Yâ Hayra ” diye başlayan bablar her ukdesi ile birkaç müjde sunuyorlar. Çünkü hem diyorlar ki “ Rahmân’a yöneldiğin her yön ile sen hayra erersin, ‘ ahyâr ’ dan olursun. Hem Ona yönelişinde asla zarara, ziyana uğramaz ve Âhiret noktasında kazançlı olursun. Hem Ona hangi yönle yönelirsen yönel sana en hayırlı şekilde cevap verici olarak Onu bulursun. Hem Ona yöneldiğin yön ile sen dengeli bir hale gelip halk içinde seçkin bir seviye elde edersin.

Bu noktada 39. Bâb sırasıyla rehbet, taleb, rağbet, sual, kasd, zikir, şükür, hamd, muhabbet, inzal ve isti’nas hakikatlerinin Allah’a müteveccih hallerini bildiriyor. Bir kul bunları kullara karşı yaşadığında ya şer veyahut hayırla mukabele görecektir. Fakat şer ciheti ağırlıkta olacaktır. Çünkü insanın hayrını, onu gerçekten tanıyan ve sevenler isterler. Onlar haricindekiler ya varlığından haberdar olmadıkları, ya tanımadıkları veyahut sevmedikleri için onun hayrını isteyemezler. Fakat Rahmân-ı Zü’l-Celâli Ve’l-İkrâm daima kulunun hayrını ister. Rahmet, hayrı ister ve netice verir. Bu bâb, rehbet denilen şiddetli korkudan hemen taleb ve rağbete geçiyor ve cemal perdelerini ard arda sayıyor. Sanki diyor ki: “ Neden Ondan korkuyorsun?! O korkulacak değil taleb edilecek bir cemal, rağbet edilecek bir kemal, her isteğe cevap verecek bir rahmet, tanındıkça odaklanılacak tek zâtiyet, unutulamayacak bir zikir v.s. sahibidir. O, sevgisi ve yakınlığının kaybedilmesinden korkulması gerekendir.

Bu bab en sonundaki muhabbet-inzal-isti’nas sıralaması ile diyor ki: “ Sen onu sevdikçe O sana rahmetini inzal eder. O vakit sen Onu sevmenin güzelliğini, Onun rahmetinin sıcaklığını görürsün. Sonra Onun ünsiyetini ve yakınlığının sıcaklığını hissetmek istersin. O da sana öyle güzel hissettirir ki üns hakikatini de yaşarsın.

Bu hayır ibareli bâblar, hakikatleri bilmekle ilgili değildir; yaşamakla ve tahakkuk ettirmekle ilgilidir. Allah bu hakikatler bilinsin istediği gibi, asıl istediği ve muradı bu hakikatlere ayna olunması ve yaşanılmasıdır. Bu yüzden, her talep ve yönelişe mutlaka cevap verir. Farklı suretlerde kabullerle kişiyi her mevzuda ehl-i hak ve ehl-i hayat yapmak ister. Kulun aldığı cevaplar, hayatındaki istikamet ve muvazene onu zaman içinde seçkin bir hale getirdiğinden Rahmân-ı Zü’l-Celâli Ve’l-İkrâm kulunun hayrına olarak daima mukabelede bulunur. Kul, ikrâm ile, cemal-i hayra erer, melek-i kerîm gibi bir Yûsuf (AS) olur. Celal ve İkrâm-ı Rahmaniyet ile, kemal-i hayra erer, melik-i muktedir bir Süleyman (AS) olur. Cevşen, Ulûhiyetin bilme ve bildirme konusunda, Rahmâniyetin yaşama ve yaşatma konusundaki taleplere mutlaka cevap vermesi sırrını ısrarla vurgular.

[1] Mâide suresi, 114.

Cevşenü’l-Kebir’den Marifetullah Nükteleri-7

Âhiret, Cennet, Cehennem ve Esma-yı Hüsna İlişkisi

Cennet, “ fazl-ı Rahmânî ” dir; saadet-i ebediye ise, “ atâ-yı İlâhî ” dir. Kur’an, hem Yunus Suresi 58, hem Fetih suresi 29. âyetlerde cennetin “ mahz-ı fazl ” olduğunu belirtirken Hud suresi 108. âyet ise, cennette ebedî saadet ve saltanatın “ atâ-yı gayr-ı meczûz ” olduğunu bildiriyor. Yani kesintisiz bir atâdır.

Hz. Peygamber (ASM) ise Cevşenü’l-Kebîr 19. Bâbda şöyle der: “ Yâ men lâ yürcâ fadluh * Yâ men lâ yühâfu illa adluh… ”      ( Ey Kendisinden mahz-ı fazlı olan Cennet rica edilen ve ümit edilen * Ey Kendisinin mahz-ı adaleti olan Cehenneminden korkulan Allah! ” Bu bâbda, Cennet, fazl-ı Rahmânî; Cehennem ise adalet-i Sübhaniye olarak gösterilir.

Hz. Risalet (ASM) atâ, cûd ve fazl sıfatlarını tanıtırken Cevşenü’l-Kebîr 8. Bâbda şöyle der: “ Yâ ze’l-menni ve’l-atâ… Yâ ze’l-cûdi ve’n-na’mâ * Yâ ze’l-fadli ve’l-âlâ ” ( Ey minnettârlık hissi uyandıran nimet ve ikramların ve çok özel lütuf olan atânın sahibi… Ey cömertlik ve nimetler sahibi * Ey fazl ve şahane nimet ve ikramlar sahibi ) Yani Allah’ın cömertliği ve Cevvad ismi, sayısız ve hesap edilmez nimetlerde görünür. Allah’ın fazlı ise, nimetler içinde şâhâne özellikte olan ve hususi bir ikram konumunda olanlarla gözükür. Ki Rahmân suresi, bu tarz nimetlerin tekzibini vurguluyor. Allah’ın atâsı ise, kullarda minnettarlık hissi uyandıran, bu açıdan Mennân isminin tecellisiyle beraber kendini gösteren bir lütuftur. Bu manasıyla Cennet, Rahman isminin ebedî bir ikramı, cûd ve fazlı iken; saadet-i ebediye, Hannân ve Mennân isimlerinin ebedî ve sermedî bir ikramı, lütfu ve atâsıdır. Saadeti, saadet yapan, ebediyettir. Bitiş endişesi, ihtimali dahi saadeti bitirir. Bir gün biten ve bitecek bir nimet, ihtimaliyle dahi kişiye hüzün verir. Kur’an Hud suresi 108’de ehl-i saadete diyor ki: “ Ey ehl-i saadet, Cennet sizin için kesintisiz bir atâdır. Hiç bir endişe ve ihtimal aklınıza gelmesin.

  1. Bab’da ricalarla ümit edilen fazl-ı Rahmâniyi, Hz. Risalet 48. Bab’da şöyle açıyor: “ Ya men afvühü fadlun * Ya men azâbuhu adlün ” ( Ey afvı, kullar için fazl-ı Rahmânî olan * Ey azâbı, kulları için adl-i Sübhânî olan Zât! ) Demek Fâdıl ismi, Afüvv burcunda tecelli edecek; kulların Cennete girişi Afüvv isminin cilvesiyle mümkün olacak. Cennete Adl ve Âdil ismi ile girilmez. Adl ve Âdil ismi noktasında, insanların hak ettikleri yer cehennem ve azabdır. Bu, Cevşen’de Hz. Peygamber (ASM) tarafından tekrar tekrar vurgulanır. Demek ebedî birer hakikattir; “ Allah’ın nimetlerini saymakla bitiremezsiniz[1] ayetinin de neticesidir. Çünkü insan saymasından âciz olduğu, çoğunluğundan gâfil olduğu nimetlerin şükrünü de eda edemez. Şükredemediği nimetin de, ebedîsine hak kazanamaz. Bilakis gafletinde olduğun nimetler kadar nankör olur. Bu da, cezayı gerektirir.

Bazı İsim ve Hakikatlerin Aralarındaki Özel İlişkiler

( Hamîd-Mecîd,Veliyy-Halîl, Nur-Hayy, Câil-Fâtır )

Esma-yı Hüsna arasında âlem, boyut, tecelli dairesi farklılıkları vardır. İnsan manevi yolculuğu ve kemale erme seyahatinde farklı âlemlerde farklı isimlerin tecellileriyle karşılaşır. O âlemde o ismiyle Rabbiyle muhatap olur. Miraç yolculuğunda Hz. Peygamber (ASM) farklı sema tabakalarında farklı isimlere mazhar peygamberlerle karşılaştı. O bu yolculuğunda sırası ile, Hz. Âdem, Hz. İsa ve Yahya, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim    ( Aleyhimüsselam ) ile görüştü. Hz. Âdem (AS) gibi Alîm ismine; Hz. Îsa (AS) gibi Kadîr ismine ve Hz. Yahya (AS) gibi Muhyi ismine, Hz. Yûsuf (AS) gibi, Mürîd ismine; Hz. İdris gibi Basîr ismine, Hârun (AS) gibi Semî ismine; Hz. Mûsa ( AS) gibi Mütekellim ismine; Hz. İbrahim (AS) gibi, Hayy ismine; mazhar oldu. Bu manada Hz. Peygamber’i (ASM) hakkıyla anlamak için kişi bu 7 isme mazhar olmalı ki Rahman ismini, Rahmaniyeti ve bütün bu 7 sıfatı şahsında cem’ eden Zât-ı Muhammediyeyi (ASM) anlayabilsin. Miraç bu 7 isim ve sıfatta yapılan bir terakkidir. Sıfat-ı sübutiyeden, sıfat-ı zâtiyeye doğru bir yükselişin ismidir. Bu manada Cevşenü’l-Kebir duası, Hz. Peygamber’in (ASM) Allah’a külli yürüyüşü ve yolculuğunun zenginliğini gösteren bir marifet kitabıdır.

Esma-yı Hüsna’dan Hamîd ve Mecîd, hamd ve mecd hakikatlerine dayanarak bir paket program oluştururlar. Resulullah (ASM) Cevşenü’l-Kebîr 77. Bab’da şöyle bir izah ve şifre verir: “  Yâ men hüve’l-veliyyü’l-hamîd ” ( Ey kulları için Veliyy ve Hamîd olan Zât )… Bu izaha göre Hamîd ismi, Veliyy ismi ile alakalıdır. Şahid olduğum ve Allah’ın kasdını alenen hissettiren bir manzaraya binaen diyebilirim ki Mecîd ismi de, Halîl ismi ile alakadardır. Velâyet, âyetin ifadesi ile, “ nûr ” a erişmektir. Velayet, ruhun, hakikat nurları ile çevrelendiğinin fark edilerek korkulardan kurtulmasıdır. Hıllet ise, ruh goncasının güller gibi açılması ve etrafına rayiha saçacak hale gelmesidir. Velayette, dost dostu kuşatır, bilir, onu anladığını ona gösterir; hıllette ise, dost dostu yaşar, onun gibi bilir, görür aynen onun gibi hisseder ve yaşar. “ Allah, İbrahim’i halîl edindi[2] ayeti hem bu manayı bildirir; hem Hz. İbrahim’in (ASM), Mecîd ismine mazhariyetini haber verir. Hamîd ismi, bilkuvve ruhanileşmek, ruhlaşmak ve çekirdekleşmek; Mecîd ismi ise, ruhu yaşamak, gülleşmek, rayiha saçmaktır.

Ruhânî hayat, hakikatlere dayandığı için, fıtratı ve kalbi de tedavi eder. Bu manada ruhani hayat, sağlıklı bir kalbî hayatı da netice verir ki, buna “ selamet ” denilir. Hz. İbrahim şöyle der: “ Mahşer günü ne oğullar ve ne mal fayda verir. Ancak fayda gören mahşere kalb-i selîm getiren kişidir. ” ( Şuara, 88 )

Resulullah (ASM) Cevşenü’l-Kebîr 77. Bab’da şöyle bir ifade kullanarak farklı bir pencere açar: “ Ya men hüve Kur’anuhu mecîd ” ( Ey Kur’anı Mecîd olan Zât )… Demek ki Kur’an, Mecîd ismine mazhardır. Bu noktadan bakılırsa vahyin “ ilim ”  ve “ hakikat ” cihetinin adı olan “ Furkan ” kısmı, Hamîd ismine; vahyin “ hikmet ”  ve “ hakk ” cihetinin adı olan “ Kur’an ” kısmı, Mecîd ismine mazhardır. O halde Hamîd ismi, sağlıklı bir manevi yapı, gaybî boyut ve iman sağlamasıyla, Alîm ismiyle alakadardır; Mecîd ismi de sağlıklı bir maddi yapı, şehâdet boyutu ve islam sağlamasıyla, Hakîm ismiyle alakalıdır. Bu noktadan, Hamîd ismi, nübüvvet hakikati dairesinde görünür; Mecîd ismi ise, risalet hakikati dairesinde görünür.

Vahy  “ Kur’an-ı Kerîm olarak ”, şehadet âleminin keremine erdirir. Hem “ Kur’an-ı Hakîm ” olarak, şehâdet âleminin sırlarını çözdürür, manasını gördürür. Hem “ Kur’an-ı Mecîd ” olarak, şehâdet âleminin şeref ve izzetine vardırır.

Başka bir açıdan da kâinat kitabı,   “ Kur’an-ı Mecîd ” ve “ Kitâb-ı Mübîn ” dir. Mecîd ismi, Hayy ve Fâtır isimleri dairesinde tecelli eder. Hamîd ismi ise, ruhun kaynağı olan Nur ve Câil isimleri dairesinde… Hayy ve Fâtır isimleri, ilim ve emir sıfatlarının kudret ve irade ile birleşmesiyle, yani ruhun maddeyle birleşmesiyle tecelli eder. Bu noktada Mecîd ismi, kudret sıfatının celalli ve cemalli tecellileriyle kendini gösteren kemâlî bir isimdir. Kudretin bu celalli ve cemalli tecellilerine havl ve kuvvet denilir. Bu manadan dolayı havl ve kuvvetin yalnızca Allah’a ait olduğunu ve böyle bir kudretin yalnız Onda ve Onunla bulunduğunu, hem bu kudret ve iktidarın Onun elinde bir âlet olduğunu bildiren “ La havle ve lâ kuvvete illa billâhi’l-aliyyi’l-azîm ” cümlesine “ Kelime-i Temcîd ” denilir. Bu cümlenin mecd hakikatinin tecellisi olduğunu ifade eder.

Bu manada kudret sıfatının en geniş tecellisi olan ve kudret ile yaratma sisteminin sembolü olan “ Arş ” ın bu aynalığı için Resulullah (ASM) Cevşenü’l-Kebîr 77. Bab’da “ Yâ ze’l-arşi’l-mecîd ” ( Ey mecîd olan Arş’ın sahibi Zât ) der. Bu noktada Arş hakikati, Fâtır ismi ve risalet hakikati arasında ciddi bir bağ vardır ki Kur’an şöyle der: “ Onların resulleri dediler ki: ‘ Göklerin ve yerin Fâtırı hakkında şekk olabilir mi? ’ ”[3]

Namazda okunan Salli-Barik duaları, Hamîd ve Mecîd isimleri ile biter. Bu dualar, ümmete iman hizmeti yapacak üstadlar ve hocaları; hem İslam hizmeti yapacak pirler ve mürşidleri yaratması için Allah’a yalvarmaktır.[4] Üstadlar, vâris-i nübüvvet olarak, iman hizmeti yapıp Hamîd ismine; mürşidler ise, vâris-i risalet olarak, İslam hizmeti yapıp Mecîd ismine mazhar olurlar. Ehl-i Beyt’in bu mazhariyetini bildiren Hud Suresi 73. âyet der ki: “ Melekler İbrahim’e dediler ki: ‘ Allah’ın çocuk vermesi emrine mi şaşırıyorsunuz? Allah’ın rahmeti ve bereketi sizin üzerindedir, ey Ehl-i Beyt… Hakikaten O, Hamîd ve Mecîd’dir. ” Bu açılardan bakıldığında mecd, ehl-i hakta olabilecek bir hususiyettir; hamd ise, ehl-i hakikatte olur.

Bir insan, hakikate erse ve bekayı kazansa, hal dili Yâ Hamîd der; aynı kişi hakka erişse ve ebediyete ulaşsa, hal dili Yâ Mecîd der. Bu seviye, şahsî kemalattır. Aynı kişi ilim ve ihlas ile, diğer insanların hakikate ve bekaya ermeleri için çalışsa “ Hâmid ismi ” ne mazhar oluyor; hem aynı kişi hikmet ve uhuvvet ile, müminlerin hakka ve ebediyete ulaşmaları için çabalasa “ Mâcid ismi ” ne mir’at oluyor.

[1] Nahl suresi, 18.

[2] Nisa suresi, 125.

[3] İbrahim suresi, 10

[4] Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, 6. Şua, 2. Sual, 1. Cihet.

Cevşenü’l-Kebir’den Marifetullah Nükteleri-6

İlâhî Hürriyet ve Esma-yı Hüsna

Hz. Peygamber Cevşen’de bir bölümü Allah’ın en baş sıfatı olan iradeye, bu iradenin kökü olan, Onun Zâtının taayyünü manasında olan ve hiçbir kayıd altına girmeyen “ meşiet ” sıfatına ayırır. Bu sıfatın kâinatın her karesinde tecellisini gösterir. Tâ ki, doğru bir Ulûhiyet marifeti ve telakkisi hasıl olsun. Cevşen’deki 82. Bab meşiet hakikatine tahsis edilmiştir. Orada şöyle der: “ Yâ men yahluku men yeşâu * Yâ men yef’alu men yeşâu * Yâ men yehdî men yeşâu * Yâ men yudıllu men yeşâu… ” ( Ey dilediğini maddi vücuda getiren ve yaratan * Ey dilediği şeyi yapabilen ve yapan * Ey dilediğine hidayet veren ve bahşeden * Ey dilediğini hakikat yolundan saptıran ve dalalete atan… )

Kur’an Hud Suresi 105-108. âyetlerde meşietin mutlaklığını vurgular. “ Allah dilerse, ehl-i cenneti cennetten çıkartabilir. Ehl-i cehennemi de cehennemden çıkartabilir. Hiçbir şey ve hiçbir irade Onu sınırlayamaz ” der. Meşietin, kayıtsızlığını vurgular. Fakat “ Cennet, ehl-i cennet için kesintisiz bir nimettir ” diyerek, böyle bir dilemede bulunmayacağını bildirir. Buna mukabil Cehennem noktasında “ Dilerse, ehl-i cehennemi cehennemden çıkartabilir. Allah, dilediğini yapar ” diyerek, Cehennem’den çıkış mümkündür müjdesini de veriyor. Cennetten çıkabilme ihtimalini ve endişesini ise kapatıyor. Tâ ki cennette, saadet olabilsin. Bir gün biten bir cennet, insanı mes’ud ve mesrur değil, mahzun eder. Zâten Hud suresi, “ saadet ehli ” nden bahsederken “ Cennet’ten çıkışın olmayacağını ” söylüyor. Bu çok mühim bir nükte!

Tefekkür Usulü ve Esma-yı Hüsna

Cevşen, âfâkî tefekkürün usulünü öğretip âfâkta kudret-i İlahiyeyi temaşa etmek gerektiğini vurguluyor. Bunu 2 temel babda işliyor: 42. Bab ve 56. Bab…

  1. Bâb mâziden bu mevcud hale kadarki süreci ve mevcud halde kudret eserlerini okumayı öğretiyor. Mesela şöyle diyor:       “ Yâ men hüve fi’s-semâi azametuh * Yâ men hüve fi’l-ardi âyâtuh * Yâ men hüve fî külli şey’in delâiluh * Yâ men hüve fi’l-bihâri acâibuh * Yâ men yebdeu’l-halka sümme yuîduh * Yâ men hüve fi’l-cibâli hazâinuh… Yâ men yuarrifu’l-halâika kudreteh ” ( Ey semâda azamet-i kudreti görünen * Ey arzda kudretinin âyet ve mu’cizeleri bulunan * Ey her şeyde kudretinin ve Kendisinin delilleri olan * Ey denizler içinde acâib, çok güzel ve beğenilen yaratıkları olan * Ey her şeyi belli bir model ve kalıpla yaratmaya başlayan ve sonra o kalıba göre onu tekrarlayan ve devam ettiren * Ey dağların içinde hazineleri bulunan… Ey yarattıklarına kudretini tanıtan )
  2. Bab ise bu kudretin farklı fiillerde farklı surette görünüşünden hareketle mevcud hali okumadan tâ kabir-mahşer-hesap-mizan-cennet ve cehenneme kadar ebedî süreçteki kudret tecellilerini gösteriyor. Bu babda şöyle der: “ Yâ men hüve fi’l-berri ve’l-bahri sebîluh * Yâ men hüve fi’l-âfâki âyâtuh * Yâ men hüve fi’l-âyâti burhânuh * Yâ men hüve fi’l-memâti kudretuh * Yâ men hüve fi’l-kubûri izzetuh * Yâ men hüve fi’l-kıyâmeti milketuh * Yâ men hüve fi’l-hisâbi heybetuh * Yâ men hüve fi’l-mîzâni kadâuh * Yâ men hüve fi’l-cenneti rahmetuh * Yâ men hüve fi’n-nâri azâbuh ” ( Ey arzın kara ve denizden oluşan kısımlarında Kendisine giden birer yol olan * Ey arz ve semâdan müteşekkil âfâkta âyet ve mucizeleri bulunan * Ey âyet ve mucizeleri içinde kudretini ve varlığı gösteren burhanlar olan * Ey ölümlerde fânilerin aczi içinde doğrudan kudreti, tesir ediciliği ve her şeyi teslim alıcılığı gözüken * Ey kabirlerde ve berzah âleminde bütün benlik sahiplerinin alçalmasında izzeti gözüken * Ey kıyâmette bütün benlikleri kelepçelemesinde melikiyeti gözüken * Ey mahşerdeki hesapta herkesin boyun bükmesinde heybeti gözüken * Ey mizanda iradesinin tecellisi ve kazâsı gözüken * Ey cennette rahmeti gözüken * Ey cehennem ve ateşte azâbı gözüken )

Böylece Resulullah (ASM) Kudretin ezelî ve ebedî tecellilerini okutturuyor ve diyor ki: “ Yer ve gökleri böyle âyetleriyle doldurmuş ve her şeyi kudretinin bir mucizesi kılarak sana hizmetkâr kılmış O Zât-ı Mutlak’ı, bu akılla tanımazsan ve şu kalple sevmezsen elbetteki Cehennemi hak edersin… Ya bu mevcud hali ve içindeki azamet-heybet-izzeti reddet veyahut madem edemiyorsun senin kemalini isteyen ve her şeyi sana boyun eğdiren bu kudrete teslim ol, itaat et! Bu mevcud hal, öncesi ve sonrası o kudretin ezelî ve ebedî oluşunu sana bildirir. Ölüme kadar ki istikbalin ve içindeki kudretin tecellisi; hem geçmiş ecdadının ölümüne rağmen kudretin tecellideki devamı ve asırlardır istimrarı; kudret-i İlâhiyenin kabir ve kıyamet şeklinde de varlığına, devamına ve farklı tecelliler sergilemesine delildir, alamettir, işarettir.

Bu şekilde Hz. Peygamber (ASM) bütün zamanın, kudretin tecellisi ve faaliyetinden ibâret olduğunu bildiriyor. Hem farklı fiillerde bu kudretin farklı yüzünü gösteriyor. Böylece Tevhid şemsiyesi altında âfâkî tefekkürden Âhirete imana geçiyor. Bu geçişte, kâinattaki azamet-i kudrete rağmen şu küçücük insana kâinatın hizmetkâr olmasındaki dehşet verici sırrı kullanıyor. “ Eğer, Âhiret yoksa, neden bu zavallı ve küçücük insana bu hizmetkârlık yapılsın ve koca kâinata boyun eğdirilsin? Yatırımın ve hizmetin büyüklüğü, çıkacak neticenin ve meyvenin büyüklüğünü gösteriyor. Madem kâinatın bu itaati ve hizmeti insanın kabul ve reddiyle değişmiyor; madem kâinat ile insanı böyle göbeğinden birbirine bağlayan muazzam bir kudret var. Elbette o kudret, ikinci hayatı yapacaktır. İkinci hayatın varlığının en büyük delili bu birinci hayatın inşası ve içindeki bu azametli teshir ve istihdamdadır. Katrilyonlarca yıldızdan müteşekkil bir âlem, küçücük bir insana neden boyun eğsin?! Eğer Âhiret gibi nâmütenâhi ve ebedî bir hayat yoksa bu dehşet verici boyun eğdirmeyi kim yapıyor? Niye yapıyor? Elbetteki, Âhiret vardır. Delili de, bu teshir-i kâinat ve istihdam-ı küll-ü eşyadır. İstihdam ve teshir, azametli olduğu için hesapta heybet-i İlâhîye gözükecek. Âmennâ ve saddaknâ!

Cevşenü’l-Kebir’den Marifetullah Nükteleri-5

Vahdet-i Zât ve Kesret-i Esma Sırları

Bir zâtın, zâtı bir ve tek olsa da ünvanları, isimleri çok olabilir. Dünya milletlerinde tarih boyunca görünen şirklerin ana kaynağı bu meseledir. Allah’ın isimlerini kendisinden kopuk, bir birinden kopuk ve ayrı algılamalarıdır. Yunanlılar aşk ve sevgi tanrıçası, Afrodit; hikmet ve bilgi tanrısı, Hermes; güzellik tanrıçası, Venüs v.s. isimlerle Allah’ın Vedud-Hakîm-Cemil isimlerini, aşk-hikmet-cemal sıfatlarını Onun zatından ayrı, birbirlerinden kopuk olarak düşünmüş ve görüp şirke düşmüşler. Cevşenü’l-Kebir ile Hz. Peygamber (ASM) bu konuda tespit yapıyor: “ Zât, bir ve tektir. Fakat çeşitli bağlantı ve yönler itibariyle 1001 ismi-ünvanı-sıfatı vardır. ” Örnek: Padişah misali… Padişah 1 tanedir. Fakat mülkiye denilen idarecilikte onun adı “ Sultan ”; hukuk ve adalet işlerinde ismi, “ Hâkim-i Âdil ”; askeriyede   “ Kumandan-ı A’zam ”; ilim sınıfı ile irtibatında “ Halife… ” Padişahın isim ve sıfatlarının çokluğu zâtı itibariyle bir ve tek olmasına halel vermiyor. Bilakis onun zatının ihtişamını ve büyüklüğünü gösteriyor. Çünkü Padişahı tanımak isteyen kişi, isimler ve ünvanların, sıfatların ve şuunatın kaynağı olarak padişahın mükemmel zâtını bulacak ve görecektir.

İsimler, Zâta ait bir hakikati ve zâtî cepheyi gösterse ve ifade etse de tam manasıyla Zât-ı Akdes’i ifade edemezler. Özellikle celal ve cemal ayrımı taşıyan isimler. Mesela Zât, ihya fiiliyle hayat verir, diriltir; fakat Zât-ı Akdes’in imate fiiliyle öldürüşü, Mühlik ismiyle helak edişi var. Bu noktada kemalî isim ve sıfatlar Onu anlatmada biraz daha ileri bir boyut ifade ederler. Kudret sıfatı ve Kadîr ismi gibi… Fakat kudret sıfatı ilim, basar ( görme ) ve sem’ ( işitme ) gibi sıfatlardan mahiyet ve özellik olarak ayrı olduğu için Zât’ı tanıtma ve bildirmede kemal bir sıfat olsa da yetersiz kalmaktadır. Bu açıdan İslam kelam âlimleri kudret, ilim, irade gibi sıfatları Zât-ı Akdes’in ne aynı ne gayrı diye ifade ederler. Yani Onu tam ifade edemediği için aynı değildir; Onsuz olamadığı ve Onun bir sıfatı olduğu için gayrı da değildir, derler. Bu noktada zâtî ve selbî sıfatlar olan vücud, kıdem, beka, vahdaniyet, kıyam binefsihi Zâtı tam ifade ettikleri ve anlattıkları için “ Onun aynıdır ” diye tasnif ederler.

Hz. Peygamber (ASM) her ne kadar bütün isimler zâtî olmasa da hepsinin temelinde Zât’a dayandığını, Ondan feyiz, nur ve kuvvet aldığını Cevşenü’l-Kebir’de işler. Bu şekilde her isimden Zât-ı Akdes’e giden bir yol açar. Bu yönü 2 babda görüyoruz: 31. Bab ve 73. Bab…

Cevşen, İlâhî sıfat, isim ve fiilin zâtiliğini öğretecek şekilde bâb tasnif eder. Bu zâtiyet vasfı, en derin bir sır olduğu ve misli olmadığı için, kâinatta ve kullardaki sıfatların izâfîliğini ve cüz’îliğini nazara sunup Allah’ın sıfatları ve fiilleri böyle değildir, der. Bunu yapmaya mecburdur. Çünkü zâtiyet gerçek manasıyla sadece ve sadece Allah’a mahsustur. Kullardaki zâtiyet, izâfîdir. Yukarıdaki bölümlerde görüldüğü gibi, kul hem fâil hem mef’ûl iken Allah, sadece ve sadece Fâil’dir. Fiili Külli ve Kendisi Fail-i Mutlak olan tek bir zât var. Misli yok ki, başkası Ona misal olsun. Bu noktada 31. Bâb ve 73. Bâb, bu zâtiyet sırrını açıyorlar. Âfâki meşreb birisi için 31. Bâb “ izzet, latîfiyet, rakîbiyet, kaimiyet, hayat, melikiyet, beka, âlimiyet, samediyet ve kuvvet ” sıfatlarıyla zâtiyet dersi verilirken; enfüsî meşreb birisi için 73. Bab “ ehadiyet, ferdiyet, samediyet, vitriyet, rububiyet, ğınâ, sultâniyet, melikiyet, mevcûdiyet ” şeklinde zâtiyet daha derinden ders veriliyor.

İsimlerin İç İçe Tecellisi, Ehadiyet Goncası-Ferdiyet Gülü

Hakiki manada Zâtî isimlerden ve tecellisi de zâtî tecelli olan Ehadiyet, hilkatin zaruri bir gereği olarak her nesnede, fakat canlılar dünyasında ve her bir canlıda bilfiil olarak kendini gösterir. Bu ciheti Hz. Peygamber (ASM) keşfettiği için Cevşen’de 3 bâbda bu meseleyi işler: 35. Bab, 11. Bab ve 65. Bab… İlk bab insanlar arası bağları inşa eden Ahde Vefa meselesinde; ikinci ve üçüncü bablar ise Kişisel Ömür’de…

Cevşen’deki bu bölümlerde bir faaliyet veya varlık için gerekli diğer fiiller, isimler ve sıfatlar zikrediliyor. Tâ ki bir fiil, diğer fiillerle örülmüş bir gonca gibidir bilinsin diye. Bu bakış aynı zamanda Ehadiyet dersidir de… Çünkü Ehadiyet tecellisi, bütün fiil ve sıfatları da içinde barındırır. Cevşen’in 35. Bâbı böyle bir derstir. Şöyle der: “ Yâ men hüve fî ahdihî vefiyy * Yâ men hüve fî vefâihî kaviyy * Yâ men hüve fî kuvvetihî aliyy * Yâ men hüve fî uluvvihî karîb… ” ( Ey ahdinde, vefalı olan * Ey vefâsı içinde kuvvetli olan * Ey kuvveti içinde yücelik taşıyan, ulvî olan * Ey ulviyet ve yüceliği içinde yakın olan… ) Bu şekilde 35. Bâb 10 hakikati bir tek  “ ahde vefâ ” nın içinde okutur ve hakikatler arasındaki telâzumu ders verir. Bu 35. Bâb şu 11 hakikati iç içe sunar: “ Taahhüd, vefâ, kuvvet, ulviyet, kurbiyet, latîfiyet, şeref, izzet, azamet, mecd ve hamd.

Cevşen’deki diğer bölümde Hz. Peygamber (ASM) kendi geçmişini ve hayatını okur. Bu enfüsî okumayla, Ehadiyet-i İlahiyenin tecellisini kendi dünyasında katmer katmer keşf eder. 11 ve 65. Bâblar bu şekildedir.

  1. Bab’da der ki: “ Yâ men halakanî ve sevvânî * Yâ men rezakanî ve rabbânî * Yâ men et’amenî ve sekanî * Yâ men karrabenî ve ednânî * Yâ men asamenî ve kefânî … ” ( Ey benim cismimi yaratan ve güzelce düzenleyen * Ey beni rızıkla yaşatan, terbiye edip büyüten * Ey beni yedirip içiren ve güzelce yaşatan * Ey beni Kendisine yakınlaştıran ve Kendisi de bana yakınlığını hissettiren * Ey beni koruyan ve bana kâfi gelen… )
  2. Bâb ise, Ehadiyetteki teselliyi ve Allah’ın kuluna kifâyetini ders veriyor: “ Yâ ıddetî ınde şiddetî * Yâ recâî ınde musîbetî * Yâ mûnisî inde vahşetî * Yâ sâhibî ınde ğurbetî * Yâ veliyyî ınde ni’metî… ” ( Ey şiddet ve zorluk anında hazırlığım * Ey musibet zamanında ümidim * Ey yalnızlık zamanımda sıcacık gönüldaşım * Ey gariplik ve gurbet anımda sâhibim ve * Ey nimetler içinde dostum… )