Kategori arşivi: Haberler

Katre Uluslararası İnsan Araştırmaları Dergisi yayınlandı

İstanbul İlim ve Kültür Vakfı’nın yılda iki kez, Haziran ve Aralık aylarında çıkardığı disiplinler arası, bilimsel ve hakemli bir dergi “Katre:Uluslararası İnsan Araştırmaları Dergisi” yayınlandı. Dergiye hem elektronik ortamda hem de basılı olarak ulaşılabiliyor.

Editörler Kurulu tarafından yapılan açıklama şöyle:

Amacı, insanı ve varoluşu ilgilendiren hususlarda ve insanlığın hakikat arayışında yapılan tartışmalara Risale-i Nur ekseninde bilimsel bir platform oluşturmak ve ortak bir dil geliştirmektir. Bu ortak dille kâinata, içindeki varlıklara ve hayata dair değerlendirme ve yaklaşımda bilim ve dinin iki farklı disiplin olarak ayrık öğretilmesi yerine bütüncül bir eğitimi öngörür. Bilimsel ve dini bilgiyi uyumlu hale getiren ve birbiriyle entegre eden bir yaklaşımı savunur. 

Katre’de sosyal ve beşerî bilimler (Tarih, Kültür, Sanat, İktisadi İdari Bilimler, Felsefe, Din, Eğitim, vb.) alanlarında yapılmış telif ve tercüme araştırma makaleleri, sempozyum, seminer, konferans, panel gibi bilimsel etkinliklerin tanıtım ve değerlendirmeleri, teorik ve uygulamalı çalışmalar, önemli kitap değerlendirmeleri gibi yazılar yayınlanmaktadır.

2016 yılının başından itibaren her yıl iki sayı olarak yayımlanan Katre’nin 6. sayısına kadar yazarların makaleleri e-mail yoluyla kabul ediliyor ve hakemlik işlemleri yine aynı yolla gerçekleştiriliyordu. Fakat bu sayıdan sonra Katre’nin editörlük, hakemlik ve diğer tüm işlemleri, TÜBİTAK ULAKBİM çatısı altında, Türkiye’de yayınlanan akademik dergilere elektronik ortamda barındırma ve editoryal süreç yönetimi hizmeti sunan Dergipark platformu üzerinden yapılmaya başlandı. Bu platformda Katre dergisini içerik ve form açısından kalitesini yüksek tutarak yayımlamak kolay değildir. Bu zor işi başarmada yazarından hakemine, editöründen tasarımcı ve okuruna kadar herkesin emeği çoktur.

Katre’nin 9. Sayısından itibaren APA kaynak ve atıf sisteminin yanı sıra Türkiye’de ve Türk Cumhuriyetleri’nde başta ilahiyat olmak üzere sosyal ve beşerî bilimler alanında ortak bir atıf ve kaynak gösterme sistemi olma yolunda hızla ilerleyen ISNAD sistemi uygulanmaya başlandı. Katre’nin yayım sürecinin hem Dergipark’ta gerçekleştirilmesi hem de kaynak ve atıf siteminin ISNAD’a uygun yapılması, dergide çıkacak makalelerin kaynak ve atıflarının belli bir düzen içinde yazılmasını sağlayacak ve ulusal ve uluslararası indeks ve veri tabanları tarafından kolayca taranmasını sağlayacaktır. Derginin TR Dizinde taranması için takip süreci devam etmektedir. Katre İlahiyat Atıf Dizini DAVET tarafından taranmakta ve ASOS İndeksine de başvurulmuştur.

Uluslararası İnsani Araştırmalar Dergisi KATRE’nin 9. sayısı Dergipark ortamında elektronik olarak yayımlanmış olup basımı da ağustos ayı içerisinde gerçekleştirilmiş ve okuyucularının istifadesine sunulmuştur. Önceki sayılarda olduğu gibi bu sayıda da basılmış dergi Devlet ve Vakıf Üniversitelerimizin kütüphanelerine, Milli Kütüphaneye ve Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesine ve İlahiyat Fakültelerinin Dekanlıklarına yine posta yoluyla gönderilmiştir. Böylece dergimizin makalelerine tüm akademisyen, araştırmacı, öğrenci ve okuyucuların ulaşımının sağlanması hedeflenmektedir.

DergiPark üzerinden yapılan elektronik yayınları takip eden akademik camianın dergimize büyük ilgisinin devam ettiğini Katre makalelerinin indirilme sayısından anlıyoruz. Katre makalelerinin toplam indirme adedi 1 Ocak 2020 itibariyle 69.580 iken 1 Eylül 2020 itibariyle bu sayı 94.550 olmuştur.

İstikrarlı bir şekilde yayın hayatını sürdüren ve alanında bilim dünyasına katkı sağlamaya devam eden Katre’nin 9. sayısında biri İngilizce yedi adet araştırma makalesi, bir sempozyum tebliği, bir kitap incelemesi ve bir makale çevirisi bulunmaktadır.

Son olarak Katre dergisinin son sayısında ve bütün geçmiş sayılarında çıkmış makalelere ait dosyalara https://dergipark.org.tr/tr/pub/katre web sayfasından ücretsiz olarak erişilebildiğini ve indirilebildiğini hatırlatmak istiyoruz. 

Yayımlandıktan sonra derginin size ve çevrenizdeki akademisyen dostlara ücretsiz olarak ulaştırılmasını istiyorsanız lütfen adresinizi ve kaç adet istediğinizi katre@iikv.org adresine bildirirseniz gereği yapılacaktır. Her mahalden değerli bir hocamızın bu vazifeye gönüllü olması takdire şayan olacaktır.

Bilimsel konuları imanî bir yaklaşımla ele alan KATRE dergisine yazar olarak makalelerinizle ve hakem ya da editör olarak tecrübelerinizle destek olmaya ve katkıda bulunmaya sizleri davet etmekteyiz.

Endonezya’nın Republika Gazetesinde yayınlanan Bediüzzaman makalesi

Bediuzzaman Said Nursi en çok tesiri olan müceddid bir Türk alimidir. Dini ilimlere vâkıf olmasının yanında Matematik ve Coğrafya gibi fen ilimlerini de öğrenmiştir. Said Nursi’ye göre Kur’an’ın mucizeliğini anlatmada din ve fen ilimleri birbirinden ayrılmaz ve birbirini tamamlayıcı bir bütündür. 
Said Nursi’nin ilme bu bütüncül yaklaşımı onu bu modern asırda hikmetli bir müteffekkir yapmıştır. O İslam dininin dinamik ve verimli olması cihetiyle Kur’an ve sünnetin hayata tatbikine gayret göstermiştir. Hatta Nursi uyumlu ve sulh içinde bir toplum hayatına ulaşmak için taassub ve istibdata karşı çıkan “Kur’anî bir davet yöntemi” geliştirmiştir. 
Said Nursi’nin nazarında içtimai hayattaki uyuma ulaşmak ve karışıklıklardan uzak kalmak için 5 prensip gerekir. Bu beş prensibin “Birincisi, merhamet; ikincisi, hürmet; üçüncüsü, emniyet; dördüncüsü, haram ve helâli bilip haramdan çekilmek; beşincisi, serseriliği bırakıp itaat etmektir.” Bu zikredilen prensiplere ulaşmak için Said Nursi, Nur Talebeleriyle imanın ve İslâmî değerlerin tecdidi vizyonuyla ümmetin ittihadı için gayret etmiştir. 
Nur cemaatinin temel karakteri; sulhu ve emniyeti muhafaza eden anarşist fiillerden uzak, manevi ve ahlâkî cihadı ön planda tutan müsbet harekettir. Nur cemaati medeni bir sosyal yapıya ulaşılması için kucaklayıcı, akademik ve çatışmadan uzak bir davet yöntemini ön planda tutmuştur. 
Bu muhteşem İslam Medeniyetinin inşasında ve sosyal hayatın ilerlemesinde müslümanlar geçmişteki hatalarından ders çıkarmalılar. Said Nursi’ye göre müslümanların önceki dönemde ilerlememelerinin 8 engel vardır (Bu sekiz engel Hutbe-i Şamiye’den okunabilir).
Dinî ve Fenni ilimlerin entegrasyonu ve Dikotominin reddedilmesi
Said Nursi dinî  ilimlerin yanında fennî ilimlere vâkıf olmuştur. Fennî ilimlere vâkıf olması Batının seküler düşüncesinin tehlikesine karşı entelektüel bir ufuk kazandırmıştır. Bu durum Said Nursi’yi hem ilmî dikotomiye karşı çıkması hem de idareci ve siyasilere okullardaki dini müfredatın yenilenmesi çağrısını yaptırmıştır. Said Nursi İslâmî bakış açısı, entelektüel zenginliği ve maneviyatı Batının dikotomik bakış açılı düşünce ve kültüründen daha üstün olduğu inancını taşır. Bu yüzden Said Nursi “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit; birincisinde taassub, ikincisinde hile, şübhe tevellüd eder.” demektedir.
 Nurcu (Nur Cemaati)
Nur cemaati Said Nursi’nin fikirlerinden ilham alan sosyal yapının içindeki İslâmî değerlerin bir tezahürüdür. Nur hareketi “batılılaşma” potasında erimeden zamanın gelişimiyle birleşen modern İslâmî düşünceyi neşreden nur talebelerinden teşekkül eder. Onlar batıdan gelen müspet değerleri alıp menfi değerleri reddetmişlerdir. Bu bağlamda nurcular halkın genelinde değişime vesile olan dini ve sosyal bir harekettir.  Medenî ve gelişmiş bir İslâmî düşünceye sahiptirler. Onlara göre İslamın zaferi siyasi sistemi değiştiren bir devrim değil, materyalist düşünceden insanları kurtarıp şuurlu müslümanlar yetiştirmektir. Nurcular manevi cihadla meşguldürler.
Ayasofya Hâdisesi
Ayasofya’nın tekrar camiye çevrilişinde Said Nursi’nin rolü vardır. Said Nursi dönemin başbakanı Adnan Menderes’e mektub yazıp Ayasofya’nın tekrar cami olarak açılması ve Risale-i Nurların devlet eliyle basılması ricasında bulunmuştur. Her nekadar bu taleplere o zamanda ulaşılamasa da Said Nursi’nin talebeleri bu uğurda çalışmışlardır. 2012 yılında Said Nursi’nin talebelerinin Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile olan görüşmelerinde Tayyip Erdoğan Ayasofya’nın tekrar camiye çevrilecegine söz vermiş, cami olarak açılması için uygun bir zemin hazırlanması gerektiğini ifade etmiştir. Elhamdülillah 10 Temmuz 2020 tarihinde Danıştay kararından sonra Erdoğan Ayasofya’yı camiye çeviren kararı imzalamıştır. 24 Temmuz’da ilk cuma namazı kılınmıştır. 
Sonuç olarak Tayyip Erdoğan’ın Said Nursi’yi takdir ederek onun dinî, sosyal ve siyasî olarak Türk medeniyetinde katkısı olduğunu söylemesine şaşırmamak gerekir. 2017’deki Müspet Hareket Sempozyumu açılış konuşmasında Tayyip Erdoğan “Said Nursi’nin rolü ve katkıları olmadan bugünkü gelişmiş Türkiye’ye ulaşmak mümkün değildir” demiştir. 
Dr. Sujiat Zubaidi Saleh,
Gontor Darussalam Üniveristesi öğretim üyesi..

Ayet-ül Kübra önsözü / Prof. Dr. Muhsin Abdülhamit

Âyetü’l-Kübrâ

Önsöz

Prof. Dr. Muhsin Abdülhamit[1]

Âlemlerin Rabb’ine hamd, peygamberimiz Muhammed bin Abdullah (asm) ve onun âl ve ashabına  salât ve selâmdan sonra…

İslam dünyası Hicri on dördüncü yüzyılın[2] başlarına varmadan kendini parçalanmışlığın ve geride kalmışlığın kucağında buldu. O dönemi araştıranlar, o günkü duruma insaf ile bakarlarsa şüphesiz görecekler ki Müslümanlar İslamiyet’ten uzaklaşmış, hastalık, cehalet, fakirlik, İslam dünyasının her tarafını sarmıştı. Bütün bunlar Âlem-i İslam’ı ezmeye yetmezmiş gibi, ortaya bir başka buhran daha çıkmıştı. Kilise ile yeni pozitif ilim hareketinin çarpışmasının bir neticesi olarak materyalist felsefenin yaptığı, büyük devrimlerin başını çektiği bir medeniyet ile eşit kuvvette olmayan Müslümanlar mücadeleye girmiştir. Ve bu meşum mücadelenin sonucu odur ki askeri işgaller, iktisadi ve fikri hücumlar ve kültürel çarpıklıklar ve medeniyet aldatmacası hazırlıksız vaziyetteki bütün İslam dünyasını sarmıştı.

Hakiki İslam’ın uzun bir zaman meydanda olmamasından neşet eden hurafeci akıllara ve bidatçi hallere İslam dünyası teslim olmuştur. İslami ilimlerin asra hitap etmeyen eskimiş eğitim üsluplarının tahakkümü altına girmesi, sathi kalıp şekilciliğe dönüşmesi ve ilimlerin derinliğine nüfuz edilememesi, onun esaslarına ve fikri derinliklerine, prensiplerine ve ondaki ince manalara inilememesi sonucu bu manevi buhranlar daha da derinleşmiştir. Yapılan gayretleri görmek lazım ki İslam dünyasının muhtelif memleketlerinde bu gidişatı durdurmak isteyenler olmuş, fakat kader-i İlahi’nin bir cilvesidir ki pek ciddi bir netice alınamamış ve İslam dünyasının birçok yerinde düşmanın maddi-manevi, fikrî-fizikî istilasına engel olunamamıştır.

Bu şekilde Peygamber Efendimizin(asm)  haber verdiği: “İslam garip geldi ve garip gidecek.’’ Hadis-i Şerifinin hakikati meydana çıkmıştır. Fakat yine Muhbir-i Sadık’ın, ikinci şıkta haber verdiği gibi, bu gariplerin fesada düşmüş dünyayı kurtarmaları da tahakkuk ediyordu. Her devrede muttarit bir kanun-ı İlahidir ki ıslahatçı müceddidlerin hep bu buhranlı dönemlerde meydana çıktığını görüyoruz. Bu müceddidler ümmetin o devredeki acılarını ve sancılarını gönüllerinde hissedip geri kalışın sebeplerini teşhis ederek İslamın amîk ilminden faydalanarak ve hâl-i âlemi iyi okuyarak ve İslam dünyasının durumunu iyice mütalaa etmişlerdir.

Maddi manevi buhranların en sıkıntılı olduğu bu asrın âlimlerinden; imanı en derin, ilmi en yüksek, cihadı en kuvvetli ve yaşadığı dönemin tabîi halini(şartlarını)  en iyi anlayan ve kalemi en keskin ve üslubu en açık büyük mütefekkir Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Türkiye’nin semâsına karanlık gecede ayın on dördü gibi doğmuştur.

İdeolojik istilaya mukabele eden imanı kurtarma ve gönülleri yeniden imanla canlandırma ve büyük bir tecdit rolü ile bu asrın yolunu şaşırmış felsefi inkâr-ı uluhuyet fikrine karşılık verdi; bunu da İslam hakikatlerini ibraz ederek küfrün entrikalarına, fısk ve pisliklerine, cehalet ve elemlerine, ihtilaf ve kötülüklerine, yeni medeniyetin her tarafa saldığı yeni putlara karşı; Kur’an’ın ummanlar gibi ilminin bu asra bakan veçhesiyle beraber uhuvvet, muhabbet ve terk-i enâniyeti de düstûr-ı hayat edip onların karşısında yalçın dağlar gibi durmuştur. Fikriyle akılları, davasındaki samimiyetiyle kalpleri, yüksek imanıyla da nefisleri tatmin etmi

ştir. O Büyük Üstad, bu zamanki fırtınalara karşı yıkılmayan İslami bir şahsiyet meydana çıkarmak; imanı, ahlakı ve medeniyeti yıkılmaya yüz tutmuş bir milleti düştüğü bataktan kurtarmak gibi ulvi ve mukaddes şöyle bir dava için hayatını vakfetmiş.. Adeta koca bir ağaç olarak yeşermek için çürümeyi göze alan bir tohum gibi her türlü nefsî hislerini, kendini Kur’an-iman yolunda fedâ etmiştir.         

Kuran ve Sünnet-i Seniyye’den süzülen derin manalar içeren yazdığı yüz otuz parça Risaleleriyle Hz. Üstad, aklî ve ilmî kesin hüccetlerle İslam akidesinin usullerini anlatıp izah eder. Bu risaleler bütün incelikleri, mukaddeme ve neticeleri ile İslamiyet’in kâinatı, hayatı, toplumu ve ferdi ihata ettiğini ispat eder. Keskin mantık, yüksek bir his ve akıcı bir kalemle bu asırdaki İslam’ın karşısındaki en zor meseleleri ve en tehlikeli desiseleri bertaraf eder.

Zahir bir hakikattir ki Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, o büyük Nurlu Risalelerini yaşadığı devrin tâ içinde, bu asrın hareketinin fıtratını ve fikri mücadelelerini ve nasıl bir değişim yaşadığı zamanın idrakine uygun bir şekilde zamanının en zor sıkıntılarına avam ve havasın anlayacağı bir üslupla bizlere sunuyor. O tehlikeler ki zayıf olan örümcek ağından fazla bir şey değildir ki misyoner merkezleri, oryantalist kurumlar ve büyük emperyalist ülkelerin müstemlekeleri ve dışişlerine bağlı müesseseleri bütün bunlara karşı Kur’an-ı Kerim’in ‘icazı, nübüvvetin hakikati, şeriatın hikmeti ve İslamiyet’in insaniyetini ve prensiplerindeki ahlaki ve ruhi düsturlarının azametini izah etmiştir.

İnsanların havas kısmının müşevveş aklına sükûnet ve muvazene verip enfüsi tefekkürle bulduğu deliller vasıtasıyla sırların ve müşkülatların çözülmesinden aldığı lezzet ile onlara hitap ediyor. Kâinat hakikatlerinin en muammalarını, Nurlarda, avamın anlayabileceği tek üslup olan fıtri mantık üslubu ile izah edilmiş olması onları da havas gibi adeta cezp ve celp etmiştir.

İnsafla bakacak olursak göreceğiz ki Risale-i Nur, Türkiye’nin dört bir tarafını büyük bir İslami medrese haline getirmiş; hem kültürel hem manevi dal ve budakları her tarafa sarmış ve meyvesini de her tarafta Allah’ın izniyle vermiştir.

Her tarafta müminler Rablerine şükür ettiler ki onlara gelen ve evlerine giren bu büyük nimet-i Rabbaniye vesilesiyle hayatlarını nurlandırdı; dağınıklıktan, şaşkınlıktan, cahillikten ve zâhiri-bâtini şirklerden ve bilmeyerek Allah’tan başka şeylere tapmanın pençesinden kurtardı.

Cenâb-ı Hakk, bu nimeti yalnız Türkçe bilenlere-Türklere mahsus bırakmadı. Bu noktada mübarek kardeşimiz, çalışkan bir mütercim olan İhsan Kasım Es’Salihi’yi istihdam etti. Bu kardeşimiz yıllarca Risale-i Nurdan birçok bölümünü, makalelerini bizlere tercüme etti. Ve bu mübarek eserin hayır ve bereketinden yaptığı Arapça tercümeler vasıtasıyla Kur’ân-ı Hakîm’in pak dili olan bu dili bilen okurlarını da mahrum bırakmadı ve onların arasında da intişar etmesine vesile oldu.

Bu mükemmel makale ve risalelerden birisi de Ayet’ül-Kübrâ Risalesi’dir ki Zât-ı İlahi’nin hakikatini ve esrar-ı Rabbânî’nin ve Esmâ-yı Hüsnâ’nın mahlûkat üzerinde tecelliyâtını izah etmektedir. Bunu da şümullü bir seyahat-i akliye ve ruhiye ile yapıp kâinat sırlarını ve hayatın inceliklerini ve mevcudattaki cemal ve kemal-i sanatı, o sanatın büyük gayelerini ve hepsinin külli bir kanunla işlediğini izah ve ispat etmektedir.  

Hz. Bediüzzaman, bu Risalede kâinatta Cenâb-ı Hakk’ın koyduğu kuvvetli, mantıki ve açık bir şekilde câri olan hayat programının ana hatlarını çizerek başlıyor; bunun ile maddiyunun fikirlerine öldürücü darbeler vuruyor; vücud-ı İlahi’yi inkâr etmek noktasındaki hükümlerini kırıyor; akılarını tesfih ediyor; ne kadar akılsızca hüküm verdiklerini adeta kör gözlere bile sokarcasına gösteriyor.  

Fıtri bir düstur olan “Umumî mes’elelerde ispata karşı nefyin kıymeti yoktur ve kuvveti pek azdır.” ifadesini mantık ilmi dairesinde o kadar güzel izah ediyor ve: “Çünkü ispatta netice bir olduğundan tesanüt olur nefiyde ise netice bir değildir, pek çok kayıtlar vardır. Bence, bana göre, benim nazarımda ve benzeri nakıs bakış açılarıyla her adamın kendi şahsî nazarında olduğu için ittihat ve tesanüt olmaz.” diyerek devamında verdiği gözümüz önündeki müşahhas ve müdellel misallerle akılları tatmin ediyor.

Bediüzzaman, aklî bir üslupla, sakin bir şekilde, hakikate müştak olanların elinden tutup güzel bir seyahat-i fikri yapıyor. Öyle bir seyahat ki her tarafı dolaştırır; gezdirdiği yolcuyu mahlûkat tablosunun göz alıcı bedi sanatlarına nazar ettirerek, en yüksek ufuklardan en aşağıdaki kâinatlara kadar bütün dağ ve vadileri aşarak, derin ve ince mizanlarını izah ederek, güzel sanatlarla kalplerin ince tellerine dokunur.  Bununla gafilleri uyandırır; şaşkınların yolunu aydınlatır; bilmeyenlerin ellerinden tutup sebeplerini ve derin gayelerini izah eder. Yedi semânın ve bütün içindekilerin tesbih ettiğini ve mutlak bir yaratıcının varlığı ve birliğinin bütün kâinattaki şümullü-cami olan ilim ve marifet diliyle dillendirerek, ilmi ölçü kabul edip onunla hayata bakanların, kâinatın yaratıcısını da çar naçar kabul etmek zorunda kalacağını fevkalade akıcı bir üslupla takdim etmiştir.

Bütün bunları belağat, fesahat ve selasette edip ve şâirleri imrendirecek bir üslupla yapar. Lakin bunları yaparken, ilm-i kelâmın ıstılahlarına ihtiyaç duymadan ihtiyaç olan bahislerde ise bu asrın fehmine uygun en sehil bir üslupla verir. Ayrıca, Kur’an’la barışık olmadığı için akılları daha çok karıştıran, imanı kurtarmaya yetmeyen, inanç bina etmeyen insanın ruhuna feyiz vermeyen felsefeyi kullanmadan, kalıplaşmış uzun mukaddimelerin kayıtlarına da girmeden bunu yapmıştır.

Ey bu kıymettar kitabı okuyacak olan aziz kardeşim,

Bediüzzaman’ın kendi asrında ve Allah’ın izniyle gelecek asırları avamdan havassa yüz binlerce kişinin imanını ihyaya vesile olmasındaki muvaffakıyetinin sırrını sorarsan: Derin imanı, eşsiz şevki ve taklîdî ilm-i kelamdan farklı olan Rabbânî ve Kur’ânî üslubu ki insan fıtratında derç edilmiş olan aklî melekeye ve fıtri kalb-i selîme hitap etmesidir. Eski asırlarda olan ve kendi dönemlerine bakan ilm-i kelam ulemâsının metodundan tamamen kurtulup onların konu ve ıstılahlarını kullanmamasıdır.

Bunun içindir ki Üstad Hazretleri (ilm-i kelamı) yani (ilm-i tevhidi) kuru bir üsluptan ve kısır tartışmadan kurtarıp damarlarda akan kan gibi Müslümanlar içinde hareketli bir hale getirmiştir; ona hayat ve canlılık katmıştır, yani ilm-i tevhidi ataletten ve vazifesini yapamamaktan kurtarmıştır.  İlm-i tevhidi inançta ve hayata tatbikte bir sosyal hareket haline getirmiştir. İslam ideolojisinin şümullü olduğuna ve Müslüman’ın bu dünyada ki vazifesine ve onun halife-i arz olduğuna mantıki ölçülerle nazara vererek yeniden göstermiş, medeniyet kargaşasının ortasında Müslümanların toplum hayatındaki duracağı yeri tespit etmiştir. Risale-i Nurdaki hayat, faaliyet ve hakikatle yüklü tevhidî anlatımı anlayan, onu iyi tadan bir Müslüman; inkârcı ve çarpık felsefeye, güz gününde yol kenarına dökülmüş ve insanların çiğnediği yapraklar gibi bakarlar. Bu da Hz. Bediüzzaman’ın akîde ve fikirdeki üstadiyetini ispatlaması açısından cay-ı dikkat bir husustur.

Son devirde yaygınlaşan materyalist felsefe fikrinden türeyen sosyal ve kültüler merkezler vasıtasıyla dünyanın her yerinde olduğu gibi Anadolu’da da bu inkâr fikri gençliğin ve yeni neslin beynine kazınmak için okullar, gazeteler, dergiler, bütün medya ve devlet imkânları kullanılarak dinsizlik faaliyetini müthiş bir şekilde yapılmıştı. Artık mesele o kadar ileri gitmişti ki.. Risale-i Nur, tevhit kılıncını eline alıp onların tepesine indirdi ve Türk toplumunu-Anadolu insanını muhakkak bir keşmekeşten kurtardı.

Bediüzzaman, bütün hayatını, Risale-i Nur vasıtası ile Kur’an’ın bu kâinattaki muallimliğini, bize Cenab-ı Hakk’ı tanıtmak ve tarif ettirmekteki üstadiyetini ispat etmek için geçirmiştir. Ta ki Kur’an şakirtleri bilsinler ki Kur’an’a ve ondaki doğru inanç ve hikmetli şeriata ve yüksek maneviyata ve yüksek ahlaka ve Rabbani güzel davranışlara tutundukları sürece onlar yeryüzünün üstatlarıdırlar. Ta ki Müslüman’ın kendine güveni ve Kur’an’ın üstadiyeti ile iftihar edip ehl-i küfrün fikirlerine kul olmasın ve bu dünyada tam medeniyet rolünü ifa etsin. Bu Rabbani düsturlar vasıtasıyla beşer, ahlaksızlıktan küfür ve dalaletten kurtulsun.

 Netice itibariyle ilm-i tevhit Bediüzzaman sayesinde hem fert hem toplum üzerinde eşine az rastlanır fevkalade değişiklikler yaptı desek mübalağa etmiş olmayız; çünkü bu ilim, toplum hayatında içtimai tebeddülata, imana ve öze sahip çıkmaya ve fikri bağımsızlık hareketine vesile oldu.

Zaten, bu kitabı okuyan kimse bu sözümüzün hakkaniyetini kitaptaki kelime ve satırlarda apaçık görecektir. Ve işte o zaman Bediüzzaman Said Nursi’nin İslamiyet’in parlak mazisindeki İslam büyüklerinin, büyük müceddidlerin arasındaki ona layık yerini vicdanıyla bihakkın kabul edecektir.

Son olarak bu kitap hakkında nâçizane birkaç söz söyledikten sonra:

 “Cenâb-ı Mevla’dan Ümmetin Üstadı Bediüzzaman’a, yaptığı hizmetlerin karşılığını en iyi şekilde ihsan etmesini niyaz eder; bu kitabı tercümesiyle Arapçaya kazandıran kardeşimize de daha çok tercümelere muvaffak olmasını, bu kitabı okuyup ilmi ile amel edenlerin sevabını onun defter-i ‘amâline en ‘ala şekliyle yazmasını Cenâb-ı Hak’tan niyaz ederiz. Âmin. Şüphesiz Allah duaları işiten ve icabet edendir.”

 Ve son duamız: “Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun.” 

Muhsin Abdülhamit

Ribat 5 Şevval 1403

_________________________________

[1] Bağdat Üniversitesi, Tefsir ve Akide Profesörü

[2] Miladi 1900’lü yıllar

 

www.NurNet.org

Bediüzzaman Said Nursi’nin hangi sıfatları ve faaliyetleri vatan hainliğine hizmet ediyor?

Üstad’a “vatan haini” diyenler var. Bediüzzaman Said Nursi’nin hangi sıfatları ve faaliyetleri vatan hainliğine hizmet ediyor?

Değerli Kardeşimiz;

Bedîüzzaman’ın hangi sıfatları ve hizmetleri vatan hainliğidir?!. Sebr ve taksim yoluyla; yani hepsini değil, sadece bazılarını teker teker sayarak beraber görelim, karar verelim:

– Bedîüzzaman; Seyyid Arvasi ve Molla Muhammed Celâl’den, hem aklî ve hem de naklî ilimler için ilmî icâzet almıştır. Bu mu vatan hainliğidir?

– Bedîüzzaman’ın kelâmda müceddid, muasırları arasında mümtâz bir yeri olan müfessir, yüzlerce hadisi, senedleriyle birlikte nakledecek kadar muhaddis ve kısaca akranlarının fevkınde bir İslam âlimi ve dahi olduğunda, dost ve düşmanları ittifak halindedirler.

Gerçekten Bedîüzzaman’ın, İslamî ilimlerin temelini teşkil eden ve içlerinde “Mirkât” gibi İslam nazarî hukukuna ait usul-ü fıkıh metni; İslam felsefesi ve kelâm hakkında Adududdin El-Îcî tarafından kaleme alınmış müstesna bir eser olan “Mevâkıf”; mantık ilminin özeti demek olan “Süllem” ve benzeri doksan çeşit kitabı hâfızasına aldığı, bunları üç ayda bir evrad gibi tekrar ettiği ve Arap Dilinin en mükemmel lügati olan “Kamus”u “Sin” harfine kadar kelimesi kelimesine ezberlediği, çok iyi bilinen ilmî cihetlerindendir. Bu kesbî gayrete bir de Allah’ın ihsânı demek olan muhâkeme, zekâ ve vehbî diğer vasıflar ek­lenince, muasırları tarafından “Bedîüzzaman”, yani za­manın eşsiz bir allâmesi ünvanıyla vasıflandırılmaması için hiçbir sebep kalmamıştır. Bu mu vatan hainliğidir?

– Asrımızın mümtaz âlim ve müfessirlerinden olan Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kur’an Dili” adlı eserini mütâlaa ettim. O büyük allâmenin, bütün ilmî vukufuna ve aklî dirayetine rağmen, yirmi bir meselede son sözü söyleyemediğini ve söylese dahi ancak İslamî ilimler alanında belli bir mertebeye ulaşmış insanların ona mu­hatap olabileceğini gördüm. Bu meselelerin, ruhun ma­hiyeti ve isbatı, kader meselesi, haşrin isbatı, mi’racın cesedle mi ruhla mı gerçekleştiği meselesi, Allah’ın is­batı ve benzeri itikada ait meseleler olduğunu sadece hatırlatmakla yetiniyorum.

Halbuki Bedîüzzaman, ölümden sonra tekrar dirilmek demek olan haşir meselesini, İbn-i Sina gibi bir dahinin “Haşir aklî metodlarla anlaşılabilecek bir mesele değildir; nasıl nakledildiyse öyle iman ederiz.” demesine rağmen, Onuncu Söz adını verdiği eserde öylesine izah ve isbat etmiştir ki, neticede “Bu eserimi idrâk ve iz’anla iki defa mütâla’a et; eğer haşir meselesini iki kere iki dört eder derecesinde anlamazsan, gel iki parmağını gözüme sok.” hükmünü, okuyanın vicdanı tefessüh etmemek şartıyla, bir tahdis-i nimet olarak ilan etmektedir. Bu mu vatan hainliğidir?

– Eski kelamcıların ancak büyük âlimleri muhatap ala­rak müstakil kitaplarda halletmeye çalıştığı; mesela Sa’deddin Taftezânî’nin “Telvîhât” başlığı altında kırk küsur sayfada izah edebildiği “Kader ve Cüz’î irade” meselesini, beş-on sayfa içinde ve hem de herkesin anlayabildiği şekilde izah edebilmesi, zikredilmesi gereken mühim yönlerindendir. Hatta bir zamanlar Pakistan Maarif Nazırlığı yapan Ali Ekber Şah, kader meselesi ile alakalı bir meselesini, kırk sene dolaştığı İslam âleminde halledemediği halde, Bedîüzzaman’la yaptığı kırk dakikalık sohbet neticesinde hallettiğini, Türkiye’den ayrıldıkdan sonra uğradığı Mısır’da Cumhuriyet Gazetesinde bir ma­kale halinde neşretmiştir. Bu mu vatan hainliğidir?

– Bedîüzzaman, kendisine sorulan soruya karşılık Ezher Şeyhi Şeyh Muhammed Bahit’e şu cevabı verdi: “Osmanlı hükûmeti Avrupa ile hâmiledir; Avrupa gibi bir hükûmeti doğuracak. Avrupa da İslâmiyet’e hâmiledir; o da bir İslâm devleti doğuracak.” Bu cevap karşısında hayranlığını gizlemeyen Şeyh Muhammed Bahit, kendisiyle aynı kanaatte olduğunu bildirdi. Kendisi de aynı düşünceye sahip olmakla beraber, Bedîüzzaman’ın bu kadar veciz ve keskin beyan tarzına hayran olduğunu belirtti. “Bu gençle münâzara edilmez.”, dedi. Akabinde, bu kadar veciz ve beliğane bir tarzda ifade etmenin ancak Bedîüzzaman’a has olduğunu ifadelerine ekledi.(1) Bu mu vatan hainliğidir?

– Dîvân-ı Harb-i Örfînin 10 Mayıs 1325/23 Mayıs 1909 tarihinde Birinci Şube’ye bağlı İkinci Hey’et-i Tahkikiye, Bedîüzzaman Sa’îd el-Kürdî’yi soruşturma kapsamına almıştır. Bedîüzzaman’a sorulan bir önemli soru bulunmaktadır: “Sen de Şeri’at’ı istemişsin?” Buna cevabı gayet açıktır: “Şerî’atin bir hakikatine, bin ruhum olsa feda etmeğe hazırım! Zîrâ Şerî’at, sebeb-i sa’âdet ve adâlet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilâlcile­rin isteyişi gibi değil…”(2) Bu mu vatan hainliğidir?

– Şark’ta Kürtleri hem İslamiyet’ten ve hem de Osmanlı Devletinden koparmamak için Abdülhamid’e mektup yazmış ve Sultan Abdülhamid de ona tahsisat verilmesini emretmiştir. Bu mu vatan hainliğidir?

– Mehmed Reşad’ın Cülûs‑i Hümâyûnu’nun (tahta geçiş) ikinci yıl dönümü merasimine Bedîüzzaman’ın da katıldığını ve herkesin el‑etek, saçak öpmek için eğile eğile gidip, öpüp, geri gerisine el pençe dönenler arasında yer alırken, onun dik ve vakur adımlarla Padişah’ın tahtının hizasına gelince, “Esselamü aleyküm” deyip yürüdüğünü biliyoruz. Bu merasimden sonra Padişah’ın dikkatlerini çekmiş, takdir ve hürmetine mazhar olmuştur. Çünki bu merasimi takiben Rumeli’ye seyahat eden Padişah Mehmed Reşad’ın refakatinde Bedîüzzamanı da görüyoruz. Bu mu vatan hainliğidir?

– Bunun üzerine Sultân Reşad’ın Şark Vilâyetlerinin ihyâsı için Bediüzzaman’ın Medresetü’z-Zehrâ projesini tasdik edip tahsisat ayırmıştır. Bu mu vatan hainliğidir?

– Ermeniler, ecnebi devletlerin tahrikleriyle komiteler ve çeteler kurarak, bir Ermenistan vücuda getirme hevesiyle harekete geçmişlerdi. Özellikle Doğu’da bu hareketleri çok açıktı. Bedîüzzaman Hazretleri de kendi talebelerine mavzer tüfeklerini temin ederek bir nevi silahlanmış durumdaydı. Medresesi bir askerî kışlayı andırıyordu. Erek dağına veya kır gezilerine talebeleriyle çıktıkları zaman, silâhlarıyla çıkıyorlardı. Bu mu vatan hainliğidir?

– Bedîüzzaman 1916 Bitlis savunmasına Gönüllü Alay Komutanı olarak katılır; vatanı uğrunda birçok talebesini şehit verir ve kendisi de yaralanarak Ruslara esir düşer. Bu mu vatan hainliğidir?

– Rusya’da Esir Kampında iken ziyarete gelen Rus Komutana ayağa kalkmamıştır. Komutanın “Beni tanımadı mı?” sorusu üzerine Bedîüzzaman, vaziyetini bozmadan oturduğu yerden: “Hayır tanıdım, Nikola‑Nikolaviç’tir. Çar’ın dayısıdır ve Kafkas Cephesi Başkumandanı’dır.” Kumandan: “O halde Rus ordusuna, dolayısıyla Rus Çarı’na hakaret ediyorlar.” Bedîüzzaman: “Hayır, hakaret için yapmadım. Ben bir Müslüman âlimiyim, imânlı bir kimse, Cenab‑ı Hakk’ı tanımıyan bir adamdan üstündür. Mukaddesatım bunu böyle emreder. Onun için ben ona kıyam edemem.” demiştir. (3) Bu mu vatan hainliğidir?

– 5 Mart 1334/1918’de kurulan Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye üyeliğine Osmanlı Genelkurmay Başkanlığının adayı ve Şeyh’ü-l İslamlığın teklifiyle Bediüzzaman tayin edilmiş ve kendisine öncesinde Mahrec Mevleviyeti denilen ilmî paye verilmiştir. Bu mu vatan hainliğidir?

– Bedîüzzaman bir idam fermanı hükmündeki Sevr Antlaşmasını, Avrupa zâlimlerinin Osmanlı Devleti’ni ve İslâmiyet’i yok etme planı olarak görür ve bunun karşısında Cumhuriyetin kurulup Sevr’e karşı çıkılmasını takdir eder. Bu mu vatan hainliğidir?

– Osmanlı’nın en müstesna alimlerinin görev yaptığı Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye’de üye olan Bedîüzzaman, Kuvâ-yı Milliye aleyhindeki fetvâyı Şerî’at ve din ilmi ölçüleri içerisinde tahlil etmiş ve fetvânın geçersiz olduğunu şahsı adına ilan etmiştir. Bu mu vatan hainliğidir?

– Bedîüzzaman İngilizlerin Cerbezeli Siyasetine Karşı Çıkmış, Tulû’ât [1339/1920] adlı eserini İngilizlerin hain siyasetlerine cevap olarak kaleme almış ve ayrıca İslâmiyet’in aleyhine ileri sürülen bazı soruları bu eserde cevaplandırmıştır. Bu mu vatan hainliğidir?

– Anadolu hareketini destekleyen Bedîüzzaman, Kuvâ-yı Milliyenin kazandığı her bir zaferi büyük bir zafer olarak görüyor ve bunu yazılarına yansıtarak halkı şevklendirmek istiyordu. Bunun için 21 Nisan 1921’de gerçekleşen Eskişehir zaferi üzerine kaleme alıp aynı yıl Lemeât adlı eseri içinde yayımladığı yazısında çok önemli hakikatleri haykırır. Bu mu vatan hainliğidir?

– Büyük Millet Meclisinin daveti üzerine Bedîüzzaman Hazretlerinin İstanbul’dan Ankara’ya gitmek üzere yola çıktığını ve 7 Kasım 1922 tarihinde Ankara’ya ulaştığını belgelerden anlıyoruz. Bu davet edenler arasında Mustafa Kemal’in de olduğunu biliyoruz.(4) Bu mu vatan hainliğidir?

– Bedîüzzaman Hazretleri, Ankara’daki dehşetli şahsiyeti ve gizli zındıka komitesini keşfettikten sonra, bunlarla siyaset yoluyla başa çıkılamayacağını anlar ve Van’a gitmek üzere Ankara’dan ayrılır.

Fakat bu zındıka komitesi Bedîüzzaman’dan korkmaktadır. Elleri bağlı bir ihtiyarın arkasından ordular sevkedilmektedir. Sebebi gayet açıktır; zira diğer âlimlerden ve mütefekkirlerden farklı olarak, Bedîüzzaman bu gizli dinsizlik komitesininin reislerini ve metotlarını keşfetmiş ve bunlara nasıl karşı çıkılacağını iyice tesbit eylemiştir. Bunun için uzlete çekilecek ve maddî bombalar yerine manevî atom bombaları üretme hazırlığına, yani Risâle-i Nur Külliyâtını telife başlayacaktır. İstiklâl Mahkemeleri, Ali Haydar, Ömer Nasuhi, İskilipli Atıf, Gönenli Mehmed Efendi ve benzeri alimleri ya tevkif yahut idam ettiği halde, Bediüzzaman’ı gözaltına alacak bir sebep dahi bulamadığı devletin belgelerinden anlaşılmaktadır.

– Bu saydıklarımız (Bediüzzaman’ın vatan haini değil, gerçek bir vatansever olduğunu gösteren) binlerce hakikatten sadece bazılarıdır. Bütün bu hizmetler ve vasıflara vatan hainliği diyenler; asıl vatan hainleridir. Ayrıca bu hainler, Sultan Abdülhamidlere, Sultan Reşadlara, Mustafa Sabri, Mehmed Akif, Enver Paşa, Seyyid Fehim Arvasi ve benzeri şahsiyetlere de vatan haini demiş olmuyorlar mı?..

Prof. Dr. Ahmet AKGÜNDÜZ

Dipnotlar:

(1) bk. Tarihçe-i Hayat, İlk Hayatı.

(2) bk. Divan-ı Harb-i Örfi.

(3) bk. Tarihçe-i Hayat, İlk Hayatı.

(4) bk. age.

Selam ve dua ile…
Sorularla Risale Editörü

 

www.NurNet.org

Ruhlara vurulan pranga Ayasofya

Ruhlara vurulan pranga Ayasofya

Ayasofya, yüce bilgi manasına gelmektedir. Tarih boyunca siyasi idarelerce el üstünde tutulmuştur. 1453’te Sultan Mehmet Han, İstanbul’u fethettiğinde kendi parasıyla burayı satın aldı, cami olarak vakfetti ve vakfiyesini yazdı miras olarak.

Asırlarca tilavet-i Kur’an ve Münacaat-ı Rahmanlara ev sahibi oldu. 1934 tarihinde bu vazifesine pranga vuruldu.

Ayasofya, Müslümanların hak ve hakikati tebliğ ve yaşamasının mücessem bir abidesidir. Kapılarının ibadete kapanıp, turizme açılmasıyla Müslümanların cihat ve say u gayret ruhuna pranga vuruldu. Adeta onlarca sene boyunca sesi soluğu, tebliğ enerjisi inkıtaa uğradı.

Ayasofya Camii Kebiri’nin ibadete açılması, Müslümanlar arasında ittihad, ittifak ruhunun dirildiği, Ayasofya’ya her yerden akın etdilmesi bile isbat etmektedir. 350.000 Müslümanın ilk Cuma namazında orada namaz için hazır olması da başka bir isbatıdır.

Müslümanlar adeta tekbirlerle tarihi yarım adaya çıkartma yaptı ve yeni bir fetih oldu. Müsbet insanların gönülleri ittihad ile kalbleri toplu vurdu ve Ayasofya’nın prangalarını kırdı.

Ayasofya elbette ki, manevi mimarlarımızın içinde kalan bir uktedir. Hiç şüphesiz ki, Ayasofya’yı bir dava haline getiren mimarlarımız arasında Bediüzzaman Said Nursi gelmektedir. Ayasofya edebiyatı değil manevi bir mesuliyet olarak eserlerinde zikretmiş, hükümetlere de Ayasofya ruhunu aşılamıştır.

Nasıl ezan-ı Muhammediyenin (asm) neşriyle Demokratlar on derece kuvvet bulduğu gibi öyle de Ayasofya’yı da beş yüz sene devam eden vaziyet-i kudsiyesine çevirmektir. Ve âlem-i İslâm’da çok hüsn-ü tesir yapan ve bu vatan ahalisine âlem-i İslâm’ın hüsn-ü teveccühünü kazandıran, bu yirmi sene mahkemeler bir muzır cihetini bulamadıkları ve beş mahkeme de beraetine karar verdikleri Risale-i Nur’un resmen serbestiyetini dindar Demokratlar ilan etmelidirler. Tâ bu yaraya bir merhem vurmalı. O vakit âlem-i İslâm’ın teveccühünü kazandıkları gibi başkalarının zalimane kabahati de onlara yüklenmez fikrindeyim.” [1]

“Hem Demokrat’a ezan-ı Muhammedî gibi çok kuvvet vermek ve Risale-i Nur’un neşrine müsaadesi gibi çok taraftar olmak ve âlem-i İslâm’ı, hattâ bir kısım Hristiyan devletlerini de memnun etmek için Ayasofya’yı muzahrefattan temizleyip ibadet mahalli yapmaktır.”[2]

1 – Ezan-ı Muhammedî gibi çok kuvvet vermek

2 – Risale-i Nur’un neşrine müsaadesi gibi çok taraftar olmak

3 – Âlem-i İslâm’ı, hattâ bir kısım Hristiyan devletlerini de memnun etmek için Ayasofya’yı muzahrefattan temizleyip ibadet mahalli yapmak.

Ezan-ı Muhammedi’yi aslına çevirmek Üstâd Bediüzzaman Hazretleri döneminde gerçekleştirildi. Ama diğer 2 madde sonraki döneme kalmış vazifelerdendir. Kısmen Diyanet eliyle Risale-i Nurun neşri de yapıldı ama inkıtaa uğradı.

Avrupa ikidir sözüne istinaden, Ayasofya’nın müze yerine ibadethane olmasını bazı Avrupalı devletler, hükümetler destekledi ve Ayasofya’nın asli haline dönmesinden memnun oldular diye tahmin ediyorum.

Dr. Tahsin Tola’nın Üstâd Bediüzzaman Hazretleri’nin ‘Ayasofya’nın camiye çevrilmesi’ ile ilgili bir hatırası şöyledir;

Üstâd çok telaşlı idi. Gelen bir musibeti, bir felâketi önlemek istiyordu. Daha sonra şu haberi gönderdi;
“Ayasofya’yı tekrar camiye çeviriniz! Risale-i Nur’un serbestiyetini resmen ilân ediniz! Eğer bunları yaparsanız, biz de sizlere ismen dua etmeye karar vereceğiz.”[3]

Hatıralara baktığımızda ise,

“Üstad’ı ziyaretimin birinde Ayasofya hakkında düşüncelerini sormuştum. ‘Keçeli, keçeli’ diye güldü. Sonra birden ciddileşerek ‘Ayasofya, Hristiyanlığın, İslâmiyete devir ve tesliminin bir âbidesidir. Bunun için kilise iken cami olmuştur. Elbette tekrar camiye çevrilecektir.’ dedi.” [4]

“Üstâdımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Zübeyir Gündüzalp Ağabey ve diğer Ağabeylere bir gün şöyle demişti; ‘Ayasofya mutlaka açılacak inşaallah. Onun açıldığı gün Masonların Türkiye’de mağlub olduklarını anlayacaksınız.’”[5]

Ayasofya sadece taştan bir bina olsa elbetteki manevi mimarlarımız üzerine bu kadar düşmezdi bu konunun sadece edebiyatını yapar veya gerek bile görmezlerdi.

Ayasofya açılışı ile inşallah maddi ve manevi fereçler olacaktır.

Cihat ruhunun kırılmasını, tebliğ faaliyetlerinin inkişafı ile rahmet-i ilahiyeyi celbedebilmek duasıyla

Selam ve dua ile

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası 2, s. 163-164

[2] Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası 2, s. 235

[3] Abdülkadir Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat 3, s. 2007; Son Şahitler, c. 4, Dr. Tahsin Tola Hatıralarından

[4] Son Şahitler, c. 2, Selahaddin Çelebi Hatıralarından

[5] Hatırayı 1990’da Rüştü Tafralı Ağabey’den bizzat Ali Kemal Pekkendir Ağabey dinlemiştir.

Kaynak: RisaleHaber

 

www.NurNet.org