Kategori arşivi: Haberler

Ecnebi Filozofların Kur’an-ı Kerim’i tasdiklerinden Üstad Bediüzzaman nasıl haberdar olmuştur?

Ecnebi Filozofların Kur’an-ı Kerim’i tasdiklerinden Üstad Bediüzzaman nasıl haberdar olmuştur?

Bediüzzaman Said Nursi, eline tesbihini alıp köşesine çekilmiş bir sufi değildir. Hayat serencamına baktığımızda Avrupa’da İslamiyet’e olan merak ve düşüncelerden birkaç yolla haberdar olmuştur. Şöyle ki:

Eserler ve Çeviriler: Batılı düşünürlerin ve İslamiyet’e dair araştırmalarının çevirileri Osmanlı topraklarında da yaygındı. Hem Şarkiyat hem de Oryantalistlerin faaliyetleri neticesinde. Üstad Bediüzzaman, klasik Batı felsefesini, modern bilimi ve Doğu-İslam ilimlerini karşılaştıran bir ilmi perspektife, genişliğe ve vukufiyete sahipti. Avrupa’daki gelişmeleri özellikle Tanzimat Dönemi’nden sonra Osmanlı’da yaygınlaşan tercüme faaliyetleri aracılığıyla takip edebiliyordu zaten. O dönemin Osmanlı yayın dünyası bu konuda çok aktifti. Hatta gazetelerde bile bu yazılara yer verilmekteydi.

Seyahat Eden Aydınlar ve Diplomatlar: Osmanlı aydınları ve diplomatlarının Batı’da yaptığı seyahatler sırasında İslamiyet’e dair gözlemler ve Batı’daki tartışmalar, Osmanlı topraklarına taşınıyordu. Bu bilgiler kitaplar, raporlar veya şahsi yazılar yoluyla ulaşılabilir.

Gazeteler ve Dergiler: Bediüzzaman’ın yaşadığı dönemde Osmanlı’da birçok gazete ve dergi yayınlanıyordu. Bu yayınlar Avrupa’daki düşünsel akımları ve İslamiyet’e olan ilgi gibi konuları da işliyordu. Özellikle Batı’nın İslamiyet’e yönelik tutumlarını veya İslam’ın Batı düşüncesindeki yankılarını takip etmek mümkündü.

Osmanlı’nın Batı’yla İlişkisi: Osmanlı, Batı ile sürekli bir etkileşim halindeydi. Bediüzzaman, devletin Batı ile olan bu ilişkilerinden ve Batı’daki İslam tartışmalarından haberdar olabiliyordu. Avrupa’daki materyalizmin etkilerini görerek, buna karşı İslam’ın hakikatlerini savunan eserler yazdı. Bu eserleri Avrupa dillerine de tercüme edilerek herkese ulaşmasıyla tebliğ ve irşat amacına yönelik hareket etmiştir. 

Şahsi Görüşme ve Mektuplar: İslam coğrafyasından gelen âlimlerle temas kurduğu biliniyor. Bu âlimler, Avrupa’daki gelişmeleri de tartışıyor olabilirlerdi. Mesela, Musa Bigiyef (Mûsâ Bekûf) ve Mustafa Sabri Efendi arasında olan meseleden haberdar olması gibi:

“Mustafa Sabri ile Mûsâ Bekûf’un efkârlarını muvazene etmek için vaktim müsait değildir. Yalnız bu kadar derim ki:

Birisi ifrat etmiş, diğeri tefrit ediyor. Mustafa Sabri gerçi müdafaatında Mûsâ Bekûf’a nisbeten haklıdır; fakat Muhyiddin gibi ulûm-u İslâmiyenin bir mucizesi bulunan bir zâtı tezyifte haksızdır.” (bk. Lem’alar, 28. Lem’a, Bir Suale Cevap.)

Batı’ya Eleştirel Yaklaşımı: Bediüzzaman batı felsefesine dair eleştirilerini Risale-i Nur’da sıkça dile getirmiştir. Bu, onun Batı düşüncesini derinlemesine incelediğini, takip ettiği ve İslam’ın hakikatlerini o düşünceye karşı nasıl savunabileceğini anlamaya çalıştığını gösterir. Özellikle pozitivizm, materyalizm gibi akımları eleştirirken Batı’daki bu fikirlerin köklerine vakıf olduğu anlaşılmaktadır. Eserlerindeki üslup bunu göstermektedir.

Bediüzzaman Said Nursi, Avrupa’daki İslamiyet merakına dair bilgisi, hem kendi araştırmaları hem de dönemin aydınlarının getirdiği bilgilerle şekillenmiştir.

Mesela, “Nur Çeşmesi” isimli eserinde bu kişilerin sözlerine yer veren Bediüzzaman’dan Carlyle’nin bir yazısına bakalım.

Kahramanlar, Peygamber,  Thomas Carlyle

THOMAS CARLYLE: 

Bu yazı Thomas Carlyle (D. 1795 – Ö. 188) tarafından Mayıs 1840 tarihinde verilmiş olan altı konferanstan meydana gelmiş­ “Kahramanlar” isimli eserinden alınmıştır. Thomas Carlyle, eserlerinde, genellikle dünya insanlığına yön vermiş, kitleleri peşinden sürüklemiş, insanlığın ve dünya­nın gelişmesinde önemli işler üstlenen karizmatik liderlerin, oy­nadıkları büyük roller üzerinde durarak, bu tür konulara temas eder. Bu, Thomas Carlyle’ın en önemli eseridir. Carlyle bu kitabında, Napolyon, Cromwell, Jean Jacques Rous­seau, Johnson, Burns, Dante, Shakespeare, Hz. Muhammed, Noks, Luther, Odin hakkında bilgiler verip, onların toplumlar üzerinde meydana getirdikleri etkileri açıklamaktadır.

“Biz Hz. Muhammed’i peygamberlerin en önde geleni olduğu için değil, kendisinden en serbestçe söz edebileceğimiz peygamber olduğu için seçtik. O hiçbir surette peygamberle­rin en hakikisi değildir, ama bence hakiki bir peygamber­dir. Ayrıca, aramızda kimsenin Müslümanlığı kabul etmesi gibi bir tehlike bulunmadığından onun bütün iyiliklerini dosdoğru söylemek istiyorum. Onun sırrına varmanın yolu budur: Onun dünyadan ne anladığını kavramaya çalışalım. Böylece dünyanın ondan ne anladığı ve ne anlamakta olduğu daha kolay cevaplandırılabilir bir soru halini alacaktır.”

“Bu adamın (Hz. Muhammed’in) söylediği sözler bin iki yüz yıldan beri yüz seksen milyon in­sana hayat rehberi olmuştur. Bu yüz seksen milyon insan da tıpkı bizim gibi, Tanrı tarafından yaratılmıştır. Şu anda Hz. Muhammed’in sözlerine inanan Tanrı’nın yaratıkları, başka sözlere inananlardan sayıca daha fazladır. Her şeye gücü yeten Tanrı’nın bunca yaratığının uğrunda yaşayıp öldükleri bu inancın sefil bir manevi düzenbazlık olduğunu nasıl düşünebiliriz? Ben kendi hesabıma böyle bir şeyi kabul edemem. Her şeye inanırım, fakat buna inanamam. Eğer düzenbazlık böylesine gelişmiş ve kabul görmüş olsaydı bu dünya hakkında ne düşüneceğimizi hiç bilemezdik.”

“Bu gibi düşünceler çok acınacak şeylerdir. Eğer Tanrı’nın gerçek eseri hakkında biraz bilgi edineceksek bu düşünce tarzlarını tamamen reddetmeliyiz. Onlar bir şüphecilik çağının ürünleridirler, çok talihsiz bir manevi kötürümlüğe ve insan ruhunun ölümüne delalet ederler. Bu dünyada şimdiye kadar böylesine tanrısız bir düşünce tarzının ortaya atılmış olduğunu sanmıyorum. Bir düzenbaz nasıl böyle bir düşünce tarzını kurabilir? Bir düzenbazın tuğladan bir ev kurması bile mümkün değildir! Eğer harcın, pişmiş tuğlanın ve kullandığı diğer malzemenin özelliklerini doğru bir şekilde bilmez ve inceleyemezsek yaptığı şey bir ev değil, ancak bir moloz yığını olacaktır. Böyle bir yapı yüz seksen milyon kişiyi barındırmak üzere on iki asır ayakta duramaz, hemen yıkılır. Bir insanın kendini tabiat yasalarına uydurması, tabiat ve eşya ile gerçekten bütünleşmesi gerekir. Aksi halde tabiat ona, ‘Hayır, asla!’ diye karşılık verecektir.”

“ ‘Yüce Tanrı’nın ilhamı ona zekâ bahset­miştir.’ Öyleyse her şeyden önce onu dinlemeliyiz.”

“Dolayısıyla, biz Hz. Muhammed’i asla bir batıl, bir göster­melik, zavallı ve haris bir entrikacı olarak görmek istemiyo­ruz. Onu bu şekilde düşünmemiz imkânsızdır. Getirdiği mesaj da gerçekti; bilinmez derinliklerden gelen ciddi ve belirsiz bir ses! Onun ne sözleri ne de eserleri sahteydi. Batıl ve taklit değillerdi. Kâinatın o geniş göğsünden fış­kırmış ateşten bir hayat külçesi! Dünyanın yaratıcısı ona dünyayı tutuşturmasını emretmişti. Hz. Muhammed’e yüklenen kusurlar, noksanlar, samimiyetsizlikler gerçekten ispatlana­bilmiş olsalardı bile onun hakkındaki bu temel gerçeği yıka­mazlardı.”

“Hz. Muhammed’in zengin bir dul olan Hz. Hatice’nin hizmetine nasıl girdiği ve bu hizmet nedeniyle tekrar Suriye çarşıla­rına seyahat edişi, görevini nasıl bir bağlılık ve ustalıkla yap­tığı, Hz. Hatice’nin ona olan minnettarlık ve saygısının nasıl art­tığını ve nihayet evlenmelerinin hikâyesini Arap yazarları açık ve güzel bir üslûpla anlatırlar. Bu sırada Hz. Muhammed yirmi beş yaşındaydı. Hatice ise kırk. Buna rağmen hâlâ güzel bir kadındı. Hz. Muhammed bu nikâhlı velinimetiyle sevgi ve sü­kûnet dolu bir evlilik hayatı yaşamış ve sadece onu sevmiştir. Gençlik çağlarını böylesine özel, böylesine sakin ve alçak gö­nüllü bir şekilde geçirmiş oluşu, onun bir sahtekâr olduğu te­orisini büyük ölçüde baltalar. Kırk yaşına gelinceye kadar ilâhî bir görev aldığından hiç söz etmemiştir.”

“Kendisine yük­lenilen -gerçek veya gerçek dışı- bütün düşkünlükler, Hz. Muhammed elli yaşına geldikten ve Hatice öldükten sonra baş­lar. Buna göre, o zamana kadar Hz. Muhammed’in bütün ‘ihti­ras’ı dürüst bir hayat geçirmekten ibaretmiş. İyi bir şöhret ve onu tanıyanların kendisi hakkındaki iyi düşünceleri o ta­rihe kadar ona yetiyormuş. Yani, ‘dünya nimetlerinden ya­rarlanmak’ için yaşlanmayı, gençlik ateşinin sönmesini ve dünyanın kendisine bir iç huzurundan başka verecek bir şeyi kalmamasını beklemiş ve sonra da artık tadını çıkaramayaca­ğı bir zevki elde etmek için bütün geçmişini ve karakterini inkâr edercesine sefil bir şarlatan (haşa) olmuş!.. Ben kendi hesabı­ma böyle bir şeye kesinlikle inanamam.”

“Hayır! Bu parlak siyah gözlü, toplumu düşünen yüce ruhlu çöl çocuğunda şahsi ihtirasın ötesinde birçok düşünce vardı. Sessiz, yüce bir ruh. O, dürüst ve ciddi davranmaktan kaçınamayan ender insanlardandı. O samimi ol­mak üzere yaratılmıştı. Diğer insanlar birtakım kalıplar ve söylentilerle hareket eder ve bununla yetinirken, o ise kendini hazır reçetelere, birtakım kalıplara uyduramazdı. O kendi ruhu ve eşyanın gerçekliği ile baş başa kalmış bir in­sandı. Daha önce de söylediğim gibi, o büyük varoluş bilin­mezi bütün dehşet ve gösterisiyle parıldıyordu. Hiçbir söy­lenti bu sözü edilemez gerçeği ondan gizleyemezdi: ‘İşte ben buradayım!’ Böylesi bir samimilik -biz buna samimilik adını veriyoruz- gerçekten ilâhî bir şeye sahipti.”

“Böyle bir adamın sözü, doğrudan doğruya yaratılışın özvarlığının sesiydi, insanlar bu sözü dinlerler. Dinlemelidirler de. Başka hiçbir şeyi dinle­medikleri gibi… Çünkü bundan başka her şey, bununla kı­yaslandığında boş laftan ibarettir. Ta eskiden beri bütün kut­sal ziyaret ve seyahatlerinde bu adamda binlerce düşünce ya­şamıştır: ‘Ben neyim? İnsanların evren adını verdikleri, içinde yaşadığım bu sırrına varılmaz şey nedir? Hayat nedir? Ölüm nedir?’ Hıra Dağı’nın, Sina Dağı’nın sarp kayalıkları, vahşi ıs­sız çöller bu sorulara hiçbir cevap vermiyordu. Mavi parıltılarla yanan yıldızlarıyla başının üzerinde sessizce uzanan o büyük gökyüzü de bunlara cevap vermiyordu. Hiçbir cevap yoktu. Bu sorulara ancak Tanrı ilhamıyla dolu olan insanın kendi ruhu cevap verebilirdi.”

“Bu devirde Hz. Muhammed’i art niyetle, şuurlu bir samimiyetsizlikle ve sırf düzenbazlıkla suçlayan bir tenkitçiyi anlamak katiyen mümkün değildir. Onu tam ve şuurlu bir düzenbazlık ortamı içinde yaşamak ve Kur’an’ı bir sahtekârın ve düzenbazın yapabileceği bir şe­kilde yazmakla suçlamak benim aklımın almayacağı bir dav­ranıştır.”

“Hakkında pek çok şey söylenmiş olmakla birlikte Hz. Muhammed zevk düşkünü bir insan değildi. Eğer onu birtakım aşağılık zevk ve duyguların, hatta herhangi bir hazzın tatmi­nini kendine gaye edinmiş adi bir zevk düşkünü olarak gö­rürsek, büyük bir hataya düşmüş oluruz. Son derece sade bir ev hayatı vardı Hz. Muhammed’in! Bütün yiyip içtiği arpa ekme­ğinden ve sudan ibaretti. Bazen aylar boyu ocağında ateş yandığı olmazdı. Çoraplarını kendisinin onardığı, hırkasını kendisinin yamadığı haklı bir gururla kaydedilir.”

“Hz. Muhammed hep çalışıp çabalayan yoksul bir adamdı, aşağılık insan­ların amaçları onu hiç ilgilendirmezdi. Bence o hiç de fena bir adam değildi! Onda herhangi bir hırstan çok daha yüce bir şeyler vardı. Yoksa yirmi üç yıl onun buyruğunda, onun­la omuz omuza dövüşen o vahşi Araplar ona böylesine saygı gösterirler miydi! Bunlar sık sık birbirleriyle çatışan, yırtıcı bir coşkunlukla birbirlerine düşen vahşi insanlardı. Gerçek bir yetenek ve yiğitliğe sahip olmayan kimse onları yönete­mezdi. Ona peygamber mi diyorlardı?”

“Evet! Karşılarında apaçık duran, hiçbir sır perdesiyle örtülü olmayan, herkesin gözü önünde hırkasını yamayan, savaşan, görüşmelerde bu­lunan bu adama peygamber diyorlardı. Kendisine ne isim verilirse verilsin, onun nasıl bir adam olduğunu elbette ki görmüşlerdi. Başında taç bulunan hiçbir imparator kendi eliyle yamanmış bir hırka giyen bu adam kadar saygı görmemiştir. Yirmi üç yıllık çetin bir deneme boyunca ona kesinlikle itaat edilmiştir. Böyle bir imtihandan ancak gerçek bir kahraman başarıyla çıkabilir.”

“Çünkü o son bir iki yüzyıl içinde insan soyu­nun beşte birinin dini ve yol göstericisi olmuştur. Hepsinden önemlisi, İslâm, yürekten bağlanılan bir din olmuştur. Müslümanlar dinlerine gerçekten bağlıdırlar ve ona göre yaşamaya çalı­şırlar. İlk çağlardan beri hiçbir Hristiyan -belki modern çağ­lardaki İngiliz Püritenleri hariç- Müslümanlar kadar kuvvet­li bir inanca sahip olmamışlardır. Müslümanlar dinlerine yü­rekten bağlanmışlar ve onunla zamana ve sonsuzluğa mey­dan okumuşlardır. Bu gece Kahire sokaklarında bekçi, ‘Kim­dir o?’ diye bağırdığında, yolcunun ağzından gerekli yanıtla birlikte şu sözler de çıkacaktır: ‘Allah’tan başka Tanrı yok­tur.’ ‘Allah-u Ekber’ ve ‘İslam’ kelimeleri bu milyonlarca Müslümanın ruhunda ve günlük hayatında derin yankılar uyandırmaktadır. Gayretli din görevlileri İslam’ı Malezyalı­lar, zenci Papualılar, vahşi putperestler arasında yayıyorlar. İyi, kötüyü yeniyor, onun yerini alıyor.”

“İslam, Arap kavmi için karanlıktan aydınlığa doğuştur. Arabistan onun sayesinde ilk defa canlılık kazanmıştır. Dün­ya yaratıldığından beri çöllerde başıboş dolaşan, kimsenin ta­nımadığı, çobanlıkla uğraşan zavallı bir kavim, inanılır bir sözle birlikte gökten gönderilen bir peygamber – kahramana kavuşuyor. Kimsenin tanımadığı kavim, bütün dünyaya ün salıyor, dünya çapında büyüyor ve Arabistan bir yandan Granada’ya, öte yandan Delhi’ye kadar uzanıyor. Çevresine cesaret, ihtişam ve deha ışıkları saçarak yüzyıllar boyu dünyanın büyük bir kesimi üzerinde bir güneş gibi parıldıyor. Çünkü inanç, büyük, hayat veren bir şeydir.”

“Bir kavim, inanç sahibi olursa verimli, yüceltici bir tarihe kavuşur. Bu Araplar, bu Hz. Muhammed denen insan ve o bir tek asır; değer­siz, kara bir kum yığınından ibaret görünen bir ülkeye düşen bir kıvılcımdan, bir tek kıvılcımdan başka ne olabilir bu? Ama hayır! Bu kum yığınının gerçekte bir barut yığını oldu­ğu anlaşılmıştır. Delhi’den ta Granada’ya kadar gökleri tu­tuşturan bir patlayıcı madde yığını!”

“Daha önce de söylemiştim: Büyük Adam, daima gökten inen bir şimşektir. Bütün insanlar onu yakılmaya hazır şey­ler gibi bekler ve o gelince de hep birden tutuşmuşlardır.” (Thomas Carlyle, Kahramanlar, Beyaz Balina, 2000.)

Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur’da şu şekilde ele almıştır:

“Kur’an Serapa Samimiyet ve Hakkaniyetle Doludur

“Carlyle (Karlayl) şöyle diyor: Kur’anı bir kerre dikkatle okursanız, onun hususiyetlerini izhara başladığını görürsünüz. Kur’anın güzelliği, diğer bütün edebî eserlerin güzelliklerinden kabil-i temyizdir. Kur’anın başlıca hususiyetlerinden biri, onun asliyetidir. Benim fikir ve kanaatıma göre, Kur’an serapa samimiyet ve hakkaniyetle doludur. Hazret-i Muhammed’in (A.S.M.) cihana tebliğ ettiği davet, hak ve hakikattır.” Carlyle (İşarat-ül İ’caz, KUR’AN SERAPA SAMİMİYET VE HAKKANİYETLE DOLUDUR!)

Carlyle ‘Kur’ân’ın ulviyeti, onun cihanşümul hakikatindedir.’ dediği zaman, şüphesiz, doğru söylemişti.(İşarat-ül İ’caz, KUR’AN’IN CİHANŞÜMUL HAKİKATİ…Doktor City Youngest.)

“Amerikalı feylesof Carlyle -Alman edib-i şehîri Goethe’den naklen- Kur’anın hakaikına dikkat ettikten sonra, ‘Acaba İslâmiyet içinde âlem-i medeniyetin tekemmülü mümkün müdür?’ diye sormuştur. Yine bu suale cevaben demiştir ki: ‘Evet muhakkikler, şimdi o daireden istifade ediyorlar.’ Yine Carlyle demiştir ki: ‘Hakaik-i Kur’aniye, tulû’ ettiği zaman ateş gibi bütün dinleri yuttu. Zaten bu onun hakkı idi. Çünkü Nasara ve Yahudilerin hurafelerinden bir şey çıkmadı.’ İşte bu feylesof, فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ … فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ ilââhir olan âyet-i kerimenin mealini tasdik etmiştir.”

{(Haşiye): Kırk sene sonra neşrolan Risale-i Nur’da Carlyle, Goethe ve Bismark gibi kırk meşhur feylesofların tasdikleri beyan edilmiş. İnşaallah bu kitabın zeylinde dahi yazılacak.} (İşarat-ül İ’caz, Bakara Suresi 23-24. Ayetlerin Tefsiri.)

Bu açıklamalar Risale-i Nur Külliyatı’ndan NUR ÇEŞMESİ isimli eserde neşredilmiştir.

“Yeni Dünya’nın en meşhur feylesofu olan Carlyle, Almanya’nın meşhur bir hakîminden ve rical-i siyasiyesinden naklen diyor ki: ‘O tedkikatından sonra kendi kendine sual ederek demiş: ‘İslâmiyet böyle olursa acaba medeniyet-i hazıra hakaik-i İslâmiyetin dairesinde yaşayabilir mi?’ Kendisi kendine ‘Evet’ ile cevab veriyor. Şimdiki muhakkikler o daire içinde yaşamaktadırlar. Evvelki feylesof dahi diyor ki: ‘Hakaik-i İslâmiyet çıktıkları zaman; ateş-i cevval gibi hatabın parçalarına benzeyen sair efkâr ve edyanı bel’ etti. Hem de hakkı vardır. Zira başkaların safsatiyatından bir şey çıkmaz, ilââhirihî…’.” (Muhakemat, Üçüncü Makale, Dördüncü Meslek.)

“Hazine-i rahmetin en kıymetdar pırlantası ve kapıcısı Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi: “Bismillahirrahmanirrahîm”dir. Ve en kolay bir anahtarı da salavattır.” (Lem’alar, 14. Lem’a, İkinci Makam)

اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ اَسْرَارِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ كَمَا يَلِيقُ بِرَحْمَتِكَ وَ بِحُرْمَتِهِ وَ عَلَى آلِهِ وَ اَصْحَابِهِ اَجْمَعِينَ وَ ارْحَمْنَا رَحْمَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ مِنْ خَلْقِكَ آمِينَ

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

Selam ve Dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

Dünya Genelinde Risale-i Nur Hizmeti

    1. Dünya genelinde Bediüzzaman Said Nursi’nin düşünceleri ve eserleri, özellikle İslam düşüncesi, modernite ve manevi krizler bağlamında çeşitli açılardan ele alınıyor.

 

Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur külliyatı, özellikle modern dünyadaki İslam düşüncesinin nasıl şekillendiği ve çağdaş sorunlara nasıl yaklaşıldığı konusunda bir kaynak olarak inceleniyor. Ancak şunu ifade etmeden geçmiyorum ki, Risale-i Nur Külliyatı, İnsanlara sadece akademik bir teori kitabı olarak değil, İslamiyet’in bu zamanda yaşanılır bir din olduğunu ve İslam’ın prensiplerini ders vermektedir.

 

Akademik Çalışmalar: Dünya çapında birçok akademik çalışma, Nursi’nin Kur’an yorumları, modernite ile ilişkisi ve manevi eğitim yöntemleri üzerine odaklanıyor. Batı dünyasında, özellikle İslam ve Ortadoğu çalışmaları yapan akademisyenler, onun eserlerini ve fikirlerini araştırıyor.

 

Müslüman Topluluklar: Müslüman topluluklar, Nursi’nin eserlerini manevi rehberlik ve dini eğitim açısından kullanıyor. Risale-i Nur hareketi, birçok ülkede yerel topluluklar tarafından benimsenmiş ve etkinliklerle desteklenmiştir.

 

Siyasi ve Sosyal Hareketler: Bazı siyasi ve sosyal hareketler, Nursi’nin düşüncelerinden ilham almakta ve onun eserlerini referans olarak kullanmaktadır. Şuna da dikkat etmek gerekmektedir ki, Nursi’nin programını alıp kendi anlayışlarına evirmeye çalışırlarsa bu hatalı bir tutumdur. Nursi’nin eğitim sistemiyle kendi sistemlerini tadil ve tashih ederlerse başarılı olabilirler. Yoksa ya yanlış hereket edecekler veya yeni bir Nursi istismarı karşımıza çıkacaktır.

 

Genel olarak, Bediüzzaman Said Nursi’nin etkisi ve tanınırlığı, bölgesel farklılıklar göstermekle birlikte, küresel çapta artan bir ilgi görmektedir. Risale-i Nur Külliyatı’nın kitapları bugün 75’ten fazla dile gönüllü olarak tercüme edilmiştir ve edilmeye de devam etmektedir.

 

 

Uzak Doğu’da, Bediüzzaman Said Nursi’nin fikirleri daha az bilinir, ancak bazı ilgi çekici gelişmeler mevcuttur. Özellikle Türkiye’den göç eden topluluklar ve İslam’la ilgilenen akademik çevreler, Nursi’nin eserlerini incelemekte ve bu fikirleri tanıtmaktadır. Güneydoğu Asya’da, özellikle Endonezya ve Malezya gibi ülkelerde, Nursi’nin düşünceleriyle ilgilenen küçük ama artan bir ilgi bulunmaktadır. Ayrıca, bazı Uzak Doğu ülkelerinde, İslam’ın modernleşme süreci ve manevi krizlerle ilgili düşüncelerine dair akademik çalışmalar yapılmaktadır. Risaleler ellerin adeta bir ilham kaynağı olarak bulunmak ve araştırmalar yapılmaktadır. Ancak genel olarak, Bediüzzaman Said Nursi’nin Uzak Doğu’daki etkisi ve tanınırlığı diğer bölgeler kadar yaygın değildir.

 

Arap dünyasında, Bediüzzaman Said Nursi’nin etkisi, özellikle Risale-i Nur külliyatının Arapçaya çevrilmesi ve Arap dünyasında yaygınlaştırılması ile belirginleşmiştir. Nursi’nin fikirleri, modern İslam düşüncesi ve Kur’an yorumları konusunda önemli bir referans olarak görülüyor. Arap dünyasındaki akademisyenler ve entelektüeller, Said Nursi’nin eserlerini, modernite ile ilişkisini ve İslam’ın çağdaş meseleler karşısındaki yerini incelemektedirler. Bugün bir çok tez çalışması Bediüzzaman Said Nursi ve Eserleri üzerine yapılmış ve yapılmaktadır.

 

Ayrıca, Arap dünyasında Bediüzzaman Said Nursi’nin düşünceleri, bazı siyasi ve sosyal hareketler tarafından da benimsenmiş ve tartışılmıştır. Risale-i Nur hareketi, özellikle Orta Doğu’daki bazı Müslüman topluluklar arasında önemli bir etkiye sahiptir ve bu etkiler, çeşitli konferanslar, seminerler ve yayınlar aracılığıyla aktarılmaktadır. Suudi Arabistan’da Haremeyn Vakfı hizmetleri üstlenmektedir.

 

Afrika’da, Bediüzzaman Said Nursi’nin düşünceleri ve eserleri, özellikle İslam’ın modernleşme, bilim ve manevi değerler arasındaki dengesini tartışan çevrelerde ilgi görmektedir. Ancak Afrika’da Nursi’nin fikirlerinin yayılması, diğer bölgelerdeki kadar geniş çaplı olmamıştır. Bu yayılım genellikle Türkiye ile olan kültürel ve dini bağları güçlü olan Kuzey Afrika ülkelerinde ve bazı Sahra Altı ülkelerinde görülmektedir. Afrika’nın bir nevi iç çatışmalar içerisinde bulunması ve kıtanın geri bırakılmışlığı da başka bir sebeptir.

 

Kuzey Afrika: Fas, Cezayir, Tunus ve Mısır gibi ülkelerde, Nursi’nin fikirleri ve Risale-i Nur külliyatı üzerine akademik çalışmalar yapılmakta ve onun modern İslam dünyasına dair yorumları tartışılmaktadır. Kuzey Afrika’daki Müslüman entelektüeller, Nursi’nin Kur’an’ı modern dünyaya uygun şekilde tefsir etmesini ve manevi bakış açısını olumlu karşılayabilmektedirler.

 

Sahra Altı Afrika: Bazı bölgelerde, Nursi’nin eserleri, İslami eğitim kurumları ve sivil toplum kuruluşları aracılığıyla tanıtılmaktadır. Afrika’da genel olarak İslam’ın hızla yayılması, Bediüzzaman’ın eserlerinin de zamanla daha geniş kitlelere ulaşmasına olanak sağlayabilir.

 

Afrika’da Nursi’nin fikirleri, özellikle manevi rehberlik, ahlaki eğitim ve toplumsal dayanışma açısından yararlı görülmektedir. Ancak kıta genelinde bu etkiler henüz sınırlıdır ve daha çok yerel Müslüman topluluklar arasında yayılmaktadır. Mısır’da Sözler Prodüksiyon olarak Külliyatın neşriyat hizmeti yapılmaktadır.

 

 

Avrupa’da, Bediüzzaman Said Nursi’nin düşünceleri ve eserleri genellikle çeşitli akademik ve entelektüel çevrelerde ele alınıyor. Onun Risale-i Nur külliyatı, özellikle İslam düşüncesi, modernleşme ve manevi krizler üzerine etkileri açısından inceleniyor. Avrupa’daki bazı akademisyenler ve araştırmacılar, Said Nursi’nin çağdaş İslam dünyasıyla ilgili görüşlerini, moderniteyle ilişkisini ve özellikle Kur’an’ı yorumlama yöntemlerini tartışıyorlar. Ayrıca, Said Nursi’nin fikirlerinin Avrupa’daki bazı Müslüman topluluklar üzerindeki etkileri de gündeme gelebiliyor. Ancak, genel olarak bu konuda yapılan çalışmalar ve tartışmalar hâlâ sınırlı. Fakat bireysel araştırmalar neticesinde Risale-i Nurdan etkilenerek Müslüman olanların sayısı ya ısınamayacak kadar fazladır.

 

Risale-i Nur talebelerine düşen iki tane önemli görev vardır.

Birincisi: İslamiyet’e layık doğruluk ve doğruluğa layık İslamiyet’i temsil ve tebliğ edebilmek.

İkincisi: Risale-i Nur külliyatına perde olmadan doğrudan İslamiyet’i anlatabilmektir.

 

Bediüzzaman Said Nursi, Kur’an’ı Kerim’den almış olduğu dersleri bu zaman insanlarına Risale-i Nur Külliyatı ismiyle telif etmiştir. Yazıldığı dönem itibariyle sade bir dil özelliğindedir. Fakat bugün bizim öz Türkçe’den uzaklaşmalarımız sebebiyle bize yabancı bir eser gibi gelmektedir. Buna karşı şahsi okumaları daha bilinçli yapmak ve grup okumalarında kaliteli okumalar yapılması gerekmektedir.

 

Risale-i Nur külliyatı’nın etkisi her geçen gün daha da artmaktadır. Bunun temel sebebi doğrudan doğruya Kur’an’ı Kerim’den ders alınması neticesinde çıkartılan ders olduğunu düşünüyorum.

 

Selam ve dua ile

Muhammed Numan özel

 

www.nurnet.org

 

Uhuvvet Ezanında Kastamonu Mevlidi

Uhuvvet Ezanında Kastamonu Mevlidi

Aziz, Sıddık, Kardeşlerim! Sizin tesanüdünüze benim ziyade ehemmiyet verdiğimin sebebi yalnız bize ve Risale-i Nur’a menfaati için değil, belki tahkikî imanın dairesinde olmayan ve nokta-i istinada ve sarsılmayan bir cemaatin kat’î buldukları bir hakikata dayanmağa pek çok muhtaç bulunan avam-ı ehl-i iman için dalalet cereyanlarına karşı yılmaz, çekilmez, bozulmaz, aldatmaz bir merci’, bir mürşid, bir hüccet olmak cihetiyle sizin kuvvetli tesanüdünüzü gören kanaat eder ki; bir hakikat var, hiç bir şeye feda edilmez, ehl-i dalalete başını eğmez, mağlub olmaz diye kuvve-i maneviyesi ve imanı kuvvet bulur, ehl-i dünyaya ve sefahete iltihaktan kurtulur.”[1]

Aziz, Sıddık, Kardeşlerim! Madem âhiret için, hayır için, ibadet ve sevab için, iman ve Kur’an için Risale-i Nur ile bağlanmışsınız; elbette bu ağır şerait altında herbir saati yirmi saat ibadet hükmünde ve o yirmi saat ise Kur’an ve iman hizmetindeki mücahede-i maneviye haysiyetiyle yüz saat kadar kıymetdar ve yüz saat ise böyle herbiri yüz adam kadar ehemmiyetli olan hakikî mücahid kardeşler ile görüşmek ve akd-i uhuvvet etmek, kuvvet vermek ve almak ve teselli etmek ve müteselli olmak ve hakikî bir tesanüdle kudsî hizmete sebatkârane devam etmek ve güzel seciyelerinden istifade etmek ve Medreset-üz Zehra’nın şakirdliğine liyakat kazanmak için açılan bu imtihan meclisi olan şu Medrese-i Yusufiyede tayinini ve kaderce takdir edilen kısmetini almak ve mukadder rızkını yemek ve o yemekte sevab kazanmak için buraya gelmenize şükretmek lâzımdır. Bütün sıkıntılara karşı mezkûr faideleri düşünüp, sabır ve tahammülle mukabele etmek gerektir.”[2]

Üstad Bediüzzaman hazretleri Kur’an Şakirdleri olan Nur Talebelerinin uhuvvet, muhabbet, ittihad ve tesanüdüne çok önem vermektedir. Bu sebeple Nurun hizmet tarzlarını ders veren lahikalarda bu manalara dikkatleri çektiğini çok rahat görmekteyiz. Yaklaşık yirmi sene önce bu dikkatimi çekti dedim acaba uhuvvet, muhabbet, ittihad ve tesanüte dair yerleri derleme yapsam nasıl olur. O niyetle külliyatı bir defa daha okudum bu manaya bakan yerleri tesbit edip bir araya getirdim. Karşıma 700 sayfa kadar bir çalışma çıktı. Kendi imkânlarımla az sayıda yaptırıp dağıttım. Ve bu kadar hacimli bir çalışmayı görünce, hakikaten üstadım neredeyse külliyatın onda birini bu meseleye ayırmış dedim. Buna dair ilerde bir yazı nasip olur inşallah.

Risale-i Nur Talebeleri ve hizmetleri artık çoğalmış ve dal budak salmış haldedir. Senenin çeşitli tarihlerinde mevlitler vesilesiyle bir araya gelip tanışmak, kaynaşmak mümkün oluyor. Herkes aynı tarihte aynı yerde olunca adet insan zaman içinde bir seyahate çıkıyor jetlak yaşıyor.

Bu görüşmeler kâh okul zamanında beraber kaldığı arkadaşları kâh görüştüğü kimseler olunca insan bir tuhaf oluyor hakikaten.

İşte böyle mesrur zaman dilimlerinden birisi de Kastamonu Mevlidi. Ülkenin çeşitli yerlerinden Risale-i Nur Talebeleri manen akitleşerek Kastamonu’da buluştu. Okunan uhuvvet ezanına icabet ederek. Ama üzülerek ifade etmek isterim ki saf-ı evvel ağabeylerimizin vefatı sonrasında programlara icabet azaldı. Bu programlar birer uhuvvet buluşmasıdır. Şükürler olsun gelen gidenlerde trafik kazası duymadım. Eskilerde vefaatlı trafik kazaları da olmuştu.

Erken gelenlere kahvaltı ve sonrasında çay ikramı üstadımın Kastamonu’daki evinin yanındaki medresemizde oldu. Gelenler üstadımın odasını ziyaret etti. Saat 11.00 de mevlit programı başladı Nasrullah camiinde.[3]

Program NurSöz Youtube kanalında canlı olarak yayınlandı gelemeyen ve tekrar gelmek izlemek isteyenler: https://www.youtube.com/watch?v=PTQb6Xx0d7g

Kur’an-ı Kerim tilaveti, mevlit okuması ve Risale-i Nurdan müteferrik yerler okunması şeklinde program icra edildi. Mevlit sonrası ve öncesinde muhtelif illerden gelen Nur Talebeleri görüşüp kaynaştılar. Eski zamanları yâd ettiler. Uzun zamandır görüşmeyen kimselerin görüştüklerinde birbirine sarılmalarına şahit olmak da insana sürur veriyordu. Bizler de Yozgat’tan iştirak ettik programa. Üstadımın evinin yanında yemek ikramı sonrasında sohbet muhabbet ortamı devam ederken ayrılmak isteyenler ayrıldı.

Mevlitte; Envar Neşriyat, Risale-i Nur standı açmış, Mehmet Feyzi Ağabeyle alakalı Hasan Erdoğan’a ait bir kitap çalışması ve Reşha Vakfı’nın katılımcılara; Uhuvvet Risalesi, kalem, anahtarlık ve helva içeren hediyelerden oluşan ikram paketleri dağılımı da gerçekleşti.

Mehmet Feyzi Efendinin kabrine uğramayı da ihmal etmediler tabiki. Kastamonu’yu kaleden seyretmeyi de.

Kabristana giden yolda Kastamonu Kalesi altında medfun bulunan Şeyh Şabanı Veli Hazretleri de Nur Talebelerinin duraklarından birisiydi.

Tabiki Kastamonu’da birçok ziyaretgâh bulunmaktadır türbe olarak. Hepsini ziyaret için erken saatlerde orada olmak ve Kastamonu’yu iyi bilen birisinin mihmandarlığı gerekmektedir. Klasik Konak tarzı evlerinden oluşan eski Kastamonu ve dar sokaklarından dolaşmak insana huzur veriyor. Sarımsak satan yerler ve hediyelik eşya dükkanları ve benim sevdiği köy ekmeği kokan fırınlar arasında.

Başta Efendimiz iki cihan serveri Hz. Muhammed (asv) ve tüm Peygamber Efendilerimizin ve üstadımız Bediüzzaman Said Nursi ve üstadımızın üstadlarının ve bu islam davasındabizden önce hizmet etmiş kimselerin de ruhuna el fatiha.

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Şualar ( 320 )

[2] Şualar ( 311 )

[3] Osmanlı İmparatorluğu’nun Kastamonu’da inşa ettiği ilk anıtsal eserlerden biri olan Nasrullah Camii, Kastamonu’nun en önemli sembollerinden biridir. Kent merkezinde yer alan cami; meydanı, şadırvanı, köprüsü ve sonradan eklenen medresesi ile bir külliyedir. II. Bayezid döneminde 1506 yılında Nasrullah Kadı tarafından köprü ve şadırvan içindeki su havuzları ile birlikte yaptırılan cami, Kastamonu’nun Osmanlı döneminden kalma en büyük camisidir. Milli Şairimiz Akif de bu camide vaazlar vermiştir.

Kaynak: RisaleHaber

UHUVVET EZANINDA KASTAMONU MEVLİDİ

UHUVVET EZANINDA KASTAMONU MEVLİDİ

Aziz, Sıddık, Kardeşlerim! Sizin tesanüdünüze benim ziyade ehemmiyet verdiğimin sebebi yalnız bize ve Risale-i Nur’a menfaati için değil, belki tahkikî imanın dairesinde olmayan ve nokta-i istinada ve sarsılmayan bir cemaatin kat’î buldukları bir hakikata dayanmağa pek çok muhtaç bulunan avam-ı ehl-i iman için dalalet cereyanlarına karşı yılmaz, çekilmez, bozulmaz, aldatmaz bir merci’, bir mürşid, bir hüccet olmak cihetiyle sizin kuvvetli tesanüdünüzü gören kanaat eder ki; bir hakikat var, hiç bir şeye feda edilmez, ehl-i dalalete başını eğmez, mağlub olmaz diye kuvve-i maneviyesi ve imanı kuvvet bulur, ehl-i dünyaya ve sefahete iltihaktan kurtulur.”[1]

 

Aziz, Sıddık, Kardeşlerim! Madem âhiret için, hayır için, ibadet ve sevab için, iman ve Kur’an için Risale-i Nur ile bağlanmışsınız; elbette bu ağır şerait altında herbir saati yirmi saat ibadet hükmünde ve o yirmi saat ise Kur’an ve iman hizmetindeki mücahede-i maneviye haysiyetiyle yüz saat kadar kıymetdar ve yüz saat ise böyle herbiri yüz adam kadar ehemmiyetli olan hakikî mücahid kardeşler ile görüşmek ve akd-i uhuvvet etmek, kuvvet vermek ve almak ve teselli etmek ve müteselli olmak ve hakikî bir tesanüdle kudsî hizmete sebatkârane devam etmek ve güzel seciyelerinden istifade etmek ve Medreset-üz Zehra’nın şakirdliğine liyakat kazanmak için açılan bu imtihan meclisi olan şu Medrese-i Yusufiyede tayinini ve kaderce takdir edilen kısmetini almak ve mukadder rızkını yemek ve o yemekte sevab kazanmak için buraya gelmenize şükretmek lâzımdır. Bütün sıkıntılara karşı mezkûr faideleri düşünüp, sabır ve tahammülle mukabele etmek gerektir.”[2]

Üstad Bediüzzaman hazretleri Kur’an Şakirdleri olan Nur Talebelerinin uhuvvet, muhabbet, ittihad ve tesanüdüne çok önem vermektedir. Bu sebeple Nurun hizmet tarzlarını ders veren lahikalarda bu manalara dikkatleri çektiğini çok rahat görmekteyiz. Yaklaşık yirmi sene önce bu dikkatimi çekti dedim acaba uhuvvet, muhabbet, ittihad ve tesanüte dair yerleri derleme yapsam nasıl olur. O niyetle külliyatı bir defa daha okudum bu manaya bakan yerleri tesbit edip bir araya getirdim. Karşıma 700 sayfa kadar bir çalışma çıktı. Kendi imkânlarımla az sayıda yaptırıp dağıttım. Ve bu kadar hacimli bir çalışmayı görünce, hakikaten üstadım neredeyse külliyatın onda birini bu meseleye ayırmış dedim. Buna dair ilerde bir yazı nasip olur inşallah.

Risale-i Nur Talebeleri ve hizmetleri artık çoğalmış ve dal budak salmış haldedir. Senenin çeşitli tarihlerinde mevlitler vesilesiyle bir araya gelip tanışmak, kaynaşmak mümkün oluyor. Herkes aynı tarihte aynı yerde olunca adet insan zaman içinde bir seyahate çıkıyor jetlak yaşıyor.

Bu görüşmeler kâh okul zamanında beraber kaldığı arkadaşları kâh görüştüğü kimseler olunca insan bir tuhaf oluyor hakikaten.

İşte böyle mesrur zaman dilimlerinden birisi de Kastamonu Mevlidi.. Ülkenin çeşitli yerlerinden Risale-i Nur Talebeleri manen akitleşerek Kastamonu’da buluştu. Okunan uhuvvet ezanına icabet ederek.. Ama üzülerek ifade etmek isterim ki saf-ı evvel ağabeylerimizin vefatı sonrasında programlara icabet azaldı. Bu programlar birer uhuvvet buluşmasıdır. Şükürler olsun gelen gidenlerde trafik kazası duymadım. Eskilerde vefaatlı trafik kazaları da olmuştu.

Erken gelenlere kahvaltı ve sonrasında çay ikramı üstadımın Kastamonu’daki evinin yanındaki medresemizde oldu. Gelenler üstadımın odasını ziyaret etti. Saat 11.00 de mevlit programı başladı Nasrullah camiinde.[3]

Program NurSöz Youtube kanalında canlı olarak yayınlandı gelemeyen ve tekrar gelmek izlemek isteyenler için.

İzlemek için: https://www.youtube.com/watch?v=PTQb6Xx0d7g

Kur’an-ı Kerim tilaveti, mevlit okuması ve Risale-i Nurdan müteferrik yerler okunması şeklinde program icra edildi. Mevlit sonrası ve öncesinde muhtelif illerden gelen Nur Talebeleri görüşüp kaynaştılar. Eski zamanları yâd ettiler. Uzun zamandır görüşmeyen kimselerin görüştüklerinde birbirine sarılmalarına şahit olmak da insana sürur veriyordu. Bizler de Yozgat’tan iştirak ettik programa. Üstadımın evinin yanında yemek ikramı sonrasında sohbet muhabbet ortamı devam ederken ayrılmak isteyenler ayrıldı.

Mevlitte; Envar Neşriyat, Risale-i Nur standı açmış, Mehmet Feyzi Ağabeyle alakalı Hasan Erdoğan’a ait bir kitap çalışması ve Reşha Vakfı’nın katılımcılara; Uhuvvet Risalesi, kalem, anahtarlık ve helva içeren hediyelerden oluşan ikram paketleri dağılımı da gerçekleşti.

Mehmet Feyzi Efendinin kabrine uğramayı da ihmal etmediler tabiki. Kastamonu’yu kaleden seyretmeyi de..

Kabristana giden yolda Kastamonu Kalesi altında medfun bulunan Şeyh Şabanı Veli Hazretleri de Nur Talebelerinin duraklarından birisiydi.

Tabiki Kastamonu’da birçok ziyaretgâh bulunmaktadır türbe olarak. Hepsini ziyaret için erken saatlerde orada olmak ve Kastamonu’yu iyi bilen birisinin mihmandarlığı gerekmektedir. Klasik Konak tarzı evlerinden oluşan eski Kastamonu ve dar sokaklarından dolaşmak insana huzur veriyor. Sarımsak satan yerler ve hediyelik eşya dükkanları ve benim sevdiğim köy ekmeği kokan fırınlar arasında..

Başta Efendimiz iki cihan serveri Hz. Muhammed (asv) ve tüm Peygamber Efendilerimizin ve üstadımız Bediüzzaman Said Nursi ve üstadımızın üstadlarının ve bu islam davasında bizden önce hizmet etmiş kimselerin de ruhuna el fatiha..

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

2024 Programına ait Fotograflar NurSöz YouTube kanalına aittir.

 

Eski Mevlitlerden fotoğraflar:

[1] Şualar ( 320 )

[2] Şualar ( 311 )

[3] Osmanlı İmparatorluğu‘nun Kastamonu’da inşa ettiği ilk anıtsal eserlerden biri olan Nasrullah Camii, Kastamonu’nun en önemli sembollerinden biridir. Kent merkezinde yer alan cami; meydanı, şadırvanı, köprüsü ve sonradan eklenen medresesi ile bir külliyedir. II. Bayezid döneminde 1506 yılında Nasrullah Kadı tarafından köprü ve şadırvan içindeki su havuzları ile birlikte yaptırılan cami, Kastamonu’nun Osmanlı döneminden kalma en büyük camisidir. Milli Şairimiz Akif de bu camide vaazlar vermiştir.

Said Nursi’nin verdiği icazetnameye Diyanet’ten resmi onay

Said Nursi’nin verdiği icazetnameye Diyanet’ten resmi onay

Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin kardeşi Abdülmecid’e verdiği icazetnamenin eksik parçası da bulundu

Araştırmacı-Yazar Ahmet Demir’in paylaştığı yeni belgenin arkasında Müftülüğün onayı ve resmi mührü dikkat çekti.

Demir, belgeyi şu bilgilerle paylaştı:

“Bediüzzaman Said-i Nursî’nin tüm giderlerini kendisinin karşıladığı, eğitim müfredatını da Şark Medreselerinden aldığı Horhor Medresesinden mezun ettiği kardeşi Abdülmecid Efendiye verdiği İcazetnamenin ön ve arka sayfasını beraber paylaşıyorum. Bu nüshayı bana gönderen hemşerim Mahmut Polat‘a teşekkür ederek Arapça icazetnamenin Türkçe çevirisini de ekliyorum.”

İcazetnamenin arkasında yer alan resmi yazı şöyle:

“Bu mühür Bediüzzaman Said’in mührü olduğu ve şu icazet Abdülmecid’e ait olduğu tasidk olunur.

8/7/1946
Ürgüp Müftüsü
Mühür ve imza”

BEDİÜZZAMAN’IN VERDİĞİ İCAZETNAME

“Bismillahirahmanirrahim,

Elhamdülillahi Rabbi’l âlemin. Vesselatu vesselamu ala Resulihi Seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain. Emma ba’d.

Küçük kardeşim, Mirza oğlu Abdülmecid, benim yanımda alet ilimleri ve akli ilimleri okuyup ders aldı. Ve memleketimizde ülemânın âdeti vechiyle okunan ve okutulan bütün kitap ve nüshaları bitirdi.

 

Vakta ki ben onun istidat ve zekâsına baktım ve onun malumat ve mahfûzatını teftiş ettim. Ve onun tedris ve Ta’lîmde iktidarını tecrübe eyledim. Onun tedris vazifesindeki liyakati bana tebeyyün eyledi. Ve ilmi irşaddaki malumatının kifayeti bana göründü. Ben de Üstazların talebelerine verdiği tarzda ona icazet verdim.

Medresede okunan ders ve ilimleri belli bir zamanda bitirerek ders vermeye liyakat kazandı. Ondan dolayı ona icazet verdim. Nasıl ki aynı tarzda üstadım ve efendim Muhammed Celali (rahmetullahi aleyh) bana icazet vermiştir. O da kendi üstadı ve efendisi ilim ve irşadının faydası umûmî olan ve kalbi selim sahibi Şeyh Seyyid Fehim, kuddise sirruh’tan icazet almıştır.

O da kendi üstadı olan, devrinin Âlimlerinin üstünü ve asrının fuzalasından olan Şeyh Ubeydullah Şemdinani’den ders almıştır.

Şeyh Ubeydullah Şemdinani ise, Mevlânâ Hâlid-i Bağdadi’nin Halîfesi Şeyh Tahay-ı Nehrî’den icazet almıştır.

Onun ilim silsilesi ise, büyük Âlimler ve faziletli kimseler şeklinde ta İmâm Gazali’ye kadar devam eder. İmâm Gazali’ye ise hem zahir hem batın irşadlarda büyük ülemâ ve sadat-ı kiram tarafından icaze verilmiş. Bu silsile devam ede ede, ta on iki İmâmdan biri olan İmâm Cafer-i Sadık’a kadar gidiyor (Radiyallahu anhüm). O ise, manen ve batınen Emirel Müminin İmâm Ali bin Ebi Talib (R.A)’den icazet almıştır.

Ve yine zamanın Âlimi ve asrının kandili olan Şeyh Fethullah Es-Siirdi bana icazet vermiştir. O ise, kendi babası Ömer es-Siirdi’den icazet almıştır.

O ise, büyük dedesi Molla Halil Siirdi’den okumuştur. Molla Halil’in icazet silsilesi ise gide gide ta meşhur âllame Sadeddîn-i Taftezani’ye ulaşıyor. Sadeddîn-i Taftezani’nin icazeti Fahreddîn-i Razi’ye ulaşıyor. Bu silsile ise oradan Emirel müminin İmâm Ali bin Ebu Talib’e kadar gidiyor.

Üstadlarımın bana icazet vermeleri gibi ben de kardeşime icazet verdim. Tedris vazifesinde ondan razı oldum, üstadlarımın benden razı olmaları gibi.

Ya Rabbi! Onu muvaffak et ve dinde fakih kıl. Onun ilminin menfaatini umûmî yap. Dini ve dünyevi afetlerden onu selamette kıl. Onu ve bizi sırat-ı müstakime hidayet eyle.”

Kaynak: RisaleHaber 

www.NurNet.org