Kategori arşivi: Haberler

Türkiye’de Sosyal Medya Kullanımına Sınır Geldi

Türkiye’de Sosyal Medya Kullanımına Sınır Geldi

Dünya genelinde yaygınlaşmaya başlayan bir uygulamaya Türkiye de katıldı. Bilinçsiz sosyal medya kullanımına kısıtlama geldi. Buna öncelikle 15 yaş altı “çocuk” kullanıcılar takıldı.

Türkiye’de 15 yaş altı sosyal medya kullanımı sınırlandırılması, çocuklarımızı dijital dünyanın risklerinden korumak için atılmış önemli bir adımdır.

Dijital denge uygulamalarına baktığımız zaman insanların saatleri sosyal medyanın karşısında âdetâ akıp gidiyor. Bu akışın bilinçli olması ve sosyal medya gibi internet hizmetlerinin sağlıklı olarak kullanılması faydalı çeşitlerde zaman tüketilmesi elbette ki insanın ruh sağlığı içinde çok önemlidir.

Bu düzenlemeyi Kur’an-ı Kerim, hadis-i şerifler ve İslami kaynaklar ışığında değerlendirdiğimizde, ebeveynlerin ve toplumun çocukları manevi ve ahlâkî tehlikelerden koruma sorumluluğu açıkça vurgulanır.

Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah âyette şöyle buyurur:

“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.”[1]

Bu âyet, ebeveynlere sadece kendilerini değil, çoluk çocuklarını cehennem ateşinden (manevi ve ahlaki helak) koruma emri verir. Cehennem kelimesini sadece ahirette düşünmemek gerekli. Bu dünyada da Cennet ve Cehennem’in manevî karşılıkları elbetteki var.

Sosyal medya, özellikle 15 yaş altı çocuklar için siber zorbalık, uygunsuz içerik, müstehcenlik, madde bağımlılığı, dijital bağımlılık ve ahlâkî dejenerasyon gibi riskler taşıyor.

Bu düzenleme, âyetin ruhuna uygun olarak çocukların manevi ateşten korunmasına katkı sağlar.

Ebeveynler, platformların yaş doğrulama zorunluluğu sayesinde bu sorumluluğu daha kolay yerine getirebilir.

Başka bir âyet: “Çocuklarınızı fakirlik korkusuyla öldürmeyin. Onları biz rızıklandırırız.”[2]

Bu, çocukların sadece fiziksel değil, rûhî ve zihinsel olarak da korunmasını emreder.

Ekran bağımlılığı, dikkat dağınıklığı (DEHB), uyku bozukluğu ve düşük özsaygı gibi sorunlarla çocukların gelişimini baltalarken, bu tür sınırlamalar koruyucu bir kalkan görevi görür. Bir ebeveyn ve işimiz gereği çocuklarla içiçe olmam bunları gözlememe imkân sağlıyor.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurur:

“Hiçbir baba, çocuğuna güzel terbiyeden (edeb) daha kıymetli bir bağışta bulunmamıştır.”[3]

Güzel terbiye, çocukları zararlı alışkanlıklardan ve fitnelerden uzak tutmayı içerir.

Sosyal medya, özellikle küçük yaşlarda fitne fesat ortamlarına kapı açmaktadır. Bunları sınırlandırmak veya kullanmamak en sağlıklı olan tercihtir.

“Fitne zamanında yerinde oturan, ayakta durandan; ayakta duran, yürüyenden; yürüyen, koşandan daha hayırlıdır. Fitneye maruz kalan kimse ondan uzak dursun.”[4]

Dijital dünya, özellikle çocuklarda bu tür manevi fitneleri yaygınlaştırıyor. 15 yaş altı yasağı, çocukların bu fitneden uzak tutulması adına devlet eliyle alınmış bir tedbirdir.

“Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra anne-babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar.”[5] (Buhârî, Tefsîr, Rum; Müslim, Kader)

Çocuklar temiz fıtratla doğar; ebeveynlerin görevi bu fıtratı bozulmaktan korumaktır. Sosyal medya algoritmaları, çocuklar için zararlı içerikleri kolayca sunarken, bu sınırlama fıtratın korunmasına yardımcı olur.

Burada sosyal medyayı şu şekilde ele alabiliriz sosyal medya çocuklara İslam fıkrasından uzaklaştırarak onları Yahudi Hristiyan veya mecusi kültürüne ait olan şeyleri empoze ederek İslamiyetten uzaklaştırıyor ve kültürel yozlaşmaya payda oluyor.

Efendimiz (asv) ayrıca buyurur:

“Hepiniz birer çobansınız ve sürünüzden sorumlusunuz. Ailenizden sorumlu olan, sürüsünü Cehennem’den korumalıdır.”[6]

Bu sorumluluk, bugün dijital tehlikelere karşı yaş sınırlaması gibi önlemlerle desteklenir.

Modern teknolojinin getirdiği cazibeler karşısında, çocukların manevi zevk ile donatılması gerekmektedir. Ruhu Kur’an ve sünnet nuruyla fazla nurlanamayan çocuklar kendilerine sanal dünyanın hız ve hızı içerisinde yorulmaya bırakıyor onun karşısında kimlik karmaşası yaşayan bulunduğu konumu doğru tespit edemeyen ve daha doğru yanlışı ayırt edemeyecek yaşta bulunan bu çocuklar manevi olarak yozlaştırılarak karşımıza çok uygunsuz durumlarda çıkıyor.

Risale-i Nur’un çocuklara okunması ve evlerin “küçük Medrese-i Nuriye”ye[7] çevrilmesi tavsiyesi, dijital bağımlılığa karşı gerçek bir alternatif sunar: gerçek iman ve ahlak eğitimi şarttır.

Üstad, çocukları cebirle değil, heveslerini okşayarak ve güzel örnekle terbiye etmeyi tavsiye eder. Bu düzenleme, ebeveynlere daha fazla fırsat vererek bu terbiyeyi yapma imkanı tanır. Çocukları sanal alemin boşluğuna kucağına bırakmak yerine çocuklarımızla ailemizle çeşitli faaliyetler yaparak piknikler okumalar geziler çeşitli sportif faaliyetler çocuklarımıza maddi ve manevi rehberler olmaya çalışmalıyız.

15 yaş altı sosyal medya sınırlaması, İslam’ın çocukları korumak, güzel terbiye etmek ve manevi ateşten sakındırmak emirleriyle uyumludur. Devlet bu adımı atarken, asıl yük ebeveynlerdedir:

– Kendi ekran kullanımımıza dikkat edelim (çocuklar bizi örnek alır).

– Alternatif aktiviteleri (spor, kitap, doğa, Risale-i Nur okumaları, aile sohbetleri) teşvik edelim.

– Çocuklarımızla açık iletişim kurup, dijital dünyanın hem nimet hem imtihan olduğunu anlatalım.

– Çocuklarımızın sadece karnını doyurmakla kalmayıp ruhunu ve kalbini de beslemeye gayret edelim.

– Unutulmamalı ki bu kısıtlama sadece çocuklarla sınırlı tutulmamalı Her insanın sosyal medya hesabı e-devlet’ten doğrulanarak hem sayısal olarak kısıtlanmalı hem de sahte hesapların önüne geçirmeli.

“Mallarınız ve çocuklarınız ancak birer imtihandır.”[8] Âyeti uyarınca, bu imtihanı kazanmak için bilinçli olmalıyız.

Bu düzenlemeyi desteklemele beraber uygulanabilirliğini arttırmak için gerekli olan şeyler de yapılmalı. Ve aile içinde uygulamak, hem dünyevi hem uhrevi saadetimiz için önemlidir. Allah hepimizi ve hassâten çocuklarımızı her türlü fitneden korusun. Âmin.

Aşırı Paylaşımın Gölgesinde Sosyal Çöküş: DEHB, Anksiyete ve Sos-Yal(ın) Medyanın Yalnızlığı

https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-asiri-paylasimin-golgesinde-sosyal-cokus-dehb-anksiyete-ve-sos-28408yy.htm

Anksiyate ve Risale-i Nur

https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-anksiyate-ve-risale-i-nur-26604yy.htm

Sos-Yal(ın) medya

https://www.risalehaber.com/sos-yalin-medya-18180yy.htm

Selâm ve duâ ile.

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Tahrim Suresi (6)

[2] İsra Suresi (31)

[3] Tirmizî, Birr ve Sıla (33)

[4] Sahihu’l-Buhari VIII (92)

[5] Buhârî, Cenâiz 92; Tirmizî, Kader 5)

[6] Buhârî, Cum`a (11)

[7] Emirdağ Lâhikası-2 (115, 231)

[8] Teğabün (15)

Kaynak: RisaleHaber

NurNet

Veliler Diyarında Bir Kuzey Işığı: Veli Işık Kalyoncu

Veliler Diyarında Bir Kuzey Işığı: Veli Işık Kalyoncu

Bu yazıdaki bilgiler “Ağabeyler Anlatıyor” ve “Son Şahitler” isimli hâtıra kitaplarından yararlanılmıştır.

Sessiz bir hizmet ömrü, sadakatle geçen bir hayat ve iman hizmetine adanmış yılların ardından ebedî âleme irtihal eden bir Nur talebesi.

Risale-i Nur hizmetinin çileli fakat bereketli yıllarına şahitlik eden bir ömür… Sessiz fakat sadakatli bir hizmet insanı.

Bazı insanlar vardır ki hayatları sessiz geçer; fakat o sessizliğin içinde büyük bir sadakat, derin bir hizmet ve sarsılmaz bir iman saklıdır. Onlar gürültüyle değil, samimiyetle yaşarlar. Gösterişle değil, ihlâsla hizmet ederler. Veli Işık Kalyoncu da böyle bir hayatın sahibiydi. O, bir devrin iman mücadelesine şahitlik eden, Risale-i Nur hizmetinin çileli fakat bereketli yıllarında yetişen bir neslin temsilcilerindendi. Gösterişi, alayiş ve nümayişi sevmeyen bir kahraman. Uzun bir ömrün ardından bugün Hakk’ın rahmetine kavuştu. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.

1936 yılında Kastamonu’nun Tosya ilçesinde dünyaya gelen Veli Işık Kalyoncu, çocukluk yıllarını iman hizmetlerinin baskılar altında yürütüldüğü bir devrede geçirdi.

O yıllarda Risale-i Nur talebeleri sürgünlerle, mahkemelerle ve hapishanelerle imtihan ediliyordu. Henüz küçük yaşlarda bu hadiselerin gölgesinde büyüdü.

Nur talebelerinin yaşadığı sıkıntılar ve hapishanelere gönderilişleri onun zihninde derin izler bıraktı. Böylece daha çocuk yaşta iman hizmetinin çilesine uzaktan şahit oldu. Ruhu âdetâ nura pervane gibi olmuştu.

Gençlik yıllarında Kastamonu’da tahsil görürken hayatında yeni bir kapı açıldı. Bediüzzaman Said Nursî’nin yakın talebelerinden Mehmed Feyzi Efendi ile tanıştı. Bu tanışma, onun Risale-i Nur’la tanışmasının da başlangıcı oldu. Zaten ruhu da buna müştaktı. Feyzi Efendi’nin derslerinde bulunarak Risaleleri okumaya başladı. Kastamonu’nun hatıralarla dolu Karadağ’ında yapılan sohbetler ve dersler onun gönlünde silinmez izler bıraktı. Tıpkı “Bize Hâlıkımızı anlat” diye gelen diğer gençler gibi. Artık Kuzey ışıklarından bir ışık daha çıkıyordu.

1957 yılında yüksek tahsil için Ankara’ya gitti ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğrenim görmeye başladı.

Bu yıllar, Risale-i Nur’un teksir nüshalarından matbaa baskılarına doğru ilerlediği önemli bir döneme rastlıyordu.

Veli Işık Kalyoncu da bu hizmetin içinde yer aldı. Basılacak risalelerin tashihinde, sayfaların hazırlanmasında ve matbaaya ulaştırılmasında gayret gösterdi. Bu çalışmalar, Risale-i Nur’un daha geniş kitlelere ulaşmasına vesile olan mühim hizmetler arasındaydı. Ankara’da Risale-i Nur Külliyatı’nın ilk resmi baskılarını M. Said Özdemir, Atıf Ural, Mustafa Türkmenoğlu ve hizmet arkadaşları tarafından İhlas Nur Neşriyat bünyesinde yapılmaktaydı.[1]

Bu dönemde Bediüzzaman Said Nursî ile görüşme imkânı da buldu. Isparta’da yapılan bir ziyarette basılmak üzere hazırlanan risale formalarını Üstâd’a götürerek onun sohbetinde bulunma bahtiyarlığına erişti. Bu hatıra, onun hayatında unutulmaz bir yer tuttu.

1961 yılında İlahiyat Fakültesi’nden mezun olduktan sonra öğretmenlik mesleğine başladı. Balıkesir, Adana ve Bursa gibi şehirlerde uzun yıllar görev yaptı. İmam Hatip okullarında ve liselerde din dersleri vererek pek çok talebenin yetişmesine katkıda bulundu. Onun öğretmenliği yalnız bir meslek değil, aynı zamanda bir irşad ve hizmet anlayışıydı. Talebelerine yalnız bilgi değil, aynı zamanda iman şuuru kazandırmaya gayret etti.

1980 yılında Türkiye’nin çalkantılı dönemlerinden birinde bulunduğu dershaneye yapılan baskın sebebiyle gözaltına alındı ve bir süre tutuklu kaldı. Ancak bu hadiseler onun hizmet azmini kırmadı. Daha sonra görevine devam ederek eğitim ve hizmet hayatını sürdürdü. Çünkü biliyordu ki; “Bir tek adam seninle hidayete gelse, sahra dolusu kırmızı koyun, keçilerden daha hayırlıdır.”[2]

1989 yılında emekli oldu ve hayatının sonraki yıllarını Bursa’da geçirdi. Bu yıllarda hatıralarıyla Risale-i Nur hizmetinin ilk dönemlerine ışık tutan önemli isimlerden biri oldu. Onun anlattıkları, o zor yılların samimiyetini ve fedakârlığını gösteren canlı birer şahitlik niteliği taşıdı.

Böyle hizmet ehli insanların ardından Risale-i Nur’un ifade ettiği şu hakikatler kalbe teselli verir:

“Ölüm, idam değil, firak değil belki hayat-ı ebediyenin mukaddemesidir, mebdeidir ve vazife-i hayat külfetinden bir paydostur, bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Berzah âlemine göçmüş kafile-i ahbaba kavuşmaktır.”[3]

Yani ölüm, iman ehli için bir yokluk değil; vazifesini tamamlayan bir asker gibi terhis olup ebedî hayata geçiştir.

Üstâd Bediüzzaman’ın hizmet ehli hakkında söylediği şu ölçü de böyle hayatların kıymetini hatırlatır:

‘Bu zamanda en büyük bir ihsan, bir vazife, imanı kurtarmaktır, başkaların imanına kuvvet verecek bir surette çalışmaktır.”[4]

“Vazifemiz ihlas ile iman ve Kur’ana hizmet etmektir. Amma bizi muvaffak etmek ve halka kabul ettirmek ve muarızları kaçırmak ise, o vazife-i İlahiyedir. Biz buna karışmayacağız.”[5]

“Meşakkat derecesinde sevabın ziyadeleşmesi cihetinde, bu şiddetli hale şükretmeliyiz.

Vazifemiz olan hizmet-i imaniyeyi ihlasla yapmağa çalışmalı; vazife-i İlahiye olan muvaffakıyet ve hayırlı neticeleri vermek cihetine karışmamalıyız.

خَيْرُ الْاُمُورِ اَحْمَزُهَا deyip bu çilehanedeki sıkıntılara sabır içinde şükretmeliyiz.”[6]

Bu hakikatler gösteriyor ki iman ve hizmet yolunda geçen bir ömür zayi olmaz. Dünya bir vazife meydanıdır. İnsan vazifesini tamamladığında ise ebedî âleme çağrılır. Kendinden sonra namı ve hizmeti kalır. Sadaka-i câriyesi işlemeye devam eder.

“Ölüm gelse, bir ruhu alır.

Sırr-ı uhuvvet-i hakikiye ile rıza-yı İlahî yolunda, âhirete müteallik işlerde, kardeşleri adedince ruhları olduğundan biri ölse, “Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar; zira o ruhlar her vakit sevapları bana kazandırmakla manevî bir hayatı idame ettiklerinden ben ölmüyorum.” diyerek, ölümü gülerek karşılar.

“Ve o ruhlar vasıtasıyla sevab cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum.” der, rahatla yatar.”[7]

Veli Işık Kalyoncu da böyle bir hizmet ömrünün ardından ebedî âleme irtihal etti. Merhum ve Muazzez Ağabey’im Mustafa Sungur’un vefatında yaptığı o nutku halen aklımda. Cemaati teskin etmek için ne muazzamdı. Kalyoncu Ağabeyim de kendi çapında ardında gösterişsiz fakat bereketli bir hizmet, samimi hatıralar ve sadakat dolu bir ömür bıraktı. Adam kıtlığı olan zamanlarda var olan adamdır.

Hizmet insanlarının hayatı çoğu zaman manşetlere konu olmaz; fakat onların sadakatle yürüdükleri yol, nice gönüllerin imanına kuvvet verir. Onlar gittiklerinde ise geride bıraktıkları hatıralar, âdetâ hizmetin sessiz şahitleri olarak kalır. Bizlere düşen ise onların hizmet yolunu hatırlamak, yaşatmak ve dualarla desteklemektir. Elhamdülillah ki bu hatıraları vaktiyle kaydeden ağabeylerimiz olmuş bizlere de bu hâtıralar bir nevi yol rehberi güzel bir misal olmuş.

Cenâb-ı Hak kendisine rahmet eylesin. Mekânını cennet, makamını âli eylesin. Geride kalanlara sabr-ı cemil ihsan eylesin.

Bu yazı münasebetiyle Veli Işık Kalyoncu Ağabey başta olmak üzere ahirete irtihâl eden tamam ağabeylerimizin ruhuna el-Fatiha..

Selâm ve duâ ile.

Muhammed Numan ÖZEL

[1] İhlas Nur Neşriyat günümüzde âdetâ Üstâd’dan emanet olarak hizmet vermeye devam etmektedir.

[2] Buhâri, 3. 57 / Şualar (336)

[3] Lemalar (232)

[4] Tarihçe-i Hayat (482)

[5] Emirdağ Lâhikası-2 (55)

[6] Şualar (482)

[7] Lemalar (161)

Kaynak: RisaleHaber

 

NurNet

Mu’cizat-ı Ahmediye eseri Kürdce olarak neşredildi.

Risale-i Nur Külliyatı’nın sesi gürleşiyor. Sözler Neşriyat tarafından Mu’cizat-ı Ahmediye eseri Kürdce olarak neşredildi.

📘 Mucizat-ı Ahmediye (asm)

Mucizat-ı Ahmediye, Bediüzzaman Said Nursi’nin kaleme aldığı ve Risale-i Nur Külliyatı içinde yer alan çok mühim bir risaledir. Bu eser, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (asm) mucizelerini aklî ve naklî delillerle ele alır.

📖 Külliyat İçindeki Yeri

Mucizat-ı Ahmediye, On Dokuzuncu Mektup olarak geçer. Bu mektup, doğrudan doğruya Peygamberimizin (asm) nübüvvetini ve mucizelerini ispat etmeye yöneliktir.

🎯 Eserin Amacı

Eserin temel maksadı:

  • Hz. Muhammed’in (asm) peygamberliğinin hak olduğunu göstermek

  • Onun mucizelerinin tarihî rivayetlere dayanan güçlü deliller olduğunu ortaya koymak

  • İman hakikatlerini akla yaklaştırmak

Bediüzzaman burada yalnızca rivayet nakletmez; rivayetlerin güvenilirliğini, çoklu nakil (tevatür) kuvvetini ve ümmetin ittifakını da delil olarak gösterir.

🌟 İçeriğinde Neler Var?

Eserde şu başlıca mucize türleri işlenir:

  1. Kur’ân mucizesi (en büyük ve daimî mucize)

  2. Ayın ikiye yarılması (Şakk-ı Kamer)

  3. Parmaklarından su akması

  4. Ağaçların ve taşların konuşması

  5. Geleceğe dair verdiği haberler

  6. Az yemeğin çoğalması

  7. Hayvanlarla ilgili mucizeler

Bediüzzaman, bu mucizelerin büyük kısmının mütevatir derecesinde rivayet edildiğini vurgular.

🧠 Metodolojisi

Eserde dikkat çeken özellikler:

  • Akıl ile nakli birlikte kullanması

  • Tarihî hadis rivayet zincirlerine dikkat çekmesi

  • Şüpheleri önceden tahmin edip cevaplandırması

  • İmanî meseleleri mantık örgüsü içinde işlemesi

Bediüzzaman’ın ifadesiyle:

“Bir tek mucize değil, belki bin mucize ile nübüvvetini ispat eden bir Zât’tır.”

🌿 Üslûbu

Üslup, hem ilmî hem de imanîdir.
Duygusal hamasetten ziyade delil merkezlidir.
Bu yönüyle eser, klasik siyer anlatılarından farklı olarak daha sistematik bir savunma niteliği taşır.

📌 Önemi

  • Peygamberimizin mucizelerini derli toplu bir şekilde sunan nadir risalelerdendir.

  • Modern dönemde şüpheciliğe karşı yazılmış güçlü bir iman müdafaasıdır.

  • Nübüvvet bahsini aklî zemine oturtması açısından önemlidir.

RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI’NDAN – MUCİZAT-I AHMEDİYYE  RİSALESİ – KÜRTÇE
CİLT     : KARTON KAPAK
EBAT    : ORTA BOY (13,5 x 19 cm)
KAĞIT  : 1. HAMUR

BASKI  : TEK RENK

SAYFA  : 100 SAYFA

Gazze Mektebi: İnsanlığın Vicdan ve Direniş Okulu

Gazze Mektebi: İnsanlığın Vicdan ve Direniş Okulu

Sabırla Diren, İzzetle Yüksel, Tevâzû ile Tekâmül

Gazze, bir coğrafyadan çok daha fazlası; âdetâ insanlığa sabır, izzet ve direniş öğreten bir mektep. Yıkılan evler, bombalanan okullar, yitip giden canlar arasında Gazze..

Bize yalnızca acının değil, aynı zamanda umudun, kararlılığın ve insan olmanın ne demek olduğunu anlatıyor. Bu mektebin kapılarından içeri girenler, zulmün karanlığına karşı imanla aydınlanan bir yol buluyor. Peki, Gazze mektebinden almamız gereken dersler neler?

Sabır ve Sumud: Direnişin Ruhu

Gazze halkı, yarım asrı aşmış süreçte işgal, abluka ve bombardıman karşısında “sumud” denilen o eşsiz sabır ve dirençle ayakta. Evleri yıkılsa da ruhları dimdik; hastaneler, okullar hedef alınsa da umutları sönmüyor. Âdetâ Kur’an ve Sünnet’ten “El-Emel, Yeis ve ümit” dersini alarak gaye-i hayâl sahibi olmuş gibiler. Bu, bize zulmün karşısında eğilmemeyi, her ne pahasına olursa olsun onurlu bir duruş sergilemeyi öğretiyor.

Gazze, sabrın yalnızca katlanmak değil, aynı zamanda mücadele etmek olduğunu gösteriyor. Sadece kınamak değil, duruş sergilemek, tavır takınmak, eldeki imkanları son raddesine kadar kullanmak ve neticeyle değil mücahedeyle mükellefiyeti hatırlatıyor.

İzzet ve Cihad: Namlunun Ucundaki Cennet

Kassam mücahitlerinin direnişi, İslâmiyet’in izzet anlayışını ete kemiğe büründürüyor. Onlar, izzetsiz bir yaşama razı olmaktansa, izzetle ölmeyi tercih edenlerin yolunu aydınlatıyor.

Bediüzzaman Hazretlerinin “izzetle mevti, zilletle hayata tercih edenlerdeniz.”[1] sözü mücahitlerde ma’kes buluyor.

Gazze, cihadın yalnızca savaş meydanında değil, kalpte, zihinde ve hayatta her an sürdürülen bir mücadele olduğunu hatırlatıyor.

Bu mektep, bize Allah’ın dâvâsı için fedakârlığın ve cesâretin ne anlama geldiğini öğretiyor.

Eğitim: Kimliğin ve Geleceğin Kalesi

Gazze’de okullar bombalanıyor, üniversiteler yerle bir ediliyor. Ama Gazze halkı, eğitimi bir direniş biçimi olarak görüyor. Yıkıntılar arasında ders işleyen öğretmenler, çadırlarda öğrenmeye devam eden çocuklar, kimliğin ve geleceğin korunmasının ne kadar hayâtî olduğunu gösteriyor. Eğitim, Gazze’de yalnızca bir hak değil, aynı zamanda bir silah; sumud ruhunun yeniden inşâ edildiği bir alan. Bu, bize bilgiye ve kültüre sahip çıkmanın direnişin ayrılmaz bir parçası olduğunu öğretiyor. Ama öyle ama böyle hayat mektebi’nde eğitim devam ediyor.

Ümmetin Birliği: Sessizlik İhanettir

Gazze, Müslüman dünyasının acziyetini ve vahdet eksikliğini, kollektif hareket edememenin, ittihad-ı İslâmın tesis edilmemesini acı bir şekilde gözler önüne seriyor. “Böl-parçala-yut” politikalarına karşı ümmetin birleşme zamanı çoktan geldi.

“İttihad-ı İslâmın tam zamanı gelmeye başlıyor. [Ve şimdi tam zamanı]”[2]

Gazze’ye sessiz kalmak, zulme ortak olmaktır. Bu mektep, bize boykot, duyarlılık ve fiili adımlarla zulme karşı durmanın bir seçenek değil, zorunluluk olduğunu öğretiyor. Gazze’yi gündemde tutmak, işbirlikçileri ifşa etmek, ümmetin ortak vicdanını yeniden inşa etmek demektir. Elin boykotu almamak, kalbin boykotu buğz etmek, dilin boykotu boykotu anlatmaktır.

Zulmün Küresel Yüzü ve Adalet Arayışı

Gazze, Batı’nın ikiyüzlülüğünü, uluslararası hukukun sahadaki yetersizliğini ve güç odaklarının zulme nasıl destek olduğunu ifşâ ediyor. Bu, adâletin yalnızca bir slogan değil, evrensel bir dâvâ olduğunu hatırlatıyor.

Gazze mektebi, yeni bir dünya düzeni için mücadele etmenin gerekliliğini öğretiyor; çünkü mevcut düzen, masumların kanı üzerine kurulu. Bu bozuk düzeni yıkmak için her Müslüman gayret etmekle mükelleftir. Bu mükellefiyeti yapmamak savaş meydanından kaçmak gibidir.

Gazze: İnsanlığın Vicdan Sınavı

Gazze mektebi, yalnızca Filistinliler için değil, tüm insanlık için bir vicdan ve iman okulu. Bu mektebin dersleri, kitaplarda değil, hayatın tâ kendisinde yazılıyor.

Gazze, bize insan olmanın, direnmenin ve adâlet için ayağa kalkmanın ne demek olduğunu öğretiyor. Ancak bu dersleri içselleştirmek, harekete geçmekle mümkün.

Gazze’yi unutmak, insanlığımızı unutmaktır. Bu mektebin talebeleri olarak, zulme karşı sesimizi yükseltmek, boykot etmek, duâ etmek ve fiili adımlar atmak zorundayız. Çünkü Gazze, sadece bir coğrafya değil; insanlığın onurunu koruma mücadelesinin sembolüdür.

Gazze mektebi, bize şunu soruyor: Sen bu derslerden ne öğrendin ve ne yapacaksın?

Cevap, yalnızca vicdanlarımızda değil, attığımız adımlarda gizli.

Şimdi sizi vicdanınızla başbaşa bırakıyorum bu mektepte başka hangi dersleri alabileceğiz.

Aziz şühedanın ruhuna El-Fatiha.

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Mektubat (48)

[2] Tarihçe-i Hayat (99)

Kaynak: RisaleHaber

www.NurNet.org

İki ciltlik Risale-i Nur

NESİL YAYINLARI’NIN 2 CİLTLİK RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI BASKISINA DAİR BEYANATTIR 

Hazret-i Üstâd’ımızın şu son vasiyetindeki bu cümleler, “kendini Risale-i Nur’a vakfeden fedakâr talebeler Manevi Medresetü’z-Zehra ve Medrese-i Nuriye çok yerlerde açılacak” beyanları, Nur medreselerinin açılıp çoğalmasına ve onlarda kalacak fedakâr talebelerin ziyadeleşmesine işaretler, beşâretler ve teşvikler vardır. 

Vede Evvelki vasiyetdeki “Nurlara karşı hizmetimin tarzını bilerek tam yapabilsinler.” Diye yazılan beyanlarıda Üstadımızın mühim ikaz ve ihtarlarıdır.

Bütün bunlar Nur neşriyatının, bir kaide bir usül dairesinde, yani Hz. Üstâd’ımızın vasiyetleri çerçevesinde olmasını gerektirmektedir. 

Bu hususta Üstâd Bediüzzaman’ın, Risale-i Nur, şahs-ı mânevisinin ehemmiyetli bir hukuku bahis mevzuudur. Hem neşriyat olacak; hem Hz. Üstâd’ın telif hakkı ayrılacak, hayatını Nur’lara vakfedenlere tayinleri verilecek; geriye kalan Risale-i Nur sermâyesi de ancak ve ancak yalnızca Risale-i Nur’a sarfedilecek. Hatta dersane hizmetlerine dahi değil… 

Nur’ların neşri gibi bizatihi Nur hizmetlerine sarf edilecek “Said de bir hizmetkârdır, hayatta tayinini alabilir” diyor… Onun için bizler ve talebeler yalnız Risale-i Nur’dan tayinimizi alabiliriz. Onu da hizmetinde bulunan talebeleri Hz. Üstâd’ın vasiyeti icabı, Hz. Üstâd zamanından beri yapmaktadırlar.

2 Cilt halinde ve tamamen Nesil Şirketler Grubu’nun kendi arzu ve hevesleriyle hazırlanıp neşredilen kitapta bir başka büyük hata da, Yirmi Dokuzuncu Arabi Lem’a tercüme edilip Risale-i Nur arasına sokulmasıdır. Hâlbuki o Arabi Yirmi Dokuzuncu Lem’a’nın tercümesi bizzat Risale-i Nur’un kendisidir.

Hz. Üstad Yirmi Dokuzuncu Arabi Lem’anın ifade-i meram’ında: Bu Arabi ibarelerin Risale-i Nur menba’ları, mehâzleri olduğunu beyanla, Risale-i Nur eczâlarındaki kuvvetli ukde-i hayâtiye ve parlak Nur’ların o silsile-i tefekkürâtın Lem’a’ları olduğunu zikreder. Esasen buna cür’et etmek daha büyük bir hata ve haddini aşmaktır. 

Hz. Üstad, Risale-i Nur’daki parlak Nurların, o silsile-i tekküratın yani o Arabî ibârelerin lem’a’ları olduğunu zikretmesi kâfi değilmi ki; kendi sönük beyan ve tercümelerini Nurların arasına ilhak etmişler. 

Bu hususta Risale-i Nur naşirlerinden Said Özdemir kardeşimizin hazırladığı beyanları da takdim edilmektedir.

Hülasa: Risale-i Nur neşriyatında, Üstâd Hazretlerinin tensip, tertip ve tanzimine riayet etmek bir talebelik vecibesidir. 

Hem o neşriyatta Hz. Üstâd’ın mühim bir hukuku mevzu bahistir. Bütün Nur talebelerinin Hz. Üstâd’ın vasiyetine riayet etmeleri bir sadakat borcudur ki, LİLLAHİLHAMD Hz. Üstâd zamanından beri Nur talebeleri bu hususta ihlas ve sadakâtlerini göstermişlerdir.

Merkur vasiyetler istikametinde hareket edilmesi, Akl-ı selim ve Kalb-i müstakim gereğidir diye teyakkuz ve tezekkür kabilinden bu hatırlatmayı münasip gördük. Üstâd’larına dâvâsına ve vasiyetlerine, ikaz ve ihtarlarına sâdık ve sarsılmaz Nur talebesi kardeşlerimiz derslerini bilirler.

Nasıl eskiden Nur’lara yapılan taaruzlar, Nur’un inkişafına ve yayılmasına medar olmuşsa; bazıların mezkûr hakikatsiz davranışları da Nur’un tarz ve hizmetinin tebârüzüne, Hz. Üstâd’tan intikâl eden neşriyatın aynen bitamâmihâ devamına da vesile olduğu kanaatindeyiz.

Bu itibarla bunlara hiç ehemmiyet vermiyor, fakat müteyakkız olmamız lazım geldiğini bera-yı ma’lumat arzediyoruz.

 Bugün Üstâd’ımız Hazretlerinin hayatında iken tanzim, tertib ve tasvib ettiği şekildeki Nur Neşriyatı, Üstâd’ımızın zamanında vazifelendirdiği, hizmeti ve neşriyatı tevdi ve teşvik ettiği talebeler tarafından yapılmaktadır ve inşallah kıyamete kadar da devam edecektir.

Hz. Üstâd’ın hizmetinde ve Nur Neşriyatı’nda bulunan talebe ve hizmetkârları 

Sungur, Hüsnü, Bayram, Abdullah, Ahmed, Said

Geri dön

Mesajınız gönderildi

Uyarı
Uyarı
Uyarı
Uyarı

Uyarı.