Etiket arşivi: eymen akça

Sabır ve Tahammül-3

Zaman Algısı ve Sabır

İnsanın fıtratı, aklın verdiği zaman-üstü algı sayesinde geçmiş zamanı görebildiği gibi, gelecek zamanı da görebiliyor. Her bir insanda geçmiş ve gelecek algısı bulunuyor. Geçmişi düşünmek, o zamanda yaşadığı ve elinden çıkan güzellikleri kişiye hatırlatmakla kişide hasret ve hüzün duygularını uyandırıp alevlendirdiği gibi; gelecek zamanı düşünmek de, kişinin o zamanda yaşayabileceği ve gelmesi muhtemel her türlü olasılığı kişiye gösterir. Geçmişe bakışta, kişinin nefsi ve hırsı aklı yönlendirdiği için kişide hüzün ve hasret ateşleri yanmaya başlar. Gelecek zamana bakışta ise, kişiyi benliğin vehim duygusu ve hayal gücü aklı yönlendirir. Vehim duygusu, baskıcı karakteri ve savunma psikolojisi eksenli güçlü yapısıyla kişiye daima olumsuz ihtimalleri, karanlık ve tehlikeli durumları gösterir. Bu ise, kişide gelecek zamana karşı bir korku, endişe ve telaş uyanmasına yol açar. Bu manada her insan geçmiş zamanın alevli hüzünleri ve gelecek zamanın kişiyi kilitleyen korkuları arasında sıkışık bir vaziyet içindedir.

Gelecek zaman, kişiye doğru gelen, nasıl gerçekleşeceği belirgin olmayan karanlık yapısıyla kişiyi karşısında âciz bırakır, ona çaresizlik hissi verir. Geçmiş zaman ise, elden çıkan ve giden güzellikler, nimetler ve imkânlarıyla insanı muhtaç düşürür, ona yoksulluk hissi verir.

Bu noktada din, çaresizlik, korku ve telaş ile Allah’a iltica eden insanın, “ iman nuru ” ile, gelecek zamana ait bütün endişelerini izale eder. Her şeyin Allah’ın ilmi, hikmeti ve inayeti dâhilinde, belirli bir düzen içinde, kulun hayrına olacak şekilde daima tahakkuk ettiğini gösterir. Bu noktada geçmişte yaşanmış güzellikleri delil olarak sunar. Çünkü o güzellikleri içeren anlar, daha öncesi zamanlar açısından bir gelecek zamandır. İman nurunun açtığı bu pencere, insan ruhuna nefes aldırdığı gibi, benliğin endişelerini dindirip ruhani duygularına sükûnet verir.

Geçmiş zaman konusunda hasret, melankoli, hayal kırıklıkları içinde Allah’tan medet dileyen kişilerin ise din, “ iman kuvveti ” ile bütün hüzünlerini söndürür. Yaşanan her türlü güzelliğin tükenmez bir rahmet hazinesinden geldiğini, rahmet hakikatinin şükretmek kaydı ile daha fazla ikramları insana tattırmak isteyen bir yapıda olduğunu gösterir. Bu noktada şükredilen nimetlerin bereketlendiği her hadiseyi bir delil olarak sunar. Bu durum ise, kalbi sevinçlere gark ettiği gibi, nefsin hüzünlerini söndürüp hırsını tatmin eder.[1]

Sabrın Din Hakikati İle İlişkisi

Hz. Peygamber’in bildirdiği, Kur’anın ifade ettiği üzere din hakikati, iman-islam-ihsan şeklinde 3’lü bir yapıdır.[2] Bu 3 vasfı elde eden kişiye mümin-müslim ve muhsin denilir. Hz. Peygamber (ASM) mümin ve müslim vasıflı kişinin özelliklerini Veda Hutbesi’nde şöyle tanımlar: “ Müminin kim olduğunu size anlatayım mı? İnsanların, mallarına ve canlarına za­rarı dokunmayacağından emin olduğu ki­şidir. Müslimin kim olduğunu size anlata­yım mı? Müslümanların, dilinden ve elin­den zarar görmediği kişidir.[3] Diğer bir hadiste ise “ Muhsinin, Allah’ı görüyor gibi ibadet eden kişi olduğunu ifade eder.[4]

Mümin olarak başkalarına güven verebilmek, şefkat ve doğruluk hakikatlerini yaşamakla mümkündür. Yalan ile güven bir birine zıddır. Bir insanın şefkat ve doğruluk hakikatlerini başkalarına karşı yaşayabilmesi için öncelikle kendisinin Allah’ın emânı altına girmesi, kişisel korku ve endişelerinden kurtulması şarttır. Bunun tahakkuku ise, Allah’a ve kendi fıtratına karşı dürüst ve samimi olmayı zaruri kılar.

İnsan fıtratının bu yapısı noktasında Kur’an çok ilginç bir şekilde sabır ve iman arasında bağ kurar. Şöyle ki, Kur’ana baktığımızda en sık karşılaşılan cümlelerden birisi “İllelezîne âmenû ve amilu’s-sâlihât[5] ( İman edenler ve sâlih ameller yapanlar hâriç… ) cümlesidir. Kur’an birkaç yerde bu ifadeyi şöyle değiştirir: “ İllelezîne saberû ve amilu’s-sâlihât[6]( Sabredenler ve sâlih ameller yapanlar hariç… ) Kur’anın kendi kendini tefsiri noktasında bu âyetleri okursak;

İman ve emniyet duygusu, korkulardan kurtulmak ve kurtarmak ile ilgilidir. Korku hissi ise, insanda çaresizlik ve âcizlik halinde zuhur eder. İnsan, onun gücünü zorlayan durumlara karşı önce sabreder, sonra tahammül etmeye çalışır, sonrasında korku doğar, sonra yapabilirse korku unsuru olan nesneden firar eder ve Allah’a sığınır. Eğer bunu yapamazsa çaresizlik içinde ağlar, sızlanır ve yalvarır. Bu noktada iman ve sabır arasında çok derin ve köklü bir bağ bulunduğu görünüyor.

Kur’anın insan fıtratı ve zaman ilişkisine ait acz-iman-sabır sistematiği tam idrak edilirse, fakr-islam-şükür şeklinde diğer bağlantı noktaları da görünecektir. Bu manada din, sabır ve şükürden meydana gelen bir düzendir, denilebilir. Bu sistematik yapı anlaşıldığında bazı Kur’an âyetlerinin dayandığı temeller de akla görünür. Mesela:

Eğer siz iman etseniz ve şükretseniz, Rabbim neden size azap etsin?[7] Buradaki şükrü, İslamiyet ve sâlih ameller olarak ele almazsak, “ Ben iman etsem ve şükretsem, namaz kılmasam, zekât vermesem ve oruç tutmasam da olur ” mantığına insanlar varabilirler. Oysa Kur’an başka bir ayetinde Cehennem ehlinin konuşmalarını şöyle aktarır: “ Biz namaz kılanlardan değildik; yoksula da yedirmezdik ” der.[8] Demek Kur’an âyetleri arasındaki ince bağlantılar göründüğünde, akla gelebilecek her türlü olumsuz hâlin cevabı hesap edilerek vahyin gönderildiği anlaşılacaktır.

Diğer yönüyle Kur’an, sabır hakikatini idrak ederek maddeyi aşan, bedenindeki kuvveti aynen bir çekirdek gibi tüketerek ruhen yeşermeye çalışan bir kişinin iman hakikatlerinde yol alabileceğini vurguluyor diyebiliriz. Evet, imanda yükseliş sabır ile mümkündür. Çünkü sabır, Allah’tan gelen musibet, hastalık, bela, kaza, âfet gibi bütün hadiseleri İlâhî adalet ve hikmetin olağan birer icraatı, Allah’ın Celal sıfatının ihtişamlı tecellileri olarak bilmek ve Allah’ın bütün fiillerinden râzı olmaktır. Elbette ve elbette Allah, kâinatın sırlarını, marifet nurlarını ve yaşananların manalarını Ondan her halükarda razı olan sabırlı kullarına açacak ve onları yükseltecektir.

Nasıl ki, Hz. Hızır (AS), bir mürşid olarak, Hz. Musa (AS)’dan sabır ve sükunet istedi. O sabretmese dahi bazı icraatlarının hikmetlerini anlattı. Anlatınca da Hz. Musa (AS)’nın dalgalanan duyguları ve heyecanı dingin bir deniz haline geldi. Aynen öyle de Mürşid-i Mutlak olan Allah’ın dergahı hükmünde olan yeryüzünde meydana gelen, kişileri ve toplumları ilgilendiren hadiselerin hikmetleri, sırları, manaları elbette ve elbette sükut ile, sükunet ve rıza ile onları karşılayan sabır ehli kişilere açılacaktır. Allah onları nefsinin maddeci, şahsiyetinin kişisel, benliğinin olumsuz ve saplantılı karanlık düşüncelerinden kurtarıp Hakikatin nurlu ve aydınlık dünyasına çıkaracaktır. Kur’an bu ihraç hakikatini, “ Allah’ın, kendi resulüne ve müminlere salât etmesi ” olarak ifade eder.[9]

Mürşidler, olumsuz gözüken hadiseler yaşatırlar ki, insanlar iç dünyalarındaki tabaka tabaka karanlıkları görüp fark etsinler. Hz. Hızır (AS)’ın yaşattığı 3 vaka gibi… Bu yaşananlar belirli bir sistematik eğitim olduğu için, varacağı noktalar ve vereceği meyveleri de hesap ederler. Mürşidler, terbiye sistematiğini ve ilerleme safhalarını belirtmezler; tâ ki terbiye gerçek manada olsun ve rüşde ermek isteyen kişinin iç dünyasının problemler haritası tamamen belirsin… Bu yönden dolayı mürşidler rüşde ermek isteyen müridlerinden onların iyiliği için sorgusuz ve sualsiz teslimiyet ister ve beklerler. Bu konuyu Kur’an rüşd âyetinin başında şöyle ifade eder: “ Bilin ve ilmine vakıf olun ki, içinizde Allah’ın resulü var. Yani bir mürşid var. Eğer O size çoğu konuda tabi olsaydı siz sıkıntı çekerdiniz. Bu yüzden O size tabi değil; siz Ona tabisiniz…[10]

İlâhî irşad, yaşanan olumsuz hadiselerin hikmetlerini göstererek insanları korku, endişe ve telaştan kurtarır. Bazı kaliteli ruhlar için, o olumsuzluklar “ şükür ” kapısı olur. Bu konuya dair Kur’an “ And olsun Biz, Lokman’a hikmet verdik, Ulûhiyetimin tecellilerine şükretsin diye [11] der. Uluhiyetin tecellileri hastalıklar, âfetler, sarsıcı olaylar ve saire sıkıcı ve acı verici şeylerdir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, yeryüzü dergâhında kişisel ve sosyal hayatta bütün yaşananlar, insanın korku ve üzüntülerden kurtulması, kişinin Allah’ın velayeti altına sığınması ve ebedî mutluluğu elde etmesi içindir. Sabır ve şükür ise, saadet sarayının 2 nurlu ve kudsî anahtarıdır. “ Allah, sabredenlerle beraberdir.[12]

[1] Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, 26. Lem’a, 7. Reca; Sözler, 23. Söz, 1. Mebhas, 1-2-3. Noktalar.

[2] Müslim, Îmân 1, 5. Ayrıca bk. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16; Nesâi, Mevâkît 6.

[3] Vesaik, 364-367; Tirmizî, “Tefsiru´l-Kur´ân” 10; Yakubî, 2/110 Kur`ân-ı Kerim, 49/12-13.

[4] Müslim, Îmân 1, 5. Ayrıca bk. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16; Nesâi, Mevâkît 6.

[5] Mesela Asr suresi, 3;  Tin suresi, 6 v.d.

[6] Hûd Suresi, 11.

[7] Nisa suresi, 147.

[8] Müddessir suresi, 43-44.

[9] Ahzab suresi, 43 ve 56. Âyetler.

[10] Hucurat suresi, 7.

[11] Lokman suresi, 12.

[12] Enfâl Sûresi, 8:46.

Sabır ve Tahammül-2

                                                                                     

 Rüşd, İrşad ve Sabır

Her insan irşada fıtraten muhtaçtır. İrşad, kişinin rüşde erişmesidir. Rüşdün tanımını bize Kur’an rüşde erenlerin sıfatlarını bildirerek verir: “ Onlar, Allah Resulünün, yani mürşidlerinin kendileri hakkında verdikleri bütün kararlara harfiyen uyan, teslimiyet sahibi kişilerdir. Allah onların kalplerine, imanı sevdirmiştir. Kalplerinin içinde, imanı süslemiş ve imanın ince güzelliklerini göstermiştir. Onları küfürden, fısktan ve isyandan iğrendirmiştir.[1] Yani rüşd, aklın bildiği hakikati, kalbin de sevmesi ve sahiplenmesi; aklın gördüğü bâtıl işlerden, kalbin de iğrenmesidir.

Bu manada her insan, rüşde muhtaçtır. İnsanları rüşde eriştiren kişiye “mürşid” denilir. Mürşidlerin en büyük vasfı, nefisleri tezkiye etmek, benlikleri terbiye etmektir. Kur’an, Allah Resulünün, risâlet vasfı noktasında “nefisleri tezkiye edici” olduğunu vurgular.[2] Bu manada, resul, “mürşid”; nebi ise, “muallim ve üstad” demektir. Nebiler, hakikati ders verir ve öğretirler; resuller ise, hakikate göre bir hayat nasıl yaşanılır, uygulamalı olarak gösterirler. Hakikatin insanın hayatına ilim ve hikmetle, tezkiye ve terbiye ile hükmetme ideali, dinin ana hedefidir. Kişilerin, nefis ve benlikleri bunu istemediği gibi, sosyal çevre, tabiat, zaman ve toplum da bu konuda kişiye birer engeldir.[3] Bu ideali gerçekleştirmede Kur’anın tekrar ettiği 2 husus zaruri olarak belirir:

  1. Sabır
  2. Cihad[4]

İnsan karakterleri ehl-i tasavvufun ve Carl Jung’un tespit ettiği üzere enfüsî ve âfâkî meşreptir, yani içe dönük ve dışa dönük karakterlidir. İçe dönük karakterlerin irşad noktasında ihtiyacı, dışa açılmak; dışa dönük karakterlerin ise, içine dönmek ve kendini sorgulamaktır. Bu noktada cihad, içe dönük karakterlerin ihtiyacını; sabır ise, dışa dönük karakterlerin terbiye yolunu gösterir.

Benlik ve ruh terbiyesinde, kritik nokta konuşma eksenlidir. Dışa dönük karakterli kişiler, konuşmayı seven yapıları ile ifrata düşüyorlar. İçe dönük yapılar ise, gerekli yerde de konuşmaktan çekinmeleri ile tefrit yapıyorlar. Aşırı konuşma, yalana, gıybete, mübalağalara v.s. yol açtığı gibi, konuşmamak da haksızlıklar karşısında susmasıyla kişiyi dilsiz şeytan konumuna düşürür. Bu noktada mürşid-i kâmiller, içe dönük karakterleri hak ve hakikati söyletmekle irşad ederler; dışa dönük karakterleri ise, sükunete ve sessizliğe çağırarak irşad ederler. Dışa dönük karakterlerin fevrî, aceleci ve görünene değer veren halleri irşadlarındaki engeli teşkil ettiği gibi, içe dönük karakterlerin de çekingenlik, korkaklık, tembellik ve erteleyici yönleri irşadlarındaki engelleri oluşturur.

Kur’anda dışa dönük karakterlerin en bârizi Hz. Musa (AS)’dır; içe dönük karakterlerin en mühim sembolü, Hz. İbrahim (AS)’dir. Kur’ana baktığımızda, her ikisinin gaybî bir kişi tarafından irşad edildiğini görebiliyoruz. O zât, Hz. İbrahim (AS)’i konuşturuyor; Hz. Musa (AS)’yı ise, susmaya davet ediyor.

Hz. İbrahim (AS), bu irşad yolculuğunda önce babası Âzer’e, sonra bütün şehir halkına ve en sonunda ülkenin başı olan Nemrud’a Allah’ın varlığını, birliğini, Âhiret hayatını ilim ve hikmet, mantık ve hakikat ile tebliğ eder. En dar dairede babası Âzer tarafından “ taşlanarak öldürülme ” ile tehdid edilmesi, en geniş dairede Nemrud tarafından “ ateşe atılma ” şeklinde muamele görmesi gösterir ki, muhatapları Hz. İbrahim (AS)’in karşısında âciz düşmüşlerdir.[5] Fikirde mağlup olan kişi gurur ve kibirliyse, kaba kuvvete başvurur. Hz. İbrahim (AS)’in hak ve hakikati tebliği, Onun “ cihad ” ı idi. O, içindeki evham ve korkularla savaşıyordu ve galip geldi. Kur’an der: “ Velekad âteyna İbrahîme rüşdehu min kablu ve kânu bihî âlimîn[6] ( And olsun ki, Biz daha önce İbrahîme rüşd verdik. Biz onu biliyorduk. ) İçe dönük bir karakterin, şehrin puthanesine gidip putlarını kırması ve zâlim kralın karşısında korkmadan ve telaş yapmadan rahatlıkla hakkı tebliğ etmesi, psikolojik açıdan bir mucize ve kendin aşma göstergesidir.

Hz. Musa (AS) ile Hz. Hızır (AS)’ın yolculuklarının rüşd amaçlı ve sabır eksenli olduğunu, bu vakayı anlatan Kehf suresinde çok rahatlıkla görebiliyoruz. Şöyle:

60 – Ey Muhammed! Bir vakit Musa genç adamına demişti ki: “İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar gideceğim, yahut senelerce gideceğim….”

65 – Nihayet kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.

66 – Musa ona: “Allah’ın sana öğrettiği ilim ve hikmetten bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim?” dedi. ( Kale lehu Musa hel ettebuke alâ en tüallimeni mimma ullimte rüşdâ )

[ Bu âyet, bu yolculuğun hedefinin Hz. Musa (AS)’nın rüşdü olduğunu gösteriyor. Öyleyse, Hz. Hızır (AS), Hz. Musa (AS)’nın mürşididir. ]

67 – (Hızır) dedi ki: “Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin. ( Kale inne len testetîa maiye sabra )

68 – “İçyüzünü kavrayamadığın şeye nasıl sabredeceksin?” ( Ve keyfe tasbiru alâ mâ lem tuhit bihî hubrâ )

[ Bu iki âyet, Hz. Musa (AS)’nın irşad seyrinin sabır ve sükût merkezli olduğunu bildiriyor. Hz. Hızır (AS), Hz. Musa (AS)’nın bu yolculuğu yarıda bırakacağını kesinkes bildiriyor. “ Len ” edatı, %100 kesinlik içeren durumlarda kullanılır. Hz. Hızır (AS) “Len testetîa” (Kesinkes dayanamayacaksın, buna ihtimal yok) diyor. Gerekçesini ise, ilim noktasında kuşatamadığın bir şeye senin fıtratın dayanamaz, diyor. İhata (kuşatma) ise, geçmiş ve geleceği ile, zâhir ve bâtını ile bir şeyi bilmekle olabilen kesin ilim seviyesidir. Hz. Hızır (AS), Hz. Musa (AS)’ya yaşanan hadiselerin geçmiş ve geleceğe, yerin altına ve üstüne bakan ve görülebilmesi geniş perspektif isteyen sebeplere dayandığını, Allah’ın bu şekilde bir idare ve melekût sistemi olduğunu Hz. Musa (AS)’ya öğretmek istiyor ve kıssanın sonunda da öğretiyor. ]

69 – Musa: “İnşaallah beni sabırlı bulacaksın ve senin hiçbir işine karşı gelmeyeceğim” dedi.

70 – (Hızır) dedi ki: “O halde bana tabi olacaksın; ben sana sırrını anlatmadıkça, hiçbir şey hakkında bana soru sorma!”

71 – Bunun üzerine ikisi beraber yürüdüler. Nihayet gemiye bindikleri zaman, o kul (Hızır) gemiyi deldi. Musa, ona şöyle dedi: “Geminin içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın.”

72 – (Hızır:) “Sen benimle asla sabredemezsin, demedim mi?” dedi.

73 – Musa dedi ki: “Unuttuğum şeyden dolayı beni suçlama ve bu işimden dolayı bana bir güçlük çıkarma.”

74 – Yine gittiler. Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında Hızır hemen onu öldürdü. Musa: “Kısas olmadan masum bir cana nasıl kıyarsın? Doğrusu sen çok fena bir şey yaptın” dedi.

75 – Hızır dedi ki: “Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin demedim mi sana?”

76 – (Musa) dedi ki: “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam bana arkadaş olma! Hakikaten benim tarafımdan ileri sürülebilecek son mazerete ulaştın.

77 – Bunun üzerine yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yemek istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındılar. Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. Hızır hemen onu doğrulttu. Musa: “İsteseydin elbet buna karşı bir ücret alırdın” dedi.

78 – Hızır dedi ki: “İşte bu, seninle benim aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana o sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim…”

Hz. Musa (AS) gibi dışa dönük, görme eksenli, gördüğüne itibar eden bir fıtrat açısından bu tarz imtihanlar tahammül edilemeyecek birer imtihan idi. Bu yüzden O da sabredemedi. Hz. Musa (AS) sabır ile rüşdü elde edemediği için, Cenab-ı Hak, Onu aynen Hz. İbrahim (AS) gibi konuşmaya, fakat kavl-i leyyin ( tatlı ve yumuşak dil ) ile Firavun’a ve çevresindekilere tebliğ yapmaya sevk etti.

Sosyal Hayat ve Sabır

Hayat yolculuğunda her bir insan çeşitli zorluklar, engeller, musibetler ve sıkıntılar ile ala külli hal karşılaşıyor. Bunlardan yaşlılık, hastalık v.s. gibi kısmı doğrudan doğruya İlâhî takdire bağlı tecelli ediyor. Haksızlıklar, hatalar, saldırılar v.s. tarzı ise, insanlar ve diğer irade sahibi sebeplerin eliyle geliyor. Her insan, bu şekilde sosyal hayat dergâhında bir irşada tabidir. Ayrıca idealist kişilerin oluşturdukları, hak ve hakikate, iman ve islama hizmet amaçlı gruplar; devleti savunma amaçlı kurulmuş askeriye gibi resmi kuruluşların ferdlerinin yaşadıkları zorluk ve sıkıntılar daha çetrefilli ve karmaşık bir seviyeye yükselir. Şeytanlar, düşmanlar ve zararlı yapılar, bu grupların ve askerî yapının birlik ve bütünlüğünü bozmak, kuvvetlerini kırmak ve dağıtmak için her türlü yolu denedikleri gibi, Allah da ihlas ve samimiyetlerini ortaya çıkarmak, cihad aşklarını artırmak, yapacakları vazifenin içinden nefis ve benliklerini çıkartmak için imtihanlarını daha da yoğunlaştırır. Bu noktada Kur’an der: “ Yâ eyyühellezîne âmenusbiru ve sâbirû ve râbitû vettekullâhe leallekum tuflihûn[7] ( Ey iman ile kendilerini inşa edenler! Benden gelen zorluklara sabredin. Birbirinize karşı da sabredin. Benim yolumda nöbet tutun ve aranızda irtibatı artırın. Benim azabımdan korkun ve çekinin ki, felaha erişesiniz. ) Bu âyet,

* “ İsbirû ” diyerek, doğrudan İlâhî İrade’den gelen zorluklara karşı sabrı;

* “ Sâbirû ” diyerek, insanlar ve diğer irade sahibi varlıklardan gelen olumsuzluk dikenlerine karşı sabrı emrediyor.

* Sabır, ruhu olgunlaştırdığı ve ruhlar arası bağlantıya da “ râbıta ” denildiğinden, aranızda şefkat ve anlayışla “ ruh bağı oluşturun ” manasında âyet ileri aşama için “ râbitû ” diyor.

Bu 3 aşama ile o grup çok bedenli tek bir ruh haline geldiği gibi, ekip ruhu ve takım ruhu denilen sosyal bir ruh da ortaya çıkar. Bu külli ruh ve sosyal kişiliğin ortaya çıkması ve devamlılığının sağlanmasında Kur’an “ bir birine hakkı ve sabrı tavsiye etme ” yi vurgular.[8] Sabır ve merhameti bir birine tavsiye etmeyi şiar edinmiş kulları “ Ashâb-ı Meymene ” ( İmanın nuruna ve yümnüne ermiş kişiler ) olarak isimlendirir.[9]

Sabır hakikati, bir grup ve cemaatin devamını sağlayan unsurdur. Bu hayatî yönü Kur’an Enfal suresinde şöyle ifade eder:

  1. 46.Birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz, gücünüz ve ruhunuz gider. Sabırlı olun. Hakikaten Allah sabredenlerle beraberdir.

Sabır unsuru, askerî düzen açısından önemli bir terminoloji olarak Kur’anda zikredilmiş; bir ordunun kalite göstergesi olarak Enfal suresinde sayılmıştır:

  1. 65.Ey Peygamber! Mü’minleri savaşa teşvik et. Eğer içinizde sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde yüz kişi bulunursa, inkâr edenlerden bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir kavimdir.
  2. 66.Şimdi ise, Allah yükünüzü hafifletti ve sizde muhakkak bir zaaf olduğunu bildi. Eğer içinizde sabırlı yüz kişi olursa iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde bin kişi olursa, Allah’ın izniyle iki bin kişiye galip gelirler. Allah, sabredenlerle beraberdir.

Dikkat edilirse, Kur’an asker sayısı büyüdükçe “ sabır ” lafzını kaldırıyor. Sayı azlığında meydana gelecek psikolojik açığı, sabrın kapatacağını ifade ediyor. Sayı çokluğunda kişi, kendini güvende hissettiği için, sabrı zikretmiyor.

Dünya hayatı gerek ferdî gerekse sosyal boyutlu olsun, hayatını sabır, merhamet ve hak eksenli geçiren herkes için büyük ve geniş bir medrese, kudsî ve ulvi bir tekke vazifesi görmektedir. Bu medresenin Müderris-i Zü’l-Celali Allah olduğu gibi, Mürşid-i Zü’l-Cemali de Rabbü’l-Âlemîn’dir.

[1] Fısk, emirleri yerine getirmemektir. Amel-i sâlihin zıddıdır. İsyan ise, yasaklanan fiilleri işlemektir. Takvanın zıddıdır.

[2] Cuma suresi, 2.

[3] Ali Şeriati, İnsanın 4 Zindanı.

[4] Mücadele hakikatinin, kansız şekline Kur’anda “ cihad ”, kanlı haline ise, “ kıtal ” denilir. “ Ey Nebi! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!” ( Tevbe suresi, 73 v.d. ) Münâfık, Müslüman göründüğü için ona kılıç çekilemez; ihlas ve hikmetle onunla mücadele edilebilir. Buna ” cihad ” denilir. Kıtal ise saldırgan müşrik, kâfir ve ehl-i kitap kısmına karşıdır. ( Tevbe, 36; Muhammed suresi, 4 v.d. )

[5] Bu vakaları en dar daireden en geniş daireye şeklinde Meryem suresi, Enbiya suresi ve Bakara suresinde sırasıyla görebiliyoruz.

[6] Enbiya sûresi, 51.

[7] Âl-i İmran sûresi, 200.

[8] Asr suresi, 3.

[9] Beled suresi, 17-18.

SABIR ve TAHAMMÜL-1

Sözlükte “engellemek, hapsetmek; güçlü ve dirençli olmak” anlamlarındaki sabr kelimesinin ahlâk terimi olarak “üzüntü, başa gelen sıkıntı ve belâlar karşısında direnç gösterme; olumsuzlukları olumlu kılmak için gösterilen metanet” gibi mânalara geldiği, karşıtının ceza‘ (telâş, kaygı, yakınma, sızlanma) olduğu belirtilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu kelimeler karşıt kavramlar şeklinde geçmektedir (İbrâhîm 14/21).[1] Hakikat noktasında ve etimolojik kök olarak sabır, toprak yeme demektir.[2] Kişinin cismi topraktan yaratıldığı ve meydana geldiği için, sabır bu manada cismânîlikten kurtulma ve ruhânileşme demektir. Kur’an bu hakikate dayanarak, kişinin ruh terbiyesinin 2 temel yolu olarak “cihad ve sabrı” gösterir. Bu 2 yol ile, çekirdek halindeki imanların, filizlenip ağaçlaşacağını sık sık vurgular.[3]

Sabır ve Tahammülün Farkları

Bu iki kavram genellikle birbirinin yerine kullanılsa da farklı manaları ifade ederler. Okuduğum fakat kaynağını hatırlayamadığım bir yazıda farkları çok bâriz şekilde ele alınmıştı. Şöyle:

Son devrin mürşid-i kâmillerinden birisi ömrü vefa etmediği için kıymetli bir müridini kemale erdiremeden vefat hastalığına yakalanır. Müridi, şeyhinin vefat edeceğini anlar. Ona sorar:

-“Efendim, Sizin vefatınızdan sonra rüşde ermek için kime bağlanacağım? Kâmil mürşidler iyice azaldı. Bir şahsın kâmil mürşid olduğunu nereden bilebilirim? ” Şeyhi der ki:

-“Evladım! Kâmil mürşidi sabrından anlarsın. Sana sabır ile tahammülün farkını anlatayım. Sabır, menfi bir hadise başına geldiğinde onun tesiri altında kalmayıp yoluna devam etme halidir. Tahammül ise, o menfi hadisenin tesirini yüklenmek, onun etkisi altına girerek yola devam etmeye çalışmaktır. Kâmil mürşid, sabırlı olandır. Sen, sabır ehli birisini bulursan ona intisab edebilirsin. ” Müridi:

-“Anladım, Efendim. İnşaallah tavsiyenize göre hareket edeceğim ” der.

Tahammülün olayların yükünü çekme özelliği ve çoğu problemler kişinin içinde gittikçe büyüyen olumsuz düşünce ve algıya dayandığından bu tarz sıkıntıları çeken kadınlar, rüya âleminde “ hamile ” olarak görünürler.

Sabrın Çeşitleri

            Kur’anın tamamına baktığımızda sabır konusu ile ilgili yaklaşık 100 âyet karşımıza çıkmaktadır. Bu konudaki âyetleri Said Nursi, kendisine sorulan bir soruya cevap olarak şöyle sınıflandırır:

        [4]   de hikmet ve gaye nedir?

Elcevap: Cenâb-ı Hak, Hakîm ismi muktezası olarak, vücud-u eşyada (nesnelerin varlık âlemine gelmelerinde), bir merdivenin basamakları gibi bir tertip vaz etmiş (koymuş). Sabırsız adam, teenni ile (acele etmeden, ağır ağır) hareket etmediği için, basamakları ya atlar düşer veya noksan bırakır, maksud ( hedef ) damına çıkamaz. Onun için hırs mahrumiyete sebeptir. Sabır ise, müşkülâtın anahtarıdır ki,

[5] [6] durub-u emsal ( atasözü ) hükmüne geçmiştir. Demek, Cenâb-ı Hakkın inâyet ve tevfiki ( ilgisi ve başarılı kılması ), sabırlı adamlarla beraberdir. Çünkü sabır üçtür:

Biri: Mâsiyetten ( isyan ve günahtan ) kendini çekip sabretmektir. Şu sabır takvâdır; [7]  sırrına mazhar eder.

İkincisi: Musibetlere karşı sabırdır ki, tevekkül ve teslimdir.

[8] [9] şerefine mazhar ediyor.

Ve sabırsızlık ise Allah’tan şikâyeti tazammun eder. Ve ef’âlini ( fiillerini ) tenkid ve rahmetini ittiham ( suçlama ) ve hikmetini beğenmemek çıkar.

Evet, musibetin darbesine karşı şekvâ (yakınma) suretiyle elbette âciz ve zayıf insan ağlar. Fakat şekvâ Ona olmalı; Ondan olmamalı. Hazret-i Yakup aleyhisselâmın [10] demesi gibi olmalı. Yani, musibeti Allah’a şekvâ etmeli; yoksa Allah’ı insanlara şekvâ eder gibi ” Eyvah! Of! ” deyip ” Ben ne ettim ki bu başıma geldi? ” diyerek âciz insanların rikkatini (yufka yürekliliğini) tahrik etmek zarardır, mânâsızdır.

Üçüncü sabır: İbadet üzerine sabırdır ki, şu sabır onu makam-ı mahbubiyete (Allah tarafından sevilme makamına) kadar çıkarıyor, en büyük makam olan ubûdiyet-i kâmile cânibine (mükemmel kulluk yönüne) sevk ediyor.[11]

Musibetlere Karşı Sabrın Psikolojik Aşamaları

            Musibetler aynen nimetler gibi dünya hayatının 2 değişmez ve periyodik halidir. Gece ve gündüz gibi… “ Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder (durulaşır), kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder (kalkınır), netice verir, tekemmül eder (olgunlaşır), vazife-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak (monoton) istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz (saf, katıksız iyilik) olan vücuddan ziyade, şerr-i mahz (katıksız şer, kötülük) olan ademe ( yokluğa ) yakındır ve ona gider.”[12] Nimetler, hayat mekanizmasını verdiği lezzet ve zevklerle rahatlatıp gevşetir. Buna mukabil musibetler, hissettirdiği acılarla hayat mekanizmasını gerer, savunma pozisyonuna geçirir. Eğer o vakte kadar bu derece ciddi bir musibetle ile kişi karşılaşmamışsa şikâyet ve sızlanma hali kendini gösterir. Bu manayı Hz. Peygamber (ASM) döneminde yaşanan şu vakada görebiliriz:

Hanım sahabelerden birisinin çocuğu vefat eder. Çocuğunu kaybetmenin acısıyla ağlayan bu kadına Resûlullah (ASM),

-“Allah’tan kork, sabırlı ol!” der. Hanım sahabe üzüntünün verdiği acıyla

-“Benim derdimden sen ne anlarsın!” şeklinde tepki gösterir. Daha sonra kendisine nasihat edenin Resûlullah (ASM) olduğunu öğrenince Ondan özür dilemiş, bunun üzerine Hz. Peygamber (ASM),

-“Sabır ilk darbe sırasında gösterilen metanettir”[13] buyurmuştur.

Musibetin verdiği acı, vehim ve endişe damarlarını tahrik eder. Vehim duygusu ise, kişinin manevi gücünü dağıtmaya başlar. Bu noktada sabır duygusu, kişiye verdiği tevhidî şuur ile, musibetlerin de nimetler gibi yine Allah’ın bir icraati olduğunu gösterir. Tevhid şuuru “ Nimetler, rahmetten ve ikram sıfatından geldiği gibi, musibetler de hikmetten ve celâl sıfatındandır ” diye kişiye telkin yapar. Bu manada sabır, kişinin olumsuza odaklı vehim duygusunun, aceleci nefsinin ve acı çekmek istemeyen benliğinin oluşturduğu karanlıkları aydınlatır. Kişiye Hakikati, güneş gibi gösterir. Hz. Peygamber (ASM) sabrın bu yönünü, “ Sabır, ziyadır; salat, nurdur[14] diye ifade eder. Ziya, güneş ışığı; nur ise, ay ışığıdır.[15]

            Said Nursi, musibet anında her insanın kişisel manada tecrübe ettiği insan psikolojisini; geçmiş-gelecek algısı ve sabır gücü noktasında şöyle tahlil eder:

            Cenâb-ı Hakkın insana verdiği sabır kuvvetini evham yolunda dağıtmazsa, her musibete karşı kâfi gelebilir. Fakat vehmin tahakkümüyle (zorbalığıyla) ve insanın gafletiyle ve fâni hayatı bâki tevehhüm etmesiyle (kendi kendine kurgulamasıyla), sabır kuvvetini mazi ve müstakbele (geçmiş ve geleceğe) dağıtıp, hal-i hazırdaki musibete karşı sabrı kâfi gelmez, şekvâya başlar. Adeta —hâşâ— Cenâb-ı Hakkı insanlara şekvâ eder. Hem çok haksız bir surette ve divanecesine şekvâ edip sabırsızlık gösterir.

Çünkü, geçmiş her bir gün, musibet ise zahmeti gitmiş, rahatı kalmış; elemi (acısı) gitmiş, zevâlindeki (bitişindeki) lezzet kalmış; sıkıntısı geçmiş, sevabı kalmış. Bundan şekvâ değil, belki mütelezzizâne (lezzet alarak) şükretmek lâzım gelir. Onlara küsmek değil, bilâkis muhabbet etmek gerektir. Onun o geçmiş fâni ömrü, musibet vasıtasıyla bâki ve mes’ut bir nevi ömür hükmüne geçer. Onlardaki âlâmı (acıları) vehimle düşünüp bir kısım sabrını onlara karşı dağıtmak divaneliktir. Amma gelecek günler ise, madem daha gelmemişler, içlerinde çekeceği hastalık veya musibeti şimdiden düşünüp sabırsızlık göstermek, şekvâ etmek, ahmaklıktır. “Yarın, öbür gün aç olacağım, susuz olacağım” diye bugün mütemadiyen su içmek, ekmek yemek ne kadar ahmakçasına bir divaneliktir. Öyle de, gelecek günlerdeki, şimdi adem (yok) olan musibet ve hastalıkları düşünüp, şimdiden onlardan müteellim olmak (acı çekmek), sabırsızlık göstermek, hiçbir mecburiyet olmadan kendi kendine zulmetmek öyle bir belâhettir (zeka geriliğidir) ki, hakkında şefkat ve merhamet liyakatini selb ediyor (yok ediyor).

Elhasıl, nasıl şükür nimeti ziyadeleştiriyor; öyle de, şekvâ (şikâyet) musibeti ziyadeleştirir. Hem merhamete liyakati selb eder. Birinci Harb-i Umumînin ( Dünya Savaşı) birinci senesinde, Erzurum’da mübarek bir zat müthiş bir hastalığa giriftar olmuştu. Yanına gittim. Bana dedi:

-“Yüz gecedir ben başımı yastığa koyup yatamadım” diye acı bir şikâyet etti. Ben çok acıdım. Birden hatırıma geldi ve dedim:

-“Kardeşim, geçmiş sıkıntılı yüz günün, şimdi sürurlu (sevinçli) yüz gün hükmündedir. Onları düşünüp şekvâ etme. Onlara bakıp şükret. Gelecek günler ise, madem daha gelmemişler; Rabbin olan Rahmânü’r-Rahîmin rahmetine itimad edip, dövülmeden ağlama, hiçten korkma, ademe (yokluğa) vücud (varlık) rengi verme. Bu saati düşün. Sendeki sabır kuvveti bu saate kâfi gelir. Divane bir kumandan gibi yapma ki, sol cenah düşman kuvveti onun sağ cenahına iltihak edip ona taze bir kuvvet olduğu halde, sol cenahındaki düşmanın sağ cenahı daha gelmediği vakitte, o tutar, merkez kuvvetini sağa sola dağıtıp, merkezi zayıf bırakıp, düşman ednâ (sıfıra yakın) bir kuvvetle merkezi harap eder.” Dedim:

-“Kardeşim, sen bunun gibi yapma. Bütün kuvvetini bu saate karşı tahşid et (askeri yığınak yap). Rahmet-i İlâhiyeyi ve mükâfât-ı uhreviyeyi ( âhiret mükâfatını ) ve fâni ve kısa ömrünü uzun ve bâki bir surete çevirdiğini düşün. Bu acı şekvâ yerinde ferahlı bir şükret.” O da tamamıyla bir ferah alarak,

-“Elhamdü lillâh,” dedi, “hastalığım ondan bire indi.”[16]

[1] DİA, Sabır Maddesi…

[2] Yakın bir arkadaşımın ciddi bir musibeti vardı. Uzun süredir devam ediyordu. Bu süreç esnasında rüya görüyor ve rüyada ona deniliyor ki, “ Senin biraz daha toprak yemen lazım… ” Rüyadan sonra da musibeti bir süre devam etti ve sonra bitti.

[3] Bakara suresi, 153-156; Âl-i İmran, 142; Muhammed Suresi, 31 v.d.

[4] “Şüphesiz, Allah sabredenlerle beraberdir.” Bakara Sûresi, 2:153; Enfâl Sûresi, 8:46.

[5] “Sabır, ferahlık ve genişliğin anahtarıdır.” Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:21.

[6] “Hırslı olan kimsenin ümidi boşa çıkar ve hüsrâna uğrar.”

[7] “Allah takvâ sahipleriyle beraberdir.” Bakara Sûresi, 2:194.

[8] “Allah sabredenleri sever.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:146.

[9] “Muhakkak ki Allah tevekkül edenleri sever.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:159.

[10] “Ben derdimi de, üzüntümü de ancak Allah’a şikâyet ederim’ dedi.” Yusuf Sûresi, 12:86.

[11] Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, 23. Mektub, 4. Sual.

[12] Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, 2. Lem’a, 2. Nükte, 2. Vecih.

[13] Buhârî, “Cenâʾiz”, 32, 42; Müslim, “Cenâʾiz”, 14, 15.

[14] Müslim, “Ṭahâret”, 1; Tirmizî, “Daʿavât”, 86.

[15] Yunus sûresi, 5.

[16] Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, 2. Lem’a, 4. Nükte.

Çekirge İstilasının Çaresi Olarak “Sığırcık Kuşları”

Ekolojik dünya, bir dengeler sistemidir. Bu dengelerden birisi “ Besin Zinciri ” dir. Besin zinciri vasıtasıyla, canlı türlerinin yayılmacı yapısı diğer türler vasıtasıyla sınırlandırılır. Aksi takdirde bir canlının üreme potansiyeli bütün yeryüzünü kara veya denizlerini kaplayabilecek özelliktedir. Deniz canlısıysa, denizleri; kara canlısıysa karaları kaplayabilir.

Hayat ve şuur, Said Nursi’nin tespit ettiği üzere, mutlakıyet özelliğine haizdir.[1] Yine Said Nursi’nin tespit ettiği üzere mutlakıyet, istila edici bir mahiyet taşır.[2] Bu açıdan canlılık, istila edicidir. Mesela 1 mısır tanesi bir tarlaya ekildiğinde ondan çıkan mısır bitkisi 7 koçan verse, her koçanda 100 mısır danesi olsa 1 yıl içinde elimizdeki 1 mısır danesi, 700 dane haline gelir. Elde edilen 700 mısır danesi sonraki yıl tarlaya ekilse aynı şekilde her birinden 7 koçan çıksa ve her birinde 100 mısır danesi olsa ikinci yılın hasat sezonunda elimizde 490.000 mısır danesi olur. Bu çoğalma katlanarak yıldan yıla devam eder. Canlılardaki üreme, hesaplamada görüldüğü üzere matematikteki geometrik seri şeklindedir. Mısır bitkisinin geometrik seri tarzında üremesi eğer mısır ile beslenen canlılar ile dengelenmezse mısır bitkisi iklim şartlarının el verdiği bütün yerlere yayılacaktır. Eğer diğer iklim şartlarına uyum sağlarsa bütün karaları mısırlar istila edebilirler.

Bu çerçeveden bakıldığında, bitki türlerini otobur hayvanlar, otobur hayvanları etobur hayvanlar, etobur hayvanları ise diğer etobur hayvanlar ve insan türü sınırlandırır. Bu şekilde yeryüzünde ekolojik bir dengenin oluşması sağlanır.

Canlılar Âlemindeki Beraberlik ve İç İçe Yaşam

Botanik biliminin keşfettiği, bütün araştırmacıların ve kırsal kesim halkının sürekli gözlemlediği üzere tek bir bitki türüne ait üreme sahası ekolojik düzende yoktur.

Kırlar ve bozkırlar gelincikler, ebegümeçleri, yabani yulaflar, acı kavunlar, devedikenleri gibi farklı özellikte tek yıllık bitkilerin beraberce ve iç içe büyüdükleri bir mozaiktir. Bu durum gösterir ki, canlı türleri bir ekolojik halı oluşturacak şekilde ince ve hassas ölçülerle bir birlerini dengelemektedirler.

Bazen sarmaşıklar ve ağaçlar arasındaki ilişkiler gibi bir birlerinden beslenecek ve bir birlerini destekleyecek bir şekil alan bir ekolojik ilişkiler yumağı bilimin inceleme sahasında bulunmaktadır.

Tek yıllık bitkiler arasındaki bu sınırlandırıcı iç içe yapıyı alçak kesimlerde bulunan kayın, kestane, meşe, fındık, kızılcık, kavak, ıhlamur, akçaağaç, çınar ve karakavak gibi orman ağaçlarının beraber ve yan yana büyümelerinde, yüksek kesimlerde ise çam, ladin, köknar ve sedir gibi ağaçların yan yana büyümelerinde görebiliyoruz.

Bitkiler âleminde geçerli bu durumun bir benzerini hayvanlar âleminde de görebiliyoruz. Afrika’nın savanlarında, Güney Amerika ve Avustralya’nın büyük çayırlarında beraberce ve iç içe yaşayan zürafalar, zebralar, okapiler, aslanlar, filler, su aygırları, gergedanlar ve saire hayvanların oluşturduğu mozaikte bu durum gözlemlenebilmektedir.

Bitkiler ve hayvanların bir birlerinin yaşama ve yayılma sahalarını bu şekilde sınırlamalarını gördüğümüz ve gözlemlediğimiz gibi kuşlar ve böcekler arasında da bu tarz bir ilişkiler ve ekolojik savaş ağı bulunmaktadır.

Tavuk, çulluk, karatavuk, sülün, serçe ve benzeri sivri gagalı kuşların her birisi böceklerle, solucanlar, kurtçuklar gibi canlılar ve tohumlar, meyveler gibi bitkisel ürünlerle beslenerek ekolojik dengenin başka bir boyutunu gözler önüne sererler. Kaşık gagalı kuşlar ise, deniz canlıları, yosunlar ve balıklar ile beslenmekle ekolojinin kara ve deniz boyutları arasındaki ilişkiyi ve dengelemeyi gösterir.

Ördek yavrularını, su kuşlarını avlayarak yiyebilen turna balıkları ve benzeri etçil balıklar ise, deniz canlılarının karadaki hayvan popülasyonunu etkilemesine ve dengelemesine bir örnektir.

Beslenme Amacıyla Olmayan Türler Arası Öldürme Durumları

Canlılar dünyasında bir canlının diğer canlının hayatına son vermesi genel olarak beslenme amaçlıdır. Bu durum genel geçer bir kanun gibidir.

Bununla beraber kurtların hırs ve açgözlülük duyguları, öldürmenin mantığındaki sınırları çiğner. Mesela bir aslan bir koyun sürüsüne girse bir koyunu avlar; diğerlerine zarar vermez. Fakat bir kurt bir sürüye dadandığında boğabildiği kadar koyunu boğar. Kurdun bu can alıcı yapısından dolayı İç Anadolu ve benzeri yerlerde ona “ Canavar ” denilir. Canavar kelimesi Farsça’da can alan demektir.

Bir türün diğer canlı türünü yemediği halde öldürmesi şeklinde istisnai durumlar da ekolojik dünyada çeşitli gerekçelerle görünür. Mesela kediler, fındık faresi ve benzeri fareleri yemek için öldürdükleri halde kediler iri lağım farelerini öldürürler fakat yemezler. Lağım farelerinin zehirli ve kedinin bünyesine zarar verici yapısı onların yenilmesinin önüne geçer.

Çekirgeler ve Sığırcık Kuşları

Beslenme amacı dışında öldürme konusunda en çarpıcı istisnai durum sığırcık kuşları ile çekirgeler arasında geçerlidir. Said Nursi canlı türlerinin istidad dili bilinirse onların çeşitli vazifelerde istihdam edilebileceğini, insanın onları bu şekilde istihdam etmesin onun halifelik makamının hakkı ve gereği olduğunu söylediği yerde sığırcık kuşları ile çekirge ilişkisine değinir. Bu konudaki gözlemlerine dayanarak şu tespiti yapar:

[3]

cümleleriyle Hazret-i Dâvud ve Süleyman Aleyhisselâm’a, kuşlar enva’ının (türlerinin) lisanlarını, hem istidadlarının (potansiyel yeteneklerinin) dillerini, yâni; hangi işe yaradıklarını, onlara Cenâb-ı Hakk’ın ihsan ettiğini şu cümleler gösteriyorlar. Evet mâdem hakikattır. Mâdem rûy-i zemin (yeryüzü), bir sofra-i Rahmân’dır (merhamet sofrasıdır). İnsanın şerefine kurulmuştur. Öyle ise, o sofradan istifâde eden sâir hayvanat ve tuyûrun (kuşların) çoğu insâna musahhar (boyun eğdirilmiş) ve hizmetkâr olabilir.

Nasılki en küçüklerinden bal arısı ve ipek böceğini istihdam edip ilham-ı İlâhî ile azîm bir istifâde yolunu açarak ve güvercinleri bâzı işlerde istihdam ederek ve papağan misillü kuşları konuşturarak, medeniyyet-i beşeriyyenin mehâsinine (güzelliklerine) güzel şeyleri ilâve etmiştir. Öyle de, başka kuş ve hayvanların istidad dili bilinirse, çok tâifeleri var ki; karındaşları hayvanat-ı ehliyye (evcil hayvanlar) gibi, birer mühim işde istihdam edilebilirler.

Meselâ: Çekirge âfetinin istilâsına karşı; çekirgeyi yemeden mahveden sığırcık kuşlarının dili bilinse ve harekâtı tanzim edilse, ne kadar faideli bir hizmette ücretsiz olarak istihdam edilebilir. İşte kuşlardan şu nevi istifâde ve teshîri (boyun eğdirmeyi) ve telefon ve fonoğraf gibi câmidâtı konuşturmak ve tuyurdan istifâde etmek; en münteha hududunu şu âyet çiziyor. En uzak hedefini tâyin ediyor. En haşmetli sûretine parmakla işaret ediyor ve bir nevi teşvik eder.[4]

Said Nursi’nin bu tespiti corona virüs salgınının yeryüzünü bir zindan haline getirdiği günümüz şartlarını daha zorlaştıran çekirge istilasına karşı 1930 yıllarında yazılmış bir reçete ve tespittir. Bitki zararlılarına karşı yapılan mücadelede yeni yeni kullanılmaya başlayan organik mücadele yöntemlerinden bir tanesini o zamandan ifade eder. Ziraat mühendisleri ve Fransa gibi ülkelerin tarım bakanlıkları tarım ürünlerini böcek istilasından korumak için tarla sınırlarına lavanta bitkisi dikme stratejisini kullanmaya başladılar ve teşvik ediyorlar. Bu şekilde kımıl, süne, danaburnu, yaprak biti gibi böceklerle mücadele için yıllardır kullanılan insektisitlerin tarım alanlarında açtıkları zararları engellemeye başladılar.

Bu manada Said Nursi’nin çekirge istilasına karşı, sığırcık kuşlarından yararlanılması tespiti çok önemli bir yöntem tespitidir. Çin Devleti ülkelerinde görülen çekirge istilasına karşı ördeklerle mücadele etme yöntemini denemiştir. Tavuklara göre daha fazla çekirge yiyebilen ördeklerle mücadeleyi daha etkili bir yöntem olarak keşfettiler, uyguladılar ve sonuç aldılar. Fakat Said Nursi’nin gösterdiği çare daha etkilidir. Çünkü ördeklerin yeme kapasitesi sınırlı olduğu, doyduktan sonra çekirge öldürmeyi bıraktığı, çekirge yemeye başlaması için tekrar acıkmayı beklemesi zorunluluğu çekirge istilasıyla mücadele sürecini uzatıyor. Fakat sığırcık kuşlarının aynen kurtların koyunları boğması gibi, çekirgeleri yemedikleri halde öldürmeleri çok etkili ve kısa sürede sonuç alınacak bir yöntemdir. Bu yöntemde açlık ve tokluk periyodu gibi bir sınırlayıcı husus, mide kapasitesinin sınırlayıcılığı gibi hal bulunmamaktadır.

Sığırcık kuşlarının beyin dalgaları, kendi aralarında iletişim ağları ve konuşmaları keşfedilse, sonra onların iletişim ağına sinyaller yoluyla dahil olunsa onların yönlendirilmeleri ve bir av köpeği gibi kullanılmaları mümkündür.

[1] Badıllı Tercümesi Mesnevi-i Nuriye, Katre Risalesi, Hatime; Sözler, 24. Söz, 4. Dal.

[2] Şualar, 2. Şua, 2. Makam, Birinci Muktazi.

[3] Ayetlerin mealleri sağdan sola doğru sırasıyla şu şekilde: “Kuşlar da onun etrafında toplanırdı.” (Sâd Sûresi, 38:19) ve “Bize kuşların dilleri öğretildi.” (Neml Sûresi, 27:16).

[4] Sözler, 20. Söz, İkinci Makam, Mukaddime.

Aile Psikolojisi

Aile kelimesi, Arapça kökü itibariyle, fakirlik ve yoksulluk yaşanılan yer demektir. Çünkü evlenme öncesinde, bir erkek sadece kendi geçiminden sorumludur ve belirli bir geliri vardır. Evlenmekle, eşinin geçim yükünün ve sonrasında çocuklarının da geçim sorumluluğunun altına girdiğinden kişi başına geliri, gittikçe azalır. Bu ise, geçimin zorlaşması anlamına gelir. Bu manasıyla evlilikle kurulan müesseseye, Araplar, ekonomik yönüyle aile demişler. Fakat iktisat ve kanaat ile, çocukların getirdiği bereket ile Allah ya o sabit geliri yeterli hale getirir veyahut babanın imkânlarını bollaştırır, daha güzel iş fırsatları verir.

Toplum, ailelerden meydana geliyor. Aile ise, anne-baba ve çocuklardan oluşur. Aileyi, hakiki aile yapan ailedeki her bir ferdin kendi konumunu bilmesi ve konumunun gereği olan vazifeyi sergilemesidir. Erkek, eşinin hak ettiği sevgi ve ilgiyi gösterdiğinde; kadın da eşinin hak ettiği saygı ve sevgiyi gösterir. Anne-baba, çocuğun hak ettiği sevgiyi, şefkati ve merhameti çocuğuna verdiğinde, çocuk da anne-babasının hak ettiği saygıyı, sevgiyi ve ilgiyi onlara gösterecektir. Bunlar fıtrat kanunlarıdır. Şu an ki huzur evleri, yetim evleri ve kadın sığınma evlerindeki birçok durum aslında fıtrat vazifelerinin ihmalinin neticesidir. Bu vazifelerdeki ihmal büyüdüğü için de Türkiye’de bu sığınma yerlerinin sayısı günden güne artmaktadır.

Bir anne ve baba, Peygamberimiz’in (ASM) dediği gibi “ Çocuğuna güzel isim vermek, onu güzel ahlakla terbiye etmek ve zamanı geldiğinde onu evlendirmek zorundadır. Bunlar evladın, anne babası üzerindeki haklarıdır.[1] Evladının hakkını vermemiş bir anne-babanın evladından tam manasıyla bir hürmet beklemeye hakları yoktur. Evlad buna rağmen gerekli saygı ve sevgiyi onlara gösterirse bu, onun faziletinden dolayıdır. Bununla beraber anne-babalık vazifesini hakkıyla yapan bir anne-babaya yaşlılık zamanlarında “ Öf dahi dememek, onları kınayıp incitmemek, onlara değer verdiğini gösteren güzel sözler söylemek, onları şefkat ve tevazu kanatları altına almak, onlar içinde Rabbinin merhamet ve şefkatini dualarında dilemek ” anne-babanın evladı üzerindeki haklarıdır.[2] Bu açıdan süreklilik taşıyan bir aileyi iç dünyası sağlıklı, hukuku çiğnenmemiş ve vazifelerine sâdık ferdler oluşturur.

İç dünyası sağlıklı ferdlerin oluşabilmesinin yolu ise, insanların kendi yapılarını doğru okumaları ve fıtratlarının gereği olan vazifeleri yapmalarıdır. Allah’a karşı vazifelerini hakkıyla yapan bir kişi, ailesi ve diğer insanlara ait vazifelerini de hakkıyla ve itina ile yapabilir. Evet, her bir insanda 3 temel yön var: Akıl-Kalb-Nefis… Bunlar, ruhumuzun bedene girmesiyle insanda ortaya çıkan bilinçli yapılardır. Akıl, düşünce yönümüzün kimliğini; kalb, duygu yönümüzün kimliğini; nefis ise, fiziksel yönümüzün kimliğini ve idaresini ifade eder.

Din, bizim düşünce-duygu ve fizik cephemizi dengeli ve düzenli hale getirmek istiyor. Bu seviyeye, “ sırat-ı müstakim ” ismini verir. Denge ile taşlar yerine oturur. Bu manada iç dünyasında taşlar yerine oturmuş dengeli her insan, iç âleminde bir aile gibidir. Bu ailede akıl, babadır; kalb, annedir; nefis ise, çocuktur.

Bir insan nefsinin hevesleri ve arzularını temel alsa, onun vücudunda nefis idareci olsa, onda çocuksu davranışlar ve ahlaksız bir karakter görünmeye başlar. Toplumdaki birçok “ sakallı çocuk ” hükmündeki kişilerde gördüğümüz üzere… İnsan kalbi, akıl ile nefis arasında tampon bölgedir. Tıpkı ailede baba ile çocuklar arasında annenin tampon bölge olması gibi… Bir kişi hayatında kalbi temel alsa, onda duygusallığın verdiği uç haller görünür. Bu ise psikolojik zararlara yol açtığı gibi, davranışlarda da dengesizliklere sebep olur. Bu yüzden bir insanda akıl, idareci; kalb, yardımcı olmalı; nefis ise, akıl ve kalbin velâyeti altındaki çocuk konumunda kalmalıdır. Tâ ki fıtrat dengesi bozulmasın.

İç dünyayı dengeleme konusunda en başarılı kişiler, hakiki dindar kişilerdir. Çünkü onlar sağlıklı bilgileriyle akıllarını, ibadetler ile de kalb ve nefislerini dengeliyorlar.

Sağlıklı ve dengeli bireyler, sağlıklı bir yuva kurabilirler. Evlilik, insanlık tarihi boyunca hep var olan ve yaşanan bir hadise… Bütün semavi dinler evliliği fıtratın gereği olarak doğru karşılamış; onu belirli kurallar içinde düzenlemiştir. Eşlerin ve çocukların hak ve sorumluluklarını fıtrat üzere belirlemiştir. Tâ ki huzurlu ve mesut bir yuva ortaya çıkabilsin. Bu manada Peygamber Efendimiz (ASM) döneminde bir genç yanına yaklaşır. Evlenmek ve aile kurmak isteyen birisi nasıl bir tercihte bulunması gerektiğini Hz. Peygamber’e (ASM) sorunca O şöyle der: “ Bir kadın ile 4 şey için evlenilir: Güzellik, zenginlik, asalet ve dindarlık. Sen dindarlığı tercih et, mesut olursun.[3] İnsan hayatının geneliyle ilgili olacak bir surette Hz. Ömer (RA), Peygamber Efendimiz’e (ASM)

İhtiyaçlarımızı gidermek için ne gibi faydalanılacak şeyler elde edelim?” diye sorunca Peygamberimiz (ASM) şu tavsiyede bulunur:

Faydalanılan şeylerin en faziletlisi zikreden bir dil, şükreden bir kalb ve âhireti ile ilgili hizmetlerde ona yardım eden imanlı bir hanımdır.”[4]

 Aile, din açısından mukaddestir. Allahu Teala aile kurulmasından razı ve memnundur. Boşanmayı ise, zaruri bir ihtiyaç haline gelebildiği için helal kılmıştır. Fakat boşanma “ Allah’ın gazaplandığı bir helaldir.[5] Çünkü boşanma ile çocukların psikolojileri bölünüyor; geleceğe bakışları kararıyor ve anne babası hayatta olduğu halde, çocuklar yetim ve öksüz büyüyorlar. Toplumdaki binlerce canlı örnekte gözlemlediğimiz üzere… Dünya genelinde yapılan istatistiksel araştırmalar 1970’lerde Avrupa’da evlenme oranının binde 7-9 iken, son yıllarda bu oranın binde 4,6’ya gerilediğini gösteriyor. Buna mukabil boşanma oranları Avrupa’da her geçen yıl artmaktadır. Türkiye verilerine bakıldığında ise, 2017 yılında Türkiye’de yapılan evlilik sayısı, önceki yıla göre %4,2 düşmüş; fakat boşanma sayısı ise önceki yıla göre %1,8 artmıştır. Bu da gösterir ki, toplum hayatı ve aile müessesesi çatırdamakta; çocukların ise mağduriyeti katmerlenmektedir.

Evet, ailede ve toplumda en önemli ihtiyaç, huzurdur. Aile ve toplum huzuru ise, onları oluşturan bireylerin iç dünyalarında huzur olmasıyla mümkündür. Bu konuda yaşayan İslam âlimlerinden Yusuf el-Kardavi şöyle der:

 Bundan kaç sene önce “el-Muhtar” dergisinde Amerikalı parlak bir doktorun yazısını okudum, doktor diyordu ki:

“Bir zamanlar gençliğimde hayatın herkesçe kabul edilen güzelliklerini bir liste halinde sıraladım ve dünyevi isteklerle şu açıklamayı yazdım: Sağlık, sevgi, kabiliyet, zenginlik ve şöhret. Sonra da kibir ve gurur ile bunu yaşlı bir bilgeye gösterdim.

Yaşlı dostum bana şöyle dedi: ” Güzel bir liste. Zararsız da sıralanmış. Ancak bana öyle geliyor ki, en mühim madde unutulmuş. O olmadan liste taşınmaz bir yük olur. Bilge dostum, listenin üzerine bir çarpı çekti ve iki kelime yazdı: “Kalp Huzuru” Ve dedi ki: “İşte bu, Allah’ın seçkin kulları için sakladığı bir lütuftur. Allah çoklarına zekâ ve sağlık verir. Mal ise el kiridir. Şöhret ender değildir. Ama kalp huzurunu ancak takdir ettiği kimselere verir.

Ve izah yollu şöyle dedi: ” Bu, bana mahsus bir görüş de değildir. Ben sadece Tevrat’tan naklediyorum; Aurelius’tan ve Ladenis’ten naklediyorum. Bu hikmet ehli şöyle demişler:Ya Rabbi, dünya nimetlerini ahmakların ayağı altına ser; bana da huzurlu bir kalp ver.

O gün bunu kabul etmek bana zor geldi. Ancak yarım asırlık özel bir tecrübeden ve ince düşüncelerden sonra anladım ki, kalp huzuru bir hayat için tek idealdir. Ve artık biliyorum ki, diğer meziyetler insana huzur sağlama için zaruri değildir. Bu huzurun mal olmadan, hatta sıhhat olmadan da geliştiğini görüyorum. Huzur, kulübeyi saraya çevirebilir. Huzursuzluk da sarayı zindan eder.

Ailenin saray gibi bir mutluluk yuvası olması az önceki yaşanmış örnekte gördüğümüz üzere kalb huzuruna bağlıdır. Kalb huzuru ise, Allah’a iman ve Onu bütün kalbiyle sevmeye dayanır. Kur’an bu noktada der: “ Uyanın! Dikkat edin! Kalpler ancak ve ancak Allah’ı aşk ile zikretmekle tatmin olur, huzur bulur.[6] Allah’ı ise, Onu tanıyanlar hakkıyla sevebilirler. Akıl, Onun marifetini elde eder; kalb ise, Onu zikreder. Bu şekilde huzurlu ferdler, mesud yuvalar kurulabilir.

Ailede baba, akıldır; anne, kalbdir; çocuk ise, nefistir. Allah ailede psikolojik olarak şöyle bir görev dağılımı yapmıştır: Babaların şefkati, kız çocuklarına odaklanır. Çünkü kızlar, âciz ve kırılgan bir yapıya sahiptirler. Şefkat duygusu, fıtratı gereği, âciz ve güçsüzleri koruma altına almak ister. Annelerin merhameti ise, oğullarına odaklanır. Çünkü erkek çocuklar, doymak bilmeyen muhtaç bir yapıya sahiptirler. Merhamet duygusu, yapısı gereği, aç ve muhtaç kişileri doyurmak ve tatmin etmek ister. Bu yüzden kız çocuklarının babalarına, oğulların da annelerine daha çok nazı geçer.

Toplum ve ülke planında baktığımızda ise devlet, babadır; vatan, anadır; halk ise, çocuklardır. Devlet idaresinin sağlıklı olmasının yolu, idarecinin nefsinin terbiye edilmiş; akıl ve kalbinin kontrolünde yaşayan birisi olmasıdır. Aksi takdirde idareci, elindeki maddi imkânları nefsinin hevesleri ve hırslarına kullanabilir. Birçok ülkede gördüğümüz üzere… Bu ise, vatana ve her bir vatandaşa karşı bir hıyanettir. İdareci, duygusallık ve kalbi temel alırsa bu sefer ya baskıcı olur veya aşırı derecede şefkatli ve merhametli olur. İlk durum halkı isyan ettireceği gibi, ikinci durum da halkı şımartacaktır. Bu açıdan devleti, akıl idare etmeli, cesaret gibi duygular devletin yardımcısı olmalı.

Aile, toplum binasının yapı taşıdır. Aile müessesesi yok edilirse, toplum yok olur. Aile yapısı bölündüğünde toplum da bölünmeye başlar. Bu açıdan devletin vazifesi aileyi korumak; onu zedeleyici engelleri kaldırmak ve var olan problemleri çözecek formüller geliştirmektir.

Kâinat da bir ülkedir. Allahu Teala ise, bu ülkenin idarecisidir. Allah, fıtrata koyduğu kanunlar ile her şeyi idare eder. Kâinat krallığında aile, temel bir önem taşıyor. Bu açıdan ailede olabilecek problemleri önlemek ve aile fertleri arasında kaynaşmayı sağlamak için Allah kadını erkeğe, erkeği kadına muhtaç bir yapıda yaratmıştır. Genel olarak erkekler, sayısız ihtiyaçlara sahiptirler; kadınlar ise, fıtraten kanaatkârdırlar. Bu açıdan kadınlar azla yetinebilirler, fakat erkekler hırslı fıtratları gereği az ile yetinemezler. Bu hırslarıyla beraber erkekler, ihtiyaçlarını giderme konusunda genel itibariyle beceriden de yoksundurlar. Yemek yapma, temizlik yapma vesaire… Bu konularda kadınlar çok becerikli ve yatkındırlar. Ayrıca neslinin devamı açısından da erkek kendi kendine yeterli değildir. Bu manada bakılırsa erkekler, çok yönlerden kadınlara muhtaç kılınmıştır.

Kadınlar ise nahif, zarif ve güçsüz fiziksel yapıları ile korunmaya ihtiyaç hissederler. Bu açıdan bir kadının onu koruyucu bir erkeğe, onun sevgisi ve şefkatine ihtiyacı vardır. Şâir Basîrî, kâinat ülkesindeki tarafların birbirine ihtiyacını şöyle ifade eder:

Zen merde, civan pîre, keman tîrine muhtaç

Eczâ-yı cihan cümle biri birine muhtaç

Zen, kadın; merd, erkek demek… Civan, genç; pîr, ihtiyar demek… Keman, yay; tîr ise, ok demek…

Ayrıca kadın fiziksel olarak güzel yaratıldığı için, erkekten ister istemez eşine doğru bir sevgi akışı olur. Çünkü fıtrat, güzelliği sevecek şekilde programlanmış. Sevilen ve evlilikle sahiplenilen bir kadının kalbinden ise, eşine karşı ister istemez bir saygı duygusu yükselir. Erkek fıtratı, sevmek ve sahip olmak; kadın fıtratı ise, sevilmek ve sahiplenilmek ister. Karşılıklı güven duygusu eşliğinde bu sevgi ve saygı duyguları ailenin gözle görünmeyen tutkallarıdırlar. Karı-koca arasında emniyet ve güveni sağlayacak sır ise, kadının dindarlığı, iffet ve hayâsıdır. Bunların göstergesi ise, layıkıyla yaşanılan bir tesettürdür. Bu noktada Bedüzzaman Said Nursi aile hayatı hakkında kaleme aldığı Risalede şöyle der:

Tesettürsüzlük ve açık saçıklık, o emniyet ve güven duygusunu bozar, o karşılıklı hürmet ve muhabbeti de kırar. Çünkü, açık saçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzelini görmediğinden, kendini ecnebiye          ( yabancıya ) sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, kocasından daha iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından daha güzelini görmüyor. O vakit o samimî muhabbet ve hürmet-i mütekabile ( karşılıklı hürmet ) gider.[7] İstatistiksel araştırmalar, evli herhangi bir kadının yabancı erkeklere ilgi göstermeye başladığında diğer erkeklerin %90’ını eşinden daha yakışıklı olarak bulacağını bize gösteriyor. Buna mukabil evli bir erkeğin ise, yabancı kadınlara ilgi göstermeye başladığında %95 kadını kendi eşinden daha güzel olarak bulacağını bize gösteriyor. Daha güzel ve yakışıklıyı görmek ise, fıtrat kanunları gereği onların sevilmesini ve istenilmesini netice verir. Bu ise, toplum hayatını yerle bir eder. Bu noktada dinin emrettiği gözlerini ve kulağını haramdan sakınma uygulaması, tam manasıyla koruyucu bir hekimliktir. Ki hem eşler arası sevgi ve saygı duygularını muhafaza etsin hem ailelerin bozulmasını engeller.

Bu noktaya dair Şekel bin Humeyd (RA) isimli genç bir sahabe Hz. Peygamber’den (ASM) ona devamlı edebileceği bir dua öğretmesini ister. O da şu duayı öğretir: “ Allah’ım, kulağımın şerrinden, gözümün şerrinden, dilimin şerrinden, kalbimin şerrinden ve üreme suyumun şerrinden sana sığınırım. [8] Demek bir zinanın ilk başladığı an, karşı cinsin sesini duyma ânıdır. Sonra süreç ona bakmaya ve karşılıklı bakışa ilerliyor; sonra konuşmaya geçiyor; sonra sevmeye uğruyor. Zinada çocuk, istenilmez. Çünkü onda hedef, zevktir. Oysa cinsellik, insan neslinin devamı için fıtrata konulmuş bir özelliktir. Dinin emrettiği evlilik, cinsel ihtiyacın meşru şekilde tatmini ve neslin bekasının temini amaçlıdır.

Çocuk, toplumun devamını sağlayan unsur olduğu gibi; aile fertlerini kaynaştırıcı ve evin merkezi olan unsurudur. Evdeki bütün hizmetler çocuklaradır. Bu manada Osmanlı Döneminde erkek çocuğa, “ mahdum ” yani “ kendisine hizmet edilen ”; kız çocuğa ise, “ kerîme ” yani “ bize değer katan, değerlimiz ” denilirdi.

Din, ailede her sahada görev dağılımı yapar. Ailenin dış işlerinden ve geçim kaynaklarından baba; iç işleri ve ev idaresinden anne sorumlu tutulur. Her ailenin toplumsal kimliği, babayla; kendi içsel kimliği anneyle temsil edilir. Bu açıdan dinde, ev içi vazifeler âtıl kalmaması için kadın çalışmaya ve sosyal hayata girmeye zorlanmamıştır. Kendi isteğiyle çalışabilir; kazancı da kendisine ait olur. Fakat aile içi vazifelerini aksatmamak kaydıyla… Bu manasıyla aile, küçük bir devlet ve topluma benzer.

Aile, bir okuldur. Baba, çocukların “ öğretmen ” idir ( muallim ). Anne ise, çocukların “ eğitmen ” idir ( mürebbiye ). Milli Eğitim Bakanlığı bu sistemi “ Tâlim ve Terbiye Kurulu ” ile Bakanlık çapında düzenleyip yapıyor. Baba, tâlim yapar, anne ise, terbiye eder. Tâlim için belirli bir mantık, sistematik ve disiplin gerekir. Terbiye içinse duygusal yaklaşım, sabır ve süreç esastır. Ahlak, ilmin hayat haline gelmesi olduğundan terbiyenin eseridir. Bu açıdan çocukların ahlakı, annenin bir sanat eseridir. Güzel ahlaklı ve sabırlı bir anne, ahlak âbidesi çocuklar yetiştirecektir. Bu noktadan her ülkenin ihtiyaç duyduğu ahlaklı ferdler, aile denilen okulun ve annelerin mahsulüdürler.

Ailenin verdiği ahlak, haya ve edebe dair yaşanmış bir vakayı Prof. Dr. Alaeddin Başar yazdığı bir kitabında şöyle anlatır:

 ” Lise son sınıftaydım. Bir gün hocamız sınıfa girdiğinde, tahtada ahlâk dışı bir resim ve uygunsuz bir yazı ile karşılaşmıştı. Rengi bir an değişti…

Hiçbir şey söylemeden silgiyi aldı ve tahtayı yavaş yavaş silmeye başladı.

Çok kızdığı belliydi. Belki de, böyle yapmakla sinirlerinin yatışmasını bekliyordu. Daha sonra tahtanın önünde birkaç kez gitti geldi… Sonunda bize dönerek:

Çocuklar! ” dedi.İleri görüşlü olun!

Bir şey anlamamıştık. Ne demek istemişti? Resimle bu sözün ne alakası vardı? Kısa süren bir sessizlikten sonra şöyle sürdürdü konuşmasını.

Evet, İleri görüşlü olun. Sadece bulunduğunuz günü, mevsimi, çağı düşünmeyin. Hiç olmazsa, hayalen on-onbeş yıl sonrasına gidin.

Bugün öyle şeyler konuşun, yazın, çizin ki, o gün oğlunuza yahut kızınıza ‘ namus, haysiyet ‘ dersi verirken yüzünüz kızarmasın. “

Sınıfta çıt çıkmıyordu… Resmi çizen arkadaşın yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Hocamız devam etti konuşmasına;

Bugün öyle bir hayat sürün ki, yarın hayat arkadaşınızın yüzüne utanmadan bakabilesiniz. Bu zavallı da, beni sağlam ayakkabı sanıyordemeyesiniz kendi kendinize…

Bu sözler hepimizin kafasına çivi gibi işlemişti…[9]

Evet, kadınların fıtratını bozmak aileyi yıkmak demektir. Din, fıtrata uygun bir aile ve toplum hayatı istiyor. Bu manada Kur’an, bir fıtrat haritasıdır. Kur’an bize insan, aile,  toplum, dünya ve Âhiretin fıtratının haritasını sunuyor. Kur’an şeytanın, şeytanlaşmış fikir ve akımların kadın fıtratını bozmaya yöneleceklerini Bakara suresinde şöyle ifade eder:

204– İnsanlardan kimi de vardır ki, dünya hayatı hakkındaki sözleri senin hoşuna gider ve o kalbindekine Allah’ı şahit tutar. Halbuki O, İslâm düşmanlarının en yamanıdır.

   205 – İş başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, kadını ve nesli helak etmek için koşar. Allah ise bozgunculuğu sevmez.

Çoğu mealler âyetin Arapçasındaki “ hars ” kelimesini “ ekin ” manasına çeviriyor. Oysa aynı surenin 223. Âyeti kadınları,              “ kendisinde ekin biten bir tarla ” ya yani “ hars ” a benzetir. Kadın tarladır; çocuklar ise, ekindir.

Evet bir toplumu helak etmek için en kestirme yol aileden itibaren yıkıma başlamaktır. Aileler ise, kadının fıtratını bozmakla yıkılır. Anne fıtratı bozulunca, nesil de bozulur.

[1] Buhâri, Akika 1, Edeb 108; Müslim, Fezâil 62; İbn Mâce, Edeb 3; İbn Kayyim el-Cevziyye, s. 159;

[2] İsra suresi, 23-24.

[3] İbni Mâce, Nikâh: 6.

[4] Tirmizî, Tefsirü’l-Kur’ân.- 48, İbn-i Mâce, Nikâh: 5.

[5] Ebu Davud, Sünen, Talak: 3. H. No: 2177. İbn Mace, Talak: 3. H. No: 2018.

[6] Rad suresi, 28.

[7] Lem’alar, 24. Lem’a, 3. Hikmet.

[8] Ebû Dâvûd, Vitir 32; Tirmizî, Daavât 74. Ayrıca bk. Nesâî, İstiâze 4, 10, 11, 28.

[9] Hülya’ya Mektuplar, Zafer Yayınları.