Etiket arşivi: Ahmed Şahin

Büyü çözmek için büyücüye gitmek caiz midir?

Değerli kardeşimiz;

Büyü çözmek için rastgele bir büyücüye gitmek caiz değildir. Bu konuda okunması greken sure ve dualar vardır. Konu hakkında malumatı olan bir din aliminden bu konuda bilgi alınabilir.

Meşhur ata sözümüzdür. Denize düşen yılana sarılır, denmiştir. Biz de bazen öyle oluyoruz galiba. Çaresini bulamadığımız, teşhisini koyamadığımız sıkıntılarımızda çareyi büyüde, sihirde görüyor; hemen hükmünü veriyoruz.

– Büyü yaptılar, geçimimizi bozup huzurumuzu yok ettiler. Ya da kısmetimizi kapatıp olan işimizi olmaz hale getirdiler. – Öyle ise çare nedir?

– Çare; büyücülere, sihircilere, falcılara gitmektir…

Maşaallah büyü bozucular, sihir çözücüler de düzinelerle.

Yeter ki sen paradan haber ver…

Bana öyle geliyor ki, parayı kesin, ortalıkta ne büyücü kalır ne de sihirci…

Aslında ben büyünün, yani sihrin varlığını kabul ediyorum. Ancak bunun tarihte kalan bir ilim dalı olduğunu, nasıl yapılıp nasıl çözüldüğüne dair bir ilmin günümüze kadar gelmediğini düşünüyorum. Bu yüzden de şurada burada büyü yapan yahut da bozan kimselere inanmıyorum.

Şundan inanmıyorum:

Büyü yapma yahut da çözme ilmi varsa, kitaplarda olacaktır. Kitaplarda olunca onu sadece meçhul kimseler bilmeyecek, kitap okuyan herkes bu bilgiye sahip olacaktır. Görülen odur ki, kitap okuyanlarda böyle doğru bir büyü yapma ve çözme bilgisi yoktur. Tam aksine, kitap okumayanlarda bu sırlı ilim çoğaltılıyor, müşteriler sıraya giriyor.

Kanaatim odur ki, aile içinde insanlar, beyin yahut da hanımın tutumundan şikayetçi olurken olayı büyüye, sihre yormakta yanılıyorlar.

Büyü de sihir de tarafların kendilerindedir. Şayet rahatsızlık unsuru olarak gördükleri hallerini kendi iradeleriyle düzeltmeye yönelseler ortalıkta ne büyüye ihtiyaç kalır, ne sihirbaza. Ama nefsi böyle bir özeleştiriye talip olmuyor. Kendi kusur ve hatalarını düşünmeye de fırsat vermiyor. En kolay yolu gösteriyor.

– Büyü yapmışlar, sihirde bulunmuşlar.

Bundan sonra yatakta muska aramalar, kapıda çaput bulmalar alıp yürüyecek; evhamlar, vesveseler, masum konu komşulardan şüphelenmeler meydan alacaktır. Çık çıkabilirsen işin içinden.

Hayır hayır boşuna suçlamayın konu komşunuzu, yakınlarınızı ve dostlarınızı. Büyü falan yok, kendi ihmal ve kusurlarınız var. Yapılan büyüden dolayı hanımı evi terk ettiğini söyleyen bir bey:

– Ne olur büyüyü boz, sihiri çöz, bunu ancak sen yaparsın, diye ısrarda bulundu. Ben de:

– Büyü yapılan hanım evi terk ederken bir bahane ileri sürer, bu bahane ile evi terk eder, seninki ne bahane ileri sürdü, onu söyle, dedim.

Söylemek istemedi. Israr edince baklayı çıkardı:

– Güya ben akşamları işimden çıkınca hemen eve gelmiyor da meyhaneye uğruyor, iki tek atıyormuşum.

Zaten ben de bu itirafı bekliyordum. Hemen çareyi gösterdim.

Tamam, dedim, işte büyü de, büyü yapan da açıklandı. Büyüyü sen yapıyorsun meyhaneye gitmekle. Büyün de oradaki içkin. Çözmek istiyorsan akşamları işinden doğruca evine gel, meyhaneye uğrama. Göreceksin ki büyü derhal bozulmuş, sihir de hemen çözülmüş.

(Ahmed ŞAHİN)

Selam ve dua ile…
Sorularla İslamiyet

Sütkardeşliği ve aileler arasında tespit ve tescili üzerine

Anne sütünün çocuk sağlığındaki önemini anlamış olan ilim adamları çareler arıyor, gerekirse anne sütlerini bir bankada toplayarak ihtiyaç içinde olan çocuklara anne sütü içirmeyi hedefliyorlar.

İşte burada, süt veren anne ile süt alan çocuk arasında çok önemli haklar da doğuyor.

Sütünü veren anne, çocuğun sütannesi, çocuk da o annenin süt çocuğu oluyor. Böylece süt çocuğu ile sütannenin diğer çocukları arasında sütkardeşliği akrabalıkları oluşuyor, birbirleriyle evlenme haramlığı da başlıyor.

Bu yüzden, bu kardeşlerin birbirlerini ömür boyu kesin olarak bilip tanımaları gerekiyor ki, büyüyünce kardeşler arasında haram olan bir evlilik yapma hatası söz konusu olmasın. Çünkü öz anneden doğan kardeşlerin kendi aralarında evlenmeleri nasıl haram oluyorsa, süt emen yabancı çocuğun da bu kardeşleriyle evlenmeleri aynı şekilde haram oluyor, geniş bir akraba çerçevesi söz konusu oluyor böylece. Bu sebeple, kardeşlerin birbirlerini tanıyıp süt kardeşi olduklarını bilmeleri, evlenmelerinin haram olduğunu hatırlamaları mecburiyeti geliyor!

Demek ki, anne sütü çocuk için ne kadar önemli ise bu sütü veren anne ve çocukları ile emen yabancı çocuk arasında meydana gelen evlenme haramlığının tespit ve tescili de öylesine önemlidir ki, ileride bunlar bacı kardeş evliliği yapma gibi bir faciayla karşılaşmasınlar. Böyle bir sütkardeşi evliliği yapıldığı ortaya çıkınca da, yapılan bu haram evliliği bozup kurulmuş yuvayı yıkma mecburiyetinde kalmasınlar!

Süt bankalarının bu konuda (tarafların birbirlerini tanımadan) yapacağı isim ve adres tespit ve tescilinin gereken tanışma ve korumayı tam olarak sağlayamayacağı yorumu da yaygın bulunuyor..

Zaten İslam tarihi boyunca uygulamalardan anladığımız kadarıyla sütkardeşliğinin tespit ve tescili, önce süt emziren anne ile emen çocukların aileleri arasında yapılmış, sütkardeşliğinin meydana getirdiği evlenme haramlığına ait bilgiler ilgili şahıslar ve aileler arasında ilan edilip fakında olunması sağlanmıştır.

Nitekim Nisa Suresi ayet 23’te açık şekilde anlatılan bu sütanne ile sütkardeş haramlığı, tarih boyunca büyük bir dikkat ve titizlikle hep anlatılmış, asırlar boyunca bu kuvvetli anlatım ve inanç sayesinde sütkardeşle evlenme haramlığının bilincinde olunarak gereken hassasiyet gösterilmiştir.

Bugün de aynı şekilde bu kesin hükmün ilgili sütanne ve kardeşler arasında tescil ve tespiti yapılarak ilan edilip bu konudaki hassasiyetin kuvvetlendirilmesine ihtiyaç vardır. Yani sütkardeşliğinin getirdiği haramlık hükmünü önce aileler bilip düşünmeli, bu konuda ön tespit ve tescilleri kendi aralarında yaparak aile bireyleri kendi aralarında uyarıda bulunmalılar.

Nitekim sütkardeşliği haramlığının oluşmasına sebep olan şu önemli bilgilerin de yine aile bireyleri tarafından bilinerek tescil ve tespitlerini de bu bilgilere göre yapmaları gerekmektedir: Önemli bilgiler:

1- Süt emen çocuk, iki yaşı içinde iken emmelidir ki, sütkardeşliği haramlığı gerçekleşmiş olsun. İki yaşını geçmişken emmeler sütkardeşliği haramlığı getirmez.

2- Hanefi’ye göre, sütü bir defa emmesi yeterlidir. Emdiği süt çocuğun midesine indiği anda sütkardeşliği gerçekleşmiş olur.

3- Şafii’de ise, beş defa emmiş olmalıdır ki, sütkardeşliği haramlığı oluşsun. Beşten az emmeler haramlık getirmez.

4- Haramlık getiren süt, emerek alınabileceği gibi, herhangi bir kaptan içerek de alınabilir.

5- Süt bir ilaca, suya karıştırılarak verilirse hangisinin çoklukta olduğuna bakılır. Süt çoğunlukta ise haramlık getirir, azınlıkta kalırsa haramlık getirmediği kabul edilir.

6- Ana sütü özelliğini yitirecek şekilde kaynatılır, peynir, yoğurt haline getirilirse bu süt de haramlık getirme vasfını kaybetmiş sayılır, yasak getirmez.

7- Sütkardeşliğiyle oluşan haramlığın geniş sınırını Peygamberimiz (sas), “Neseb bakımından haram olanlar, sütkardeşliğiyle de haram olur!.” hadisiyle haber verip uyarıda bulunmuştur. Bu geniş haramlık sınırından dolayı hanımlar mecbur kalmadıkça yabancı çocuk emzirmekten kaçınmalı, beylerinin izni olmadan yapacakları emzirmenin mekruh olduğunu da bilmeliler.

Ahmed Şahin / Zaman

Suya düşen ‘cemre’ nedir?

Yaşlıların usandırıcı bir yanı da yaşadıkları hatıralarını sıkça anlatmak olurmuş. Tıpkı bugün suya düşen cemre münasebetiyle benim de çocukluğumdaki cemre arayışımı anlatışım gibi. Uzatmayacağım, diyerek geçiyorum cemre arayış macerama. Bakalım siz de cemreyi böyle mi biliyorsunuz görelim..

1940’ların çok ağır geçen kış ayları boyunca Yozgat’ın orman içindeki Yahyasaray köyümüzde tekrar edilen sihirli cümle hep aynı olurdu:

-Ah bir cemre düşseydi, gerisi kolaydı; kurtulurduk bu dondurucu soğuklardan…

Üstü toprakla örtülü köy evlerinin içindeki toprak zemin üzerinde yaşadığımız kış ayları boyunca hasret ve heyecanla beklerdik kurtarıcı cemreyi.

Nitekim soğukların şiddeti kırılır, yarı güneşli günler başlar, bir müjde bizim dünyamızı altüst ederdi:

-Bugün 20 Şubat! Yani birinci cemre’nin havaya düştüğü gün!..

Hemen köydeki taş duvarlı evlerin güneş gören tarafına çıkar, havaya düştüğü söylenen sevgili cemre’yi mavi boşlukta seyretmeye yönelirdik. Ne yazık ki bunca arzularımıza rağmen sevimli cemre’yi bir türlü göremezdik. Bir haftalık bir arayıştan sonra içimize bir ümitsizliğin çöktüğü sıralarda bir müjde daha uçurulurdu:

– Bugün 27 Şubat! İkinci cemre’nin suya düştüğü gün.!

Demek ki daha da yaklaştı bize sevgili cemre. Hemen elimize sopaları alır, buzlu su birikintilerinin içinde sihirli cemreyi aramaya başlardık.. Ne yazık ki çok yakınımıza gelmesine rağmen beklediğimiz cemreyi düştüğü söylenen buzlu suların içinde de bulamazdık..

Ümitsiz bir bekleyiş yine başlardı.. Ama bu da çok sürmez yeni bir söylenti daha çıkardı.

-Bugün 6 Mart.. Artık üçüncü cemre’nin toprağa düştüğü gün!

Tam bir fırsat diye düşünürdük. Çünkü toprağa düşen cemre’yi bulmak daha kolay olacaktı.. Hemen hazır bekleyen sopalarımızla çamurlu toprakları deşelemeye koyulur, büyük bir ümitle zeminde cemre aramaya yönelirdik.. İtiraf etmeliyim ki, çocukluğumuzun bu cemre arayışları hâlâ hayalimde olanca canlılığıyla yaşamaktadır. Her sene 20 Şubat’tan itibaren cemre arama olayını olanca tazeliğiyle bir daha hatırlar, yeniden bir cemre arayışına yönelirim sanki.

– Bulur muyum havada, suda, toprakta başlayan cemreyi?

– Hayır! Ne havada, ne suda, ne de toprakta bulamadım şimdiye kadar aradığım cemre’yi. Ama hiç beklemediğim bir yerde buldum onu.

Meğer hiç de uzaklarda değilmiş.. İki elle tuttuğum kitabın sayfaları arasındaymış cemre tarifi. Bakın ne deniyor kitap sayfalarında cemre için:

-“Cemre: Arapça bir kelimedir. Ateş, kor, köz manalarına gelir.. Yani sıcaklık! demektir.

Halkımız öteden beri şubatın yirmisinden sonra cemre havaya düştü, derler; yani baharın müjdecisi sıcaklık, havada başladı demektir. Bundan bir hafta sonra da cemre suya düştü, derler. Bununla da sıcaklığın suda başladığını ifade etmiş olurlar. Bir hafta sonra martın altısında ise cemrenin toprağa düştüğünü dile getirirler. Bununla da sıcaklığın artık toprakta da başladığını, toprağa tohum atma mevsiminin geldiğini anlatmış olurlar..” Demek ki, benim maddi bir cisim gibi havada, suda, toprakta aradığım cemre aslında itibari bir mana imiş. Sıcaklığın belli yerlerde başlama tarihleriymiş. Kışın soğukları önce havada kırılır, sonra suda, sonra da toprakta..

Yazımızı, içinde cemre kelimesi geçen hadisle bağlayalım isterseniz. Bakalım ateş parçası manasına gelen cemre, hadiste nasıl bir ikaz yerinde kullanılmakta görelim. Efendimiz (sas) Hazretleri buyuruyor ki:

-Dünyada ellerini haramdan çekmeyip rahatça haram tutanlar, ahirette o haramın sebep olduğu cehennem ateşini görünce:

-Keşke bu ellerimle dünyada bir avuç ‘cemre’ tutsaydım da o haramları tutmasaydım! diye feryat edeceklerdir!.

Ahmed Şahin / Zaman

Saçını sakalını Müslüman olarak ağartanlara müjde!

Soru: Beyazlayan saçlarımı siyaha boyatmak istedim. İtiraz ettiler, günahtır, caiz olmaz dediler. Siz ne dersiniz ak saçlarımı siyaha boyatma isteğime?

Cevap: Bir hastalıktan dolayı genç insanın saçları beyazlamışsa onu siyaha boyatmasında mahzur olmaz. Tedavi sayılır çünkü. Ancak yaşlılıktan dolayı beyazlayan saçları siyaha boyatmaya gelince orada birazcık durmak gerekir. Benim gönlüm hiç razı olmaz böyle bir yaşlı kimliği gizlemeye. Hele biraz da yaş ilerlemiş de çocuk masumiyetine bürünmüşse yaşlı insan.. Onları hep konuşturup dinlemek isterim. Ağızlarından inciler, mercanlar dökülecek gibi gelir bana.

Ak saçlılara karşı duyduğum bu derin sevgimin hadislerde gördüğüm müjdelerden kaynaklandığını da düşünürüm. Nitekim Rabb’imiz şöyle buyuruyor ak saçlı ihtiyarlar için:

Saçını, sakalını Müslüman olarak ağartan yaşlılara azap etmekten hayâ ederim!

Evet, saçını sakalını Müslüman olarak ağartan yaşlılara Rabb’imiz böyle merhamet edip şefkat gösteriyor da, biz hangi mecburiyetten Rabb’imizin merhametini celbeden beyazlarımızı siyaha boyatma gereği duyuyoruz bilemiyorum doğrusu.

Ben 77 yaşına girmiş bir ihtiyar olarak ak saçlılara hep böyle duygularla bakarken on senedir hiç görmediğim bir eski dostumla karşılaştım sokakta. O zamanki simsiyah saçları artık kar gibi beyazlamış, yürümekte zorlanıyor, halinden de şikâyetçi gibi görünüyordu. ‘Nerde o gençlik günlerimiz?’ diye hayıflandı. ‘Sen yaşlılığından şikâyetçi değil gibi görünüyorsun.’ diye de takıldı.

– Evet dedim, ben ihtiyarlığımdan şikâyetçi değilim, aksine yaşlılığın koruyan taraflarını düşününce seviniyorum bile. ‘Yaşlılığın koruyan tarafı da mı var?’ dedi. Evet, dedim. Gençliğin ihtiraslarına ve hissi baskılarına yaşlılıkta pek maruz kalmıyoruz. Ayrıca Rabb’imiz saçını, sakalını Müslüman olarak ağartan yaşlıya da azap etmeyeceği müjdesini de veriyor.. deyince yaşlı dostum gözlerini açtı. ‘Neler söylüyorsun sen?’ dedi. ‘İhtiyarlığın böylesine imtiyazlı yanları da mı var?

– Elbette! diyerek meşhur hadis alimi Yahya bin Eksem’in ak saçları hürmetine affedilmesi olayını anlatma gereği duyarak dedim ki:

Abbasi halifesi Me’mun’un baş kadısı meşhur Yahya bin Eksem’i ölümünden sonra rüyada gören bir hürmetkârı sorar:

– Ey Kûfe’nin baş kadısı ve muhaddisi, Rabb’in sana ne muamele eyledi mezarında, der.

Yahya bin Eksem mezarında karşılaştığı zor sorgusu ile kurtuluşunu şöyle anlatır:

-Rabb’im kabrimde beni, efendinin kölesini hesaba çektiği gibi şiddetli şekilde hesaba çekerek dedi ki:

– Ey ihtiyar, eğer şu ak saçların olmasaydı seni ateşimde yakacaktım yaptığın yanlışlarından dolayı!

Bu ikazını üç defa tekrarlayınca ben korkarak dedim ki:

-Ya Rab, biz seni dünyada iken böyle korkutucu şekilde işitmedik? Biz işittik ki, Enes bin Malik, Peygamberimiz’den (sas) duymuş, Peygamberimiz (sas) de Cebrail’den dinlemiş, Sen buyurmuşsun ki:

– Saçını sakalını Müslüman olarak ağartan yaşlılara Ben azap etmekten haya ederim! Biz Sen’i böyle işittik, böyle biliyorduk dünyada!

Bunun üzerine Rabb’im buyurdu ki:

– Enes de, Peygamber de, Cebrail de doğru söylemişler. Ben saçını sakalını İslam yolunda ağartan ihtiyarlara azap etmem. İşte sana da azap etmiyor, affediyorum. Ey meleklerim, alın bu ak saçlı ihtiyarı, götürün affettiğim ak saçlıların yanına! İslam yolunda ağarttığı ak saçları hürmetine bağışlıyorum bunu da..

Anlattıklarımı büyük bir dikkatle dinleyen ak saçlı dostum, belini doğrultarak dikilip yanıma yaklaştı. Beni muhabbetle kucaklayarak söylendi. ‘Bana ihtiyarlığımı sevdirdin, halimden şikâyetçi olmaktan kurtardın. Rabb’imden ak saçlarım hürmetine beni de bağışlamasını diliyorum.’ diyerek mutlu şekilde vedalaşıp yoluna devam etti.

Suyuti ve Gazali gibi alimlerin de kaydettikleri bu güzel olayı, saçını sakalını Müslüman olarak ağartan ihtiyarlarla, siyaha boyatmayı düşünen yaşlıların takdirlerine arz etmeyi faydalı buluyorum.

Ahmed Şahin / Zaman

Halife Hz. Ömer’den bir yönetici ve danışmanı dinleme örneği!

Öyle anlaşılıyor ki, samimi yöneticiler doğru sözlü danışmanlarını dinleyerek istişare ile karar verirlerse isabetli sonuçlar elde ederler.

Tıpkı dünyaya adalet örnekleri veren Hz. Ömer Efendimiz’in, yönetimi boyunca hep danışmanlarına sorarak yanlış kararlardan kurtulup isabetli kararlara imza attığı gibi.

Bugün sizlere, işte böyle bir yönetici ve danışman örneği sunmak istiyorum. Belki de bir daha ibretle okuyacak, takdirle düşüneceksiniz bu tarihî yönetici ve danışman olayını.

Bilindiği üzere on senelik halifeliği boyunca geceleri yatağında uyumayan Halife Hazret-i Ömer (ra) Efendimiz, yanına aldığı danışmanı ile Medine’yi bir uçtan bir uca sabahlara kadar dolaşarak halkın huzurunu sağlamaya özel bir dikkat ve hassasiyet gösteriyordu. Bir gece yine âdeti olduğu üzere yanına aldığı danışmanı Abdurrahman bin Avf’la birlikte sessizce yürüdükleri Medine sokaklarından birinde bir evden karışık eğlence seslerinin geldiğini duyarlar. Biraz daha yaklaşınca gelen seslerden bir tahmin yapan Halife, hemen yorumunu yapar:

– Ey Abdurrahman! der, bu evin içindekiler içmişler, sarhoş naraları atarak komşuları rahatsız ediyorlar! Ne dersin, huzuru bozan bu sarhoşlara ne türlü bir ceza verelim?

Halife’nin bu görüşüne danışmanı Abdurrahman bin Avf iştirak etmez!. Hatta iştirak etmemekle de kalmaz, aynı zamanda itiraz da ederek der ki:

-Bana kalırsa ceza verilecek olan, evinde özel hayatını yaşayan o insanlar değil, sokakta onların mahremiyetlerini araştıran bizleriz!.. Hatta der, onlar evlerinde bir suç işlemişlerse biz sokakta onların özel hayatlarını tecessüs ederek üç suç birden işlemiş oluyoruz.

Bu itiraz karşısında irkilen Halife, düşünmeye başlar. Neden sonra sorusunu şöyle sorar:

– Ne türlü suç işlemiş oluyoruz biz burada bu halimizle?

Danışmanı düşündüklerini tereddüt etmeden açık seçik şöyle sıralar:

-Allahu Azimüşşan, Hucurat Sûresi’ndeki ayetinde, “Zan ile hüküm vermekten kaçının!.” buyurdu. Biz ise gözümüzle görmediğimiz halde zan ile hüküm veriyoruz.

‘İnsanların ayıplarını araştırıp da ilan etmeyin!’ buyuruyor, biz ise evlerindeki gizli hallerini açığa çıkarıp ilan ederek cezalandırmak istiyoruz.

3- ‘Birbirinizin gıybetini yapmayın!’ buyuruyor. Biz gecenin bu saatinde hem zan ile hüküm veriyor hem evinin içindeki gizli ayıplarını meydana çıkarmak istiyor, hem de burada gıybetlerini yapıyoruz!. İşte bunlardan dolayı aslında cezalık işi biz yapıyoruz, ev sahibi değil ey Müminlerin Emiri!..

Kararlarını hep istişare ile veren koca Halife, danışmanından gelen bu açık seçik istişari görüşleri dinledikten sonra bir müddet sessiz sedasız olduğu yerde bekler.. En sonunda elini, doğru sözlü danışmanına uzatarak tarihi kararını şöyle verir:

Ey Abdurrahman der, tut şu elimden de bir an evvel buradan uzaklaşalım; yoksa ev sahipleri dışarı çıkar da bizi bu halde görürlerse, gerçekten de biz onlara değil, onlar bize ceza isteyebilirler!

Oradan hızla uzaklaşırken kendisini yanlış düşünce ve karardan kurtaran istişare arkadaşı danışmanına duyduğu memnuniyetini şöyle ifade eder:

– Kendi düşüncesini danışmanına sormak, doğrusunu duyunca da inat etmeyip hemen kabul etmek ne güzel bir istişare anlayışıdır. Hem yanlış düşünmekten hem de yanlışı uygulamaktan kurtuluyor yönetici, düşündüğü doğruyu açıkça söyleyen danışmanı sayesinde! Allah samimi yöneticiyi böyle samimi danışmanlardan hiçbir zaman mahrum eylemesin!

-Ne dersiniz?.. Dünyaya adalet dağıtan Halife Hz. Ömer’in danışmanından dinlediği doğruları hemen kabul etme örneğinden bizlere de mesaj var mı? Deve devrinden füze çağına verilen bu açık istişare örneğine bugün dünden daha fazla muhtaç değil miyiz? Biz her şeyi kendimiz biliyor, kimseye sorma gereği duymuyoruz demeye getirmiyoruz değil mi? Şayet böyle ise Halife Hz. Ömer Efendimiz gibi başarılı olmaya adayız demektir inşaallah..

Ahmed Şahin / Zaman