Murat tarafından yazılmış tüm yazılar

“İnce Yapı” Sabiti , 1/137 ve Risale-i Nur

İnce yapı sabiti (fine-structure constant), fizik dünyasının en gizemli ve en önemli temel sayılarından biridir. Genellikle Yunan harfi alfa (\alpha) ile gösterilir ve evrendeki elektromanyetik etkileşimin gücünü belirler. Yani, ışık ile maddenin (özellikle elektronların) birbirleriyle ne kadar güçlü bir şekilde etkileşime gireceğini bu sabit söyler.

İnce yapı sabitini bu kadar özel ve meşhur yapan temel özellikler şunlardır:
1. Boyutsuz Bir Sayıdır (Saf Bir Orandır)
Fizikteki çoğu sabitin bir birimi vardır (metre, kilogram, saniye vb.). Ancak ince yapı sabiti boyutsuzdur . Dünyanın neresine giderseniz gidin, hangi ölçüm birimini (metre veya inç) kullanırsanız kullanın, hatta evrenin öbür ucundaki bir uzaylı bile ölçse bu sayı tamamen aynı çıkar.

Yaklaşık değeri şudur:
Daha hassas bir ifadeyle: 0,007297352…

2. Nereden Geliyor? (Formülü)
İnce yapı sabiti, fizikteki üç temel sabitin bir araya gelmesiyle oluşur:
e : Elektronun yükü (Elektromanyetizma)
İndirgenmiş Planck sabiti (Kuantum mekaniği)
c : Işık hızı (Görelilik teorisi)
Formülü şu şekildedir:
(Burada \varepsilon_0 boşluğun elektriksel geçirgenliğidir).
Bu formül; kuantum mekaniği, görelilik ve elektromanyetizmayı tek bir sayıda birleştirdiği için fiziğin “kesişim noktası” gibidir.

3. Neden Bu Kadar Önemli?
Adının Kökeni: İlk olarak atomların yaydığı ışığın spektrumundaki (renk tayfındaki) ince yarılmaları (çizgileri) açıklamak için kullanıldı. Bu yüzden adı “ince yapı” sabitidir.

Yaşamın Var Olma Sebebi: Eğer \alpha sayısı \frac{1}{137} değil de, örneğin %2-3 daha farklı olsaydı, atomlar kararlı olamazdı. Yıldızlar karbon üretemezdi, kimyasal bağlar oluşamazdı ve bildiğimiz anlamda yaşam (ve biz) asla var olamazdık.

Fizikçilerin Bu Sayıya Olan “Takıntısı”
Bu sayı fizikçiler arasında neredeyse mistik bir saygıyla karşılanır. Ünlü fizikçi Richard Feynman bu sayı hakkında şöyle demiştir: “Bu sayı, insanın anlamadığı bir büyüdür. Sanki Tanrı bu sayıyı yazmış ve biz kalemimizi nasıl oynatacağımızı bilemiyoruz. Tüm teorik fizikçiler bu sayıyı odalarındaki duvara asar ve onun üzerine düşünürler.”

Özetle ince yapı sabiti; evrenin temel ayar düğmelerinden biridir ve şu anki fizik bilgimizle bu düğmenin neden tam olarak 137’de 1 oranına ayarlandığını henüz bilmiyoruz.

İnce yapı sabiti (\alpha \approx \frac{1}{137}) doğrudan modern kuantum fiziğinin bir kavramı olsa da, Risale-i Nur’un evrene, maddeye ve varoluşa bakış açısıyla (tefekkür boyutuyla) çok güçlü ve büyüleyici paralellikleri vardır.

Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur’da evrendeki her şeyin tesadüfe yer bırakmayacak kadar hassas ölçülerle yaratıldığını anlatırken sıklıkla “kaderin ölçüsü”, “mizan” ve “hikmet” kavramlarını kullanır. İnce yapı sabiti tam olarak bu kavramların matematiksel birer delili gibidir.

Bu ilişkiyi birkaç temel başlıkta inceleyebiliriz:
1. “Sikke-i Kudret” ve Hassas Ayar (Fine Tuning)
Risale-i Nur’un en temel tezlerinden biri, kâinattaki hiçbir şeyin başıboş olmadığı, her zerreye bir nizam verildiğidir. Ayetlerde geçen mizan (ölçü) kavramı açıklanırken, her şeyin hassas bir teraziyle ölçüldüğü vurgulanır. Risale-i Nur Perspektifi: “Her bir masnu’da (yaratılanda) öyle bir ilim ve hikmetin intizamı görünüyor ki, bir Kadîr-i Zülcelal’in planıyla, programıyla, kastıyla, hikmetiyle yapıldığını gösterir.”

İnce Yapı Sabitiyle Bağlantısı: Fizikçilerin evrenin “Hassas Ayarı” (Fine-Tuning) dedikleri şey, tam olarak budur. Eğer 1/137 oranı %2-3 oranında değişseydi, atomlar kararlı kalamayacak, karbon oluşmayacak ve hayat var olamayacaktı. Yani bu sayı, Risale-i Nur terminolojisiyle kâinatın sayfasına basılmış çok açık bir “Sikke-i Kudret” (Allah’ın kudret mührü) ve kaderin hassas bir pergelidir.

2. Kuantum Mekaniği, Görelilik ve Elektromanyetizmanın “Vahdet”i (Birliği)
İnce yapı sabitinin formülü (e^2 / 4\pi \varepsilon_0 \hbar c); ışık hızını (görelilik), Planck sabitini (kuantum) ve elektronun yükünü (elektromanyetizma) birleştirir. Yani mikro alem ile makro alemi tek bir oran altında toplar.

Risale-i Nur, kâinattaki her şeyin birbirine bağlı olduğunu ve bir bütün oluşturduğunu ısrarla vurgular (Vahdet ve Tevhid sırrı). “Bir şeyi halk eden (yaratan), her şeyi halk edebilir. Çünkü kâinat parçalanamaz bir bütündür.”

İnce Yapı Sabitiyle Bağlantısı: Evrenin en küçük yapı taşı olan elektron ile en büyük hız sınırı olan ışık hızı, bu boyutsuz sabitte adeta el ele tutuşur. Fiziğin farklı disiplinlerinin bu tek sayının içinde birleşmesi, Bediüzzaman’ın bahsettiği “Sâni-i Vâhid’in (tek bir sanatçının) kâinat genelindeki tek tipleştirici mührü” yaklaşımına bilimsel bir örnektir.

3. Richard Feynman’ın “Anlayamadığımız Büyü” İtirafı ve “Esbab” Perdesi
Feynman’ın bu sayı için “Bu sayı bir gizemdir, insan aklı bunu anlayamaz, sanki Tanrı bu sayıyı yazmıştır” demesi, aslında bilimin bir noktadan sonra sebep-sonuç ilişkisini açıklayamayıp tıkanmasını gösterir.

Ayât-ı Kübra veya Sözler mecmuasında sıkça işlendiği gibi; sebepler (esbab) sadece bir perdedir. Bilim adamları “Nasıl?” sorusuna cevap verir (Örneğin: “Elektromanyetik kuvvet nasıl işler? 1/137 ile”). Ancak “Neden bu sayı?” sorusuna doğa veya tesadüf cevap veremez.

İnce Yapı Sabitiyle Bağlantısı: Bilimin bu noktada durup “Bu bir gizem” demesi, Risale-i Nur’un tabiriyle sebepler perdesinin yırtıldığı ve arkasındaki Müsebbibü’l-Esbab’ın (sebepleri yaratanın) iradesinin doğrudan göründüğü andır. Fizikçilerin duvara asıp düşündüğü o 137 sayısı, tefekkür penceresinden bakıldığında bir “esma” tecellisinin matematiksel kodudur.

4. Risale-i Nur Metinlerindeki “Lafız ve Mana” Dengesi
Bunun yanı sıra, Risale-i Nur okurları ve araştırmacıları arasında kelimelerin, harflerin ve cümlelerin dizilişindeki matematiksel ve anlamsal “altın oranlara” dair tefekkür çalışmaları yapılır. Risale-i Nur’un kendi ifadelerinde de nizam, intizam, mizan ve emir kelimeleri kâinatın matematiksel nizamıyla paralel sunulur. Nasıl ki kâinat kitabında 1/137 gibi gizli ve hassas “sabitler” varsa, Kur’an’ın tefsiri olan bu metinlerde de kendi içinde bir mana ve tesanüd (dayanışma) örgüsü olduğu vurgulanır.

İnce yapı sabiti, Risale-i Nur’un kâinat kütüphanesini okurken sürekli işaret ettiği “kasıtlı tasarım”, “muazzam adalet ve mizan” ile “Tevhid delilleri” kavramlarının atom altı dünyadaki en somut, en net ve bilim dünyasını hayretler içinde bırakan matematiksel karşılığıdır.

(Çetin Kılıç)

Ölümü Bir Uyanış Vesilesi Olarak Görmek Lâzım

Yakın ailemizden, dost ve çevremizden bir bir bu fani dünyayı terk edip berzah âlemine göç ediyorlar. Ölüm acı da olsa amma mukadderdir. Her canlı ölümü tadacaktır. Her nedense insanoğlu garip bir varlıktır. Her gün ölümün gölgesinde yürür, ama onu kendi üzerine düşmüş saymaz. Yakın bir akrabanın cenazesine gider, toprağa verilen bedenin ardından dua eder, fakat sanki o kabre giren yalnızca başkasıdır. Oysa aynı yolun yolcusuyuz. Ölüm, sadece başkasının değil, herkesin kendi hakikatidir.

Ölümü Terhis Tezkeresi Olarak Okumak
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri “ ölümü bir “terhis tezkeresi” olarak vasıflandırmıştır. Yani insan bu dünya vazifesini tamamladığında daha geniş, daha hakiki bir hayata gönderilir. Bu bakış açısı, ölümü karanlık bir yokluk olmaktan çıkarır onu, ebedî hayata açılan bir kapı hâline getirir. Eğer ölüm yokluk olsaydı, insanın bütün arzuları, sevgileri ve hatıraları anlamsız bir şekilde sönüp giderdi. Oysa insanın kalbine konulan ebediyet arzusunun, onun yokluk için değil, sonsuzluk için yaratılmıştır.

Cenazeler Neden Kalıcı Bir Uyanışa Dönüşmüyor?
Bir cenazeye katıldığımızda aslında bize çok açık bir ders verilir: “Sıra sana da gelecek.” Fakat çoğu zaman bu sesi duymak istemeyiz. Bediüzzaman hazretleri bunu “Dünya sevgisine” bağlıyor. İnsan, faniliği düşünmekten kaçtıkça dünyaya daha çok sarılıyor. Dünyaya sarıldıkça da ölümü daha fazla unutuyor. Böylece cenazeler bile kısa süreli bir hüzün üretir, ama kalıcı bir uyanışa dönüşmez.

Aslında ölümü sıkça hatırlamayı bir karamsarlık sebebi değil, bir uyanış vesilesi olarak görmek lazım. Çünkü ölüm düşüncesi, insana şunu sordurur: “Ben ne için yaşıyorum? Bu hayatın hesabı ne olacak?” Bu sorular, insanı sorumluluk bilincine götürür. Ölümü unutan insan ise çoğu zaman amaçsızlık ve boşluk içinde savrulur.

Ölüm, Bir Yok Oluş Değil, Menzile Varmaktır
Ölüm, müminler için ebedî bir ayrılık değil, geçici bir ayrılıktır. Bu dünyada sevdiğimiz insanlar bizden önce gitmiş olabilir; ama iman perspektifinde bu bir yok oluş değil, bir “ileriye geçiş”tir. Yani aslında ölüm, aynı kervanın farklı zamanlarda menzile varmasıdır.

Her cenazeden sonra hayatımıza geri döneriz ve fakat mesele sadece dönmek değil, değişerek dönmektir. Ölüm, insanı korkutmak için değil, onu uyandırmak için vardır. Eğer bir cenazeden sonra kalbimizde küçük de olsa bir farkındalık oluşuyorsa, o cenaze bize gerçek dersini vermiştir. Belki de en doğru soru şudur: Bir sonraki cenazeye gittiğimizde, yine “o öldü” mü diyeceğiz; yoksa “ben de gidiyorum” diyebilecek miyiz? Vesselâm

08.05.2026
Rüstem Garzanlı

“Biz” ve “Ben” Arasında İlâhî Hitabın Sırrı

İnsan, Kur’an’ı okurken bazen hayret eder: Cenâb-ı Allah kimi yerde “Ben” diye hitap ederken, kimi yerde neden “Biz” buyurur? Bu ifade farkı, ilk bakışta dilsel bir çeşitlilik gibi görünse de, hakikatte derin bir tevhid dersini içinde barındırır.

Bu sırrı en güzel şekilde izah edenlerden biri Said Nursî Hazretleri ve onun Risale-i Nur eseridir.

Azametin Dili: “Biz”
Kur’ân’da geçen “Biz yarattık”, “Biz indirdik” gibi ifadeler, Allah’ın haşa birden fazla olduğunu değil; bilakis O’nun azamet, Kibriya ve sonsuz kudretini ilan eder. Bu, bir çoğulluk değil; bir tazim üslubudur.

Bediüzzaman’ın ifadesiyle, azamet ve celâl bazen kelâmda “ben” yerine “biz” demeyi gerektirir. Çünkü ortada sıradan bir fiil yoktur; kâinat çapında bir icraat vardır.

Yağmurun indirilişi, baharın gelişi, insanın yaratılışı… Bunların her biri, sayısız sebep ve düzenin birlikte işlediği büyük bir sahneyi gösterir. İşte bu genişlik ve ihtişam karşısında Kur’ân, “Biz” diyerek o azametli tecelliyi nazara verir.

Ancak bu noktada önemli bir hakikat vardır: Risale-i Nur’un sıkça vurguladığı gibi, “sebepler sadece bir perdedir. Hakikî tesir sahibi yalnız Allah’tır”. Melekler dahi bu sistem içinde birer vazifeli memurdur, yaratma fiiline ortak değildir.

Yakınlık Makamı ve Doğrudan Hitap
Yakınlığın Dili: “Ben”

Kur’ân’ın başka ayetlerinde ise çok farklı bir hitap karşımıza çıkar:

“Şüphesiz Ben Allah’ım…” (Tâ-Hâ, ayet 14)

“Kullarım sana Beni sorarsa, Ben çok yakınım…” (Bakara, Ayet, 186)

Burada “Biz” yoktur. Çünkü bu makam, doğrudan doğruya tevhidin ilanı ve kul ile Allah arasındaki yakınlık makamıdır. Bu hitapta hiçbir perde yoktur. Ne sebepler, ne vasıtalar, ne de başka bir unsur araya girer. Kul, Rabbini doğrudan muhatap bulur. Risale-i Nur’un ifadesiyle her bir varlıkta, her bir fertte Allah’ın ehadiyet mührü vardır. Yani Allah, her şeyi kuşattığı gibi, her bir şeyde de bizzat tecelli eder. İşte bu doğrudan “Ben” ifadesiyle dile gelir.

Vahidiyet ve Ehadiyet Dengesi
Bu iki hitabın sırrı, Risale-i Nur’da “vahidiyet” ve “ehadiyet” kavramlarıyla açıklanır.

• Vahidiyet, Allah’ın birliğinin kâinatın tamamında topluca görünmesidir. Bu makamda azamet, genişlik ve ihtişam hâkimdir. “Biz” ifadesi bu sahayı anlatır.

• Ehadiyet ise Allah’ın birliğinin her bir varlıkta, her bir kalpte doğrudan tecelli etmesidir. Bu makamda yakınlık ve hususiyet vardır. “Ben” ifadesi bu hakikati bildirir. Böylece insan şunu anlar: Allah hem bütün kâinatı idare eden sonsuz bir kudret sahibidir, hem de insanın kalbine ondan daha yakın bir Rabdir.

Azamet ve Yakınlık Birlikte: “Biz” ve “Ben” ifadeleri, iki farklı hakikati değil; tek bir hakikatin iki farklı tecellisini anlatır.

“Biz” denildiğinde kâinat konuşur, azamet görünür.

“Ben” denildiğinde kalp konuşur, yakınlık hissedilir.

Ve insan, bu iki hitap arasında en büyük hakikati öğrenir: Allah birdir; fakat bu birlik, hem sonsuz bir azameti, hem de sonsuz bir yakınlığı birlikte taşır. Vesselâm

24.04.2026
Rüstem Garzanlı

Bir Anın Pişmanlığı ve Hoşgörünün Sessiz Dili

Hafta sonu eşimle yürüyerek markete gittik. Dönüşte poşetleri eşim taşıdı, yolda yorulunca kaldırıma oturup dinlendi. Ben de bastonuma dayanarak ayakta bekledim. Bizi uzaktan izleyen yaklaşık 60 yaşlarında bir adam “Niye hanıma yardımcı olmuyorsun?” diye sordu. Benden bir cevap bekliyordu, sessiz kaldığım için “herhalde sizi rahatsız ettim kusura bakma” deyip yanımızdan ayrıldı.

Bu hatırada insanın içine dokunan çok ince bir ders var. Görünüş ile hakikat arasındaki fark… O beyefendi uzaktan baktığında bir manzara gördü: Ayakta duran bir erkek, oturmuş bir kadın kendi vicdanına göre hüküm verdi. Hâlbuki benim yaşadığım durum bambaşkaydı, ben sağlık sebebiyle zor yürüyen birisiydim, hanım ise yük taşıdığı için yorulmuştu.

İşte burada insanın en çok düştüğü hata ortaya çıkıyor: bilmeden hüküm vermek. Said Nursi Hazretleri, insanın zahire bakarak hüküm vermesinin çoğu zaman hataya götüreceğini anlatır. Çünkü hakikat çoğu zaman görünenden farklıdır. Burada şunu ifade etmek isterim: Her hâlin bir sebebi vardır, bilinmeden hüküm verilmez, İyi niyet bile olsa, acele hüküm incitebilir. Sabır ve sükût bazen en güzel cevaptır.

Çünkü bazen izah etmek yerine susmak, karşı tarafın hatasını kendi içinde fark etmesine vesile olur. Nitekim o Beyefendi de bunu hissetmiş ve özür dileyerek ayrılmış. Bu olay aslında küçük gibi görünse de büyük bir hakikati gösteriyor:

Daha sonra onun yaptığı teklif iyi niyetinde olduğunu fark ettim. Halet-i ruhiye mi ona anlatsaydım, belki o da hoşgörü ile karşılardı.  Zaman zaman karşılaştığımız noktadan geçerken keşke adamı görseydim özür dileseydim, diye içimde geçiyor.

Hayat bazen insana küçük gibi görünen ama içinde büyük dersler saklayan hatıralar yaşatır. O an fark edilmeyen bir incelik, sonradan kalpte bir sızıya dönüşür. Benim yaşadığım hadise de tam böyle bir hakikati fısıldıyor: Hoşgörüyü anlamak kadar, ona karşılık verebilmek de bir erdemdir. Bir yabancının sözleri, ilk anda bir yanlış anlama gibi görünse de aslında içinde saf bir niyet taşıyordu. Yardım etmek, iyiliğe vesile olmak, belki de o, kendi vicdanının sesini dinleyerek konuşmuştu. Ben ise o an susarak geçtim…..

Sonra kalbimde bir fark ediş doğdu: O aslında kötü niyetli değildi. Ben ona daha nazik davranabilirdim. İşte bu fark ediş, insanın iç dünyasında açılan en kıymetli kapılardan biridir.

İnsanlar çoğu zaman kusurdan değil, yanlış anlamadan incinirler ve çoğu kırgınlık, aslında iyi niyetin yanlış yorumlanmasından doğar. Hoşgörü dediğimiz şey sadece karşı tarafın hatasını bağışlamak değildir. Bazen de kendi eksikliğimizi fark edip, içimizde bir tevazu ile eğilebilmektir. O Beyefendi ile bir daha karşılaşmadık, aslında mesele onunla karşılaşmak değil.

Asıl mesele şudur:
Bir daha benzer bir durumda, o ince ruhu tanıyabilmek. Bir iyiliği, daha doğarken incitmeden karşılayabilmektir. Risale-i Nur’da anlatıldığı gibi, insan bazen bir tek kelimeyle kalp kazanır, bazen de bir sükûtla kalp kırar. Fakat yine aynı insan, bir pişmanlıkla kalbini temizler, bir niyetle yeni bir sayfa açar. Bazen en güzel telafi, bir daha aynı hatayı yapmamaya karar vermektir. Vesselâm….

Rüstem Garzanlı

25.04.2024

Kainat Sarayının Sessiz Sahibi Olmaz

Allah’a İnanıp Kur’an’ı Reddetmenin Mantıksal Çıkmazı
İnsanoğlunun hakikat arayışında bazen karşımıza çıkan “Deizm” benzeri yaklaşım, yani “Bir yaratıcıya inanıyorum ama vahyedilmiş bir kitaba (Kur’an’a) inanmıyorum” düşüncesi, ilk bakışta yalın görünse de derinlemesine incelendiğinde ciddi mantıksal boşluklar barındırır. Allah’ın varlığını kabul edip O’nun kelamını reddetmek, bir sanatçıyı dâhi kabul edip, o sanatçının eserini neden yaptığını açıklamasını anlamsız bulmaya benzer. Risale-i Nur perspektifiyle ve akli delillerle bu konuyu ele aldığımızda, Allah’ın varlığının, vahyini ve Kur’an’ı zorunlu kıldığı görülmektedir.

Sanatçı Eseriyle Tanınmak ve Konuşmak İster
Kâinat, içindeki her bir atomdan dev galaksilere kadar muazzam bir sanat eseridir. Bediüzzaman Said Nursi’nin sıkça kullandığı “Saray” temsili burada kilit rol oynar: Bir usta, muhteşem bir saray inşa etse, içini en nadide antika sanat eserleriyle donatsa ve büyük bir ziyafet hazırlasa; elbette o saraya giren misafirlere bu eserlerin mahiyetini anlatacak, saray sahibini tanıtacak ve misafirlik kurallarını bildirecek bir rehber tayin eder.

Kâinatı bir sergi yeri gibi mucizelerle süsleyen Allah’ın, bu sanatı anlayacak tek varlık olan insanla konuşmaması düşünülemez. Eğer Kur’an gibi bir rehber olmasaydı, bu muazzam kâinat sarayı manasız, amaçsız ve karmaşık bir bilmece olarak kalırdı. Hikmet sahibi bir yaratıcı, asla abes (saçma) iş yapmaz.

Güneş Işıksız, İlah Kelamsız Olmaz
Güneşin varlığı, ışığının varlığıyla sabittir; ışığı olmayan bir güneş düşünülemez. Aynı şekilde, bir İlah varsa, O’nun mahlukatıyla iletişim kurması (kelam sıfatı) O’nun varlığının bir gereğidir. Allah’ın varlığını kabul eden biri, O’nun sonsuz mükemmellikte olduğunu da kabul eder. Sonsuz bir güzellik ve kemal, kendini tanıtmak ve sevdirmek ister. Kur’an, Allah’ın zatını, sıfatlarını ve bizden beklentilerini tarif ettiği en kapsamlı “konuşmasıdır”. Kur’an’ı reddetmek, “Allah var ama bizi başıboş bıraktı” demektir ki bu, O’nun kâinattaki her şeyi düzenleyen “Rab” ismiyle ve her şeyi yerli yerince yapan “Hakim” ismiyle taban tabana zıt düşer.

Bir okul binası inşa eden idare, oraya sadece taş ve beton yığmakla kalmaz; eğitimin akışını sağlayacak öğretmenler (peygamberler) ve müfredatı belirleyen kitaplar (vahiyler) gönderir. Kâinat da bir mektep gibidir; Kur’an ise bu mektebin ders kitabıdır.

Kur’an olmasaydı; “Biz kimiz? Nereden geldik? Nereye gidiyoruz? Ölümden sonra bizi ne bekliyor?” gibi insan aklını en çok meşgul eden sorular cevapsız kalacaktı. Bir kitabın Allah’tan gelip gelmediğini anlamak için içindeki hakikatlere bakılır. 14 asırdır her tabakadan insana hitap eden, milyonlarca ruhu terbiye eden ve her asırda tazeliğini koruyan Kur’an, beşer üstü bir belagat ve hakikat barındırır. Eğer insan uydurması olsaydı, zamanın geçmesiyle fikirleri eskir veya içinde çelişkiler barınırdı.

Tutarlı Bir İman İçin “Nübüvvet” Şarttır
“Allah’a inanıyorum ama Kur’an’a inanmıyorum” diyen bir zihne şu soruyu sormak gerekir: “Bu kadar hassas dengelerle bir kâinat kuran, her bir çiçeği özenle nakşeden ve senin en küçük maddi ihtiyacını (mideni, açlığını) bilen bir Allah; senin en büyük manevi ihtiyacın olan ‘bilme ve anlamlandırma’ ihtiyacını cevapsız bırakır mı? Seni karanlıkta, rehbersiz ve amaçsız bırakması O’nun merhametine sığar mı?”

Allah’a inanmak, O’nun sıfatlarını da kabul etmeyi gerektirir. Konuşmayan ve yol göstermeyen bir ilah anlayışı, kâinattaki muazzam nizamla çelişir. Kur’an, kâinat kitabının okunmasını sağlayan bir ışıktır; ışığı reddeden, güneşi kabul etse bile karanlıkta kalmaya mahkûmdur.

Çetin Kılıç
Kaynak:Rnk