Murat tarafından yazılmış tüm yazılar

Elli altı yıl…

Mehmet Abidin Kartal

Zaman; bir işin, bir olayın içinde geçtiği, geçeceği veya geçmekte olduğu süre, vakit olarak tanımlanır. Saniye, dakika, saat, gün, gece, hafta, ay, mevsim,  yıl, yüzyıl… Zamanı ifade etmek için kullandığımız  kelimeler.  İnsana  bağlı olmayan zaman, her canlıda olduğu gibi insanın da başlangıçtan itibaren ihtiyaç duyduğu ve hayatını anlamlandıran  nimetin, fiilin en önemlisidir. İnsanın dünyaya gelebilmesi için belli bir zamana ihtiyacı vardır. Anne karında  dokuz ay bekleyecektir. Yürüme,  konuşma,  okula başlama,  işe başlama, evlenme ve dünyadan ebedi aleme göç etme, insanın hayat serüveni devam ederken belli zaman dilimlerinde olmaktadır.

Fiil failsiz düşünülemez. Belli bir zaman diliminde meydana gelen bir olay, bir fiil haber haline getirilirken  ilk olarak cevaplandırılan soru, “Kim?” sorusudur. Tarihe geçmiş her olayı,  eseri ve her başarıyı biz failleriyle hatırlarız: İstanbul’un fethini Fatih Sultan Mehmet ile, Mesnevî’yi Mevlana ile, elektrik ampulünü Edison ile, yerçekimini Newton ile hatırladığımız gibi…

Kainatta olup bitenlere sıra geldiğinde bu temel ilkeyi yok saymak ise, insanı yaratılış hakikatinden uzaklaştıran, yaratıcısından bağını koparan tedavi edilmesi gereken hastalıklı bir bakıştır. Bu hastalıklı bakış, bize kainattaki varlıkları ve olayları failsiz ve gayesiz gösterir. Bu kainatı ve Yaratıcısını tekzip etmek, tahkir etmek, tezyif etmektir.  En büyük zülumdur. Meselâ gökyüzünde bir Güneşin bulunduğunu, Dünyamızın da Güneş etrafında dönen bir gezegen olduğunu, gece ve gündüz ile mevsimlerin bu dönüş sırasında meydana geldiğini söyler.  Dünya’nın Güneş etrafındaki dönüş süresi olan 365 gün 6 saatlik zamanı “1 yıl” olarak kabul eder. Fakat Dünyayı kim döndürür, Güneşi kim semamıza yerleştirir, kim gece ile gündüzü ve mevsimleri, yılları ard arda getirir? Zamanı yaratan kim? Bütün bunları yapan, niçin yapar? Böyle sorular sorulmaz, sorulsa da cevabı verilmez. Kim sorusuna cevap vermeyen ilim eksiktir, kördür, topaldır. Kim sorusuna cevap vererek ilim adamları ilmin gerçek temsilcileridirler. Okullarda okutulan bütün dersler, ilimler kim sorusuna cevap verecek şekilde gerçek ilim adamları tarafından yeniden yazılması insanlığa yapılacak en büyük hizmet ve hayırdır. Başta bizim yetkililerimize duyurulur.

Zamanı ve bütün alemleri yoktan yaratan sonsuz ilim sahibi  Esmaül Hüsna olan Allah’tır. Bu nedenle O’nun katında geçmiş, gelecek ve şu an hepsi birdir. Allah’ımız,  zamandan ve mekandan münezzehtir. Bizim için yaşadığımız ve yaşayacağımız olayların bütünü, Allah’ın bilgisinde ve O’nun hakimiyetindedir.

İnsan yaratılmış canlılar içinde en üstün mevkide yaratılmıştır. Halife-i arzdır. Bu üstünlük onun yapısındaki özelliklerinden ileri gelmektedir. İnsan her şeyden önce aklı olan düşünen şuurlu bir varlıktır. Bu onu diğer varlıklar üstünde üstün kılan en önemli özelliğidir. İnsan aklını kullanarak düşünme faaliyetinde bulunur. Düşünerek, tefekkür ederek, okuyarak bilgiye, hakikate  ulaşır. Bilmediklerini öğrenir.

İnsanın toplum hayatı yaşamaya muhtaç yaratılışa sahip olması, onu bazı sosyal olayları yaşamaya yönlendirmektedir. İnsanların taife taife, millet millet, kabile kabile olarak sosyal gruplar halinde yaratılmasının sebebi, Kur’an’da insanların birbirlerini tanımaları, sosyal ilişkilerini bilmeleri ve aralarındaki yardımlaşmayı temin etmeleri şeklinde bir mana ile açıklanmıştır.

Sosyal gruplar arasında gruplaşmaya ve ihtisaslaşmaya doğru gidişin ilk belirtisi, adımı, aile şeklinde kendini göstermektedir. Aile, bütün dünya toplumları tarafından kabul edilen evlilik bağıyla bağlı anne-baba ve sonra çocuklardan meydana gelen en küçük toplum birimidir. Bu bakımdan aile toplumun temel taşı sayılmıştır. Anne-baba ve çocukların yanında nine, dede, amca, hala, dayı ve teyzeler de aileden sayılır.

İnsanın bu dünya da en önemli mutluluk kaynaklarını,  bir eve sahip olmak, gıda ihtiyaçlarını gidermek ve  nikah yoluyla evlenmek olarak sıralayabiliriz. İnsanın bir ev ve yemekten sonra, en ziyade muhtaç olduğu eşidir. İnsan nikah yoluyla bir eşe, hayat arkadaşına kavuşur.

“Saadetin esaslarından nikah ise: Evet, insanın en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine mukabil bir kalbin mevcut bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübadele etsinler ve lezaizde birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine muavin ve yardımcı olsunlar.

Evet, bir işte mütehayyir kalan veya bir şeye dalarak tefekkür eden adam, velev zihnen olsun, ister ki, birisi gelsin, kendisiyle o hayreti, o tefekkürü paylaşsın. Kalblerin en latifi, en şefiki, “kısm-ı sani” ile tabir edilen kadın kalbidir. Fakat kadın ile ruhi imtizacı (geçimi) ikmal eden, kalbi ünsiyet ve ülfeti itmam eden, suri ve zahiri olan arkadaşlığı samimileştiren, kadının iffetiyle, ahlak-ı seyyieden (kötü ahlaktan)  temiz ve pak bulunması ve çirkin arızalardan hali olmasıdır.

Evet insan, bir refikaya veya bir refike muhtaçtır ki, tarafeyn, aralarında, hayatlarına lazım olan şeyleri muavenet suretiyle yapabilsinler. Ve rahmetten neş’et eden muhabbet iktizasıyla, yekdiğerinin zahmetlerini tahfif etsinler.( hafifletsinler)  Ve gamlı, kederli zamanlarını, ferah ve sürura tebdil edebilsinler. Zaten dünyada insanların tam ünsiyeti, (birlikte olması)  ancak refikasıyla olur. ”  ( İşârâtü’l-İ’câz)

İnsan hayatının  belli yılında, yaşında aile kurmak için nikah yoluyla evlenir. Nikah kıyılırken eşler, ” iyi günde, kötü günde; hastalıkta ve sağlıkta” sorusuna evet diyorlar. Bu sözlere sadık kalınmadığında,  bazı evlilikler kısa sürerken, bazıları ise uzun yıllar devam etmekte, ebedi aleme göçle sona ermektedir. Birbirini gerçekten seven, bu sevgiyi geçici güzellik ve yakışıklılığa bina etmeyen, birbirine güvenen, saygı duyan, sorumluluk sahibi, vazifelerini yapan eşlerin evliliğinin mezara kadar devam ettiğini görürsünüz. Bu sevginin devamında en önemli unsur iman özelliklede ahiret inancıdır.

Hadis-i şerifte “Eşler birlikte cennete girmişlerse, orada da bu evlilikleri devam edecektir. Dünya kadınları, eşler hurilerden daha güzel olacaktır. (Mecmau’z-Zevaid, h. no: 11396).” buyrulmaktadır.

Evlilikte sevgiyi zenginliğe,  kısa zamanda yok olacak dış güzelliğe değil de yaşlandıkça daha da artacak olan iman, ahlak, ihlas, sevgi, saygı  ve sadakat gibi güzel vasıflar üzerine inşa etme halinde, ailenin geleceği garanti altına alınır. Sevginin ömür boyu sürdüğünü gören taraflar, aile bağını bir ömür boyu zayıflatmadan sürdürürler. Çünkü dindarlıktan kaynaklanan güzel ahlak, hanımla beyi cennette de birlikte kılar, dünyadan sonra ebedi hayatta da birlikte olmalarını sağlar, sevgilerini sanki ebedileştirmiş olurlar. Bu yüzden de ebedi hayat arkadaşını kırmamaya, incitmemeye burada daha çok dikkat ederler.

Kayınpeder ve kayın validemin elli altıncı evlilik yıldönümlerini  kutlamanın meyvesi bu makale oldu. Benim ikametgahımda  yirmi dokuz yaşındaki en büyük torunun ve  on yedi günlük en küçük torunun,  çocuklarının, damatlarının bulunduğu mesafeye dikkat edilen ortamda elli altı yıllık mutlu evliliğin sırlarını  dinliyorduk… İşin sırrı;  sevgi, güven, hayatın zorluklarını yaşarken birbirlerine destek, iman, ibadet, kul hakkı hassasiyeti, merhametli olmak, adaletli olmak,  ailede kararların istişare yapılarak alınması… Tabi her evlilikte olduğu gibi bu evlilikte de olayın tuzu biberi olduğunu ve bu tuz ve biberleri de dinliyorduk.  Kayınpederimin, “varlığı da, yokluğu da beraber yaşadık. Çocuklarımızın hepsi hayırlı evlat oldu. Hepsini evlendirdik. Torunlarımız oldu. Haccımızı yaptık. Allah’ımıza çok şükür… ” sözleri elli altı yılın özeti oluyordu.

Bilim; ‘seküler ve lâik’ olamaz, ancak ‘ateist veya teist’ olur

Ayhan Küflüoğlu / metabilgi@metabilgi.org / 21.Kasım.2020

1600 – 1700’lü yıllarda “Rönesans – Reform – Aydınlanma” üçgeninde, yeniden şekillenen ve tanımlanan “Bilim/sellik Epistemolojisi”nin; güya “bilimsel bilgi, objektif gözlem bilgisi” diyerek, zihnimize inşa ettiği “Evren tasavvuru” ile “İtikadî bilgi”miz arasındaki, boşluk ve çelişkilerin, farkında değiliz!

Farkında değiliz; çünkü, doğru bilinen bir yanlış olarak: Çağımız, Bilim/sellik Epistemolojisi’nin ve ürünü olan “bilim” ve “bilimsel bilgi”nin; “inanıp – inanmamaktan bağımsız ve ayrı ve bu ikisine tarafsız ve objektif” olduğuna inanıyoruz! Bu epistemenin, evren hakkında bize verdiği “bilimsel bilgiler”in; yüksüz, “nötr bilgi” olduğuna inanmışız!

‘Tanrı Var – Yok’ şıklarına, tarafsız ve nötr bakılabilecek; üçüncü bir ihtimâl yok

Çünkü: “İnanıp – inanmamak”tan bağımsız ve ayrı ve bu iki şıkka tarafsız ve eşit mesafeden bakabilen; yani nötr ve objektif bir “bilgi biçimi” ve “ifade biçimi”nin, mümkün olduğunu zannediyoruz! Halbuki, incelediğimiz birşeye; ya “Yaratıcı ve yöneticisi var(mış)” gibi veya “yok(muş)” gibi bakabiliriz. Ve başlangıçta seçtiğimiz, bu şıkka göre; gözlem bilgilerimizi ifade ederiz. Çünkü: Dilin mantığı ve Mantığın dili icabı, bu iki şıkkın ortası veya dış gözlem ve koordinat noktası yok! Diğer deyişle: Epistemolojik ve ontolojik açıdan; seçebileceğimiz, gidebileceğimiz, bakabileceğimiz üçüncü bir alternatif, üçüncü bir şık yok!

İnanmak – inanmamak”tan bağımsız ve ayrı, “nötr bilgi” ancak; “kaç” (derece / metre / kg., …) sorusunun cevabı olan (‘su, 100 santigrat derecede kaynar’ gibi)ölçüm bilgileri”nde ve “ne(dir)” sorusunun cevabı olan, (‘bu şey meyvedir, ismi elmadır, rengi kırmızıdır’ gibi) bazı “olgu ve özellik, isimlendirme ve sınıflandırma bilgileri”nde olabilir. Bunun dışında kalan tüm; “ne, neden, nasıl, niçin, …” sorularının cevabı olan, “gözlem – deney – araştırma bilgileri” ve bunların “ifade biçimi”; bu iki şıktan bağımsız ve ayrı, yani “nötr ve objektif” olamaz. Yani: Bu iki şıktan birini tercih ederek; gözlem – deney bilgilerini ve bunların ifadelerini dizayn ederiz.

Meselâ: Başlangıçta yola çıkarken, yani gözlem – incelemelerimize başlamadan önce; “Evrenin yaratıcı ve faili yok(muş); varsa ve olsa bile, evrenin işleyişinde yok(muş), yani karışmıyor(muş)” inancını; baştan, aksiyomatik olarak “doğru” kabul etmişsek: “Yaratma, yaratılış” yerine, “oluşum”; “sevk-i ilâhî ve ilham” yerine, “sevk-i tabiî ve içgüdü”; “İlâhî, Rahmanî” yerine, “doğal, tabiî”; “Rabbimiz’in eseri / mu’cizesi” yerine, “tabiâtın eseri / doğanın mu’cizesi”; “ilâhî kanunlar, sünnetullah” yerine, “doğa – fizik kanunları”; “ilâhî emir ve irade” yerine, “tesadüfün doğurduğu, zorunluluklar ve zorunlulukların doğurduğu, tesadüfler”; “rızık, ni’met” yerine, “doğanın ürünü” gibi kelimeleri tercih ederiz…

Dikkat edilirse; “objektif ve bilimsel” olduğu söylenen (çift tırnak içerisinde, koyu olarak gösterilen), bu kavram ve isimlendirmeler; bir “ateist” ve “deist” veya “agnostik”lerin kullandığı, kullanabileceği kavramlardır; onların, değer – dünya görüşlerine ait isimlendirme ve sınıflandırmalardır…

Elhasıl: “Var(mış)” ve “yok(muş)”un dışında, üçüncü bir şık ve ihtimâl ve bu iki şıkkın ortasından veya dışından bakılabilecek, “tarafsız ve objektif” bir gözlem ve koordinat noktası olmadığı için; başlangıçta seçtiğimiz şıkka göre, bilgi ve ifadelerimizi kodlarız. Bunun sonucu olarak da: Evren ve içindekilerin, varlık ve hareketini; ya “teist” (inanç) veya “ateist” (inkâr) ve “deist” (şirk) paradigmalarına göre, bu kontekstte tasvir ederiz.

‘İnanmak–İnanmamak’tan bağımsız ve ayrı, ‘Tarafsız ve Nötr Bilim’ mümkün değil

Yani ‘Bilim/sellik’in: “Tanrı varmış – yokmuş gibi konulara dokunmadan… Evren ve içindekileri yaratan ve yöneten birisi varmış – yokmuşa girmeden… Sadece madde ve evreni araştırıp, gözleyeceğim… Manâ ve metafizik, inanç ve felsefeye uğramadan; sadece maddesel olayları inceleyeceğim… Böylece: Evrendeki olaylara, inanç ve inançsızlık dışından; yani bu iki şıkka eşit uzaklıkta ve bunlardan bağımsız olarak bakacağım ve ifade edeceğim… Böylece: Nötr ve seküler ve lâik olacağım…” gibi sözleri; yerine getirilmesi, “dil ve mantık, epistemik ve ontik” açıdan mümkün olmayan, içi boş iddialardır! Çünkü, dediğimiz gibi: “Tanrı Var – Yok” dışında, üçüncü bir olasılık veya bu iki olasılığın ortası veya dışı yok ki; bu iki şıkkın ‘ortası’ veya ‘dış eşit uzak noktası’ndan bakabilelim!

Geleceğimiz nokta: Çağımız, “Bilim/sellik Epistemolojisi”; araştırma ve gözlemlerinde, “Allah var(mış)”ı kabul etmediği için; gideceği tek mecburî istikamet olan “Allah yok(muş)”u esas tutmuştur; yani aksiyomatik olarak, bu şıkkı ‘doğru’ önvarsaymıştır. Seçtiği bu şıkkın, ‘Bilim’i götürdüğü, diğer mecburî istikamet de; araştırma ve keşif, gözlem ve ölçüm verilerinin, tasvir ve ifadelerini; doğru varsaydığı, bu “inkâr ve / veya şirk” şıkkına göre; yani bir “ateist veya deist”in bakış açısına göre yapması olmuştur!

O hâlde: “Bilim/sellik” ve “Bilimsel yöntemi” tanımlarken kullandığımız “lâik ve seküler” gibi kavramlar, aslında “soft ateist / deistik” kavramlar olup; bunlar, “inanç dışı” değil, “inanç karşıtı” kavramlardır! Yani: Bu kavramlar; varlığa bakıp – anlamaya çalışırken; onlara ‘nesnel ve olgusal’ yaklaşmamızı sağlayan; onlara, ‘tarafsız ve objektif’ bakmamızı mümkün kılan; ‘saydam ve numarasız’ gözlükler değildir!

Yani, “Bilimsel Bilgi”nin dizaynında; ‘Yaratılış’ yerine, ‘oluşum’; ‘sevk-i ilâhî’ yerine, ‘sevk-i tabiî’ deyince; “inanıp – inanmamak”tan bağımsız ve ayrı, bunlara eşit ve objektif mesafeden bakan, “nötr ve tarafsız ve olgusal” ifadeler kullanmış olmayız!

Bilim/sellik’te, ‘epistemik kırılma’ ne zaman başladı?

1600 – 1700’lü yıllarda “Rönesans – Reform – Aydınlanma” üçgeninde sistemleşen ve bunun üçüncü saçayağını oluşturup, günümüzde de anaakım devam eden, mevcut “Bilimsellik Epistemolojisi”; tüm “inançlar”a, bilgi’nin, tarafsızlık ve objektivitesini bozan bir “virüs” muâmelesi yaptığı için; kendisini inançlardan ‘arındırarak’; “inançsızlık” tarafına geçmiştir! Güya “objektif bilgi”ye, “subjektif inancı” karıştırmamak için; aslında “subjektif inançsızlık” tarafına geçmiştir! Çünkü: ‘İnanç’ gibi; ‘inançsızlık’ da, “subjektif” bir tutum ve tercihtir!

1700’lü yıllarda yeniden tanımlanan “Bilim/sellik Epistemesi”; “bilgi”ye, inancı karıştırmamak adına, “var(mış)” şıkkını seçmemiş; (var – yok’un, ortası ve dışı ve üçüncü olasılığı olmadığı için de;) diğer gidebileceği mecburî istikamet olan, “yok(muş)” şıkkını işaretlemiştir! Bunun sonucu olarak, bu episteme; evrenden elde ettiği “bilimsel gözlem bilgileri”ni,Allah yok(muş); varsa ve olsa bile, evrene karışmıyor(muş)” aksiyom ve önkabülüne göre dizayn etmiş; keşif – gözlem bilgilerini, bu “ateist – deist” kontekstte ifade etmeyi tercih etmiştir!

Din ve coğrafyadan bağımsız olarak, son üçyüz yıldır, tüm dünyaya epistemolojik baskı ve hâkimiyet kuran “Bilim/sellik Epistemolojisi”nin, seçtiği bu şıkkın, “bilim”i götürdüğü zorunlu istikamet: “Bilim/sellik”in; evren ve evrendeki olayları, bir “ateist – deist ve materyalist, natüralist ve determinist”in gözüyle (ve sanki bu “inanç/sızlık’lar” doğru ve sanki bilimsel olarak gözlenip – ispatlanmış gibi; bu altmesaj ve bağlamda!); anlatması olmuştur!

Yani: Evrenden elde ettiği “bilimsel bilgi” ve “bunların ifadesi”ni; bu “inanç/sızlık”larla uyumlu ve sanki bunlar, doğru ve ispatlanmış gibi; (bu algı ve altmesajı verecek şekilde; bu ateist kontekst ve bağlam, bu altzemin ve arkafonda) dizayn etmesi olmuştur!

Modern Bilim/sellik’in; zihnimize; böyle bir “evren tasavvuru”, böyle bir “evren hikâyesi” inşa etmesi olmuştur! Üstelik: “Bu anlattıklarım; nesnel ve objektif bilimsel bilgilerdir” diyerek; bizi de, bu “kurgusal hikâye”ye inandırmıştır!

Sözün özü: Günümüz, Bilimsellik Epistemolojisi; sanki bir öcüymüş gibi, ‘inançlardan kaçayım’ derken; ‘inançsızlığın’ kucağına düşmüş! Güya; ‘tüm inançlardan bağımsız ve ayrı, nötr bilgi vereceğim’ derken; “ateist – deist ve materyalist, natüralist ve determinist” felsefe ve “inanç/sızlık’ların”; lojistik destekçisi durumuna düşmüştür!

‘Kim’i sormazsan; evreni, ‘kimsesiz’ gibi anlatmak zorunda kalırsın!

Bilim/sellik: “Ben evrende, sadece: ‘Ne, nedir, neden, nasıl, kaç…’ gibi soruların cevabını ararım. ‘Kim’ sorusu; bilgi ve araştırmanın değil, inanç ve teslimiyetin konusu, felsefe ve metafiziğin işi!” dediği için; mantıken gidebileceği diğer zorunlu şık olarak, “kimsesiz” bir evren ta’rifi yapmıştır bizlere!

Evrenden elde ettiği “Bilimsel bilgi”yi; bir ateist – natüralistin bakış açısı ve inançsızlığına göre (‘kimse yok, kimse yapmıyor, failsiz ve ustasız oluyor, fizikî sebep ve doğal mekanizmalarla oluyor, bir takım tesadüf ve zorunluluklarla oluyor, tabiat yapıyor…’) dizayn etmiştir! Hem de; bu “ateist kontekst”, bu “ateistik ifadeler’; sanki bilimsel olarak gözlenip – doğrulanmış, sanki nesnel ve objektif bilgilermiş gibi; “Bilimsel bilgi”nin hamuruna karıştırılarak sunulmuştur!

Bunun sonucu olarak, meselâ: “Yağmur”un, “neden – nasıl”ını anlatan bir bilim ve ders kitabında; “Bu yağmuru kim yağdırıyor?” sorusu, aklımıza bile gelmiyor, gelmez! Çünkü: Çağımız “Bilim/sellik Epistemolojisi”ne göre dizayn edilip; “neden – sonuç kurgu ve şablonu”yla anlatılan, evrenin bilimsel tasvirlerinde; faili gerektirecek, kim’ sorusuna, zaruret ve ihtiyaç yok(muş) gibi anlatılır, evrenin hikâyesi!

Zaten; nedenlerin, sonuçları yaptığına inanılan bir evrende; “kim” sorusuna, neden ihtiyaç olsunki! Bir bilgisayar veya makina gibi; otomatik olarak işleyen neden – sonuç mekanizma ve programlarının (doğa kanunları) olduğu bir evrende; gözlenen fizikî bir olaya, “fail” aramaya ne gerek var!

‘Resim’ Mona Lisa’nın ustası var; ‘hakikî’ Mona Lisa’nın neden yok!?

Halbuki, kâinattâki varlıkların, iki boyutlu ve cansız bir taklidi olan, duvardaki alelâde bir resmin bile, “ressam”ını kabul etmeden; (resimde görülen, sadece tuval – boya – fırçanın şekil ve hareketlerini anlatarak) bu resmin “neden – nasıl” olduğunu izah edemiyorken; o resimdekilerin, dışarıda hakiki ve canlı olanları için ve o resimden, çok daha üstün ve sanatlı olanları için; “faili kim, ressam ve ustası kim?” diye sormadan; yani sadece “sebep – sonuç” kurgu ve şablonuyla anlatarak; evrendeki o hakiki sanatlı eserleri, “failsiz ve ustasız”, hiç izah edemeyiz!

Duvardaki resimden çok daha sanatlı ve boyutlu ve her atomunda bile ayrı bir kitap yazılmış, kâinattaki bu eserlerin; ‘fail ve ustası kim’ diye sormaz ve ‘faili yok(muş)’ gibi; sadece “madde + kuvvet ve atom hareketleri”yle anlatmaya kalkarsak; evrendeki bu fiil / faâliyet ve eserlerin, “neden – nasıl”ını bile izah edemeyiz! Hiçbir akıllı ve insaflı insanı, bunu inandıramayız!

Çünkü: Ölçülü ve doğru yere konumlandırılmış, yani anlam ve amacı olan, en küçük bir “A” harfinin bile; (o ‘yazar’, şimdi gitmiş ve görmesek bile), bir “yazar ve faili” olduğunu kabul etmeden; “bir takım ısı ve basınç ve kuvvetlerle hareket eden kalem ve kâğıt…” gibi ifadelerle; yani sadece, Yatay Deterministik Kurgu ve Sebep – Sonuç Şablonlarıyla; o “A” harfinin “neden – nasıl” olduğunu / yazıldığını izah edemeyiz! Bu izahımızı, rasyonel tabana oturtamayız! “A”nın, neden – nasıl’ını ‘çözmüş ve açıklamış’ olmayız!

Evren hakkında yaptığımız bu “failsiz ve öznesiz” ifadeleri; “kendi kendinelik” bildiren bu ateistik izahları; “bilgi, bilimsel bilgi” olduğunu, hiç iddiâ edemeyiz! Bir ateist veya deistin bakış açısına göre dizayn edilmiş bu ifadelere; herkesin “inanmasını” da, bekleyemeyiz!

Çünkü: Aslının taklidi olan ‘resmin’, ressam ve ustası var; fakat ‘hakikî ve canlı’ olanların, yok! demenin, mantıkî ve rasyonel bir tabanı yok! Evrenden elde edilen gözlem – deney bilgilerini; bu yargı ve inanca göre dizayn etmenin; aklî bir gerekçe ve ampirik bir delili de yok! Çünkü: “A posteriori” olarak; yani hiçbir gözlem – deney – araştırma yapmaya bile gerek kalmadan; sadece “a priori”, yani doğarken getirdiğimiz ‘ana işletim sistemi’ ve mantıkî akıl yürütmeyle bile gitsek; “eser”, müessirsiz ve fiilsiz ve “fiil” de failsiz olamaz!…

Biz ise; insanlık tarihinde, son üç – dört asırdır ve kişi tarihinde ise, belki dünyaya gözümüz açtığımızdan beri (evde, kreşte, okulda, medyada, internette); milyarlarca defa telkin ve tekrarlarla, algı ve zihnimizin manipüle edilmesi sonucu; “bilim”in, evren hakkında, “inanıp – inanmamaktan bağımsız ve ayrı ve bu ikisine tarafsız ve objektif” olduğuna; yani onun bize; yüksüz, “nötr bilgi” verdiğine inandırılmışız! Bu yanlış inançtan dolayı; “bilim”in, evreni; “Allah yok(muş); varsa ve olsa bile, bu işleyişe karışmıyor(muş)” kurgusuyla anlatmasında; “bilimsel bilgi”yi, bu “ateist – deist” zemin ve arkafonda, dizayn ve inşa etmesinde; bir tuhaflık hissetmiyoruz!

Hattâ “bilim”in, bu ifade ve izahlarını; “seküler ve lâik bilim” diyerek; güya “tarafsızlık ve objektiflik ve bilimsellik” gereği diyerek; ‘normâl’ ve ‘meşru’ ve ‘olması gereken’ zannediyoruz!… Günümüz bilimsellik anlayışının; ‘ateistik’ zeminde kodlayarak, verdiği gözlem – ölçüm bilgisi ve bunların ifade ediliş biçimini; saf ve katışıksız “bilimsel bilgi” olduğunu zannediyoruz! Bir bilim ve ders kitabında geçen, tüm bilgi ve ifadelerin; “nesnel ve olgusal, yüksüz, nötr ve yalın gözlem bilgisi” olduğunu düşünüyoruz!…

Tevhidî paradigma; Sübjektif bir inançsa, Ateist paradigma da öyle!

Evet, ‘inanmak’; nasıl subjektif bir tercihse, ‘inanmamak’ da öyle! Çağımız, bilimsellik anlayışının neticesi olarak; ne hikmetse, meselâ: “Allah, yağmuru şöyle yağdırıyor; yağmuru şöyle arıtıyor, şu sebep – kanallarla bize gönderiyor ve ihsan ediyor” gibi ifadeler; “bilim’e, inancını karıştırmak” oluyor ve yağmuru, böyle resim ve tasvir etmek, “subjektiflik” oluyor da!

“Yağmur; şu neden – sonuç döngü, dönüşüm ve çevrim sistemiyle ve şu, otomatik fizik – kimya kuvvet ve mekanizmalarıyla oluyor, yağıyor, arıtılıyor…” şeklindeki; ‘kendi kendinelik’ bildiren ‘failsiz’ ifadeler; (‘yani failsiz, yani faile ihtiyaç duymadan, yani otomatik, yani kendi kendine yağıyor; yani burada, olaya ‘fail’ arayan, ‘kim’ sorusunu sorma; yani burada, ‘yağmuru kim yağdırıyor’ sorusunu sormak için, mantıkî bir gerekçe ve ampirik bir nedenimiz yok; yani gereksiz ve anlamsız ve saçma bir soru bu!…’ gibi sonuçlar ve bilinçaltı yönlendirici altkomut ve mesajlar taşıyan); bu “ateist – deistik” ifadeler; güya “bilimsel bilgi” oluyor; güya “nötr ve olgusal gözlem bilgisi” oluyor; güya, ‘inanıp – inanmamak’tan bağımsız ve tarafsız, “objektif bilgi” oluyor!

‘Neden’ varsa, ‘fail’ yok mu!?

“Olanın, olduğu gibi, yani ‘olgusal’ anlatıldığı; yalın ve objektif, bilimsel gözlem bilgisi” olduğu iddia edilen bu “yağmur tasviri”; “Yağmurun olması ve yağması için; Allah gibi bir faile, zaruret ve ihtiyaç yok(muş)! Çünkü ve zaten, yağmur; şu otomatik mekanizma ve sebeplerle, şu kuvvet ve etkilerle, kendi kendine yağıyor(muş)” kontekst ve bağlamında kurgulanıp; bizim de inanmamız istenen ve “ateist ve natüralist inanç/sızlık”lar lehine, kasten eksik bırakılmış, “subjektif” bir “yağmur tasviri” halbuki!”

Bu çeşit, bilinçaltı manipülâsyon ve mesaj ve hipnotik altkomutlar yüklü ve eksiklerle ma’lül, bir “yağmur bilgisi” veriliyor bizlere! Bilimsel ve objektif olduğu söylenen, bu bilgilerin bağlamından, bu sonuç çıkıyor! Bu ifadeler; bilinçaltımızı, bu sonucu çıkaracak yöne manipüle ederek, zihnimizi kodluyor ve programlıyor!

Üstelik: Bu “ateist – deist” kontekst ve şablon ve bu tür bilinçaltı mesajlarla dizayn edilmiş, bu kirli ve virüslü bilgilerin; (güya) “olgusal ve nesnel bilgi”, (güya) “bilimsel gözlem bilgisi” olduğu; her defasında vurgulanır, vurgulanıyor!

Halbuki yapılan: Bilinçaltımızın, “ateist – deist/ik” yönde doldurabileceği şekilde ayarlanmış; kasıtlı olarak, bu yönde eksik bırakılmış; “boşluklu bilgiler”in, telkin ve tekrarına dayanan; tam bir dezenformasyon ve endoktrinasyondur!

Bir ateist veya deistin bakış açısına göre yapılmış, bu evren tasviri ve gözlem bilgilerinin; küçüklüğümüzden beri binlerce kez telkin ve tekrarıyla, formatlanıp – programlanan zihnimiz; bu “ateistik şartlandırma” ve “endoktrinasyon” neticesinde; hipnotize edilip, büyülenmiş bir insan gibi; artık, serbest düşünme ve gerçeği algılama kapasitesini, büyük oranda yitirmiştir! Bugün geldiğimiz nokta: İtikadî aşınmadır! Yani: Varlık ve Allah tasavvurumuzun bozulmasıdır!

Üstelik: “Bilimsel bilgi” ve bunların “dizayn ve ifade şekli” ile “itikadî bilgi”miz arasındaki, boşluk ve çelişkilerin farkında bile değiliz! Farkında olmayı geçtik, daha kötüsü: Bilim’in, “otomatik olarak çalışan” bu ‘evren tasavvuru”nu, bu “evren temsil / modeli’ni, artık biz de benimsemişiz!…

Bu Bilim/sellik Epistemoloji’sine eleştirel bakmayı, çoktan terketmiş ve teslim olmuşuz! Bu epistemeye, dinimize yönelttiğimiz eleştiri ve soruların, binde birini bile sormuyoruz! “Tarafsızlık mı doğru; doğrudan taraf olmak mı doğru!?, Deterministik bir evrende, Tanrı ne iş yapar!?, Bilim/sellik ambalaj ve şırıngasıyla bize enjekte edilen, bu bilgilerin; doğru olduğunu ‘biliyor’ muyuz; yoksa, doğru olduğuna mı ‘inanıyoruz!?…” gibi sorular aklımıza bile gelmiyor!..

‘Mümkün’ olduğu için Olmuyor; olduğu için ‘Mümkün’ zannediyoruz!

Madde”nin; varlık ve hareket ve neticesinde, “fail”e (Tanrı’ya) ihtiyaç duymadığı ve bütün bunları, kendi kendine başardığı, bilimin bu “evren tasavvuru”na; artık biz de inanıyoruz! “Fail” olmasa bile, evrende bu işlerin gerçekleşebileceğini mümkün gören; bu önaksiyom, önkabüle yaslanan: “Madde ve Enerji + Tabiât ve Kanun + Sebep ve Sonuç + Tesadüf ve Zorunluluk + Uzun Zaman ve Evrim = Herşey Mümkün” denklemine inanmakta, bir sakınca görmüyoruz! Evrende bu olanlar; “mümkün ki, oluyor; oluyor ki, (demek ki) mümkün” şeklindeki (delil ve ispatın, kısırdöngüsel bir biçimde, devamlı yer değiştirdiği) totolojik bir safsataya; inanmakta hiç zorluk çekmiyoruz!

Çünkü: Küçüklüğümüzden beri bize empoze edilen; zihnimize, tekrar tekrar işlenen bu telkin ve tekrarlar; bu ateist – deist endoktrinasyonlar neticesinde; bu evren hikâyesinin, gerçeğin kendisi olduğuna inandırılmışız! Bilim’in bu “evren tasavvur ve modeli”ni, gerçeğin kendisi zannediyoruz! Zaten bir yalan bile, yüz kere tekrarlanınca; zihnimizde, bir “acaba” uyandırmaması mümkün değil!

Elhasıl: Zihnimizin, gerçekle temasını yitirdiği, bir trans ve hipnoz hâlindeyiz sanki! Artık herşeyi; “Bilim/sellik” kamerasının objektifinden ve onun yazdığı, evren senaryosundan izliyoruz! Onun, eşyaya verdiği; “neden ve sonuç, tesadüf ve zorunluluk, tabiat ve kanun” gibi rollerden ve onun kurgusundan izliyoruz!

Evet, hepimiz; “bilim/sellik”in, zihnimize simüle ettiği bir düş dünyasındayız! Sınır ve duvarlarını, bilimin belirlediği bir dünya; bize, “gerçek” olduğuna inandırılan bir illüzyonun içindeyiz!

Bu, “Bilimsellik Sihri”yle öyle bir büyülenmiş, öyle bir aldatının içindeyiz ki; “bilim”e getirilen en küçük bir eleştiriye dahi tahammülümüz yok! Çünkü: “Bilim”e; sanki insan ürünü değil de, gökten inmiş, “kutsal bir vahiy” muâmelesi yapıyoruz! Tarih içerisinde, insan ve olaylardan bağımsız ve ayrı olarak akan; evrensel ve objektif bir “b/ilim idesi” olduğuna inanıyoruz! Bu sebepten; “bilim/sellik’in, bilimsel yöntem”in, eksik ve yanlışları olabileceğini, tasavvur dahi edemiyoruz! Bunu dillendirmek; (özellikle ülkemizde); “Sen şimdi, suyun yüz derecede kaynadığını inkâr mı ediyorsun!?” gibi, tuhaf tepkiler almanıza sebep oluyor! “Dünyanın yuvarlak olduğunu, boşlukta döndüğünü kabul etmiyor musun!?” diyorlar!… “Öküzü göster” diyen bile var!

Acil Şifa Duası Talebimizdir

İleri yaşına rağmen, Trakya Cemaat Okumalarına, ara ara İstanbul’dan gelip katılan, ayrıca Risale-i Nurların Neşrinde Balkan ülkelerinde takdire şayan himmet ve gayretiyle tüm gençlere hüsn-ü misal olan Abdulkadir HAKTANIR abimiz yaşlılık kaynaklı nedenlerle malum hastalıkla ilgili durumu ağır geçiyor.

Cemaatimizden dua BEKLİYOR..

Mevla’m tüm maddi ve manevi hastalıklarımıza ve hastalarımıza hususen de Abdulkadir HAKTANIR abimizin hastalığına ŞAFİ ismi ile ŞİFA versin inşaALLAH…

NurNet Ekibi olarak sitemizin en faal yazarlarından olan, Risale-i Nur hizmetine ömrünü vermiş, himmet ve çalışkanlığı ile bizleri de gayrete getiren Abdulkadir Haktanır abimizi tekrar hizmetinde istihdam edip şifa vermesi için Rabbimize dua ediyoruz. Tüm okuyucularımızın da dualarını bekliyoruz.

 

Şöhret Divaneleri

Şöhret, riyadır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. İnsanı, insanlara abd ve köle yapar. Yani, nam ve şöhret isteyen adam; halklara kendini beğendirmek, sevdirmek için, insanlara riyakârlık, dalkavukluk yapar. İnsana lâyık olan şöhret değil, tevazudur. Böyle bir durumdan hoşlanılmamalı bilakis tövbe etmeli pişmanlık duymalı.

Şöhret hırsı, riyakârane halklara görünmek ve umumun nazarında mevki sahibi olmak, ehl-i dünyanın her ferdinde az çok vardır. Hattâ bazılarında hayatını feda eder derecesinde vardır. Şöhret divanelerinden birisi, namaz kılınacak yeri pislemiş, tâ herkes ondan bahsetsin. Hattâ ondan lanetle de bahsedilmiş de, şöhretperestlik damarı kendisine bu lanetli şöhreti hoş göstermiş diye darb-ı mesel olmuş. Oysa şöhretperestliğe mübtela adam cemaatin nazarında esfel-i safilîne en aşağı seviyeye düşer, âlem-i İslâmın nazarında maskara olur. Şöhret, insanın malı olmayanı dahi insana maleder.

Şöhretperestlik, şan ve şeref perdesi altında umumun teveccühünü kazanmak, nazarları, dikkatleri kendine çekmek, enaniyeti okşamak ve nefs-i emmareye bir makam vermektir ki bir ruh hastalığı olduğu gibi “şirk-i hafî” yani gizli şirktir. Riyakârlığa, hodfüruşluğa kapı açar, ihlası zedeler. Şöhretperestliğinin ne kadar faidesiz, manasız, geçici, muvakkat bir sersemlik olduğunu bilmeliyiz.

İslamiyette benlik ve gösteriş, şöhretperestlik kabul edilmez red edilmiştir, şöhretin hiçbir kıymeti yoktur. Aklı başında bir insan, fânilerin sahte iltifatlarına kıymet vermez ve arkasına dönüp bakmaz, şöhret gidince insanın elinde günahlar ve eğlencelerden gelen yaralar, bereler, kederlerden başka bir şey kalmaz. Büyük zatlar bütün hayatları boyunca şan ve şöhretten, hürmetten kaçmış ve insanlardan istiğna etmişlerdir.

Çetin Kılıç

Kaynak
Risale-i Nur Külliyatı

Sağlıklı Yeme, İçme

Allah insanı nasıl görmek istediyse Peygamber(sav)’de aynısı tezahür etmiştir, O’na(sav)’e varamazsın ama yaklaşmaya çalışmalısın, zira her şey dünya, ahiret her şeyin en iyisi orada ahlak, mutluluk, sağlık, Resûlullah’ın hayatını taklit etmede. Bu gün biraz sağlık konuşalım. Mısırdan gelen doktor’a Peygamber efendimiz(sav) “Ben ve ashabım hasta olmayız” buyurmuş, bunu söyleyebilecek kaç kişi var dünya üzerinde.

Acıkmadan yemeyiz birincisi bu, acıkmak, midemizin guruldayıp beynimize sinyal göndermesi demek değildir, acıkmak, yiyeceklerin hücreler tarafından da yenilmesi zamanıdır, iki öğün arası minimum 8 saat olmalı insanın herhangi bir ağır işi yoksa bir yumruğu kadar gıda 24 saat kendisine yeterlidir, fazla yemek vücutta kalır, damarları tıkar tansiyon, kolostrol yapar, aynı, makinanın kireçlenmiş hortumu gibidir. Vücut acıkınca damarlarda birikenlerden gıda ihtiyacını karşılamaya başlar, böylece damarlar açılır tıkanma riski ortadan kalkar, acıkmanın bir tarifi de bedenin yakacağı bir şeyi kalmaması halidir.

Tam doymadan kalkmalı, Ehlullah günde bir defa yerdi, insanoğlu iki sefer yemeli, cennet halkı gibi olmak istiyorsan günde iki defa yemelisin. Fazla yemek kadında basen, erkekte göbek yapar. Timsahlar yılda 2 defa yemek yerler, diğer hayvanlara bakınca çok seyrek yemek yediklerini görürüz, insan nefsiyle imtihan olduğu için farklı imtihanlara tabi tutulmuş, fazla yemek yemekte nefsine yenik düşmekten kaynaklanıyor, tıpkı tiryakilik gibi, o saat geldiğinde yemek yemesi için nefsi onu zorluyor adeta.

Açlık yokluktan hayırlıdır. Yemekte ve yemekten hemen sonra su içmek mide asitini bozduğundan mide yemekleri öğütmek için daha fazla süre harcıyor, doğru olan yemekten iki saat sonra su içilmesidir. Fazla yemekten dolayı vücutta artık gıda oluşuyor, vücutta artık gıda varsa teheccüt namazına, sabah namazına zinde bir şekilde kalkılamıyor, uyansa bile kalkamıyor, temiz vücutta ise kalkmak için saate bile ihtiyaç kalmıyor.

Kolostrol de artık gıda demektir. Vücudu kanın hücumundan korumak için hacamat olunmalı, kanın hücumu tansiyon demektir, tansiyon kalorifer kombisi gibi hatlarda belirli miktar su belirli basınçla dolaşır, su fazla olursa veya basınç çok olursa bir yerden patlatır, vücutta insanın ağırlığının 13 te 1’i kadar kan belirli basınçla dolaşır, fazla basınç, fazla kan olunca en zayıf yerden patlatıyor, en zayıf yer beyin damarlarıdır.

0 kan gurubunda buğday süt A kan gurubunda et tansiyon yapar. Raf ömrünü artırmak için gıdalara konulan E’ler birer bomba gibidir, hepsi sunidir vücuda aşırı zararlıdır. Kuranı Kerimde Allah(cc) gıdaların tadı bozulmadan saklanabileceğini belirtmiş bir kıssada 100 yıl sonra aynı gıda bozulmadan yemek üzere sunulmuş, Müslüman bilim insanları çalışıp bunu bulmalı, tereyağ yapılınca üzerine pekmezle kapanırsa 10 yıl bir şey olmaz eskiler bunu bilir, her gıdanın bir koruyucusu var.

Çok yemek kadar helal ve temiz yemekte çok önemli, dikkat etmeyen insan Türkiye’de bir yılda küçük bir domuz yiyebilir, tabi böyle olunca âdemiyetten çıkıyor hayvanlaşıyor bir bakıma, gayeye maksada ulaşmak isteyen Allah’ın emir ve yasaklarına uyumalı, helal ve temiz gıdayı terk edenin nefsi kalınlaşır. Nimetleri güya ehlileştirdik günde 5 kg süt veren ineğe 30 kilo süt verdirdik o süttende fayda bekledik.

İblis sadece Müslümana değil insanlığa savaş açtı, insanlığı yok etmeye hayvanlaştırmaya çalışıyor. Dikkat edin ve aklınızın bir yerine yazın vücudun organlarının hiç durmadan çalışması için midenin durması gerekir, en az yılda bir ay durmalı mümkünse pazartesi, perşembe oruçları kameri ayların 13, 14, 15 ‘ inci günleri oruç tutarak mide istirahat ettirilmeli aksi halde kalp sektelemeye başlar.

Mide 16 saat boş bırakılmadıkça vücutta temizlik olmaz. Kalp bizim huzurumuzlada yakından alakalı, sıkıntı, elem keder, üzüntü hep kalbimize tesir eder, bunlar içinde mide boş bırakılmalı. Elhasılı kelâm Peygamber (sav) gibi yaşamaya gayret etmeli, hiç olmazsa taklit etmeli. Allah sağlıklı, şuurlu ibadet eden kullarından eylesin. Âmîn.

Çetin Kılıç
Kaynak
M. Ali Bulut