Kategori arşivi: Yazılar

Nazar ve Niyet Sırrı ve Kuantumdaki Gözlemci Etkisi

Risale-i Nur’da geçen çok meşhur bir kaide vardır:
“Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelam öğrendim… Kelimelerden maksat; mana-yı harfî, mana-yı ismî, nazar, niyettir.” (Mesnevi-i Nuriye)

Hem kuantumun felsefi evren algısı hem de psikoloji ile inancın birleştiği o köprü, insanı hayrete düşüren muazzam bir uyum içindedir. Aslında her iki alan da farklı diller kullanarak bize aynı hakikati anlatır: “İçeride ne varsa, dışarıda o yankılanır.”

Kuantum teorisinin en heyecan verici felsefi yorumu, evrenin katı maddelerden değil, sürekli titreşen bir enerji ve ihtimaller okyanusundan oluştuğudu. İnsan fıtratı gereği sadece et ve kemikten ibaret değildir; düşüncelerimiz ve duygularımız da birer frekanstır. Sürekli korku, panik, isyan ve “Hastalık beni bitirecek” frekansında yayın yapan bir insan, kuantum havuzunda o korktuğu ihtimalleri canlandırır ve onlarla rezonansa girer.

Kuantuma göre evrende şifa da vardır, hastalık da; yıkım da vardır, ayağa kalkmak da. Hepsi birer ihtimal olarak havuzda bekler. İnsanın sabrı, niyet ve teslimiyeti, o sonsuz ihtimaller arasından “şifa ve olgunluk” ihtimalini seçip kendi gerçekliği haline getirmesidir.

Gelelim bu felsefenin bizim ruhumuzda, inancımızda ve beynimizde nasıl çalıştığına. Bir musibet karşısında neden biri yıkılırken diğeri dimdik kalır?

İnanç boyutunda sabır, pasif bir bekleyiş değil, aktif bir kabuldür. Başına gelen hastalığı veya sıkıntıyı “Bu bana bir imtihandır, arkasındaki hayrı henüz görmüyorum ama O’ndandır” diyerek rıza ile karşılayan insan, ruhundaki çatışmayı bitirir. Çatışma bitince stres biter.

Psikolojide ve tıpta “Plasebo etkisi” denilen bir gerçek var. Kişi iyileşeceğine veya bu derdin geçici olduğuna kalben inandığında, beyin bunu bir emir olarak algılar ve vücudun kendi eczanesini endorfin, dopamin, bağışıklık hücreleri devreye sokar. Basit bir hastalıkta yıkılan insan ise inancını ve umudunu kaybettiği için beynine “Biz yenildik” sinyali gönderir ve kendi kendini sabote eder.

“Ben kulumun zannı üzereyim” kudsi hadisi, kuantum felsefesiyle muazzam bir kesişim noktasıdır. Evrene, hayata ve Yaradan’a karşı “hüsn-i zan” besleyen insan, hayattan da güzellik devşirir. Sürekli “su-i zan” içinde olan ise kendi felaketini kendi algısıyla inşa eder.

Kuantum felsefesi bize “Gerçeklik senin baktığın yere göre şekillenir” derken; Risale-i nur bize “Güzel gören güzel düşünür güzel düşünen hayatından lezzet alır” der.

İşte en ufak bir rüzgarda yıkılan insan ile dağ gibi musibetlere sabreden insan arasındaki fark budur. Biri dalgalarla kavga edip boğulur; diğeri ise dalganın da denizin de sahibini bilip rüzgarı arkasına alır.

Hayat, başımıza gelenlerden ziyade, bizim o gelenlere verdiğimiz “cevaplardan” ibarettir.

Çetin Kılıç
Kaynak: RNK
Neo skola

Rabbenağfir Lî Duası Hakkında

Rabbenağfir Lî Duası Hakkında

Bir Duanın İçinde Esmâların Nefesi

İnsan için çok defa kullanıyoruz ya 18.000 âlemin kesişim noktası diye. Bu sebeple bazen uzun uzun konuşamaz. Kelimeler kifayetsiz kalır, cümleler dağılır, niyet kalpte sıkışır. Anlıyorum, hissediyordum ama anlatamıyorum deriz ya hani.. İşte.. O anlarda dil, özüne döner; kısa ama derin bir yakarışla Rabbine yönelir:

“Rabbenağfir lî…”

Bu duâ, Kur’an-ı Kerim’de[1] yer alan, kökü İbrahim (as) Peygamber’e dayanan bir niyazdır. Lâkin bu kısa ifade, sadece bir bağışlanma talebi değildir. Âdetâ Cevşen makamında, esmâların ruhunu içinde taşıyan bir duâdır.

Çünkü “Rabbena” dediğin anda, sadece bir hitapta bulunmazsın. O kelimenin içinde terbiye eden, büyüten, koruyan, gözeten, merhamet eden bütün ilahî tecellilere yönelmiş olursun. “Rab” ismi; Esmaül Hüsna’nın âdetâ merkezi, bir anahtarı gibidir. Burada “Rububiyet” tecellileri başlıyor çünkü. Kul bu isimle seslenirken aslında şu hakikati dile getirir:

Ey beni yoktan var eden,

Ey beni her hâlimle bilen,

Ey hatalarımı örten,

Ey merhameti gazabını geçen…”

Ve ardından gelir: “ğfir lî” — beni bağışla.

Burada dua, Cevşen’deki gibi isim isim saymasa da mana itibarıyla bir esmâ tadadına dönüşür. Çünkü kul bu tek kelimeyle affın bütün mertebelerine iltica eder:

Affeden olarak Gafûr,

Tekrar tekrar bağışlayan olarak Gaffâr,

Günahı kökünden silen olarak Afûv,

Merhametiyle muamele eden olarak Rahîm…

Demek ki kul, tek bir “ğfir” ile aslında bütün bu isimlerin kapısını çalar. Az sözle çok isimlere yönelir. Âdetâ bir bast-ı zaman tecellisi yaşanır ve bu da duânın derûnunu artırır. Bu duâ, sadece “ben” ile sınırlı kalmaz; daire genişler bu sûretle.

“li” — ben,

“li-vâlideyye” — anne-babam,

“lil-mü’minîn” — bütün müminler…

Burada ince bir duâ mimarisi vardır. Duâ, bencillikten başlayıp diğergâmlığa doğru, yani empatiyle genişleyen bir kalp terbiyesidir murâkabedir.

İnsan önce kendi kusurunu görür, sonra kendisine vesile olanlara yönelir, ardından bütün ümmeti kuşatır. Bir kalp, tek bir cümlede üç ayrı halkayı içine alır.

“Dergâh-ı İlahîde abd, kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp kemal-i rububiyetin ve kudret-i Samedaniyenin ve rahmet-i İlahiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde eder.”[2]

Bu, aynı zamanda vefanın da ifadesidir. İnsan sadece kendisi için değil; kendisini yetiştiren, büyüten, duâ eden anne-babası için de rahmet ister. Sonra o rahmeti tanımadığı müminlere kadar ulaştırır. Böylece duâ, ferdî olmaktan çıkar, ümmetin ortak sesi hâline gelir.

“Abd, kendi kusurunu görüp istiğfar ile ve Rabbını bütün nekaisten pâk ve müberra ve ehl-i dalaletin efkâr-ı bâtılasından münezzeh ve muallâ ve kâinatın bütün kusuratından mukaddes ve muarra olduğunu; tesbih ile Sübhanallah ile ilân etsin.” ²

Ve nihayet:

yevme yekûmul hisâb” — hesap gününde…

İşte bu ifade, duaya ağırlık kazandırır. Çünkü mesele sadece bugün değildir. Asıl ihtiyaç, o büyük günde ortaya çıkacaktır. İnsan, dünyada günah işler; ama affın en hayati tecellisi ahirette belli olur.

Bu yönüyle bu duâ, zamanı aşar ve geçmişin günahını, şimdinin pişmanlığını, geleceğin korkusunu tek bir cümlede toplar.

Kul artık bundan sonra şöyle

aczini bilip kudret-i İlahiyeye iltica, zaafını görüp kuvvet-i İlahiyeye istinad, fakrını görüp rahmet-i İlahiyeye itimad, ihtiyacını görüp gına-i İlahiyeden istimdad, kusurunu görüp afv-ı İlahîye istiğfar, naksını görüp kemal-i İlahîye tesbihhan olmaktır.”[3] deyip

“Ya Rabbi, beni şimdi affetmekle kalma; o gün de yüzümü kara çıkarma.” âmin der.

Bu hakikat, Risalelerde ifade edildigi “acz ve fakr” meselesiyle de derinden alakalıdır.

İnsan, kusurunu fark ettiği anda ubûdiyetin kapısına girer. Çünkü hata, insana kendi sınırını gösterir. Ve o sınırı gören kalp, Rabbine yönelir, teveccüh ve ilticâ eder.

“..mana-yı ubûdiyetin esası olan: “Kusurunu bilmek, fakr ve aczini anlamak, tezellül ile dergâh-ı İlahiyeye iltica etmek” noktalarından geliyor..”[4]

“Şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de, yüz tevil ile tevil ettirir.”[5]

Rabbenağfir lî” diyen bir insan, aslında kendi hiçliğini derk edip ilan eder. İşte bu ilan, rahmetin kapısını açan en güçlü anahtarlardan biridir. Çünkü kul küçüldükçe, rahmet büyür.

“nefis ne kadar mağrur da olsa, kendisi kendi kusurunu derk eder.”[6]

Bu duâ sadece metinlerde, lisanda ve namazda kalmamalıdır. Namazlardan sonra, yalnız kaldığımız anlarda, anne-babamız hayatta iken de vefat ettikten sonra da dilimizden düşmemelidir. Çünkü bu duâ, hem şahsi hem de toplumsal merhameti besler, kuvvet verir ve tahkim eder.

Belki de en dikkat çekici yönü şudur:

İnsan bu duâyı en samimi şekilde, sadece kendisini düşündüğünde değil; başkalarını da hatırladığında yapar. Diğerkamlık dediğimiz empati devreye giriyor burada.

Rabbenağfir lî…

Kısa bir cümle… Ama içinde bir insanın bütün hayatı saklıdır.

Bir yönüyle acz, bir yönüyle ümit, bir yönüyle vefa, bir yönüyle ümmet şuuru… Sanki bu duâ bir şefkât ve merhamet pınarı gibi..

Ve bütün bunların üzerinde, esmâların ince ince hissedildiği bir niyaz…

Bir gün herkes susacak… Ameller konuşacak… İşte o gün, belki de bir köşede fısıldadığın “Rabbenağfir lî…” senin en güçlü savunman, müdafaan olacak.

Şeytanın mühim bir desisesi: İnsana kusurunu itiraf ettirmemektir.

Tâ ki, istiğfar ve istiaze yolunu kapasın.”[7]

Üstâd’ın şu ikazına kulak verelim:

“Nefsini ittiham eden, kusurunu görür.

Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder.

İstiğfar eden, istiaze eder.

İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur.

Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük bir kusurdur.

Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır.

Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar; itiraf etse, afva müstehak olur.”⁴

Haydi o zaman şimdi istiğfar, istiaze ve duâ vakti..

“Rabbenâğfirlî ve li-vâlideyye ve lil-Mu’minîne yevme yekûmu’l hisâb[8]

Selâm ve duâ ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] İbrahim Suresi (41)

[2] Sözler (41)

[3] Sözler (540)

[4] Mektûbat (320)

[5] Lem’alar (88)

[6] Mektûbat (447)

[7] Lem’alar (87)

[8] İbrahim Suresi (41)

Kaynak: RisaleHaber

Türkiye’de Sanat ve Düzenin Adamları

Türkiye’de Sanat ve Düzenin Adamları

Son dönemde hem dünya hem de Türkiye gündemi çok hareketli. Narkotik operasyonlarıyla bir kez daha gündeme gelen eğlence sektörü, aslında köklü bir yapısal sorunu gözler önüne seriyor. Bilineninden bilinmeyenine birçok isme uzanan gözaltılar, kamuoyunda “nihayet hesap soruluyor” sevincini olduğu kadar “sadece gösteri mi?” şüphesini de beraberinde getiriyor. Ancak meselenin aslı, sektördeki kültürel ve ideolojik dengesizlikte yatıyor.

Türkiye’nin ana akım dizi, sinema ve müzik piyasası Tanzimat’tan başlayıp Cumhuriyet’te de devam eden laik-seküler, urban ve sosyal liberal bir profile dayanıyor. İstanbul’un sanat ve medya çevrelerinde şekillenen bu yapı, eğitim kurumlarından prodüksiyon şirketlerine, senaristlerden yönetmenlere kadar kendini sürekli yeniden üretiyor. Teknolojiyi de etkin kullanarak her şeyi lehviyat ve hevesâta hizmet ettirmek için kan ter içinde kalıyorlar.

Muhafazakâr kökenli, müspet, olumlu, ahlâkî değerlere sahip ve örnek alınabilir profildeki oyuncuların, şarkıcıların bu mainstream’de sayısı ise oldukça sınırlı. Orana vurduğunuzda tablo net: Laik-seküler kesim ağırlıkta. Hatta tamamen ipler ellerinde. Son dönemlerde dönem dizileri gibi projelerde bile oynayan aktörler karşı mahallenin laik-seküler adamları dikkat edilirse.

Başarıyı yalnızca “rejimin adamı olmak” ile açıklamak eksik kalır; yetenek, çalışma ve pazarlama da rol oynar. Fakat inkâr edilemez bir gerçek var: Network, ideolojik yakınlık ve “doğru çevre” hâlâ en büyük belirleyicilerden.

Hükümet 20 yılı aşkın iktidarına rağmen kültürel hegemonyayı tam olarak kıramadı, bu mümkün olmadı. Tabi kolay değil belki iki asırdır sular o taraftan akıyor yirmi senede bend yapmak kolay değil.

TRT ve bazı aile dizileriyle muhafazakâr taleplere kısmî yanıt verilmeye çalışılsa da, en çok izlenen, en yüksek bütçeli ve uluslararası pazara açılan yapımlar genellikle bilinen seküler star kadrolarıyla ilerliyor.

Daha da kritik nokta: Müspet insanlar bu dizilerde ya rol almıyor ya da çok küçük, marjinal rollerde yer alarak âdetâ düzenin adamları parlatılmaya çalışılıyor. Ana karakterler, romantik başroller, güçlü figürler genellikle laik-seküler profil ve yaşam tarzına sahip isimlere veriliyor. Muhafazakâr kökenliler ise ya sektörde tutunmak için imaj yumuşatmak zorunda kalıyor ya da yan rollerde kalıyor.

Üstelik sanatta helal-haram-mübah çizgisi olmadığı için işin gereği “parayı verenin düdüğünü çalıyorlar”. Bakıyorsunuz aynı şahıs bir dizide müspet, ahlâklı, örnek bir rolde parlıyor; diğer bir filmde veya dizide ise erotik obje figürüne dönüşebiliyor. Bu esneklik, sektörün ticari mantığından ve omurgasızlığından kaynaklanıyor.

Oyuncu için önemli olan senaryo değil, sözleşme ve ekran süresi. Bu durum, hem sanatın kalitesini düşürüyor hem de toplumun muhafazakâr değerleriyle derin bir çelişkiye yol açıyor. Gece hayatı, stres ve sosyal çevre ile birleşince uyuşturucu riski de artıyor hâli ile bu sektörde.

Bütün bunlar gösteriyor ki, toplumda bir toplum mühendisliği yapılıyor. Yeni yetişecek kuşağın beyin takımı daha küçük yaştan itibaren diziler, filmler, müzik videoları ve sosyal medya üzerinden farklı yönlere kanalize ediliyor. Potansiyel olarak çıkması mümkün olan, ahlâkî değerlere bağlı, müspet ve milletine faydalı beyinler sistematik olarak ifsat ediliyor. Rol modelleri laik-seküler yaşam tarzı, liberal ilişkiler ve tüketim kültürü üzerine kuruluyor. Bu, sadece bireysel yozlaşma değil; uzun vadede toplumun karakterini, aile yapısını ve gelecek nesillerin ufuklarını etkileyen bir mühendislik projesidir. Toplumsal krizlerin bir çok bedeninde köklere indiğimiz zaman bu toplum mühendisliği etkisini görebiliriz.

Sektör içinde LGBT temsiliyetine açık destek, liberal açıklamalar ve küresel akımlar (Netflix etkisi, sosyal medya gibi) bu tabloyu güçlendiriyor. Mabel Matiz gibi isimlerin yükselişi, ödül törenlerindeki vurgular ve dizilerdeki ara temalar, toplumun genel muhafazakâr çoğunluğundan ziyade İstanbul’un dar bir alt-kültürünün yansıması. Bu alt kültürü temsil edenlerin de soyadı kanunu ile Türk soy ismi verilenlerden olduğunu düşünüyorum.

Uyuşturucu operasyonları bu yapıyı daha görünür kılıyor. Hollywood’dan Bollywood’a her yerde benzer vakalar var. Türkiye’de operasyonların ağırlıklı olarak bu segmente yönelmesi bazılarına “eski elitleri temizleme” gibi gelse de, gerçek muhtemelen ikisinin karışımı. Kanıt temelli ve adil bir süreç şart. Sadece ünlüleri “armut gibi toplamak” yetmez; asıl uyuşturucu baronlarına, ithalat zincirlerine dokunulmalı.

Peki çözüm? Torpili, ideolojik yakınlığı ve “pasaport”u bir tarafa bırakıp liyakatçi bir sektöre geçiş. Muhafazakâr yapımcı, senarist ve oyuncuların kaliteli işler üretmesi, alternatif starlar yetiştirmesi gerekiyor.

Eğitimde, konservatuvarlarda, medya fonlarında ve içerik denetiminde daha dengeli bir yaklaşım şart. Kültürel hegemonya, sadece siyasi güçle değil, eser kalitesiyle, toplumsal talebi karşılayan üretimle ve ahlaki çizgiyi koruyan bir anlayışla değişir.

Hiçbir kesim yasaların üstünde değil. Uyuşturucu kullanan veya ticareti yapan, laik de muhafazakâr da hesap verecek. Ama asıl mesele semptomları değil, kronik sorunları torpil, kalite düşüklüğü, bağımlılık kültürü, ahlâkî esneklik ve toplum mühendisliği ve omurgasızlık gibi şeyleri tedavi etmekte.

Türkiye’nin kendine özgü, muhafazakâr değerlerle barışık ama evrensel kalitede bir sanat ekosistemi kurması mümkün. Bunun için retorikten öte samimi, nitelikli ve cesur bir gayret lazım.

Sektördeki bu dengesizlik sürdükçe, operasyonlar da “seçici adalet” tartışmalarını besleyecek. Gerçek değişim, gözaltı listelerinden değil; sahnede, sette, ekranlarda ve yeni neslin zihinlerinde, müspet ve tutarlı rollerle kendini gösterecek. Şüphesiz ki sanat dünyasında söz alan, rol alan herkes eroin kokain bağımlısı değil fakat sanat dünyası içerisinde bu bağımlılık tavan yapmış durumda. Gözaltına alınıp gerekli analizler yapıldıktan sonra tutuklananlar ve serbest bırakılanlar bunu gösteriyor.

Gerek hükümete gerekse milli ve manevi değerlere sahip bütün insanlığa seslenerek şunu söylemek istiyorum milli ve manevi değerlerimizi muhafaza edip yeni nesile bu milli ve manevi değerlerimizle ilmek ilmek inşa edersek dünyada var olmaya devam edeceğiz şayet kültürümüzü değerlerimizi bir kenara atıp yozlaşacak olursak fiziken var olsak da ahlaken ve birçok alanda çökmüş olarak toplumumuz yaşamaya devam edecek fakat ne milli ne de manevi değerlerimizden söz edebilmemiz mümkün olmayacak adeta bir örf haline gelecek bu değerlerimiz. Bunun için müspet manada elden gelen her şey yapılmalı, senaryolar, çekimler bu şekilde ilerleyerek olumlu manada toplum mühendisliğine kuvvet verilmeli kimin elinde bir gayret varsa onun sırtı sıvazlanmalı öne açılmalı ve imkânlar sunulmalı.

Muhammed Numan ÖZEL

Kaynak: RisaleHaber

NurNet

Takva Nedir?

İnsanın dört temel duygusu vardır. İrade, Zihin, His ve Latife. İrade duygusunun en yüksek amacı, Allah’a ibadet etmektir. Zihnin ve aklın nihai amacı, Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanımaktır. Kalbin ve hislerin en yüksek gayesi, Allah’ı sevmek ve O’nun sevgisiyle dolmaktır. İnsandaki manevi latifelerin, sezgilerin zirvesi ise Allah’ın huzurunda olduğunu hissetmek, O’nun tecellilerini izlemektir.

Bu dört duygunun birden tam bir teslimiyetle Allah’a yönelmesine ubudiyet-i mutlak yani tam kulluk denir. İşte Kur’an’ın sıklıkla nazara verdiği “Takva” kavramı, bu dört duygunun irade, zihin, his, latifenin hepsini birden içine alan, bütünü kapsayan bir ibadet halidir.

Şeriat yani İslam hukuku ve ahlakı, bu dört duyguyu eğitmek, büyütmek ve temizlemek için vardır. Hem rehberdir hem de bu dengenin terazisidir. Kâinatta Allah’tan başka hiçbir gerçek etken, yaratıcı güç yoktur.

Dünyada gördüğümüz sebepler mesela ağacın elmaya vasıta olması, anne-babanın çocuğa vesile olması sadece görünüştedir. Eğer bu vasıtaların gerçek bir yaratma gücü olsaydı, her sebebe bütün kâinatı görecek külli bir şuur verilmesi gerekirdi.

Kâinatta en küçük şeyden en büyüğüne kadar her şey muazzam bir sanat kemaliyle yapılmıştır. Eğer yaratma işi sebeplere verilseydi, sanatta eksiklikler, rütbe farkları ve kusurlar olacaktı. Halbuki evrende hiçbir bakış kusur bulamaz. Her şeyin elbisesi tam boyuna göre biçilmiştir.

Allah için bir atomu yaratmakla bir galaksiyi yaratmak aynıdır. Bazı şeyler vasıtalı, bazıları vasıtasız yaratılıyor denemez; her şey doğrudan doğruya O’nun kudretiyle var olur. İnsanda cüz-i ihtiyar yani özgür irade vardır, çünkü insanın elinden çıkan işlerde kusur vardır. Yaratılış kusursuzdur ama insanın ürettiği şeyler kusurludur.

İnsanlar akıl ve zekalarıyla, hür iradeleriyle bir şehir kurarlar. Ancak o şehirdeki toplumsal düzen, intizam ve yardımlaşma; vahiy ve ilhamla hareket eden küçücük bir arı kovanındaki düzene hiçbir zaman yetişemez. Çünkü insanın iradesi işin içine girince düzen bozulabilir.

Arıların hür iradeleriyle, birer sanat sergisi gibi inşa ettikleri o petekler bile; doğrudan doğruya ilahi kudretle şekillenen bir narın içindeki o muazzam hücre diziliminden, tanelerin nizamından çok geridedir.

İnsanların iradesiyle yaptığı işlerde kusur bulunması, kâinatta insanın rüzgarda savrulan yaprak gibi iradesiz olmadığını, insana gerçekten seçme hakkı verildiğini gösterir. Ancak bu irade sadece nisbî ve itibari işlerde bir vesiledir. Kâinatı bir arada tutan o devasa genel çekim kuvvetini hangi ilahi kalem yazmışsa; atomların, zerrelerin içindeki o küçücük çekim kuvvetlerini de o kalem zerrelere serpmiştir.

Yani, galaksileri döndüren güç ile atomu ayakta tutan güç aynı mühre, aynı tek kaleme aittir. İnsan ise bu azametli nizam içinde iradesini takva ile süsleyerek Allah’a kulluk etmekle görevlidir.

Çetin Kılıç

Kaynak: RNK

İnsan Nefsi ve Aklı ile Şeytanın Vesveseleri Arasındaki Savaş

Şeytan, Kur’an’ın mucizevîliğini sarsmak ve akla şüphe düşürmek için büyük taktiklerle saldırır; fakat insan, sarsılmaz mantık kuralları ve iman hakikatleriyle şeytanı her rauntta alt eder.

Tarafsız Bakış Tuzağı
Şeytanın Tezi:
“Kur’an’ı incelerken tarafsız bir gözle bak. Onu ne Allah’ın kelamı ne de insan sözü olarak gör; ortada dur ki mucizesi var mı yok mu hakiki bir hâkim gibi karar veresin.”

İnsanın Cevabı:
“Ey mel’un! İman bir bağlılıktır. Tarafsız kalmak, geçici bir dinsizliği ve imansızlığı kabul etmektir. Bir hâkim, birbirine yakın iki taraf arasında tarafsız kalabilir. Ancak bir taraf Süreyya yıldızı kadar yüce Allah’ın kelamı, diğer taraf ise yerin dibi kadar alçak bir insan uydurması ise, bu iki uç arasında ‘orta nokta’ veya ‘tarafsız bölge’ olamaz!”

Tarafsızlık maskesi altında Kur’an’ı sıradan bir insan sözü gibi farz etmek, aslında tarafsızlık değil, doğrudan inkâr tarafına kaymaktır. İman meselesi laboratuvardaki bir deney gibi “tarafsız” incelenemez; o bir vicdan ve teslimiyet meselesidir.

Kur’an Bir Beşer Sözü Olsaydı…Faraziyesi
Şeytanın Tezi:
“Peki, Kur’an’ın bir insan sözü olduğunu farz edelim. Kelimelerin dizilişindeki, edebi sanatlardaki güzellik yine aynı kalmaz mı? Değerinden ne kaybeder?”

İnsanın Cevabı:
“Eğer Kur’an’ı hâşâ bir insan sözü farz edersen, sözün bütün güzelliği ve manası kışa, hazana döner. Çünkü belâgat, sözün duruma ve söyleyene uygun olmasıdır. Söyleyen Allah, dinleyen insanlık ve amaç ebedi saadet en zirvedeyken; sen bu sözü alıp bir insanın uydurması sayarsan, kelamı minareden kuyuya atmış olursun.”

Gayet şirin, tatlı bir suyu alıp içi zehir ve acılık dolu pis bir kaba, insan uydurması faraziyesine boşaltırsan, o suyun bütün tadı kaçar, acılaşır. Kur’an’ı bir insan sözü farz etmek, hâşâ onu bir yalan, riya ve sahtekarlık metni farz etmektir ki, bu durum kelamın tüm edebi estetiğini i’cazını tamamen yok eder. Bu iğrenç faraziyeye şeytan bile cesaret edemez!

Sonsuz Azamet Sahibi Bir İlah İnsanla Konuşur mu?
Şeytanın Tezi:
“Koskoca kainatın yaratıcısı, nasıl olur da bir insan gibi ve insan diliyle konuşur? Onun sonsuz azameti, böyle küçük bir kulun seviyesine tenezzül etmeye yakışır mı?”

İnsanın Cevabı:
“Yaratıcı olan, elbette yarattığını bilir. Bilen ise elbette konuşur. Dünyayı, insanı, dili, ağzımızdan çıkan harfleri ve sesleri yaratan Allah, bizimle bizim anlayacağımız dille konuşmayacak da kiminle konuşacak?”

Bu bir ‘Tenezzülat-ı Rahmet’tir Rahmetin kulun seviyesine inmesidir. Bir babanın, küçük çocuğu anlasın diye onun diliyle konuşması babanın değerini düşürmez, aksine şefkatini gösterir. Allah’ın insan diliyle vahiy göndermesi (Tevrat, İncil, Kur’an) O’nun rububiyetinin ve sonsuz şefkatinin bir gereğidir.

Kur’an Rahmetse Neden İnsanların Çoğu Cehenneme Gidiyor?
Şeytanın Tezi:
“Siz Kur’an için ‘insanlığa rahmettir’ diyorsunuz. Ama insanların çoğunluğu onu inkâr ederek küfre düşüyor ve cehennem azabına mahkum oluyor. Çoğunluğa azap getiren bir şey nasıl rahmet olabilir?”

İnsanın Cevabı:
Toprağa yüz tane meyve çekirdeği ekseniz; güneş ve yağmur geldiğinde bunlardan seksen tanesi kendi genetik bozukluğu veya toprağın kötülüğü yüzünden çürüse, fakat yirmi tanesi devasa, meyveli, gölgeli ağaçlar haline gelse… Şimdi o çürüyen seksen çekirdek yüzünden güneşe ve yağmura düşman mı olacağız? O yirmi muhteşem ağaç dile gelse, “Ey yağmur, ey güneş! Siz bize hayat verdiniz, tam bir rahmetsiniz” demez mi?

Yeryüzünde çok kıymetli “Hüma” kuşuna ait yüz tane yumurta olsa. Anne kuş onların üzerine kuluçkaya yatsa, o şefkatli sıcaklığıyla seksen tanesi bozularak cılk çıksa, fakat yirmi tanesinden muhteşem Hüma yavruları çıksa… O çıkan yavrular annelerinin ayaklarını öpüp teşekkür etmez mi? Kur’an da böyledir; insanlık nevini adi bir yumurta veya beş paralık çekirdek olmaktan çıkarıp, ebedi sultanlar, evliyalar ve kâmil insanlar üretir.

Kur’an’ın getirdiği sistem sayesinde insanlık içinden Peygamberler, Hz. Ebubekirler, Hz. Ömerler ve evliyalar çıkmıştır. Kalitesiz ve kötü niyetli insanların Kur’an’ı dinlemeyip kendilerini çürütmesi, Kur’an’ın bir rahmet olduğu gerçeğini değiştirmez. Zarar, ilacın kendisinde değil; ilacı reddeden hastanın mizacındadır.

Şeytan bu tokmak gibi cevaplar karşısında tamamen çaresiz kalır. Tartışmayı kazanamayacağını, hatta bu insanın derin ilmi ve sarsılmaz imanı karşısında kendi “şeytanlık” yolundan sapmaktan korktuğunu söyleyerek meydandan kaçar. İnsan, iman imtihanını tam bir zaferle kapatır.

Çetin Kılıç

Kaynak: RNK