Etiket arşivi: Müslümanlar

Çin İşgali Altında: Doğu Türkistan

İslam’ın ilk 5 yılında Allah Resulü’nün tebliğine kulak veren Sahabe efendilerimizin sayısı 50’den fazla değilken, bugün dünyada yaklaşık 200’e yakın ülkede 1,5 milyardan fazla Müslüman bulunmaktadır.

Bu noktada Kuran-ı Kerîm’in “inananlar kardeştir” buyurduğunu düşünürsek, bizlerin Müslümanlar hakkında bilgi sahibi olmamız ve dünyanın diğer bölgelerinde yaşayan, mücadele eden kardeşlerimizi tanıyıp bilmemiz gerekmektedir. Onların dertleri ile dertlenmek, onlara elden geldiğince destek olmak ve en azından dua etmek hepimizin görevi olsa gerektir.

Biz de ülkemiz dışında kalan Müslümanların geçmişten bugüne durumlarını aktarmaya çalışacağımız bu çalışmaya ilk olarak İslam Âleminin en sahipsiz ve kanayan yarası olan Doğu Türkistan ile başlayacağız.

Türkistan adını ilk defa eski İranlılar’ın, daha sonra Araplar’ın Orta Asya’da Türkler’in yaşadığı bölgeleri tanımlamak için kullandıkları bilinmektedir.

Bu alanın tarihî kaynaklardaki adı 19. yüzyıl ortalarına kadar Türkistan’dır (Türk yurdu). Ekseriyeti günümüzde Uygur ve Kazak Türkleri ile diğer Türk gruplarının oluşturduğu Çin Halk Cumhuriyeti hâkimiyetindeki bölgeye Doğu Türkistan; 1924’ten sonra Sovyet hâkimiyetine giren alana Batı Türkistan adı verilmektedir.

Doğu Türkistan, Asya kıtasının tam ortasında bulunmaktadır. Güneyde Pakistan, Hindistan, Keşmir ve Tibet, güneybatı ve batıda Afganistan ve Batı Türkistan, kuzeyde Sibirya ve nihayet doğu ve kuzeydoğuda Çin ve Moğolistan ile sınırdır. Doğu Türkistan’ın yüzölçümü Çin topraklarının altıda birini teşkil etmektedir. Bu toprağın 600.000 kilometrekaresi çöl, 91.000 kilometrekaresi ormanlıktır.

Doğu Türkistan’ın tarihine baktığımızda Türk tarihi kadar eskiye gitmemiz gerekmektedir. Zira Doğu Türkistan, Türklerin en eski yerleşme alanlarından biridir. İslâm öncesi devrede Doğu Türkistan coğrafyası sırasıyla; Hun (M.Ö. 220-M.S. 386), Tabgaç (386-534) ve Göktürk (550-840) hâkimiyetinde kalmıştır. Bugün Doğu Türkistan’da yaşayan Uygur Türkleri 840 yılında bölgeye yerleşmiştir. 840’ta kurulan Karahanlılar, İslâmiyet’ten sonra önemli bölümü Doğu Türkistan’da olan ilk büyük Türk devletidir. Doğu Türkistan daha sonra Kara Hoca Uygur Hanlığı (846-1218) ve Türk-Moğol İmparatorluğu hâkimiyeti altında kalmıştır. (1218-1759)

1750’de ilk Çin işgali başlamış ve 1862 tarihine kadar sürmüştür. Bu süre içinde Doğu Türkistan’da 42 bağımsızlık mücadelesi hareketi olmuştur. 1863’te Doğu Türkistan Mücadelesini yürüten Mehmed Yakup Bey, Kaşgar merkez olmak üzere bir devlet kurmayı başarmıştır. Bu devlet Osmanlı Padişahı Abdülaziz’den yardım istemiş ve istedikleri yardımı almışlardır. Yakup Bey’in Abdulaziz Han adına hutbe okuttuğu ve sikke bastırdığı bilinmektedir. Sonraları Mehmed Yakup Bey, en büyük desteği ise II. Abdulhamid’den görmüştür. Bu desteğe rağmen, bu devlet Çin ve Rusya’dan dolayı maalesef uzun ömürlü olamamıştır.

Yakup Bey’in 1877 yılında vefat etmesi üzerine Çin hemen ortaya çıkan siyasi boşluktan faydalanarak 18 Mayıs 1878’de Doğu Türkistan’ın tamamını işgal etmiştir ve nihayetinde 18 Kasım 1884’te Çin imparatorunun emriyle 19. eyalet olarak Sincan (Xin Jian, Yeni Toprak) adıyla doğrudan Çin’e bağlanmıştır.

Bu ağır ve işkenceli esareti kabullenmeyen Doğu Türkistan halkı 1931 yılında Kumul kentinde yeniden bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi başlatmıştır. Ülkenin bütün bölgelerinde başarı kazanılmıştır. Bu başarının ardından 12 Kasım 1933’te Kaşgar’da ‘Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’ kurulmuş, hareketin önderlerinden Hoca Hacı Niyaz cumhurbaşkanı olmuş ve Kaşgar başkent ilan edilmiştir.

Bu gelişme hem Çin’i hem de Sovyetler Birliği’ni endişeye düşürmüştür. Sovyetler Birliği yönetimi, kendi hükümranlığında bulunan Batı Türkistan’a örnek olmasından ötürü tedirginlik duymuştur. Bu nedenle başlarda bağımsızlık mücadelesine destek verdiği halde daha sonra vermemiştir. Ve yıkıma giden yolda öncelikle 1946 yılında iki hükümet arasında 11 maddelik bir metin imzalanıp birleşik hükümet kurulmuştur. Ve ardından, Sovyetler Birliği ve Çin iş birliği ile 20 Ekim 1949’da Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti fiilen ortadan kaldırılmıştır.

Sürekli değişen dünya konjonktürüne bir de II. Dünya Savaşı eklenince, Orta Asya’yı bütünüyle Rus egemenliğine bırakmak istemeyen Çin kuvvetleri 29 Eylül 1949 yılında Urumçi’yi işgal etmiş, 1951 yılına geldiğinde ise tüm Doğu Türkistan’ı kontrolü altına almıştır.

Esaret istemeyen Doğu Türkistan halkı bu işgale karşı Osman Batur liderliğinde direniş hareketi başlatsa da bu hareket çok geçmeden bastırılmış ve 1953 yılına kadar 100.000’den fazla Doğu Türkistanlı öldürülmüştür. Doğu Türkistan Müslümanları, 1 Ekim 1955’ten beri Sincan Uygur Özerk Bölgesi adıyla Çin işgali altında, inanılmaz ve acımasız baskılar ve asimilasyon uygulamalarına maruz kalmaktadır.

M. Ertuğrul Esen – Zafer Dergisi

Müslüman Görünümlü Komiteler

Müslümanların kendi arasında hiç bir sorunu problemi yoktur. Onları birbirine düşüren müslüman görünümlü komiteler vardır.

Hakikaten bu sözü yazabilmek için yıllarımı verdim diyebilirim.

Zira basit bir cümle olmakla beraber alemimde gördüğüm ve bende etki eden mana çok büyük. Mesleki hayatımında etkisi ile İslam dünyasını inceliyorum görüşme yaptığım içlerinde bulunduğum tarikat ve cemaatler dahil bir çok akımı olay yerinde inceledim. Ve gördüğüm tabloda hepsinin ortak gaye ve hedefinin ve rızasının sadece Allah’ın rızasını kazanmak olduğunu ve buna çalışırken de İslam aleminin ümmeti muhammed sancağı altında ittihad-ı islam ile bir ve beraber olma duasında olduklarını yakinen müşahede ettim. 

 

Fakat üstad Bediüzzaman hazretlerinin ifadesi ile “çünki düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cem’iyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırabım, yegâne ızdırabım budur. Yoksa şahsımın maruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeğe bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate maruz kalsam da, iman kalesinin istikbali selâmette olsa!

Tarihçe-i Hayat ( 628 )”

 

Evet düşmanı sezemiyoruz zira müslüman görünümlü geliyorlar. İslam dünyası asırlardan beri en büyük sıkıntıyı bu cenahtan çekiyor. Bu tehlikeyi görmek ciddi bir ilim ihlas ve basiret gerektiriyor ki Bediüzzaman hazretlerinde bunların hepsi mevcut ki bu hakikatı bu surette ilan ediyor.

 

Mescidi Aksa’da Nureddin Zengi hazretlerinin yaptığı Kudüs fethinde Selahaddin Eyyubi hazretlerinin Mescid-i Aksaya koyduğu o minberi ve yakılma hikayesini hatırlayın. Altı ay boyunca islam kıyafeti ile mescide gelen bir yahudinin bir sabah vakti minberi yakması ile o mesciddeki müslümanların o müslüman görünümlü yahudiyi tanıyamaması nedeni ile sekiz asıra yakın orada duran minber tamamen kül olup günümüze ulaşmamıştır. Böyle bir hadise karşısında İslam dünyası ise en ufak bir tepki ortaya koyup bu hadiseyi kınamaktan bile geri kalmıştır. Bu ümmetin sessizliğini Allah’a şikayet eden inşallah şehid şeyh ahmed yasin hazretleri ahiret yurduna bu şekvası ile gitmiştir.

 

Şimdi ise keşke yakılan yıkılan taş toprak ağaçla sınırlı kalsa da masum yüzbinler belki milyona ulaşmış insanların canlarına bir şey olmasa duasındayız. Sahillerimize vuran çocuk bedenleri ve akıtılan masum insanların mübarek kanları dahi müslümanları ehli küfür ve ehli zulüm karşısında tek yumruk tek söz tek bilek yapamıyorsa ve bu dehşetli hadisat içinde ehli iman kendi arasında cemiyet önünde birbirini tekfir ediyor birbirlerinin işlediği günahlar üzerinden yine birbirlerini vurmaya çalışıyorlarsa orada insaniyet sukut etmiş demektir o vakit anlaşılır ki ehli küfrün ehli zulmün zulmünden daha şiddetli bir bela müslümanların arasındaki geçimsizlik ve şiddetli ihtilaflar dır.

 

Allah’ın yardımı ise sadece müslümanların bir araya gelmesi ve birbirlerine sahip çıkması ile gelecektir. Bu şartların oluşması için bugün Kıblesi Kabe Peygamberi Hazreti Muhammed kitabı Kuran olan bütün müminlerin çalışması her birinin üzerine farz dır.

 

Müslümanlar arası laf taşıyan onların hata ve günahlarını cemiyete serişte eden onların bu hatadan ve günahtan dönmesi için lutufla ıslah kaidesiyle hareket etmeyen kim varsa onların üzerine ebedi şekavet duyacakları bir tehlike bir azap vardır. Zira akan her masumun kanında uhuvvete ve kardeşliğe çalışmayanların payı vardır.

 

İslam dünyasının ve müslümanların aldığı derin yaralar vardır ve bu yaraların kaşınması dahada derinleşmesi için geceli gündüzlü çalışan komitelerin varlığından Bediüzzaman hazretleri defalarca kuran tefsiri risale-i nurda bahsetmiştir. Öyle ki bu komiteler gençler üzerinde aileler üzerinde ve daire daire hayatın tüm kesimlerine kadar nufuz etmiş şekilde müminler arasında muhabbet yerine adaveti hürmet yerine nefreti körükleyerek tüm faaliyetlerini geceli gündüzlü sürdürmektedirler. Bunu başarmalarının en tesirli ve kısa yolu ise yine üstadın tabiri ile islam ismi adı altında hakikatta ise zındıklık yapan kimselerdir. Cenab-ı Hak onların şerrinden ehli imanı muhafaza eylesin.

 

Mesele bu mevcut hastalığı dile getirmek değil bu hastalığın reçetesini Kuran ve Sünnet şifahanesinden bulup istimal etmektir kullanmaktır. Artık bu reçeteler nelerdir çareler nelerdir sizlerin basiretine ilmine ihlasına sadakatine gayretine hayırlı amellerinize havale ediyorum.

 

Sözün özü ya iman ile aklın nur olur ya küfür ile beyninde ur olur.. 

 

Araştırmacı Yazar

Süleyman Yasin AKDENİZ

Tart(ış)Ma

Evet tartışma. Ben tartışmanın insanın yaratılışına zıt bir şey olduğunu düşünüyorum. Kainatta gözümü çevirip ne yana baksam bir ahenk ve kafiye görüyorum bu ahenk ve kafiyeyi sanırım sadece insan bozuyor.

Eşek arıları bal arılarına neden bal yapıyorsunuz diye savaş açmamış. Gergedanlar fillere savaş açmamış. Ne böceği ne bitkisi hiçbir varlıkta bir savaş ve zıtlık yok olmamış. Nede güzel uyum içindeler.

Bir taburda uygun adımda yürüyen askerler vardır ki ayağını o tabura uyduramayan hep bir kafiyeyi ve düzeni bozduğu için ceza görüyor onunla beraber olan taburda o cezadan hissesine düşeni alıyor.

İslam Peygamberi Hz. Muhammed a.s.v a bakıldığında sahabeleri ile hanımları ile çocukları ile insanlar ile ne az ne çok nede hararetli bir tartışması olmamış bilakis böyle ortamlarda bulunmamayı böyle bir durumla muhatap olunduğunda susmayı tavsiye eden hadisler var.

Efendim tartışalım tartıştıkça hakikat çıksın diyorlar. Masaya konuyu yatıralım ve tartışalım herkes dökülsün.

Hayır efendim tartışmayalım masaya yatıracağımız konuları hiç tartışmayalım. Çünkü masaya problemler hastalar yatırılır onun çözümü ve ameliyatı ise tartışarak olmaz tedavi hükmünde izah ve ilmi usuller ile olur.

Tartışma yaparken hangi taraf ağır basarsa o galip çıkacaktır fakat tartışma sonucunda üste çıkan doğrudur demek değildir.

Müslüman’ın üst kimliklerinden görüyorum tartışma yapmamasını.

Bir konu hakkında söz sahibi olur izah yapar cevap verir itirazda eder neden ve sonuçlarını da anlatır fakat ben böyle söyledim sen böyle dedin ben doruyum sen yanlışsın birazda mantık oyunları ile felsefi yaklaşımlarla laf cambazlıkları ile konuşmalar oldu mu artık ne bir diyalog ne bir ittifak ne bir ittihad sağlanılabiliniyor. Baltalanmadık güzellik kalmıyor.

Peki kim soktu iman edenlerin içine bu tartışalım huyunu suyunu. Hz. Muhammed aleyhisselam ve Kuranı getirmedi. Ey ümmetim sizin en hayırlınız en hararetli tartışanınızdır kim tartışırsa kıyamet günü o zorluk görmeyecektir tartışın selamet bulun demedi haşa ve kella yahut Kuranda şüphesiz ki tartışma içine giren Müslümanlar için cennet vardır denilmedi haşa ve kella..

Daha başka nasıl izah edilir ki bilmiyorum.

Bildiğim tek bir şey var oda hiç bir şey bilmediğim            .

Bilmiyorum, manaları, sırları, sebepleri, nedenleri.. çünkü  sorulardan vazgeçtim zira cevaplardan bıktım, şimdi izahlar ile manaları idrak ile meşgulüm..

Evet bilsem de artık bilmiyorum,

bilsem de bildiğimi iddia etmiyorum,

zira öyle bir yüz yılda yaşıyoruz ki bildiğini sandığın çok şey gün gün değişiyor,

yepyeni bir gündem  ile yepyeni bir hal ile karşınıza çıkıyor.

İşte bu yeniliklere açık olduğum için bilmiyorum.

Takıntılarım olmadığı için bilmiyorum..

Hele ki dinlerken hiç bilmiyorum

Sözün güzelliği kısalığındadır, öz konuşan, az söz ile çok manayı anlatır, işte o bilenleri bilmek istiyorum ki membaına bizleri de götürsünler..

O membaa tez ulaşmak için merak ve istekle ilim ile merdivenleri edeple çıkmak gerekiyor. Tartışmayı bırakalım Allahın sonsuz ilmi yanında kısır ve sınırlı ilim sandığım kendimizi bilir sandığımız mevzular ile meydanlara çıkmayalım. İzah edin hitap edin soru sorun araştırın cevaplar bulun söyleyin fakat bu tartışma huyundan vaz geçin bazen izlemesi dinlemesi hatta olayın içinde doğrudan muhatap olarak da tartışma içinde olmak bazılarına keyif verir bazıları bunlardan nemalanır.

Siz bir dikkat edin horoz dövüşü gibi insanları tartıştırırken ekranlarda meydanlarda bu işten kar sağlayanlar kimler zarar edenler kimler..

Üstadın güzel bir sözü vardır:

Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fâni dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme.           (Mesnevi-i Nuriye – 129)

 

Birde şu sözü :

Bu çeşit mesaili münakaşa etmenin birinci şartı; insaf ile, hakkı bulmak niyetiyle, inadsız bir surette, ehil olanların mabeyninde, sû’-i telakkiye(kötü anlayışa) sebeb olmadan müzakeresi caiz olabilir. O müzakere hak için olduğuna delil şudur ki: Eğer hak, muarızın elinde zahir olsa, müteessir olmasın, belki memnun olsun; çünki bilmediği şey’i öğrendi. Eğer kendi elinde zahir olsa, fazla birşey öğrenmedi, belki gurura düşmek ihtimali var.           (Mektubat – 351)

İllaki tartışacaksan münakaşa yapacaksan müzakere edeceksen şu iki cümleyi sürekli hatırla..

Hesap memurluğuna da hiç soyunma Allah hesap görücüdür dünyada da mahkemeler kurulmuştur hem vicdanda hem kamuda..

Tartışma duygunu nefis ve şeytanın için sürekli kullan

İman eden birine inancı üzerinde bir konuyu tartışamazsın inanmadığı bir şey ile onu meşgul edemezsin beyhude uğraşma..

Sapla samanı birbirine karıştıranları görürsen de takılma ne sap işimize yarar ne saman..

 

Araştırmacı Yazar

Süleyman Yasin AKDENİZ

Teröre karşı İslam ittifakı Kuruldu

Suudi Arabistan liderliğinde, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 34 ülke ‘Teröre Karşı İslam İttifakı’ adıyla yeni bir koalisyon kurdu. Suudi Savunma Bakanı Muhammed, askeri ittifakın sadece IŞİD’le değil tüm ‘terörist’ gruplarla savaşacağını söyledi.
Suudi Arabistan, teröre karşı savaşmak için Türkiye, Katar, Filistin, Mısır, Pakistan, Malezya, Bangladeş, Tunus, Ürdün ve Fas’ın da dahil olduğu yeni bir askeri koalisyonun kurulduğunu açıkladı. ‘Teröre karşı İslam İttifakı’ adlı koalisyonda Arap ülkeleri dışında Afrika’dan, Asya’dan ülkeler de var. Tüm ülkeler aynı zamanda Cidde merkezli İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) üyesi.
Koalisyonu, Suudi Kralı’nın oğlu ve 2 numaralı veliaht olan Suudi Savunma Bakanı Prens Muhammed bin Selman, Riyad’da bir basın toplantısıyla duyurdu. Bakan, mart ayından beri hava saldırıları düzenledikleri Yemen’de ateşkesi açıkladıkları, İsviçre’de görüşmelerin başladığı gün yaptı.

Koalisyon ülkelerinin bayraklarının önünde konuşan Selman, koalisyonun sadece IŞİD’le değil tüm ‘terörist’ gruplarla savaşacağını söyleyerek “Koalisyon, önce İslam dünyasına zarar veren şimdi de uluslararası toplumu tümüyle etkileyen bu hastalıkla (aşırıcılık) mücadelede teyakkuzundan gelmektedir.

İslam dünyasının pek çok kısmında terörle mücadele çabalarını desteklemek ve koordine etmek için Riyad’da bir operasyon merkezi olacak. Suriye ve Irak’taki operasyonlarla uluslararası bir koordinasyon olacak. Operasyonları, bu iki ülkedeki meşru yönetim ve uluslararası toplumla koordine olmadan yapamayız” dedi.

Merkez Riyad
Terörle mücadele kapsamında Irak, Suriye, Libya, Mısır ve Afganistan’da düzenlenecek operasyonlar, Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da kurulacak merkezden yönetilecek. Yetkililer, oluşturulacak ittifakın asker sayısı ve hangi ülkeden ne boyutta katılım olacağına dair detayların önümüzdeki günlerde yapılacak toplantılarda belirlenebileceğini söylediler.
Suudi Dışişleri Bakanı Adil El-Cubeyr, Paris’te yaptığı açıklamada terörle mücadele ittifakının istihbarat paylaşımı yapayacağını, eğit-donat desteği vereceği, gerekirse IŞİD’e karşı savaşa güç yollayacağını söyledi.
Suudi devlet ajansı SPA’da ortak açıklamada koalisyonun, ‘şekli, mezhebi ve ismi ne olursa olsun yeryüzünde fitne ve fesat çıkaran, insanları korkutan ve öldüren silahlı terör örgütlerine karşı oluşturulduğu’ belirtildi.
Başbakan Ahmet Davutoğlu: “Doğru yönde atılmış bir adım”
Türkiye koalisyonda aynı zamanda NATO müttefiki olan tek ülke. Başbakan Davutoğlu da Türkiye’nin koalisyona katılımını doğruladı. Davutoğlu, dün Bulgaristan’a hareketinden önce konuyla ilgili soruya, “Suudi Arabistan’dan böyle bir toplantı, geniş kapsamlı birliktelik için bir davet geldiğinde, olumlu baktığımızı söyledik.

Teröre karşı İslam ülkelerinin birlikte bir ses vermeleri, terörle İslamı özdeşleştirme çabası içinde olanlara verilecek en iyi cevaptır. İslam ülkeleri arasında yürütülen bu çaba doğru yönde atılmış bir adımdır” yanıtını verdi. Davutoğlu, Türkiye’nin bu ittifaka ne boyutta katkı verebileceğine dair ayrıntıya ise girmedi.

ABD’den destek verdi Rusya ise beklemede
ABD Savunma Bakanı Ashton Carter, Suudi Arabistan merkezli yeni oluşturulan askeri ittifakla ilgili “Bu koalisyon açısından Suudi Arabistan’ın planında ne olduğu konusunda daha fazlasını öğrenmek istiyoruz. Fakat genel olarak bizim Sünni Arap ülkelerinin IŞİD’e karşı daha fazla mücadelede daha fazla katkı olarak bir süredir talep ettiğimiz şeylerle uyumlu görünüyor” dedi.
Almanya Savunma Bakanı Ursula von der Leyen, IŞİD karşıtlarının organize olmasından memnuniyet duyacaklarını belirterek “Ancak Viyana görüşmelerinin bir parçası olarak IŞİD’e karşı savaşan tüm ülkelerin İran ve Çin dahil koalisyonda olması gerekiyor” yorumunda bulundu.
Rusya Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, “Aşırılıkla mücadelede güç birliği yapılmasını olumlu değerlendiriyoruz ama ittifakın amacını ve katılımcılarını analiz etmemiz gerek” dedi.
İslam İşbirliği Teşkilatı, 34 İslam ülkesinin teröre karşı koalisyon oluşturmasını memnuniyetle karşıladı.
Suriye Meclis Başkanı Halid Abud, Riyad’ın açıkça terörü desteklediğini ve bu nedenle bu ittifakın etkisiz kalacağını belirterek “Bu inisiyatif daha başarılı olabilir ancak uzun vadede işe yaramayacaktır” dedi.
 Koalisyonda Suriye ,İran ve Irak yok
Koalisyonda Sünni ülkelerin ağırlığı dikkat çekerken IŞİD’in büyük topraklar ele geçirdiği Irak ve Suriye dahil değil. Suudi Arabistan’ın bölgedeki en büyük rakibi Şii İran da koalisyonda yok. Afganistan da öyle. Suriye’de muhalifleri destekleyip silah yardımı yapan S. Arabistan, geçen yıl Körfez ülkeleriyle birlikte ABD liderliğindeki koalisyona katılarak Suriye’de IŞİD’e karşı hava saldırıları düzenlemeye başlamıştı.

Suriye Devlet Başkanı Esad’ın gitmesinde ısrarcı olmaya devam eden, İran ve Suriye tarafından terörist grupları desteklemekle suçlanan Suudi Arabistan, geçen hafta Riyad’da Suriyeli muhalifler arasında görüşmelere ev sahipliği yaptı. Analistler koalisyonun etkili olup olmayacağını konuşmak için erken olduğunu, Riyad’ın bölgedeki liderlik rolünü kazanma hedefinde olduğunu söylüyor.

Avrupa Dış İlişkiler Konseyi’nden Adam Baron, “Ne olursa olsun koalisyon kurulması güçlü sembolik bir yumruk. Açıklama bazı açılardan bir sürpriz olsa da Suudi Kralı Selman ve oğlunun daha büyük ve agresif politikasıyla örtüşüyor” dedi.

Özel birlik yollayabiliriz
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adel el-Cubeyir, Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’in Suriye’ye IŞİD’e karşı savaşmaları için özel kuvvetler gönderebileceğini söyledi. Cubeyir, konu hakkındaki görüşmelerin sürdüğünü de sözlerine ekledi.
34 Ülke katıldı
“S. Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri, Pakistan, Bahreyn, Bangladeş, Benin, Türkiye, Çad, Togo, Tunus, Cibuti, Senegal, Sudan, Sierra Leone, Somali, Gabon, Gine, Filistin, Komorlar Federal İslam Cumhuriyeti, Katar, Fildişi Sahili, Kuveyt, Lübnan, Libya, Maldivler Cumhuriyeti, Mali, Malezya, Mısır, Fas, Moritanya, Nijer, Nijerya ve Yemen.”
Risale Ajans

Ermeniler 1 Milyon Müslümanı Öldürdü

Prof.Dr. Ahmet Akgündüz son günlerde yine gündeme getirilen ermeni meselesi ile ilgili bir açıklama yayınladı. İşte o yazı ;

Bu günlerde yine Ermeni meselesi gündemde. Konuyu tarihi belgelere dayanarak ve gerçek sebeplerine inerek izah etme eğilimi zayıf. Bu sebeple konuyu tekrar ele almak gerekmektedir. Meseleyi bir kaç yönden açıklamak icabediyor.

Birincisi; Tarih boyu Ermeniler, millet-i sadıka sıfatıyla Osmanlı ülkesinde zimmi tabir edilen statüde yani Müslüman bir ülkenin gayr-i müslim vatandaşı sıfatıyla yaşamışlar ve Osmanlı Devleti, vatandaşlarına tanıdığı bütün hak ve hürriyetleri onlara da tanımışlardır.

Şunu belirteyim ki, 1071’den yani 909 seneden beri, şayet bu uzun tarih dönemeci içerisinde biz Müslüman Türkler, azınlıkların hak ve hürriyetlerine saygı göstermeseydik, bugün Türkiye’de az da olsa azınlıklardan söz edilebilir miydi? Aynı tarih dilimi içerisinde İspanya’da Müslüman azınlıktan eser kalmaması, Avrupalılar, daha doğrusu Hıristiyan milletler ile bizlerin yani Müslümanların, bu konudaki gerçek tutumlarını göstermektedir.

Ermenilere temel hak ve hürriyetler tanındığı gibi, İslam Dininin koyduğu prensipler ışığında din ve vicdan hürriyeti de tanınmıştır. Tanzimat’tan sonra ve özellikle de İttihadcılar zamanında, siyasi haklar, Müslümanlar kadar Ermeniler için de kabul edilmiştir. Hatta II. Abdülhamid, maalesef Ermeni katili diye itham bile edilmiştir. II. Abdülhamid döneminde Agop Paşa, Hazine-i Hassa Nazırıdır. İttihadcılar ise, Osmanlı Devleti’ne ihanet eden Gabriel Noradungiyan’ı Hariciye nazırı yapacak kadar basiretsizleşmişlerdir.

Osmanlı Devleti’nin bu davranışlarına mukabil Ermeniler, Rusya’nın tahriklerine kapılarak ve Berlin Muahedesinin 61. maddesine dayanarak devlete isyan etmeye başlamışlardır. Asla çoğunluk teşkil edemedikleri Doğu ve Güneydoğu Vilayetlerinde Müslüman insanları ve özellikle Müslüman Kürtleri kesmeye başlamışlardır. 1886’da kurulan Hınçak Cemiyeti ve bunun gibi bir Ermeni komitesi olan Taşnak Cemiyeti üyeleri, Osmanlı ülkesinde terör estirmeye başlamışlardır.

Bu terörü Hamidiye Alayları ile durduran Abdülhamid, Kızıl Sultan diye itham edilmiştir. 1894’de Sason’da isyan eden Hamparsum Boyacıyan Harput Milletvekili olarak İttihadcılar tarafından Meclis’e bile getirilmiştir. Abdülhamid’i bomba olayı ile yok etmek istemeleri, İstanbul’da arka arkaya patlayan Ermeni ayaklanmaları, onların dış güçlerin emriyle hareket ettiklerini açıkça ortaya koymuştur.

Nihayet 29 Ekim 1914’de I. Cihan Harbine giren Osmanlı Devleti’ni, Doğudaki Ermeniler, Ruslarla birlikte arkadan vurmaya başlamıştır. Hatta Van’ı boşaltan Ruslar, burayı Ermenilere teslim edince, şarkta Müslüman katliamı başlatmışlardır (3.8.1915). İşte bu dönemde bütün Osmanlı topraklarında, Doğu ve Güneydoğu dahil ve abartılı bir rakamla, sadece 1.300.000 Ermeni yaşamaktadır ve bütün Osmanlı nüfusunun da sadece % 5’ini teşkil etmektedir.

Bütün tedbirlere rağmen Ermenilerin Müslümanlara uyguladıkları katliam durdurulamayınca, Nisan 1915’de Dahiliye Nazırı Tal’at Bey, Doğu ve Güneydoğudaki 500.000 civarı Ermeninin, mecburi göçe zorlanması (tehcir) kararını almıştır. Gaye, Rus ordularının yollarından Ermenileri uzaklaştırmaktır. Asker himayesinde Irak, Suriye ve Lübnan’a sürgün edilen Ermenilerden bazıları yolda ağır yol şartlarından ve açlıktan ve bazıları da daha evvel yakınları Ermeniler tarafından katledilen bazı sivil ahali tarafından telef edilmişlerdir.

Ermenilerce katledilen Müslüman sayısı ise 1.000.000 kadardır.

Olayların içinde yaşayan Amerikalı yetkililer ve askerler, Avrupalı devletlerin bütün yaygaralara rağmen, Ermeni Katliamı iddialarını kabul etmemişler; tam aksine Müslüman katliamının olduğunu söylemişlerdir. Bu raporlar, Amerikan arşivlerinde bulunmaktadır.

İkincisi; Başta Osmanlı Devleti olmak üzere bütün Müslüman Türk Devletleri, bütün askeri hareketlerini, tamamen İslam Hukukunun hükümleri çerçevesinde yapmışlardır. İslam Hukukuna göre, bilfiil harp halinde bile, İslam ordularına düşmanın şahıs ve mallarına karşı bazı fiillerin icrası ve hele hele katliam yapılması, yasaklanmıştır.

Ecdadımızı zaferden zafere koşturan en önemli sebeplerden biri, bu esaslara harfiyyen uymalarıdır. Zaten zaferler, bu esaslara uymaları ile doğru orantılıdır. Yasak fiilleri kısaca sayarak katliamın nasıl mümkün olmadığını özetleyelim: Zulüm ve işkence ile düşman askerini dahi öldürmek; muharip sınıfına girmeyen kadınları, küçükleri, sahiplerine hizmet için gelmiş köleleri, sakat ve müzminleri, yaşlıları, hastaları, akıl hastalarını ve dünyadan el etek çekmiş din adamlarını öldürmek yasaktır.

Ancak bunlardan biri bedeni, fikri ve malı ile savaşa katılırsa, öldürülebilirler. insan ve hayvanların uzuvlarının kesilmesi (müsle) de yasaktır. Verilen söze veya muahedeye aykırı hareket yasaktır. Savaş zarureti bulunmadan zirai mahsuller, orman ve ağaçlar yakılmaz. Zina ve gayr-i meşru münasebetler yasaktır. Rehineler öldürülemez; ölülerin başı ve uzuvları kesilemez ve katliam yapılamaz. Başta baba olmak üzere yakın akraba, savaşla ilgisi olmayan esnaf ve tüccarlar öldürülmez. Daha başka yasaklar da bulunmakla beraber, biz bu kadarıyla iktifa ediyoruz.

Bu hükümleri, tehcir kararı alan Tal’at Paşa da bilmektedir. Zaten 1986 yılından sonra bütün Osmanlı Arşivindeki belgeler araştırmacılara açılmasına ve bu konuda iddiası olanların iddialarını isbat etmeye davet edilmelerine rağmen, müslim yahut gayr-i müslim hiç bir hukukçu Osmanlı Devleti’nin katliam yaptığını isbat eden bir tek belgeye rastlayamamıştır.
Üçüncüsü; Tehcir yani mecburi göçün hukuki dayanağına gelince, Hz. Peygamber’in Beni Kurayza Yahudilerini, müşterek vatanları olan Medine’nin düşmanlara karşı korunmasına söz vermelerine rağmen ihanet etmeleri sebebiyle Medine’den tehcir etmiştir. Aynı sebeple tehcir yapmak da caizdir. İşte Nisan 1915’de Osmanlı Devleti tarafından yapılan da budur.
Kısaca aslı astarı olmamasına rağmen, bir asra yakındır Ermeni katliamı iddialarıyla suçlanan Müslüman Türk milletinin katliam yapmadığı halde suçlanmaya devam edilmesi, tarihi ve ilmi değil, sadece siyasidir. Osmanlı Arşivlerini açan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu iddialara en güzel cevabı vermiştir .

Özetle ifade edecek olursak, kim ne derse desin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı devleti’nin resmi ve tek mirasçısıdır. Bundan kaçmak aslını inkar etmek demektir.

Kaynak ;
Kur’an, Haşr, Ayet 1-2; Elmalı, Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, sh. 4806-4819;
Süslü, Azmi, Ermeniler ve 1915 Tehcir Olayı, Ankara 1990, sh. 61-177;
Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, c. I, sh. 659-662;
Uras, Esat, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, İstanbul 1987, sh. 149-639;
Sonyel, Salahi R., “Yeni Belgelerin Işığı Altında Ermeni Tehcirleri”,
Belleten, c. XXVI, sayı 141(1972), sh. 31-49;
Sonyel, Salahi R., “Tehcir ve “Kırımlar” Konusunda Ermeni Propogandası Hıristiyanlık Dünyasını Nasıl Aldattı?”, Belleten, c. XLI, sayı 161(1977), sh. 137-175.

Kaynak : Risale Ajans