Kategori arşivi: Güncel Haber

RÛHUN DUYGULARINA DAİR BİR TAHLİL

Son devir ilim, hikmet, irfan, maneviyat ve cihad erbabından olan Üstad Bediüzzaman Said Nursi, insan ruhunun his boyutunu, bu boyuta dair sırları Lem’alar isimli kitabında, özellikle 17. Lem’ada işlemiştir. Bu lem’anın 14. Notası 4 Remiz halinde ruhun yönelişlerini inceler. İlk remiz, ruhun zaman ve mekan-üstü yapısını; ikinci remiz her ruhtaki aşk-ı beka duygusunun ve tatmin çaresini; üçüncü remiz ruhun hislerinin özelliklerini ve hassas yapısını; dördüncü remiz ise, marifetullah ve tevhid sırlarına dair tefekkür ve zikir ile ruhun gelişme seyrini, manevi hayat mertebelerini ele alır.

Bu makalede 3. Remiz’i ele alacak, bu metni hem zahir cephesiyle, hem remzettiği hakikat ve sır boyutuyla inceleyerek Bediüzzaman’ın ruha dair tespitlerini ortaya koymaya çalışacağım:

ÜÇÜNCÜ REMİZ: Ey insan! Fâtır-ı Hakîmin senin mahiyetine koyduğu en garip bir hâlet şudur ki:

Bazan dünyaya yerleşemiyorsun, zindanda boğazı sıkılmış adam gibi “of, of” deyip dünyadan daha geniş bir yer istediğin halde; bir zerrecik, bir iş, bir hatıra, bir dakika içine girip yerleşiyorsun. Koca dünyaya yerleşemeyen kalb ve fikrin o zerrecikte yerleşir. En şiddetli hissiyatınla o dakikacık, o hatıracıkta dolaşıyorsun.

Hem senin mahiyetine öyle mânevî cihazat ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o lâtife, bir saç kadar bir sıkleti, yani, gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hattâ bazan söner ve ölür.

Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini (ruhani özelliklerini) onda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir cam parçasında gök, yıldızlarıyla beraber içine girip gark oluyor. Hardal gibi küçük kuvve-i hafızanda, senin sahife-i a’mâlin ekseri ve sahaif-i ömrün ağlebi (çoğunluğu) içine girdiği gibi, çok cüz’î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiab eder (kapsar).

Bu bölüm, insanın ilmî mahiyetinin Ehadiyet tarzında olduğunu işliyor. Ehadiyet, okyanusu alır, cem eder, bir bardağa sığdırır. Okyanus sığmazsa, bardağı bir ayna yapar; okyanusu, bardakta en azından yansıması, sureti ile gösterir. Bu şekilde onu manevi ve ilmî olarak bardakta gösterir. İşte aynen bunun gibi Cenab-ı Vahid-i Ehad, yarattığı bütün âlemleri bir okyanus gibi, insanın ruh aynasında ilim bazında cem etmiş. Bu cem haliyle insan ruhu geçmiş-gelecek bütün âlemleri içinde hisseden bir çekirdektir. Dünyaya ekilir, ta ki açılsın ve âlemlerden bir âlem olsun. Bu ise hakiki ilme mazhar olmak, ilmiyle amel etmekle mümkündür. İlim, ruha kadar sindirilirse, kişiye bir nur verir. O nur ile, hakikati ve İlahi tecellileri âlemde temaşa edecek bir seviyeye yükselir. Temsildeki göz misali… Fakat bu yön çok hassastır, o nur kıl kadar ufak bir günahta, göz ile işlenen bir hatada, sönüp gider. O yüzden ruhun nuru, göz takvasına bağlıdır. Bu takva ile nura erenler, hakiki âlimler ve hak katında “âlem” olanlardır.

Üstad ruhun bu engin potansiyelini anlatmak için vurgu yapıyor: “ Bazan dünyaya yerleşemiyorsun. ” Yerleşemez çünkü o anda ruh kendini ifade ediyor. Hem diyor: “ zindanda boğazı sıkılmış adam gibi “of, of” deyip dünyadan daha geniş bir yer istediğin halde… ” Ruh için dünya bir zindandır. Sıkışıklık yeridir. Mümin ruhu, bunu tam hissettiği için “ Dünya müminin zindanıdır.[1] Zaman zaman of of dememizin arka planında bunlar yatıyor. İnbisat-ı ruhîye fikir ve zikirle erişenin yüzü değil tâ gözünün içi sevinçle güler. Ruhun potansiyelleri damlalıktan havuzluğa, havuzluktan göllüğe, göllükten denizliğe ve denizlikten okyanusluğa doğru inkişaf ettikçe insan mes’ud olur. Ruhuyla Allah’ın nuruna ve lem’alarına ayna haline gelir. Ruhun büyümesini gösteren bu boyutlar Vâhidiyet tecellileridir. Vâhidiyetin, mutlak boyutuna doğru bu şekilde genişleyen bir ruh, kendini genişlediği nisbette güvende hisseder. Çünkü bu genişleme o âlemlerin de tevhid ile Allah’ın kontrol elinde olduğu şuuruna kişiyi eriştirir. Tevhidi hissetmek, hem güven verir, hem kişiye kuvvet kazandırır.

Ruhun aslî yapısı Ehadiyettir. Eğer Vahidiyet dairesini hissedip gelişemezse bu sefer ufak ve anlık şeylere, odaklanır. Onlarda bu sefer sonsuz şekilde dalmak ister. Bu nokta çok tehlikeli… Bazen tek bir zevk için iki cihanını yakar. O derecede odaklanıcı, kör ve sağır olur. Akıl, kalb gibi dünyaları yutan yönlerini duymaz. Mutluluğu o zevkte, o küçük heyecanda, o farklı lezzette arar. Mutluluğu orada bulacağını sanıyor. Fakat tattıktan sonra görür ki o zevk ve lezzet yeni bir prangaymış. Ruhun gırtlağını daha da sıkar. Tekrar of of etmeye ve eskisinden daha derin ve yanık oflama, günahından dolayı kendini mücrim ve bedbaht hissetmeye başlar. Tam bir yeise düşer. Bu noktada ruhun şifası, ümittir.

Ruhun Ehadiyetle odaklanıp fani olacağı, kendini kaybedeceği, Baki-i Vahid-i Ehad’dir. Odak merkezi yanlış tayin edilince kişi bu sefer zevk ve lezzette anlık bir mutluluk hissettiği için kendi cismine ve canlılığına âşık oluyor. Aşk-ı beka ile onu korumak istiyor. Aldığı cüz’î zevki biraz daha uzun alabilmek için ya daha yoğun zevk veren farklı dozda uyuşturuculara veya süreci biraz uzatabilen mutluluk haplarına kendini kaptırır. Adı da ilginç… Onlar mutluluk hapları değil, kullananların ruhunu boğan, nefes aldırmayan birer boyun prangasıdır. Bir tasma gibi nefis köpeğini peşinden sürüklüyorlar.

Bu tarz şeyler “bir dal sigara, bir fırt çek” gibi ufak şeylerle başladığı için Üstad:  hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırmadiyor. Üstad insan fıtratını çözmüş. Baştaki Fâtır-ı Hakîm tabiri zaten bu kısmı ifade eder: Sende bir fıtrat var ve bu fıtrat kendini öyle veya böyle ifade edecek. Ya hodbinlikle kendine ve zevklerine odaklılık tarzında veya hudabinlikle Allah’a ve Onun rızasına odaklılık şeklinde… Hiç kimse bu kanunun dışına çıkamaz, diyor.

Bir lokma: Bir haram lokma diğer haram lokmaların başlangıcıdır. Her büyük yanlış küçük yanlışlarla başlar. Dün komşusunun yumurtasını çalan, bu gün tavuğunu, yarın kasasını, öbür gün devletin hazinesini çalar.

Bir kelime: Bir kez söylenen bir yalan diğer yalanların anası olur. O yalanı anlaşılmasın diye başka yalanlara girer, yalancı olur çıkar. Yalan büyüye büyüye kişiyi Allah’ı yalanlayan bir münafık haline kadar getirir. Kişi nasıl münafık oldu? O bir kelimeyi söylemekle…

Bir dane: Haksız elde edilen bir küçük çekirdek, bir tohum kişinin haram lokma yemesine yol açar. Farkında bile olmaz. Önem vermez. Fakat dane de olsa haram haramdır. Haramı ise ateş temizler. Bu açıdan “ helallik alma” kültürü önemli bir meseledir.

Bir lem’a: Bu da manevi tuzaklarla ilgili… Bir lem’a hükmünde bir rüya veya aklına görünen muhtemel bir mana ile yoldan çıkan veya çıkmaya başlayan çok kişi var. Rüyasında kendini Mehdi görüp gerçek Mehdi zanneden birçok insan var. Kur’an ve hadisten aklına görünen farklı bir mana ile kendini farklı hissetmeye başlayan ve bu farkı çevresine hissettirmek için Ahiretini berbat eden çok kişi oluyor. Şahsiyetçilik ve ego-santriklik hastalıklarıyla…

Bir işaret: Maddi ve manevi de olabilir. Karşı cinsten gelebilecek bir işaret, bir ses, bir görüntü kişiyi alabora edebilir. Odaklanma olursa zaten iş kopmaz bir bağ haline gelebilir. Genç bir sahabe olan Şekel bin Humeyd (RA) Resulullah’dan (ASM) bir dua öğretmesini istiyor. O da şunu öğretiyor: “ Allahümme inni euzü bike min şerri sem’î ve min şerri basarî ve min şerri lisanî ve min şerri kalbî ve min şerri meniyyi[2] ( Allah’ım kulağımın şerrinden, gözümün şerriden, dilimin şerrinden, kalbimin şerrinden ve menimin şerrinden sana sığınırım. ) Yani karşı cinsten duyduğun namahrem ses sahibine dönüp bakma! Bakarsan beğenirsin ve konuşmak istersin. Konuşursanız bir birinizi seversiniz. Severseniz zina etmek istersiniz… Hata nereden başladı? Bir işaret hükmünde olan bir sese dönüp bakmayla!

Bir öpme: Burası zaten açık. Sırf medeniyet icabı diye bir kez tokalaşma ile nice aileler yıkıldı. Yıkılır da… Çünkü bir reaksiyonu başlatmış oluyoruz. Zincirleme şekilde, domino taşları gibi bir birini etkiliyor. Ufak hatalar, muazzam yanlışların başlangıcı oluyor. Piknikte yakılan ateşin 1.000.000 ağacı yakan bir yangına dönüşmesi gibi… O yüzden Kur’an diyor: “ Velâ takrabu mâle’l-yetîm[3] ( Himayeniz altındaki yetimin malına yaklaşmayın), “ velâ takrabu’z-zina[4] ( Zinaya yaklaşmayın. )

Remiz yönü: Üstad Bediüzzaman bu metinde ruha ait iki sırrı açıyor: Ruhun, Vahidiyet cephesi var. Bu cephe ile hükmetmek, geniş alanlarda yayılmak, emretmek, sözünün geçmesini istemek ve bunu görmeyi arzu etmek her bir ruhta temel bir arzu olarak var. Bu açıdan kalıbı da, kalbi de, bedeni de, dünya da ona dar geliyor. Daha geniş yer istiyor. Yani mekan değil zaman-üstü olmak istiyor.

Diğer sır ise, ruhun Ehadiyet cephesidir. Bu cephesiyle ruh odaklanıcıdır. Hatta kilitlenici, saplantılı bir ruh hali sergileyebilecek bir yönü var. İlk yönüyle her şeye ulaşmak ve her şeydeki birliği görmek istediği gibi, bu yönde ise bir şeyde her şeyi görmek ister. Her şeyin ve kendisinin Allah nazarında değerli olduğunu görmek ister. Her ruh için en büyük teselli, birilerinin nazarında önemli olmaktır. Önemli olana yönelindiği ve iltifat edildiği gibi, ruh da aynı şekilde iltifat, takdir, beğeni ve değer görmek ister. Allah’ın ona değer verdiğini hissetmesi ruhun en büyük saadetidir. Onun sevgisini, Onun yanında olduğunu ve Onunla olduğunu her an hissetmek ruha hem teselli verir, hem huzur kazandırır, hem güven duyurur, hem kuvvet olur.

Vahidiyet yönüyle gelişme, ruhun celal sıfatına ve Celâlî isimlere ayna olmasını sağlar. Ehadiyet yönüyle gelişme, bir şeyde her şeyi bulma, ruhu hem mutmain eder, hem cemal sıfatına ve Cemâlî isimlere ayna haline getirir. Bu şekilde, insan Vahidiyet içinde Ehadiyet olan “Vahdâniyet” e ruhuyla ayna olduğu gibi, Celal içinde Cemal olan “kemal” e de ruhen mazhar olur. Ruh için kemal, Vahdâniyete mazhariyettir. Bu mazhariyetle Evvel-Âhir-Zâhir-Bâtın boyutuyla Allah’ın onu kuşattığını hakkalyakin bilip hissedecek hale gelir.

Bu durumda bir cam parçası gibi cismiyle bütün gökleri ve manevi âlemleri kendinde cem eder, yansıtır. Hem hafızası, sayısız ilimlerin mahzeni ve Levh-i Mahfuz’un bir aynası haline gelir. Bu şekilde ezelden ebede kadar sayısız ilimler onda görünebilir. Bu manaya mazhar olan Hz. Ali “ Evvellerin ve âhirlerin ilimlerini benden sorun ki size haber vereyim ” der.[5] Haber verdiği her şey ise, hakikatin ta kendisidir. Demek Allah onun ruhunu bu şekilde nurlandırmış.

                                                                                                                                                                      Erdem AKÇA

[1] Müslim, Zühd: 1; Tirmizî, Zühd: 16; İbni Mâce, Zühd: 3; Müsned, 2:197, 323, 389, 485.

[2] Ebû Dâvûd, Vitir 32; Tirmizî, Daavât 74.

[3] En’am suresi, 152.

[4] İsra suresi, 32.

[5] Celcelutiye ve Ercûze Kasideleri.

NURLAR ŞİİRİ

NURLAR ŞİİRİ

Nurları aldım elime,
Hakikat oldu ayan.
Okudum kelime kelime,
Dedim ne güzel bir beyan. 

Nurlar ile biz, cihad ederiz.
Fethedip kalpleri, ferah ederiz.
Nurları okur, rahat ederiz.
Niza’ değil ikna ederiz.

Nur-u Kur’ân elimizde,
Özümüzde, sözümüzde.
Tefsir-i Kur’ân’dır bu,
Risale-i Nur gönlümüzde.

Aldım elime Sözler’i.
Hep hakikat özleri.
Besmele ile başlayıp,
İhya etti bizleri.

Aldım elime Kastamonu.
Baktım içi hep dopdolu.
Her mektup ayrı feyiz,
Ayrı bir nurla dolu.

Aldım elime Şualar’ı,
Serâser Nur Deryaları.
Savunmayı öğrendim,
Okumakla müdafaları.

Aldım elime Barla.
Şerefyâb etti Hak Teâlâ.
Mütalaa ve talim ile,
Çeşme-i Nur gibi çağla.

Aldım elime Mektubat’ı.
Okudum sual cevapları.
Kalbimi ve nefsimi,
İkna ediyor izahları.

Aldım elime Emirdağ’ı.
Gördüm çalkantılı zamanı.
Üstâd vermiş talebelerine,
İz’an ile mizanı.

Aldım ele Lem’alar’ı.
Hak affede biz kulları.
Kıssa-i Yunus ve Eyyub ile,
Sardı Nurlar yaralarımı.

Aldım elime Tarihçe-i Hayat’ı.
Tanıdım Üstâd-ı Hayatı.
Asrın vekilini ve hizmetini,
Ders verdi bana hayatı.

Aldım elime Sikke’yi.
Gördüm dest-i gaybî’yi.
Tevafuklu kerametlerle,
Etti bu davaya tasdiki.

Aldım elime Mesnevi-i Nuriye.
Nurları derc etmiş i’lemler ile.
Gel ey kardeşim sen de,
Nur fidanlığını görmeye.

Aldım elime İşârâtü’l-İ’caz’ı.
Tefrik ettim îcaz ile i’cazı.
At üstünde yazmış Aziz Üstâd’ım,
Gördüm Kur’ân’daki ince i̇’cazı.

Aldım elime Asâ-yı Mûsa.
Fışkırır ab-ı hayat nereye vursa,
Kemâl-i imanı kazanır,
Bu Nurlar’ı anlarsa.

Aldım elime İman ve Küfür Müvazeneleri.
Hidayet ve dalâlet mukayeseleri.
İmandaki cennet çekirdeğini,
İspat ediyor Kur’ânî hakikatleri.

Aldım ele Muhâkemat’ı.
Eski Said’in mülahazâtı.
Nebeân etmiş akabinde,
Nur-efşan Risalâtı.

Abdulkadir Çelebioğlu

Cevşenü’l-Kebir’den Marifetullah Nükteleri-9

Peygamberlerin Fıtratları, İsm-i A’zam ve Dualarının Kabulü

Peygamberler mutlaka dualarında, o konuya ilişkin veya kendi halleriyle alakadar bir isim kullanarak Rablerine dua etmişler. Halka Allah’ı anlatacakları ve tevhidi ilan edecekleri zaman bahsettikleri konu ile ilgili bir veya daha fazla Esma-yı Hüsna’yı kullanmışlar. Bu şekilde kavimlerine ya bir ümit, ya bir tehdit veya bir ikaz şeklinde Allah’a giden marifet yolu açmışlar. Bunu Kur’anda bütün Peygamber kıssalarında görebiliyoruz. Mesela Hz. Şuayb kavmine Rabbini “ Rahîm ve Vedud ”[1] olarak, Hz. Sâlih (AS) “ Karîb ve Mücîb ”[2] ve Hz. Yusuf (AS) “ Alîm ve Hakîm ”[3] olarak tanıtırlar.

Dua bahsi noktasında Kur’ana baktığımızda Hz. Musa (AS) duasında “ İnneke künte binâ basîra[4] ( Hak bu ki Sen bizi Basîr’sin, görücüsün ) diyor. Hz. İbrahim (AS) dua edince diyor ki: “ İnneke ente’s-semiu’l-alîm[5] ( Hak bu ki Sen bizi duyan ve bilensin. ) Görme, dışı kuşatır. İşitme ve duyma ise, iç dünyanın kuşatılmasını ifade eder. Bu noktada Semi ve Basîr ismi, beraberce tam bir kuşatmayı ifade ediyorlar. Dua makamında da maddi-manevi ihtiyaçların cevaplanması için arz-ı hâlin tam olarak sergilenmesidir.

Kur’an, Basîr ismini, Habîr ismiyle beraberce kullanarak, Habîr isminin gerçekleşmiş ve dış dünyada gözükmüş şeyleri ihata ettiğine değiniyor. Bu manada Semi’ ismi de, Latîf ismiyle örtüşüyor. Bu manada Latîf ve Semî isimleri, Bâtın ismine; Habîr ve Basîr isimleri Zâhir ismine nâzırdır. Zâten ism-i Zâhire mazhar kişilerin görme ve gösterme endeksli yapıları ve riya ( gösteriş ) hastalıkları, her şeyden ve dünyadan haberdar olmak isteyen hususiyetleri bu ilişkileri perçinliyor ve ayan hale getiriyor.

Buna mukabil, Bâtın ismine mazhar kişilerin duyma ve duyurma endeksli yapıları ve süm’a ( duyulma ) hastalıkları, her şeyin ve dünyanın özüne nüfuz etmeye çalışan hususiyetleri de bu alakaları açıyor ve gösteriyor.

Hayy ve Hakk isimleri ise, Zâhir ve Bâtın, Habir ve Latîf, Semi ve Basîr isimlerini kendinde cem ederler. Bu manada şehadet ve gayb âlemine aynı anda açık olan, her iki âlem açısından bir temas noktası ve berzah vasfı gören vicdan, Hayy ve Hakk isimlerinin mazhar-ı mücellasıdır.

Hz. Musa (AS) bu duasıyla, dışa dönük karakterli bir yapının dua ederken kullanacağı, duayı kabul ettirici ism-i a’zamı bize bildiriyor. Hz. İbrahim (AS) ise bu duasıyla, tıpkı Hz. Zekeriya (AS) gibi içe dönük karakterli bir yapının dua edeceği zaman makbuliyet sağlayıcı ism-i a’zamı ders veriyor. Peygamberler bizlere nasıl makbul dua edilir, öğretiyorlar. Dua öyle müessir ki, Hz. Musa’nın (AS) duasının hemen arkasında Cenâb-ı Kabil-i Mutlak, “ Allah dedi ki: ‘ Sana istediğin verildi ” ey Musa ”[6]

der. Bu noktada Cevşenü’l-Kebir’deki bazı bablar dua edileceği zaman, içinde bulunulan hale göre farklı ismin kapısının çalınması gerektiğini bize konu konu, isim isim olarak işler. Mesela 11. Bab der ki:

Ya ıddeti ınde şiddetî * Yâ recâi ınde musîbetî * Yâ mûnisi ınde vahşetî * Ya sâhibi ınde ğurbetî * Yâ veliyi ınde ni’metî * Yâ kâşifi ınde kürbetî * Yâ ğıyâsi ındeftikarî * Yâ melcei ındeztırârî * Yâ muîni ınde fezeî * Yâ delîli ınde hayretî…

( Ey şiddet ve zorluk anında hazırlığım * Ey musibet zamanında ümidim * Ey yalnızlık zamanımda sıcacık gönüldaşım * Ey gariplik ve gurbet anımda sâhibim * Ey nimetler içinde dostum * Ey keder zamanında rahatlatanım * Ey fakirlik zamanında yardım edenim * Ya zor durumumda sığınağım * Ey korkum ânında yardımcım * Ey şaşırdığımda yol gösterenim… )

Halas, Necat ve İcâret

Cevşenü’l-Kebir duasında her babın sonunda, iltica ve rica mektubunu zarflayan bir tesbih ve içeriğini bildiren bir mühür manasında Hz. Peygamber (ASM) “ Sübhaneke yâ lâ ilahe illa ente’l-emânü’l-emânü hallisna/ecirna/neccina mine’n-nâr ” ( Sen Sübhan’sın. Kusursuz ve eksiksiz icraat yaparsın. İcraat-i Sübhâniyen ile kirlenenleri temizlersin. Senden başka İlah ve Mabud yok. Emniyet veren ve kullarını kurtaran Emân-ı Mutlak Sen’sin. Senden eman diliyoruz. Bizi ateşlerden kurtar ) diyor.

Cevşenü’l-Kebîrdeki 1-30. Bablar “ Hallisnâ ” ile, 31-60. Bablar “ Ecirnâ ”, 61-90. Bablar “ Neccinâ ” ve 91-100. Bablar tekrar “ Hallisnâ ” ile bitiyor.

Necât, maddi musibetler ve ateşlerden kurtarmak demektir. Bu manada tufan hadisesinde boğulmaktan kurtulduğu için Hz. Nuh’a (AS) “ Neciyyullah ”[7] ( Allah’ın boğulmaktan kurtardığı peygamber ) denilir.

Halas, manevi musibetler ve ateşlerden kurtarmak demektir. İnsanın amellerini fesada veren riya, süm’a, ucub, fahr gibi manevi ateşler ve musibetlerden kişiyi kurtaran duyguya halas ile aynı kökten “ ihlas ” denilmesi buna delildir. Bu manada Kur’an, Züleyha’nın günah teklifine hayır diyen Hz. Yusuf için “ Muhlas ”[8] ( günahtan kurtarılmış kişi ) der.

İcâret ise, maddi-manevi her türlü musibet ve ateşlerden korumak ve kurtarmak demektir. Ki tam kurtuluş bu şekildedir. Bu tam manasıyla Allah’a sığınmak manasında olarak Cevşen’de 50. Bab’da kullanılır. Allah’a şöyle seslenilir: “ Ya men yücîru velâ yucâru aleyh ” ( Ey her şeyi koruyan, fakat kendisi korumaya muhtaç olmayan )

Bu manada “ neccina ” ifadeli bölümler, bedenin muhafazası ve maddi sıkıntılar için ilaçken; “ hallisna ” ifadeli bölümler, ruhun muhafazası ve manevi sıkıntılar için ilaçtır. “ Ecirnâ ” ifadeli bölümler ise, ruh ve bedene birden açık ve iki taraf arasında geçit ve perde olan vicdan ve hayat mekanizması için ilaçtır.

Fakat asıl ihtiyaç ruhî olduğu için Cevşen duası, hallisna ile ruhtan başlar; ecirna ile vicdana geçer; neccina ile bedeni muhafaza altına alır; sonra tekrar hallisna ile sona erer.

Biz de bu perspektifi baz alarak aynen Hz. Peygamber (ASM) gibi dünyevi ve uhrevi, maddi ve manevi bütün ateşleri kasdederek 30. Bab ile Cenab-ı Hafîz-i Küll-i Şey’e iltica ediyoruz:

Yâ âsıme menista’sameh: Ey günahlardan ve düşmanlarından korunmak isteyenleri koruyup onları masum tutan Âsım,

Yâ râhime menisterhameh: Ey şefkat ve hususi rahmet isteyenlere devamlı rahmet eden Râhim,

Yâ nâsıra menistensarah: Ey darda ve zorda kalan veli kullarına, zafere ulaştıracak şekilde yardım eden Nâsır,

Yâ hâfıza menistahfezah: Ey korunmak ve zararlardan kurtulmak isteyenleri muhafaza eden Hâfız,

Yâ mükrime menistekrameh: Ey hususi ikram isteyenlere ikram edip onlara ilgisini gösteren Mükrim,

Yâ mürşide menisterşedeh: Ey hakk yolunda gitmek isteyenleri rüşde eriştirip onları hakka tabi bir hayata sevk eden Mürşid,

Yâ muîne menisteâneh: Ey yardım isteyen bütün zayıf kullarına yardım eden Muîn,

Yâ muğîse menisteğâseh: Ey ihtiyaç içinde bocalayan kullarını bu dar hallerden kurtarıp onlara yardım eden Muğîs,

Yâ sarîha menistesrahah: Ey ağlayıp feryad eden kullarının ağlamalarını dindiren Sarîh,

Yâ ğâfira menisteğferah: Ey günahlarının silinmesini isteyenleri bağışlayan ve temizleyen Ğâfır,

Sübhâneke yâ lâ ilâhe illa ente’l-emânü’l-emanü hallisnâ mine’n-nâr: Sen Sübhansın! Senden başka İlah yok! Kullarına emniyet ve kurtuluş verensin! El aman! Bizi kirlenmişlik, merhamet edilmeme, mağlubiyet, korunmama, kınanma, olgunlaşmama, zayıf kalma, miskinlik, sızlanma ve bağışlanmama denilen manevi ateşlerden kurtar!

[1] Hûd suresi, 90.

[2] Hûd suresi, 61.

[3] Yûsuf suresi, 100.

[4] Taha suresi, 35.

[5] Bakara suresi, 127.

[6] Taha sûresi, 36.

[7] Sa‘lebî, s. 166.

[8] Yusuf suresi, 24.

Cevşenü’l-Kebir’den Marifetullah Nükteleri-7

Âhiret, Cennet, Cehennem ve Esma-yı Hüsna İlişkisi

Cennet, “ fazl-ı Rahmânî ” dir; saadet-i ebediye ise, “ atâ-yı İlâhî ” dir. Kur’an, hem Yunus Suresi 58, hem Fetih suresi 29. âyetlerde cennetin “ mahz-ı fazl ” olduğunu belirtirken Hud suresi 108. âyet ise, cennette ebedî saadet ve saltanatın “ atâ-yı gayr-ı meczûz ” olduğunu bildiriyor. Yani kesintisiz bir atâdır.

Hz. Peygamber (ASM) ise Cevşenü’l-Kebîr 19. Bâbda şöyle der: “ Yâ men lâ yürcâ fadluh * Yâ men lâ yühâfu illa adluh… ”      ( Ey Kendisinden mahz-ı fazlı olan Cennet rica edilen ve ümit edilen * Ey Kendisinin mahz-ı adaleti olan Cehenneminden korkulan Allah! ” Bu bâbda, Cennet, fazl-ı Rahmânî; Cehennem ise adalet-i Sübhaniye olarak gösterilir.

Hz. Risalet (ASM) atâ, cûd ve fazl sıfatlarını tanıtırken Cevşenü’l-Kebîr 8. Bâbda şöyle der: “ Yâ ze’l-menni ve’l-atâ… Yâ ze’l-cûdi ve’n-na’mâ * Yâ ze’l-fadli ve’l-âlâ ” ( Ey minnettârlık hissi uyandıran nimet ve ikramların ve çok özel lütuf olan atânın sahibi… Ey cömertlik ve nimetler sahibi * Ey fazl ve şahane nimet ve ikramlar sahibi ) Yani Allah’ın cömertliği ve Cevvad ismi, sayısız ve hesap edilmez nimetlerde görünür. Allah’ın fazlı ise, nimetler içinde şâhâne özellikte olan ve hususi bir ikram konumunda olanlarla gözükür. Ki Rahmân suresi, bu tarz nimetlerin tekzibini vurguluyor. Allah’ın atâsı ise, kullarda minnettarlık hissi uyandıran, bu açıdan Mennân isminin tecellisiyle beraber kendini gösteren bir lütuftur. Bu manasıyla Cennet, Rahman isminin ebedî bir ikramı, cûd ve fazlı iken; saadet-i ebediye, Hannân ve Mennân isimlerinin ebedî ve sermedî bir ikramı, lütfu ve atâsıdır. Saadeti, saadet yapan, ebediyettir. Bitiş endişesi, ihtimali dahi saadeti bitirir. Bir gün biten ve bitecek bir nimet, ihtimaliyle dahi kişiye hüzün verir. Kur’an Hud suresi 108’de ehl-i saadete diyor ki: “ Ey ehl-i saadet, Cennet sizin için kesintisiz bir atâdır. Hiç bir endişe ve ihtimal aklınıza gelmesin.

  1. Bab’da ricalarla ümit edilen fazl-ı Rahmâniyi, Hz. Risalet 48. Bab’da şöyle açıyor: “ Ya men afvühü fadlun * Ya men azâbuhu adlün ” ( Ey afvı, kullar için fazl-ı Rahmânî olan * Ey azâbı, kulları için adl-i Sübhânî olan Zât! ) Demek Fâdıl ismi, Afüvv burcunda tecelli edecek; kulların Cennete girişi Afüvv isminin cilvesiyle mümkün olacak. Cennete Adl ve Âdil ismi ile girilmez. Adl ve Âdil ismi noktasında, insanların hak ettikleri yer cehennem ve azabdır. Bu, Cevşen’de Hz. Peygamber (ASM) tarafından tekrar tekrar vurgulanır. Demek ebedî birer hakikattir; “ Allah’ın nimetlerini saymakla bitiremezsiniz[1] ayetinin de neticesidir. Çünkü insan saymasından âciz olduğu, çoğunluğundan gâfil olduğu nimetlerin şükrünü de eda edemez. Şükredemediği nimetin de, ebedîsine hak kazanamaz. Bilakis gafletinde olduğun nimetler kadar nankör olur. Bu da, cezayı gerektirir.

Bazı İsim ve Hakikatlerin Aralarındaki Özel İlişkiler

( Hamîd-Mecîd,Veliyy-Halîl, Nur-Hayy, Câil-Fâtır )

Esma-yı Hüsna arasında âlem, boyut, tecelli dairesi farklılıkları vardır. İnsan manevi yolculuğu ve kemale erme seyahatinde farklı âlemlerde farklı isimlerin tecellileriyle karşılaşır. O âlemde o ismiyle Rabbiyle muhatap olur. Miraç yolculuğunda Hz. Peygamber (ASM) farklı sema tabakalarında farklı isimlere mazhar peygamberlerle karşılaştı. O bu yolculuğunda sırası ile, Hz. Âdem, Hz. İsa ve Yahya, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim    ( Aleyhimüsselam ) ile görüştü. Hz. Âdem (AS) gibi Alîm ismine; Hz. Îsa (AS) gibi Kadîr ismine ve Hz. Yahya (AS) gibi Muhyi ismine, Hz. Yûsuf (AS) gibi, Mürîd ismine; Hz. İdris gibi Basîr ismine, Hârun (AS) gibi Semî ismine; Hz. Mûsa ( AS) gibi Mütekellim ismine; Hz. İbrahim (AS) gibi, Hayy ismine; mazhar oldu. Bu manada Hz. Peygamber’i (ASM) hakkıyla anlamak için kişi bu 7 isme mazhar olmalı ki Rahman ismini, Rahmaniyeti ve bütün bu 7 sıfatı şahsında cem’ eden Zât-ı Muhammediyeyi (ASM) anlayabilsin. Miraç bu 7 isim ve sıfatta yapılan bir terakkidir. Sıfat-ı sübutiyeden, sıfat-ı zâtiyeye doğru bir yükselişin ismidir. Bu manada Cevşenü’l-Kebir duası, Hz. Peygamber’in (ASM) Allah’a külli yürüyüşü ve yolculuğunun zenginliğini gösteren bir marifet kitabıdır.

Esma-yı Hüsna’dan Hamîd ve Mecîd, hamd ve mecd hakikatlerine dayanarak bir paket program oluştururlar. Resulullah (ASM) Cevşenü’l-Kebîr 77. Bab’da şöyle bir izah ve şifre verir: “  Yâ men hüve’l-veliyyü’l-hamîd ” ( Ey kulları için Veliyy ve Hamîd olan Zât )… Bu izaha göre Hamîd ismi, Veliyy ismi ile alakalıdır. Şahid olduğum ve Allah’ın kasdını alenen hissettiren bir manzaraya binaen diyebilirim ki Mecîd ismi de, Halîl ismi ile alakadardır. Velâyet, âyetin ifadesi ile, “ nûr ” a erişmektir. Velayet, ruhun, hakikat nurları ile çevrelendiğinin fark edilerek korkulardan kurtulmasıdır. Hıllet ise, ruh goncasının güller gibi açılması ve etrafına rayiha saçacak hale gelmesidir. Velayette, dost dostu kuşatır, bilir, onu anladığını ona gösterir; hıllette ise, dost dostu yaşar, onun gibi bilir, görür aynen onun gibi hisseder ve yaşar. “ Allah, İbrahim’i halîl edindi[2] ayeti hem bu manayı bildirir; hem Hz. İbrahim’in (ASM), Mecîd ismine mazhariyetini haber verir. Hamîd ismi, bilkuvve ruhanileşmek, ruhlaşmak ve çekirdekleşmek; Mecîd ismi ise, ruhu yaşamak, gülleşmek, rayiha saçmaktır.

Ruhânî hayat, hakikatlere dayandığı için, fıtratı ve kalbi de tedavi eder. Bu manada ruhani hayat, sağlıklı bir kalbî hayatı da netice verir ki, buna “ selamet ” denilir. Hz. İbrahim şöyle der: “ Mahşer günü ne oğullar ve ne mal fayda verir. Ancak fayda gören mahşere kalb-i selîm getiren kişidir. ” ( Şuara, 88 )

Resulullah (ASM) Cevşenü’l-Kebîr 77. Bab’da şöyle bir ifade kullanarak farklı bir pencere açar: “ Ya men hüve Kur’anuhu mecîd ” ( Ey Kur’anı Mecîd olan Zât )… Demek ki Kur’an, Mecîd ismine mazhardır. Bu noktadan bakılırsa vahyin “ ilim ”  ve “ hakikat ” cihetinin adı olan “ Furkan ” kısmı, Hamîd ismine; vahyin “ hikmet ”  ve “ hakk ” cihetinin adı olan “ Kur’an ” kısmı, Mecîd ismine mazhardır. O halde Hamîd ismi, sağlıklı bir manevi yapı, gaybî boyut ve iman sağlamasıyla, Alîm ismiyle alakadardır; Mecîd ismi de sağlıklı bir maddi yapı, şehâdet boyutu ve islam sağlamasıyla, Hakîm ismiyle alakalıdır. Bu noktadan, Hamîd ismi, nübüvvet hakikati dairesinde görünür; Mecîd ismi ise, risalet hakikati dairesinde görünür.

Vahy  “ Kur’an-ı Kerîm olarak ”, şehadet âleminin keremine erdirir. Hem “ Kur’an-ı Hakîm ” olarak, şehâdet âleminin sırlarını çözdürür, manasını gördürür. Hem “ Kur’an-ı Mecîd ” olarak, şehâdet âleminin şeref ve izzetine vardırır.

Başka bir açıdan da kâinat kitabı,   “ Kur’an-ı Mecîd ” ve “ Kitâb-ı Mübîn ” dir. Mecîd ismi, Hayy ve Fâtır isimleri dairesinde tecelli eder. Hamîd ismi ise, ruhun kaynağı olan Nur ve Câil isimleri dairesinde… Hayy ve Fâtır isimleri, ilim ve emir sıfatlarının kudret ve irade ile birleşmesiyle, yani ruhun maddeyle birleşmesiyle tecelli eder. Bu noktada Mecîd ismi, kudret sıfatının celalli ve cemalli tecellileriyle kendini gösteren kemâlî bir isimdir. Kudretin bu celalli ve cemalli tecellilerine havl ve kuvvet denilir. Bu manadan dolayı havl ve kuvvetin yalnızca Allah’a ait olduğunu ve böyle bir kudretin yalnız Onda ve Onunla bulunduğunu, hem bu kudret ve iktidarın Onun elinde bir âlet olduğunu bildiren “ La havle ve lâ kuvvete illa billâhi’l-aliyyi’l-azîm ” cümlesine “ Kelime-i Temcîd ” denilir. Bu cümlenin mecd hakikatinin tecellisi olduğunu ifade eder.

Bu manada kudret sıfatının en geniş tecellisi olan ve kudret ile yaratma sisteminin sembolü olan “ Arş ” ın bu aynalığı için Resulullah (ASM) Cevşenü’l-Kebîr 77. Bab’da “ Yâ ze’l-arşi’l-mecîd ” ( Ey mecîd olan Arş’ın sahibi Zât ) der. Bu noktada Arş hakikati, Fâtır ismi ve risalet hakikati arasında ciddi bir bağ vardır ki Kur’an şöyle der: “ Onların resulleri dediler ki: ‘ Göklerin ve yerin Fâtırı hakkında şekk olabilir mi? ’ ”[3]

Namazda okunan Salli-Barik duaları, Hamîd ve Mecîd isimleri ile biter. Bu dualar, ümmete iman hizmeti yapacak üstadlar ve hocaları; hem İslam hizmeti yapacak pirler ve mürşidleri yaratması için Allah’a yalvarmaktır.[4] Üstadlar, vâris-i nübüvvet olarak, iman hizmeti yapıp Hamîd ismine; mürşidler ise, vâris-i risalet olarak, İslam hizmeti yapıp Mecîd ismine mazhar olurlar. Ehl-i Beyt’in bu mazhariyetini bildiren Hud Suresi 73. âyet der ki: “ Melekler İbrahim’e dediler ki: ‘ Allah’ın çocuk vermesi emrine mi şaşırıyorsunuz? Allah’ın rahmeti ve bereketi sizin üzerindedir, ey Ehl-i Beyt… Hakikaten O, Hamîd ve Mecîd’dir. ” Bu açılardan bakıldığında mecd, ehl-i hakta olabilecek bir hususiyettir; hamd ise, ehl-i hakikatte olur.

Bir insan, hakikate erse ve bekayı kazansa, hal dili Yâ Hamîd der; aynı kişi hakka erişse ve ebediyete ulaşsa, hal dili Yâ Mecîd der. Bu seviye, şahsî kemalattır. Aynı kişi ilim ve ihlas ile, diğer insanların hakikate ve bekaya ermeleri için çalışsa “ Hâmid ismi ” ne mazhar oluyor; hem aynı kişi hikmet ve uhuvvet ile, müminlerin hakka ve ebediyete ulaşmaları için çabalasa “ Mâcid ismi ” ne mir’at oluyor.

[1] Nahl suresi, 18.

[2] Nisa suresi, 125.

[3] İbrahim suresi, 10

[4] Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, 6. Şua, 2. Sual, 1. Cihet.

Cevşenü’l-Kebir’den Marifetullah Nükteleri-6

İlâhî Hürriyet ve Esma-yı Hüsna

Hz. Peygamber Cevşen’de bir bölümü Allah’ın en baş sıfatı olan iradeye, bu iradenin kökü olan, Onun Zâtının taayyünü manasında olan ve hiçbir kayıd altına girmeyen “ meşiet ” sıfatına ayırır. Bu sıfatın kâinatın her karesinde tecellisini gösterir. Tâ ki, doğru bir Ulûhiyet marifeti ve telakkisi hasıl olsun. Cevşen’deki 82. Bab meşiet hakikatine tahsis edilmiştir. Orada şöyle der: “ Yâ men yahluku men yeşâu * Yâ men yef’alu men yeşâu * Yâ men yehdî men yeşâu * Yâ men yudıllu men yeşâu… ” ( Ey dilediğini maddi vücuda getiren ve yaratan * Ey dilediği şeyi yapabilen ve yapan * Ey dilediğine hidayet veren ve bahşeden * Ey dilediğini hakikat yolundan saptıran ve dalalete atan… )

Kur’an Hud Suresi 105-108. âyetlerde meşietin mutlaklığını vurgular. “ Allah dilerse, ehl-i cenneti cennetten çıkartabilir. Ehl-i cehennemi de cehennemden çıkartabilir. Hiçbir şey ve hiçbir irade Onu sınırlayamaz ” der. Meşietin, kayıtsızlığını vurgular. Fakat “ Cennet, ehl-i cennet için kesintisiz bir nimettir ” diyerek, böyle bir dilemede bulunmayacağını bildirir. Buna mukabil Cehennem noktasında “ Dilerse, ehl-i cehennemi cehennemden çıkartabilir. Allah, dilediğini yapar ” diyerek, Cehennem’den çıkış mümkündür müjdesini de veriyor. Cennetten çıkabilme ihtimalini ve endişesini ise kapatıyor. Tâ ki cennette, saadet olabilsin. Bir gün biten bir cennet, insanı mes’ud ve mesrur değil, mahzun eder. Zâten Hud suresi, “ saadet ehli ” nden bahsederken “ Cennet’ten çıkışın olmayacağını ” söylüyor. Bu çok mühim bir nükte!

Tefekkür Usulü ve Esma-yı Hüsna

Cevşen, âfâkî tefekkürün usulünü öğretip âfâkta kudret-i İlahiyeyi temaşa etmek gerektiğini vurguluyor. Bunu 2 temel babda işliyor: 42. Bab ve 56. Bab…

  1. Bâb mâziden bu mevcud hale kadarki süreci ve mevcud halde kudret eserlerini okumayı öğretiyor. Mesela şöyle diyor:       “ Yâ men hüve fi’s-semâi azametuh * Yâ men hüve fi’l-ardi âyâtuh * Yâ men hüve fî külli şey’in delâiluh * Yâ men hüve fi’l-bihâri acâibuh * Yâ men yebdeu’l-halka sümme yuîduh * Yâ men hüve fi’l-cibâli hazâinuh… Yâ men yuarrifu’l-halâika kudreteh ” ( Ey semâda azamet-i kudreti görünen * Ey arzda kudretinin âyet ve mu’cizeleri bulunan * Ey her şeyde kudretinin ve Kendisinin delilleri olan * Ey denizler içinde acâib, çok güzel ve beğenilen yaratıkları olan * Ey her şeyi belli bir model ve kalıpla yaratmaya başlayan ve sonra o kalıba göre onu tekrarlayan ve devam ettiren * Ey dağların içinde hazineleri bulunan… Ey yarattıklarına kudretini tanıtan )
  2. Bab ise bu kudretin farklı fiillerde farklı surette görünüşünden hareketle mevcud hali okumadan tâ kabir-mahşer-hesap-mizan-cennet ve cehenneme kadar ebedî süreçteki kudret tecellilerini gösteriyor. Bu babda şöyle der: “ Yâ men hüve fi’l-berri ve’l-bahri sebîluh * Yâ men hüve fi’l-âfâki âyâtuh * Yâ men hüve fi’l-âyâti burhânuh * Yâ men hüve fi’l-memâti kudretuh * Yâ men hüve fi’l-kubûri izzetuh * Yâ men hüve fi’l-kıyâmeti milketuh * Yâ men hüve fi’l-hisâbi heybetuh * Yâ men hüve fi’l-mîzâni kadâuh * Yâ men hüve fi’l-cenneti rahmetuh * Yâ men hüve fi’n-nâri azâbuh ” ( Ey arzın kara ve denizden oluşan kısımlarında Kendisine giden birer yol olan * Ey arz ve semâdan müteşekkil âfâkta âyet ve mucizeleri bulunan * Ey âyet ve mucizeleri içinde kudretini ve varlığı gösteren burhanlar olan * Ey ölümlerde fânilerin aczi içinde doğrudan kudreti, tesir ediciliği ve her şeyi teslim alıcılığı gözüken * Ey kabirlerde ve berzah âleminde bütün benlik sahiplerinin alçalmasında izzeti gözüken * Ey kıyâmette bütün benlikleri kelepçelemesinde melikiyeti gözüken * Ey mahşerdeki hesapta herkesin boyun bükmesinde heybeti gözüken * Ey mizanda iradesinin tecellisi ve kazâsı gözüken * Ey cennette rahmeti gözüken * Ey cehennem ve ateşte azâbı gözüken )

Böylece Resulullah (ASM) Kudretin ezelî ve ebedî tecellilerini okutturuyor ve diyor ki: “ Yer ve gökleri böyle âyetleriyle doldurmuş ve her şeyi kudretinin bir mucizesi kılarak sana hizmetkâr kılmış O Zât-ı Mutlak’ı, bu akılla tanımazsan ve şu kalple sevmezsen elbetteki Cehennemi hak edersin… Ya bu mevcud hali ve içindeki azamet-heybet-izzeti reddet veyahut madem edemiyorsun senin kemalini isteyen ve her şeyi sana boyun eğdiren bu kudrete teslim ol, itaat et! Bu mevcud hal, öncesi ve sonrası o kudretin ezelî ve ebedî oluşunu sana bildirir. Ölüme kadar ki istikbalin ve içindeki kudretin tecellisi; hem geçmiş ecdadının ölümüne rağmen kudretin tecellideki devamı ve asırlardır istimrarı; kudret-i İlâhiyenin kabir ve kıyamet şeklinde de varlığına, devamına ve farklı tecelliler sergilemesine delildir, alamettir, işarettir.

Bu şekilde Hz. Peygamber (ASM) bütün zamanın, kudretin tecellisi ve faaliyetinden ibâret olduğunu bildiriyor. Hem farklı fiillerde bu kudretin farklı yüzünü gösteriyor. Böylece Tevhid şemsiyesi altında âfâkî tefekkürden Âhirete imana geçiyor. Bu geçişte, kâinattaki azamet-i kudrete rağmen şu küçücük insana kâinatın hizmetkâr olmasındaki dehşet verici sırrı kullanıyor. “ Eğer, Âhiret yoksa, neden bu zavallı ve küçücük insana bu hizmetkârlık yapılsın ve koca kâinata boyun eğdirilsin? Yatırımın ve hizmetin büyüklüğü, çıkacak neticenin ve meyvenin büyüklüğünü gösteriyor. Madem kâinatın bu itaati ve hizmeti insanın kabul ve reddiyle değişmiyor; madem kâinat ile insanı böyle göbeğinden birbirine bağlayan muazzam bir kudret var. Elbette o kudret, ikinci hayatı yapacaktır. İkinci hayatın varlığının en büyük delili bu birinci hayatın inşası ve içindeki bu azametli teshir ve istihdamdadır. Katrilyonlarca yıldızdan müteşekkil bir âlem, küçücük bir insana neden boyun eğsin?! Eğer Âhiret gibi nâmütenâhi ve ebedî bir hayat yoksa bu dehşet verici boyun eğdirmeyi kim yapıyor? Niye yapıyor? Elbetteki, Âhiret vardır. Delili de, bu teshir-i kâinat ve istihdam-ı küll-ü eşyadır. İstihdam ve teshir, azametli olduğu için hesapta heybet-i İlâhîye gözükecek. Âmennâ ve saddaknâ!