Etiket arşivi: Bediüzzaman Said Nursi

4. Genç Akademisyenler Konferansı Yapıldı

İstanbul İlim ve Kültür Vakfı tarafından 4.sü gerçekleştirilen Genç Akedemisyenler Konferansı  23-24 Haziran’da Green Park Hotel’de Arapça ve İngilizce olarak iki ayrı salonda gerçekleştirildi.

20’i aşkın ülkede katılımının olduğu konferansta master ve doktorasını Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nur üzerine yapan genç akademisyenlerin yanında Farid Alatas, Memnun Cerrar, Colin Turner ve Abdulhakim Enis gibi üstad üzerine araştırmalarıyla tanınan önemli şahsiyetler de yeraldı.

Üstad ve Risele-i Nurları ilk defa derin manada mütaala eden örgencilerin simalarında eksik olmayan tebessümler, yaşanan mutluluğun ve heyecanın birer aksi sedası gibiydi.

Katılımlar 23.Haziran saat 16:00’da gerçekleşen Boğaz turu İstanbu’‘un Nurlarla nurlanan bir Maneviyat şehrinin fani bir o kadar da büleyici simasının görme fırsatını bulabildiler.

İşte Konferanstan Kareler:

İhlas düsturları ailede nasıl yaşanır?

Risale-i Nur Külliyatı’nda bulunan ve Bediüzzaman Said Nursî’nin en az on beş günde bir okunmasını tavsiye ettiği ihlas düsturları sadece hizmette değil hayatın her alanında geçerlidir. Aile hayatımızda, iş hayatımızda, arkadaşlık hayatımızda, sosyal hayatımızda bu düsturlar vazgeçilmezdir. Acaba ihlas düsturlarını aile hayatımızda nasıl uygulamalı, hayata nasıl geçirmeliyiz?

Aile çok önemli ve çok büyük bir kurum. Çok hayatî ve o kadar da mükemmel bir beraberlik. Hayırlı ve güzel işlerin yapıldığı bir yuva. İnsan burada dünyaya gelir, burada yetişir, burada gelişir, burada hayata hazırlanır, burada hayatını geçirir.

İnsanın ilk mayası ailede atılır, ilk olarak ailede şekillenir, karakteri ailede oluşur. İnsanın yaratıcısıyla tanışıklığı, ilişkileri, yakınlığı ve birlikteliği ailede kurulur.

İnsanın inancı, ahlakı, düşüncesi, merakları, ilgi alanları, sevdikleri, tutkuları, bakışı ve duruşu ailede belirlenir. Yüce Allah bu görevi anne-babaya vermiş. Anne-baba da bir emanetçi bilinciyle Allah adına, Allah’ın kulunu yetiştirir.

Bu süreç içinde çok zararlı maniler, engeller; çok karışanlar, karıştıranlar, çok göz dikenler, el atanlar, çelme takanlar olur. Bu engellemeler şeytan tarafından yapılır, şeytanın eliyle idare edilir.

Şeytan; bu “hizmetin” bireyleriyle, ailede yaşayan fertlerle; bir taraftan anne-babayla, bir yandan da çocukların/gençlerin kafasına girerek çok uğraşır. Uğraşmanın ötesinde yönetimi, kumandayı ve yetkiyi eline almaya çalışır. Şeytanlarla beraber başka “muzırlar” da nefes aldırmadan etrafta, çevrede dolaşır dururlar.

Bu engellemelere, bu şeytanlara ve şeytanın işbirlikçilerine karşı kullanılacak tek güç, tek dayanak noktası ihlastır. Allah için hareket etmek, Allah’ı yanımıza alarak, yanımızda bilerek, Allah’tan yardım isteyerek karşı koymaktır.

İhlası kıracak, ihlası kaçıracak, ihlası bitirecek sebeplerden çekinmek gerektir. Üstümüze doğru gelen yılandan, kuyruğunu uzatıp zehrini kusacak olan akrepten nasıl korkuyor, nasıl ürküyor ve nasıl çekiniyorsak, ihlası kaybetmekten de o kadar çekinmemiz gerekiyor.

İlk yapılması gereken

Bunun için her şeyden önce aile bireyleri nefsine güvenmemeli, nefsin hatırını saymamalı, nefsine yenik düşmemeli; kendini haklı, karşıyı haksız görme gibi bir kolaycılığa sığınmamalı ve nihayet duygularına aldanmamalı ki, ihlası kazansın, ihlası elde etsin ve ihlas sahibi olsun.

Bunun için ihlas düsturları hayata yön vermeli, yönlendirmeli; ölçü ve ölçüt ihlasın şaşmaz prensipleri olmalı…

Bunun için “İhlas”ın giriş paragrafı çok hayatî önem taşıyor. Bizim giriş cümlelerimiz sadece ve kısaca bu hakikatin bir açılımıdır. Orijinal ifadesiyle ihlasa dikkat çeken hitap şöyledir:

Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır manileri olur. Şeytanlar o hizmetin hadimleriyle çok uğraşır. Bu manilere ve bu şeytanlara karşı ihlas kuvvetine dayanmak gerektir. İhlası kıracak esbaptan yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz. Hazret-i Yusuf Aleyhisselam’ın (mealen: Şüphesiz nefis daima kötülüğü sevk eder. Ancak Rabbim rahmet ederse o başka” (Yusuf, 12:53) demesiyle, nefs-i emmareye itimat edilmez. Enaniyet ve nefs-i emmare sizi aldatmasın.” (Lem’alar, Yirmi Birinci Lem’a)

İhlas ne demektir, nasıl olmalıdır, aile fertleri birebir ihlası nasıl anlamalı, nasıl uygulamalı, ihlasta neyi öne çıkarmalıdır?

İşte küçüğünden büyüğüne, bebesinden ebesine, anasından babasına, dededen toruna, kardeşten kardeşe ve bir bütün halinde ailede, ihlasın vazgeçilmeyen düsturu ilk düsturdur:

Birinci düsturunuz: Amelinizde rıza-yı ilahî olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için bu hizmette doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.” (Lem’alar, Yirmi Birinci Lem’a)

Ailenin çekirdeği olan karı-koca, yani anne-baba Allah’ın rızasını düşünerek bir araya gelmişlerse, Allah’ın razı olduğu/olacağı bir hayatı önceleyerek ailenin temelini atmışlarsa, ilk sınavı başarıyla vermişler demektir.

Peygamberimiz (a.s.m.), “Evlenirseniz dininizin yarısını tamamlamış olursunuz, diğer yarısı da size kalmıştır” hadisinde ifade ettikleri gibi, evlilik dinî hayatı desteklemek, imanî hayatı oluşturmak maksadıyla ve niyetiyle yapılmalı; yani “Evlenirsem Allah’ın rızasını daha iyi elde ederim” düşüncesiyle yola çıkılmalıdır.

Bu “amelde rıza-yı ilahî” olursa, evlilik öncesindeki “amelde, girişimlerde, hazırlıklarda” Allah rızası esas almışsanız, evlilik ve aile hayatı bu esas üzerinde kurulacaktır, devam edecek ve yaşayacaktır.

Hayatın seyri ve gelişimi içinde siz karı-koca olarak birbirinizi Allah’ın razı olacağı hayata teşvik ederseniz, birbirinizi Allah için seveceksiniz, Allah’a kul olmakta yarışacaksınız. Aile ortamında, çocukların eğitiminde ve yetiştirilmesinde tek düşünceniz ihlas olacaktır.

Çocuklar da sizden aldıkları, öğrendikleri şekliyle, yapabildikleri kadarıyla, çok kere farkında olmadan, bazen de farkına vararak ihlasla hareket edeceklerdir. Dolayısıyla aile bütünlüğünün oluşmasına ve gelişmesine katkıda bulunacaklardır.

Allah razı mı?

Anne-baba veya diğer aile bireyleri olarak bu niyetinizden, bu amelinizden, bu hareketinizden Allah razı mı, Allah hoşnut mu, Allah memnun mu? Başkaları ne düşünürse düşünsün, başkaları ne derse desin, başkaları nasıl değerlendirirse değerlendirsin, hatta karşı da çıksalar, sırt da dönseler, daha ötesi “bütün dünya küsse de ehemmiyeti yok”tur, bir anlam taşımaz.

Yani başkalarının müdahalesi sizin moralinizi bozmasın, sizi ihlaslı yolunuzdan çevirmesin, istikametinizi değiştirmesin.

Bir kere siz ilk başta Allah’ın rızasını kalbinize koymuşsunuz, Allah ile yola çıkmışsınız, Allah’ı yanınızda bilerek hareket etmişsiniz, artık geriye dönüş yoktur.

Niyetinizi/amelinizi Allah kabul etti mi, Allah katında makbul oldu mu, “bütün halk reddetse”, bütün insanlar kabul etmese de bir tesiri ve etkisi olmamalı ve olmaz.

Zaten Allah razı olmuşsa, Allah kabul etmişse, “insanların memnun olmasını” istemeseniz bile, “Allah isterse ve hikmeti iktiza ederse” insanlara da kabul ettirir, “onları da razı eder.

Bunun için “bu hizmette”, yaptığınız bu işte, aile çarkını döndürmede çocuklarınız yetişmesinde ve eğitiminde “doğrudan doğruya, yalnız Cenab-ı Hakk’ın rızasını esas maksat yapmak gerektir.” Sadece ve sadece Allah’ın razısını esas maksat/hedef ve amaç haline getirmek gerektir.

Diyelim ki, eşinizin bir ihtiyacını mı göreceksiniz, istediği bir şeyi mi alacaksınız, çocuklarınızla ilgilenecek, onlara harçlık mı vereceksiniz, hemen aklınıza “Onların örfe uygun olarak beslenmesi ve giyimi babaya aittir” âyetini düşünecek, “Allah emrettiği için bunları yapıyorum, maksadım da Allah’ın rızasını elde etmektir” diyeceksiniz. Böylece normal ve basit gibi görünen bu davranışlarınız ve işleminiz aile içinde ihlasın yaşanması olacak, bir ibadet sayılacaktır.

Ailecek ihlasın zirvesini yaşamış olan bir aile vardır. O aile her dönemde, her çağda hepimiz için şaşmaz bir örnektir. Hz. Ebu Bekir ve ailesinden söz ediyorum.

Hicret günleridir. Peygamberimiz ve Hz. Ebu Bekir Sevr mağarasındadırlar. Yiyecek-içecek gibi ihtiyaçlarının karşılanması, Mekke’deki gelişmelerden haberdar edilmesi gerekmektir. Bu önemli, hayatî ve zorlu işi, her türlü tehlikeyi göze alarak Hz. Ebu Bekir’in kızı Hz. Esma ile oğlu Hz. Abdullah üzerlerine almıştır.

Bütün bir Mekke halkı karşılarındadır, aleyhlerindedir, bir öğrenecek olsalar gözlerini kırpmadan canlarına kıyacaklardır. Fakat olan bitenler bu iki genç insanın hiç umurunda değildir, bir kere ihlasla yola çıkmışlardır. Bütün tedbirleri almışlar Efendimizin (a.s.m.) ve babalarının isteklerini, ihtiyaçlarını yerine getirmişler, hicretin sağ salim ve tehlikesiz olarak gerçekleşmesine katkıda bulunmuşlardır.

Onların ihlaslı hareketleri ve davranışları bu aileyi, bütün fertleriyle hem Allah katında makbul ve yüksek bir konuma getirmiştir, hem de kıyamete kadar mü’minler tarafından hayırla ve dua ile yâd edilmişlerdir.

Ailenin çekirdeği olan karı-koca, yani anne-baba Allah’ın rızasını düşünerek bir araya gelmişlerse, Allah’ın razı olduğu/olacağı bir hayatı önceleyerek ailenin temelini atmışlarsa, ilk sınavı başarıyla vermişler demektir.

Bu hizmette”, yaptığınız bu işte, aile çarkını döndürmede çocuklarınız yetişmesinde ve eğitiminde “doğrudan doğruya, yalnız Cenab-ı Hakk’ın rızasını esas maksat yapmak gerektir.” Sadece ve sadece Allah’ın razısını esas maksat/hedef ve amaç haline getirmek gerektir.

Mehmet Paksu / Moral Dünyası Dergisi

Said Nursi ve Akif, kürtaj için ne demişti?

Başbakan Erdoğan’ın “Kürtaj cinayettir” açıklamasıyla başlayan tartışmada son noktayı Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez de geçtiğimiz gün yaptığı açıklamayla koydu. Görmez de “Kürtaj cinayettir ve haramdır” diyerek Diyanet’in tavrını net biçimde açıkladı.

Kürtajın İslam’a göre “haram” ve “cinayet” olduğuna dair son noktanın aslında 93 yıl önce aralarında Bediüzzaman Said-i Nursi’nin de olduğu Dârü’l-Hikmet’il-İslâmiye isimli teşkilat tarafından konduğu ortaya çıktı.

Gazeteci-yazar Sadık Albayrak’ın ilk baskısını 1974 yılında yaptığı ve 1998 yılında da genişlettiği “Son Devrin İslâm Akademisi” isimli kitapta, kürtajla ilgili çok çarpıcı bir belgeden söz ediliyor.

25 Ağustos 1918 tarihinde V. Mehmet Reşat ve Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi zamanında; Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye isimli teşkilat, son devirlerde gerek Osmanlı İmparatorluğu ve gerekse İslâm Âleminde ortaya çıkan bir takım dinî meselelerin halli ve İslâm’a yapılan hücûmların İslâm ahkâmına göre cevaplandırılması amacıyla kurulmuş.

İşte Albayrak kitabında o teşkilata dair çarpıcı belgeler açıklamış. Teşkilatın amacına ilişkin ise Albayrak kitabında şu ifadelere yer vermiş:

“Osmanlı İmparatorluğu’nun karışık ve Batı hayranlığının devlet müesseselerinin her kademesinde revaçta olduğu bir zamanda ahlâk ve imânı elde tutmak bu teşkilâtın en başta gelen vazifelerinden biri idi. Mekteplerde talebeler İslâm ahlâkına aykırı bir tarzda muallimler tarafından yetiştirilmeye çalışıldığı takdirde kendi selâhiyetini kullanarak gerekli mercilere müracaatla Maarif’in dikkati çekiliyordu.

Basında İslâm’a yapılan hücûmlara ve İslâmı, hurafeler dini gibi göstermeğe çalışan yazarlara gerekli cevaplar veriliyor ve cezalandırılmaları kızlarının terbiyesi hususunda gerekli tedbirlerin alınması için hem Şeyhülislâmlığa ve hem de devlet makamlarına müracaattan aslâ geri kalınmıyordu.

Bu teşkilâta tâyin olunan azalar azil, tâyin, istifâ ve vefatlarla 28 kadardır. Aslında, kuruluşunda görüleceği gibi dokuz aza, bir reisten teşekkül ediyordu. Bu zatların tâyinleri gelişi güzel olmadığı gibi, bu teşkilâtın içinde mevcut bulunan üç komisyondan birine (fıkıh, ahlâk ve kelâm) girebilecek olanların ilmî bir kariyere sahip olmaları icab ediyordu. Zira, Dârü’l-Hikme’de fıkıh, ahlâk ve kelâm namlarında üç komisyon vardı. Ve bu komisyonlar kendilerine taallûk eden meseleleri üçer kişilik azalar halinde, enine-boyuna müzakere eder ve karara bağlarlardı.

Neşredilen ‘Ceride-i İlmiye’ adlı mecmua son derece büyük faydalar sağlamış ve her tarafa dağıtılmasına çalışılmıştır.”

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ DE M. AKİF ERSOY DA ÜYESİ

Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye tam 4 yıl hizmet etmiş bir teşkilat… Dört yıllık çalışması içinde de Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye teşkilâtı 222 toplantı yapmış. Bu süreçte Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye’ye 26 üye atanmış… O isimler arasında Bediüzzaman Said Nursî ve İstiklal şairimiz M. Akif Ersoy da yer alıyor.

Sadık Albayrak’ın kitabında işte bu teşkilatın üyeleri, aldığı kararlar orijinal belgeleriyle sergileniyor. O belgelerden biri de “kürtaj” ile ilgili..

93 YIL ÖNCEKİ KÜRTAJ KARARI

Kürtaja o dönem “iskat-ı cenîn” deniliyor. Yani çocuk düşürme…

Sadık Albayrak’ın kitabında yer alan belgeye göre çocuk düşürmeyle ilgili 22 Kasım 1919 tarihinde “Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye’nin aldığı karar metni şöyle:

8- İskat-ı cenîn adet-i seyyiesinin aile hayatı arasında açtığı rahnelere dair Hey’etçe kaleme alınan beyannamelerden altı nüsha yazılarak Matbuat Müdüriyeti vasıtasiyle gazetelere tebliği tezkir edilmiştir. 22 Taşrinisani 1335.

Peki o beyanname nedir?

İşte kürtajla ilgili o beyanname:

“Fuhşun artması, münakehatın eksilmesi, sarî hastalıkların müstevli bir seyir alması, muharrebelerin birbirini takib etmesi gibi bir çok âmillerin tesiri ile İslâm nüfusu müthiş bir surette azalıyor. Hayat mücadelesine atılan milletler için tabiî görülecek bir hal varsa o da, mevcut nüfuslarının mütemadiyen artmasıdır. Medenî cemiyetlerden hangisinde olursa olsun bu artışın günün birinde durması hâdisesi bile içtimaî bir maraz telâkkî edilerek esbabı tetkîk olunur, tedâvisine çalışılır. Maalesef bizim mütefekkirlerimiz bu felâketin önüne geçmek için ciddî çalışmalarda bulunmuyorlar.

Son zamanlarda bir çok taraflardan aldığımız mektublar, çocuk düşürme kötü âdetinin, aileler arasında çoğaldığını ve bu yüzden bir çok validelerin sıhhatı, bir çok mâsumların hayatı heder olduğu bildiriliyor. Çocuk düşürmek şeriat nazarında cinayettir. Bu cinayeti istihfâf etmek, hiç günahı olmayan bir mâsumu kendi eli ile boğmak şefkatli bir valideye asla yakışmaz. Allah’tan korkan bir aile reisi için de hayat arkadaşının böyle bir hareketine rıza göstermek kabil-i afv olamaz. Gençlik, cahillik, tecrübesizlik sebebiyle meş’um bir göreneğe kapılıp da karınlarındaki yavrularını öldüren valideler iyi bilmelidirler ki; bu cinayetin cezasını daha dünyada iken çekeceklerdir: Evet, çocuk düşürmek çoğu zamanlar validenin hayatını bitiriyor. Şayet onu bitirmezse sıhhatı üzerinde telâfisi kabil olmayan rahneler açıyor. Artık vücut en ufak bir ârızanın te’siri ile en mühlik, en müzmin hastalıkları kabule müheyyâ bir hale geliyor. İslâm Şeriatı’nın cinayet telâkkî ettiği, tıbbın katî surette men eylediği bu mühlik, bu meş’um göreneğe yakalarını kaptırmamalarını şeriatın siyaneti, İslâm cemaatının selâmeti ve kendilerinin hayat ve sıhhatı namına bütün ailelere kemal-ı ehemmiyet ve samimiyetle tavsiyeyi vecaipten addederiz.”

O TEŞKİLATIN ÖNEMİ NEDİR?

Sadık Albayrak’ın “İslam akademisi ve Yüksek İslam Şurası” diye tanımladığı “Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye” teşkilatı, dini meselelerde en selahiyetli yani son sözü söyleyecek bir kurumdu. Albayrak kitabında o kurumun önemini şöyle anlatıyor:

“Ama ne yazık ki dört senelik bir ömrü olmuştur. Şayet yaşatılmış olsaydı, bugün hem biz ve hem de İslâm Âlemi bulunduğu keşmekeşten kurtulmuş olurdu kanaatindeyiz.”

BEDİÜZZAMAN’IN ÜYELİK BELGESİ

Sadık Albayrak’ın 38 yıl önce yazdığı “Son Devrin İslâm Akademisi” kitabında yer verdiği belgeler gösteriyor ki, kürtajla ilgili “haram” kararına imza atan isimlerden biri de Bediüzzaman Said Nursî idi.

Time Türk

Uzak Doğu Seyahati Hizmet-i Nuriye Notlarından (11 Ağustos 2000)

Bütün kardeşlerimizin, Ehl-i İman ve Kur’an’ın gelen şuhur-u selaselerini candan tebrik ederiz. Üstadımız Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin 90 sene önce Şam’daki Hutbesinde ifade buyurduğu:

“Hasıl-ı kelâm: Biz Kur’an şakirdleri olan Müslümanlar, bürhana tâbi oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi ruhbanları taklid için bürhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette bürhan-ı aklîye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur’an hükmedecek.

Hem de İslâmiyet güneşinin tutulmasına, inkisafına ve beşeri tenvir etmesine mümanaat eden perdeler açılmaya başlamışlar. O mümanaat edenler çekilmeye başlıyorlar. Kırkbeş sene evvel o fecrin emareleri göründü. Yetmişbir’de fecr-i sadıkı başladı veya başlayacak. Eğer bu fecr-i kâzib de olsa, otuz-kırk sene sonra fecr-i sadık çıkacak.” diye ifade buyurduğu muazzam hakikat zemin yüzünde tezahür ve tahakkuk etmeye başlamış.

Bu muazzam hakikatın Allah’ın inayetiyle, tezahür etmesi nümunelerinden olarak hem şarkta, hem garbta İslamiyet lehinde büyük tezahüratlar zuhura başlamış. Rusya ve Amerika gibi kıt’a devletlerde ümid edilmedik İman ve İslam’ın manevi fütuhatları oluyor. Bunlardan bir demet çiçek hükmünde birer nümune arz ve takdim ediyoruz. Umuma binler selam. Hizmet-i İmaniye ve Kur’aniye’de daima tevfik-i İlahiye nailiyetler dileriz.

Hz. Üstad’ın hizmetinde bulunan Talebeleri

UZAK DOĞU SEYAHATİ HİZMET-İ NURİYE NOTLARINDAN..

11 Ağustos 2000 tarihinde, Malezya Milli Üniversitesi’nin tertib ettiği II. Bediüzzaman Sempozyumu’na iştirak etmek ve Endonezya ve Avustralya’da Üstad Bediüzzaman namına tertib edilen seminer ve toplantılarda bulunmak üzere başta Sungur Ağabey ve Risale-i Nur’un Arapça mütercimi İhsan Kasım Essalihi ve Prof. Faris Kaya’nın da bulunduğu bir hey’et ile Malezya’nın Başşehri Kuala Lumpur’a gidildi. Beraberimizde Aslen Filistinli, 20 senedir Amerika’da yaşayan, Hardford Üniv. Öğretim Görevlilerinden ve 1911 yılından beri yayın hayatını sürdüren The Muslim World dergisinin editörü olan Prof. İbrahim Ebu Rabi’ de vardı. İbrahim Bey, yaklaşık 3 aydır Türkiye’de… Risale-i Nur’u Türkçesinden okumak ve Türkçe öğrenmek maksadıyla lisan üzerinde çalışıyor.

Malum olduğu üzere, geçtiğimiz sene Ağustos ayında, Malezya’da Milletlerarası bir sempozyum tertib edilmişti. Bu sempozyumdan sonra, Üniversite Prof.’larından bir hey’et, üniversite civarında bir dershane açmak ihtiyacını ifade etmeleri üzerine bir dershane açmak için teşebbüs edildi. Şehrin merkezinde senelerden beri mevcud olan ve İrfan Kardeşin delaletiyle açılan dershane yine devam ediyordu. Ancak bu açılacak dershane şehrin merkezine 50 km. uzaklıkta, üniversite civarında kurulmuş Bangi Beldesinde açılacaktı. Bu esnada mastır çalışması yapmak ve lisan öğrenmek maksadıyla Isparta mezunu Serkan kardeşimiz Malezya’da bulunuyordu. Onun da gayretleriyle, Ürdün’e 6 aylığına, Arapça öğrenmeye giden Prof. Yakub’un evi cüzi bir masrafla tutuldu. Ve akabinde Kayseri mezunu kardeşlerimizden Fatih kardeş de yanına giderek güzel bir hizmet zemini teşekkül etti. Bizimle beraber Malatya mezunu Mücahid Barış kardeş de orada bir miktar kalmak üzere geldi. Şimdi hemen hemen her gün, dershaneye gelen gidenler, cemaatle namazlar ve dersler şevkle devam ediyor.

Pazar ve Cuma akşamları dershanede ders oluyor. Pazar akşam dersinde, İbnur Azli hocamız 20-25 bazen 30 talebesiyle beraber derse geliyor. İbnur Azli hocamız’ın Kur’an-ı Kerim’i Öğretme Klübü dedikleri genç bir cemaati var. Bu 30’a yakın talebesinin her biri yine 20-25 yaşları arasında.. ve her biri ayrı bir mahalde, ayrı bir semtte birer Kur’an hocasıdırlar. İşte İbnur Hoca her Pazar akşamı yatsı namazından sonra talebeleriyle beraber dersaneye geliyor, dersi evvela Arapça Nur Külliyatı’ndan okuyor, aynı zamanda da Malayca’ya tercüme ediyor. Geçen derslerde Malayca’ya tercüme edilen 3 Risale’yi (Mu’cizat-ı Kur’aniye, Ene ve Zerre, Yirminci Mektub) hep beraber okumuşlar. Şimdi Arapçasından devam ediyorlar.

Cuma dersinde de yeni tanışılan kardeşler, eskiden Nurları bilen kardeşlerle hep birlikte hem Türkçe, hem Arapça hem İngilizce dersler oluyor. Bu kardeşlerden birisi dershaneye sürekli devam eden, bilgisayar fakültesi öğrencisi Yemenli Halil kardeşimizdir. Halil kardeşimizin bir ayağı tıbbi özürlü olmasına rağmen her akşam, yorulmadan, usanmadan dershaneye gelir, kardeşlerle beraber namaz kılar, dersi dinler, çay içer ve ayrılır. Biz Türkiye’den giderken, bizden ısrarla iki Arapça külliyat isteyen bu kardeşimiz, daima Cevşeni cebinde, Nura müştak bir kardeşimizdir. Kendisine külliyatları teslim ettiğimizde sorduk. “Külliyat’ın birisini kendine alıyorsun, ikincisini ne yapacaksın?” Cevaben dedi ki: “Diğer külliyatı da Yemen’e gidecek bir arkadaşıma vereceğim. Bu külliyat bizim memlekette çok iş görecek.” Bu arada biz, “Yemen gibi memleketlerin zaten İslam diyarı olduklarını ve Risale-i Nur’un en bariz evsafının daha çok dalalet ve sefahetle doğrudan muhatab olan memleketlerde tezahür ettiğini” ifade etmek istediğimizde Halil kardeş, bir anda yerinden kalktı, kitablığa uzanarak Arapça Uhuvvet Risalesi’ni eline aldı ve bize dönerek: “Kardeşim, dediğin doğru ama benim memleketin insanı bu kitabı görmemiş. (İNNEME’L MÜMİNUNE İHVETÜN) ayetinin bu asra ait tefsirini duymamış. Bu sebebten bizim orda, hased de var, gıybet de var. Onun için bu eserler, bizim oraya da bir o kadar lazım.” dedi.

Aynı şekilde Malay halkından da derslere gelenler var. Mesela; Muhammed Süfyan isminde, Sony fabrikasında çalışan genç bir kardeşimiz derslere yeni yeni geliyor. İbnur Azli hocanın internetten alarak sayfa sayfa halinde fotokopi ile çoğaltarak dağıttığı Arapça-İngilizce Tarihçe’yi kardeşlerle beraber saatlerce mütalaa ediyordu. Ayrıca 20 senelik Nur talebesi ve bir nevi Malay hizmetlerinin gizli hadimi Hayrulenver, her gün mutlaka dersaneye uğrar, beraber namaz kılar, kardeşlerin ihtiyacını sorar, öyle evine gider. Şimdilik ferden ferda başlayan bu hizmet, ağabey ve kardeşlerin dua ve himmetleriyle inşaalah yakın bir müstakbelde güzel neticeler verecek ve nice Nura muhtaç gençlerin imdadına yetişecek ümidindeyiz.

14 Ağustos’ta, Milli Üniversite’de 1 günlük bir sempozyum tertib edildi. 5-6 oturum halinde icra edilen bu sempozyum, tebliğlerden sonra daha çok “workshop” diye tabir edilen karşılıklı müzakereler halinde tahlili konuşmalarla devam etti. Tanıdığımız simalardan, Alpaslan Açıkgenç, Bilal Kuşpınar, Adem Kılıçman hocalarımızın da iştirak ettiği ve lisanı İngilizce olan bu sempoz-yum cidden semeredar bir toplantı oldu. Bihassa Adem hocamızın “Risale-i Nur’da isbat usulleri ve mantıki mizanlar” konulu tebliği takdire şayan bir tebliğdi. Nitekim, geçen seneden Hz. Üstad’ı kısmen duyan ve eline bir iki küçük risale geçmiş olan bir çok insan bu sefer gelip külliyat istedi. İngilizce, Arapça külliyatlardan aldılar. Kardeşler koridorda teşhir ettikleri kitapların başında hem yeni bir çok insanla tanıştılar, hem de geçen seneden Hz. Üstad’ı duymuş bir çok gençle görüştüler, dershane adresini verdiler.

Malezya’yı hülasa eden bir mektubu Fatih ve Mücahid kardeşler kısaca not etmişler. Şöyle:

Esselamu aleykum ve Rahmetullahi ve Beraketuhu

Aziz ve Muhterem Ağabeyler;

Evvela: Gelecek olan şuhur-u selasenizi ve eyyam-ı mübarekelerinizi tebrik ve tes’id eder, umum Nur talebeleri ağabey ve kardeşlerimize hizmet-i imaniye ve Kur’aniyede hayırlı muvaffakiyetler dileriz.

Saniyen: 14 Agustos 2000 tarihinde Malezya Milli Universitesi’nde Üstad ve Risale-i Nur’la alakalı bir çalısma toplantısı (workshop) tertib edildi. Bu toplantıya Amerika Hardford Üniversitesinden Prof. Dr. İbrahim Abu Rabi’, “Üstadın Menfi Milliyetçiliğe Bakışı” ile ilgili bir tebliğ… Kanada Mc Gill (Mak Cil) Üniversitesinden Prof. Dr. Bilal Kuşpınar, “Üstad ve Mevlana Celaleddin-i Rumi’ye göre İnsan Anlayışı” başlıklı bir tebliğ… Malezya İslami Düşünce ve Modernleşme Enstitüsünden (ISTAC) Araştırma görevlisi Adiy Setia, “İmam Nursi ve Fahreddin-i Razi’de Bilim Felsefesi” başlıklı bir teblig… İstanbul Fatih Üniversitesi’nden Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç, “Risale-i Nur’da Bilim Anlayışı” başlıklı bir tebliğ… Malezya UPM Üniversitesi’nden Dr. Adem Kılıçman, “Risale-i Nur’da İlmi İsbat Teknikleri” başlıklı bir tebliğ… Yıldız Teknik Üniversitesi’nden Prof. Dr. Faris Kaya, “İnsan ve Kainat” başlıklı bir tebliğ… İhsan Kasım Abi ise, “Faaliyeti Resail-in Nur fi takvim-us Süluk” isimli bir teblig ile iştirak ettiler. Workshop öğleden önce tek salonda başladı. Öğleden sonra ise, iki ayrı salonda devam etti. Toplantının sonunda tebliğ sunanlar birbirlerine sualler sordular. Bunlardan birisi şöyle idi: Biz Malaylar Üstad’ı yeni yeni tanıyoruz. Burada, halka Risale-i Nurları nasıl tanıtabiliriz. Egitim sistemimizde Risale-i Nur’a da yer vermeliyiz dedi. Oturum başkanı ise bunu şöyle cevabladı: “Bundan sonraki aşama Milli Egitim Bakanlığını ilgilendirir. Onlar bu meseleye mutlaka ehemmiyet vermelidirler.” dedi.

Salisen: Risale-i Nurlar bu zamana kadar burada akademik çevreler tarafından tanınıyormuş. Fakat halk tarafından yeni yeni tanınmaya başlanıyor. Üniversiteye yakın bir muhitte yeni bir dersanemiz açıldı. Burada Cuma ve Pazar akşamları dersler okunuyor. Cuma günü UKM (Milli Üniversite) İslami İlimler Fakültesi öğretim üyelerinden Enver Fahri iştirak ediyor. Kendisi Risale-i Nurlar’ı Arapça’dan okuyup Malayca’ya tercüme ediyor. Dersler umumiyetle üç lisanda okunuyor. İngilizce, Arapça ve de Malayca. Bu derse iştirak edenler ise yine akademik çevrelerden. Pazar günü ise, yine UKM İslami İlimler Fakültesi’nden İbnur Azli İbrahim iştirak ediyor. Bu zat, aynı zamanda üniversitenin Kur’an Kulübüne de başkanlık ediyor. Bu kulüpte sadece öğrenciler değil, başka insanlarda var. (Fabrika işçileri gibi.) İbnur Azli İbrahim Ürdün’de talebe iken Üstad’ın sadece ismini duyuyor. Daha sonra Malezya’ya döndüğünde internetten Üstad’ın hayatını ve eserlerini araştırıyor. Sonra Hayru’l-enver Abi vasıtasıyla derslere gelmeye başladı. Birgün Hayrulenver Abi’ye demiş: “Biz Kur’an kulübü olarak Üstad’ı ve eserlerini tanımak ve tanıtmak istiyoruz. Pazar akşamları dersaneye gelip ders yapabilir miyiz?” demiş. Biz de memnuniyetle kabul ettik. Elhamdülillah bu ders yaklaşık iki aydır devam ediyor.

Hayru’l-enver Abi ise İngiltere’de Oxford Üniv.’de öğrenci iken Risale-i Nurlar’ı tanıyor ve dershanede kalıyor. Şu an ise, UKM’de mühendislik fakültesinde öğretim görevlisi. Elhamdülillah Kendisi dersane ile müfritane irtibat içerisinde. Her gün dersaneye geliyor. Yakın zamanda O da, 23. Sözün 1. Mebhasını ve Hz. Üstad’ın tarihçesinin kısa bir özetini Malayca’ya tercüme etti. Pazar günleri buraları okuyoruz. Hayru’l-enver Abi’nin orta okula giden oğlu Ahmed Zeki ise dersanede kalıyor. Ayrıca Sony fabrikasında çalışan Süfyan kardeş de boş zamanlarında daima dersaneye geliyor. Bunlardan başka, üniversitede öğrenci olan Yemenli Halil kardeş ve doktora öğrencisi olan Libyalı Halid kardeş de derslere devam ediyorlar. Yemenli Halil kardeş bir gün bize şöyle dedi:

“Bir gün, komşularımızdan, Hindistanlı bir gayr-i müslim bana sordu. Niye siz müslümanlar günde beş defa namaz kılıyorsunuz? Bunun hikmeti nedir? Ben bu soruyu o zaman cevablayamadım. Çok mahzun oldum. Ta ki, bu 9. sözü okuyuncaya kadar… 9. sözü okuyunca hemen sokağa fırladım. Bu Hindliyi buldum. Ona dedim: Sen bana böyle bir soru sormuştun. İşte onun cevabı bu kitabta. Ve ona okudum, anlattım. Dinleyince adeta dona kaldı bu izah karşısında.”

Risale-i Nurlar’dan şu an Malayca’ya tercüme edilip basılan üç kitab var. 20. mektub, Mu’cizat-i Kur’aniye risalesi ve Ene ve Zerre risalesi. Şu an Ramazan Risalesi’nin tercümesi de bitmek üzere. Ayrıca Çinli Ömer kardeş de risaleleri Çince’ye tercüme ediyor. Bütün Abi ve kardeşlere selam eder dualarınızı bekleriz.

Dualarınıza muhtaç kardeşleriniz

Fatih ve Mücahid

Daha sonra biz, Endonezya’nın başkenti Jakarta’ya geçtik. Geçen sene Endonezya’ya uğradığımızda bazı İslami hizmetlerle alakadar bir kısım zatlarla temaslarda bulunulmuştu. Aradan bir sene geçtikten sonra, şimdi Şerif Hidayetullah isimli bir üniversite, 16 Ağustos’ta Hz. Üstad için bir tanıtma semineri düzenledi. Bu seminerin ismi, “The Thought of Said Nursi of Turkey” idi. Yani, “Türkiye’de bir Mütefekkir: Bediüzzaman Said Nursi”… Jakarta’da Risale-i Nur ve Bediüzzaman namına bu neviden tertib edilen ilk toplantı olduğu için daha çok Hz. Üstad’ın hayatı, şahsiyeti, eserleri ve Risale-i Nur’un en mühim düstur ve esasları üzerinde duruldu. İhsan Kasım Es-Salihi, Hz. Üstad’ın kısa bir tarihçesini Arapçasından takdim etti, aynı anda Malayca’ya tercüme edildi. İhsan Kasım’ın ifadesine göre, “Her ne kadar sualler diğer toplantılara göre daha ilmi idiyse de, Hz. Üstad’ı tanımadıkları ve Risale-i Nurlar’ı okumadıkları için, daha çok Risale-i Nur ve Hz. Üstad’ı onlara tanıtmamız gerekiyordu, öyle oldu.”

Jakarta’da, Seminerden sonra, garib bir hadise yaşadık. Toplantıdan sonra, bir genç bize yaklaştı ve sordu:

– “Siz bu toplantıyı tertib edenlerden misiniz?”

– “Evet”

– “Siz, Bediüzzaman’ın bu eserleri buraya getirenlerden misiniz?”

– “Evet”

– “Peki, neden bu eserleri ve bu fikirleri bir asır sonra buraya getirmişsiniz?”

Bizi te’sir altında bırakan ve bizi teemmüle sevkeden bu son suali, bu genç arkadaş, Bediüzzaman ve Nurlar atmosferi içinde saatler süren semineri dinledikten sonra bu suali sormak ihtiyacını, belki ızdırabını ruhunda hissetmiş olacak ki, muhatabını aramış, nihayet bizi bulmuş ve sualini sormuştu.

Bu seminere iki rektör iştirak etti. Biri; bulunduğumuz üniversitenin rektörü, diğeri; Malezya’nın 13 eyaletinden biri olan Açe Eyaletinde bir üniversitenin rektörü. Tamamı Müslüman olan bu Açe Eyaleti halkı, bir hatıra sebebiyle Osmanlı’ya ayrı bir muhabbeti var. Hatıra da şu:

18. Asrın başında İngilizler Uzak Doğudaki bir çok adayı müstemleke olarak istila ettikleri zaman bu Açeliler, İngilizlere karşı kahramanca direnmişler. Ancak takatleri tükenmek üzere iken, Açe hükümdarı, o günün Emirü’l-Mü’minin sıfatına sahib, Osmanlı Sultanı’ndan yardım istemeyi niyet eder. Ve bir temsilci hey’et gönderir. Bu hey’et aylar süren bir seyahatten sonra, İstanbul’a varmağa muvaffak olur. Saraya çıkar, ancak Osmanlı Sultanı’nın seferde olduğunu öğrenirler. Böylece beklemeğe başlarlar. Uzun müddet beklerler, yemek vs. ihtiyaçlarını çok zor te’min ederler ama vazgeçmezler. En nihayet Sultan seferden avdet eder. Bu hey’et huzura çıkar. O ana kadar gözleri gibi muhafaza ettikleri Hükümdarlarının Halife’ye gönderdiği hediyeleri takdim ederler. Ve maruzatlarını bildirerek yardım taleb ederler. Bunun üzerine Osmanlı Sultanı, şöyle bir ferman çıkartır: “300 kişilik bir gemi hazırlanacak. Bu geminin içindeki 300 kişinin içinde, her sanattan birer ustabaşı ve her fenden birer muallim bulundurulacak. Yani, birer doktor, birer mühendis, birer marangoz, vs… Bu 300 kişilik hey’et vardıkları diyarın insanlarını her hususta yetiştirecek. Böylece, o diyarın insanları kendi kendilerini müdafaa edebilecek seviyeye gelinceye kadar bu hey’et orda kalacak. Ondan sonra geri dönecek.” Bu ferman aynen tatbik edilir. Bundan sebeb, Açe Eyaleti, o gün bu gündür, Osmanlı’ya karşı ayrı bir muhabbet ve minnetdarlığı var. İşte bu rektör, sadece Hz. Üstad’ı tanımak ve dinlemek üzere bu toplantıda hazır bulundu. Daha sonra kendisine Arapça Nurlar’dan takdim edildi.

Daha sonra biz, tekrar Malezya’ya döndük ve 17 Ağustos’ta Kuala Lumpur’dan Avustralya kıtasının güney ucundaki Melbourne (Melbörn) vilayetine 8 saat uçak seyahatinden sonra ulaştık. Havaalanında bizi canlı bir cemaat karşıladı. Bizden on binlerce mesafe uzaklıkta böyle bir cemaatin mevcudiyeti dahi, bu günde Hz. Üstad namına, büyük bir şeref-i manevi hissi vermeye yetiyor.

1974-80 yılları arasında Türkiye’den, hususan Adana, Samsun gibi oranın iklimi ile muvafakat eden vilayetlerden Avustralya kıtasına göçmen gitmiş. Tıpkı Almanya misali… İşte o gün bu gündür, Risale-i Nur orada, ferdlerin gayret ve himmetleriyle karınca kudretince maddi manevi tesirini göstermiş. Mevcudiyetini devam ettirmiş. Seneler sonra, 90’lı yıllarda rahmetli Ali Uçar Abi’nin de oraya gitmesi ve bilhassa orada yetişen genç nesillerle alakadar olmasıyla hizmetler yeni bir şekil almış. Dershaneler canlanmış, okuma programlarına Türkiye ve Almanya’ya talebeler getirtilmiş. Orada, hem Sydney, hem Melbourne’de okuma programları tertib edilmiş. Maalesef, Türkiye’den uzaklıkları ve münasebetlerin zaifliği sebebiyle, cereyan eden bir çok hadisede yalnız kalınmış ve cemaat, cüzi de olsa, pek çok yaralar almış. Fakat buna rağmen, asla Ağabey ve kardeşler yılmamış, şevklerini yitirmemiş, sadakatlerini devam ettirmiş, aşkla hizmetlerini idame etmişler. Şimdi bugün Broadmeadows (Brodmedows) denilen ve geniş vadi manasına gelen ve ekseriyeti Türklerin yaşadığı semtte kira ile bir dershanemiz var. Ayrıca ağabeyler, semt merkezinde, genişçe bir dükkan almışlar ve onu dershaneye kalbedecekler. Şu an inşaatı devam ediyor. Her akşam mesaiden sonra umum kardeşler hep beraber inşaata geliyor ve bir an evvel bitmesi için hummalı bir surette gayret ediyorlar. Dersanede Adapazarı’ndan giden Mevlüd kardeş kalıyor. 2 seneye yakındır orada bulunan Mevlüd Kardeş, dersaneyi tam bir Anadolu medresesi halinde, rayihasından şemailine kadar çok güzel tedvin etmiş. İnsan orada otururken adeta kendisini, Anadolu’da bir medresede gibi hissediyor.

Melbourne İlim-Kültür Vakfı isimli bir vakıfları var. Cuma akşamı, umumi ders oluyor. Bu dersler, bilhassa o diyarda, ecnebi memleketinde yetişen ve oranın mekteblerinde İngilizce eğitim gören genç nesiller için birer can simidi hükmünde. Ayrıca çarşamba akşamı İngilizce ders oluyor. Bu derse, gençler, türkçe bilmeyen veya az bilen, veya diğer milletlerden olan arkadaşlarını getiriyorlar. Biz bu derslerden birine iştirak ettik. Takriben 20-25 genç vardı. Aralarında 3-4 Arap, 3-4 te diğer milletlerden gençler vardı. Şimdilerde genç ağabey ve kardeşlerden, Selimler, Fahriler, İlkerler ve Keremler şevk ve neşenin zirvesinde hizmet etmek emelindedirler. Melbourne’deki hizmetlerin ve sempozyumun kısa bir hülasasını oralı kardeşlerin lisanından dinleyelim:

Aziz ve Muhterem Ağabeyler,

Binler selam eder, müstecab dualarınızı bekleriz.

Cenab-ı Hakk’a yüz binler şükür ediyoruz ki, Nurların coşup kaynadığı, dertlilere derman olduğu ve nice bayramlara sahne olduğu beldelere, ülkelere ve kıtalara artık Avustralya da dahil olmuş ve Rahmet-i İlahiye, beklenen bu asrın reçetesini, şifa-bahş edviyelerini “down-under” tabir edilen, yani; dünyanın ortasına nisbeten ‘aşağının altı’ sayılan toprakları hasta gönüllere sunmak için zemin kılmış, Kur’ani tecellilere mazhar eylemiştir..

Elhamdulillahi Haza min fadli Rabbi…

Melbourne Üniversitesi, Avustralyanın sayılı akademik merkezlerinden biri olarak kabul gören, ve dünyanın bir çok yerlerinden öğrencisi olan dünyaca ünlü bir üniversite. 19 Ağustos 2000 tarihinde aynı üniversiteye bağlı “The Melbourne Institute of Asian Languages and Societies”, “Melbourne Asya Dilleri ve Toplumları” adındaki Enstitünün İslami Bilimler bölümü, “Fikirleri ve Hayatı ile Bediüzzamanın Said Nursi” başlığı altında bir toplantı düzenledi. İslami Bilimler bölüm başkanı olan Prof. Abdullah Said, bizzat kendi gayretiyle böyle bir toplantıyı organize etme ihtiyacını duymuş ve buradaki alakalı abilerimizin yardımıyla dünyanın her tarafında ola gelen bu sempozyum ve toplantılar arasında Melbourne de bir ilk olmuştur. Türkiye’den Mustafa Sungur Ağabeyimiz’le beraber yedi kişilik bir kafile ile cumartesi günü, aralarında Melbourne’nin ileri gelen akademisyen ve iş adamlarının da bulunduğu büyük bir salonda bu toplantı başladı.

Açılış konuşmasını yapan İslami Bilimler Bölüm Başkanı Abdullah Said; konuşmasında şu sözlere yer verdi, “Tanıtım amacıyle hazırladığımız bu toplantıda Nursi’nin düşüncesini bu kısa zamanda özetleyeceğimizi söyleyemeyiz, fakat düşüncelerinin derinlemesine akademik analizini yapmak isteyenleri, başta Risale-i Nur Külliyatını dikkatle okumağa ve dünyanın birçok yerinde hazırlanan sempozyum, seminer ve benzeri toplantılarda sunulan tebliğlere havale ediyoruz.”

Prof. Said, toplantının ilk tebliğini sunarak Hz. Üstadın hayatını kısaca anlatarak özetle şu sözlere yer verdi: “Nursi doğup büyüdüğü ve yaşadığı zamanın şartlarını, ve Alem-i İslam’ın durumunu göz önünde bulundurarak… Kur’an hakikatlerinin müdafaacısı olmuş ve bu vazife vefatı ile hitame ermemiş, geriye bıraktığı Risale-i Nur eserleriyle bu vazifesini devam ettirmiştir. Bugün dahi, Risale-i Nuru okuyan her insan buna şahittir.” Bundan sonra ikinci tebliği, Nurların Arapça mütercimi İhsan Kasım Es-Salihi sundu. Evvela kendi hayatından bir misal ile nazaraları ince bir noktaya getirerek, “Bana, tercümeye ilk başladığım zamanlar çok soran oldu: Neden kaynağı Arapçaya dayanan bir Türkçe eseri Arapçaya tercüme etme ihtiyacını duydun? Bu güne kadar bizim bildiğimiz, İslami eserler, hep Arapça’dan diğer lisanlara çevrilir? Cevabım her zaman aynı oldu: Ben ilk defa Nur Talebeleriyle tanıştığım zaman, onların hareket ve yaşantılarında İslamiyeti dipdiri gördüm” diyordu. Konuşması İngilizceye tercüme edilerek zaman darlığından üçüncü tebliğe geçildi. Victoria Üniversitesi Fen ve Mühendislik Fakültesinde öğretim görevlisi Dr Alaeddin Zayiğ devam etti. “Nursi’nin dava şuuru ve eğitimci rolü olarak sergilediği misal” konusunu ele aldı.

Yarım saat mola verilerek katılanlar salonun dışarısındaki farklı dillerde sergilenen Nur Risaleleri’ni görme imkanı buldular. Aslında yalnızca sergi için düzenlenen bu kitapların, umulmadık bir ilgi ve alaka ile satın almak isteyenlerin çokluğundan dolayı satışa sunulması ve birçoğun satılması dikkat çekiciydi. Bu arada ikindi namazını kılmak isteyenler hemen salona yakın müsait bir yerde namazlarını kılıyor, bir kısmı da, Melbourne şehrinin bütün üniversitelerinde olduğu gibi, Melbourne Üniversitesi’nin gayet geniş ve ferah mescidinde kalabalık bir cemaat ile namazlar eda ediliyordu.

Toplantının ikinci yarısında Prof. Faris Kaya, kainat kitabını konu aldı, arkasından doktora öğrencisi Cezayirli M. Rıza Amır devam etti. Hem moladan sonra hem de toplantının bitiminde kalabalığın dağılmaması ve katılanların dikkatlerinin taze kalması da hoş bir manzaraydı. Son olarak Amerika Birleşik Devletleri’nden katılan Prof. İbrahim Abu Rabi’ sözü aldı ve tebliğinden sonra kısa bir soru-cevap bölümüne geçerek toplantı sona erdi.

Her akşam dersanede kalabalık derslerle, Ağabeylerden canlı hatıralarla, Lahika mektub ve dersleriyle, bu feyizli sohbetler devam etti. Binler selam eder, dualarınızı bekleriz.

Melbourne Nur Talebeleri Namına,

Kardeşleriniz

Selim, Mevlüd, Kerem

Daha sonra biz Avustralya’nın büyük vilayetlerinden biri olan Sydney şehrine geçtik. Orada da Adapazarın’dan hicret etmiş ve rahmetli Hacı Musa Ağabey’in aile cenazesinde Nurlar’ı tanımış Erzurumlu Ahmed hoca, Adanalı Esad kardeş ve diğer ağabey ve kardeşler fevkalade bir şevk ve neşe içerisinde gayret etmekte ve hizmet-i Nuriye’de bulunmaktalar. Nur İlim Kültür Vakfı adı altında bir vakıfları var. Haftada 3 akşam dersleri oluyor. Biri hanımlar olmak üzere üç dersaneleri var. İnşaallah önümüzdeki sene orda da üniversite canibinde bir toplantı tertib edilmesi arzu ediliyor. Cenab-ı Haktan hayırlı muvaffakıyetler için dua bekliyor ve binler selam ediyorlar. Sydney’e bizimle beraber gelen Ağrılı Mehmed Kaya kardeş de, inşaallah oralarda büyük faydalara medar olur kanaatindeyiz.

Hülasa: Melbourne ve Sydney’deki o samimi ve halis kardeşlerin o ciddi ve içten alakaları unutulmuyor. Cenab-ı Hakk, onları da tevfik-i İlahisine mazhar buyursun. Amin.

Dönerken, umre vazifesini eda etmek üzere Hicaz’a uğradık. Medine’de Cuma namazını kılarken Hutbe’de imam, yeni eğitim yılının başlaması sebebiyle, İslam’ın ilme verdiği ehemmiyeti anlattıktan sonra, Nisa taifesinin de üzerine ilmin farz olduğunu, ancak Kur’ani hükümler müvacehesinde, İslami esaslar çerçevesinde bu farizanın edası mümkün olabileceğini ciddi ve narin bir üslub ile beyan etti.

Bu arada Fas’ın başşehri Rabat’ta, Nisan ayındaki Vecde Üniversitesi Sempozyumu’ndan sonra güzel bir dersane-i Nuriye açıldı ve Sakarya’daki ehl-i hizmet kardeşlerden Hafız Ahmed ve beraberindeki diğer kardeşler orada kalmaya başladılar. Mısır’dan Abdülkerim kardeş de uzun bir müddet orada kaldı. Bu aydan itib-ren yıl sonuna kadar Alem-i İslam’da, başta Riyad ve muhtelif şehir ve devletlerde tertib edilecek milletler arası kitab fuarlarına iştirak edecek.

Aynı şekilde Amerika’nın Pennsylvania Eyaletinde, gayretli kardeşler, takriben bir seneden beri hazırlığı devam eden Amerika Nur Talebeleri Derneği isimli bir hizmet zemini teşkil etmişler. Hayırlı muvaffakıyetler için Ağabey ve Kardeşlerden dua bekliyorlar.

Aynı zamanda malumunuz olduğu üzere, Bosna’da Erdoğan kardeşin gayretiyle Dersane-i Nuriye hizmetine devam ediyor. Bu günlerde Bulgaristan’ın Filipe şehrinde de güzel bir dersane-i Nuriye tutulmak üzeredir. Abdülkadir Efendi’nin gayret ve delaletiyle, Nurlar’dan on kadar risaleleri Arnavutça’ya tercüme etmeleri ve fedakar ve gayyur Muhammed Şaylan ve arkadaşlarının gayretleriyle Lillahilhamd, Trakya bir medrese-i Nuriye hüviyetini kazanmaktadır. Bu ve buna benzer samimi hizmet ve gayretlerden, Hz. Üstadımız’ın bir asır önce gazetelerde intişar eden şu hitabları ki;

“Ey evliya-i umûr! Tevfik isterseniz, kavanin-i âdetullaha tevfik-i hareket ediniz. Yoksa tevfiksizlik ile cevab-ı red alacaksınız. Zira maruf umum enbiyanın memalik-i İslâmiye ve Osmaniyeden zuhuru, kader-i İlahînin bir işaret ve remzidir ki; bu memleket insanlarının makine-i tekemmülatının buharı diyanettir. Ve bu Asya ve Afrika tarlasının ve Rumeli bostanının çiçekleri, ziya-yı İslâmiyet ile neşv ü nema bulacaktır.”

gibi beyanları Anadolu gibi Rumeli bostanında da sümbül vermeğe başladığının işareti olmuştur.

Bu sene yaz aylarında, Rusya’nın hizmet-i Nuriye mahallerini ziyaret eden kardeşlerimizin bir mektubunu yakında kardeşlere takdim edeceğiz. Önümüzdeki günlerde İstanbul’da yapılacak olan Beynel-milel Beşinci Bediüzzaman Sempozyumunun, inşaallah büyük hayırlara medar olmasını temenni ve niyaz ediyoruz.

ELHAMDÜLİLLAHİ HAZA MİN FADLİ RABBİ

 

Ölümüm, Hayatımdan Çok Dine Hizmet Edecek!

Ben rahmet-i İlâhî’den ümit ederim ki, mevtim, hayatımdan ziyade dine hizmet edecek. Ey din ve âhiretini dünyaya satan bedbahtlar! Yaşamanızı isterseniz bana ilişmeyiniz. İlişseniz, intikamım muzaaf bir sûrette sizden alınacağını biliniz, titreyiniz! Ben rahmet-i İlâhî’den ümit ederim ki, mevtim, hayatımdan ziyade dine hizmet edecek ve ölümüm başınızda bomba gibi patlayıp başınızı dağıtacak! Cesaretiniz varsa ilişiniz! Yapacağınız varsa göreceğiniz de var. Ben bütün tehdidâtınıza karşı, bütün kuvvetimle bu âyeti okuyorum: “Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar onlara ‘Düşman size karşı büyük bir kuvvet topladı; onlardan korkun’ dedikleri zaman onların imanı ziyadeleşti ve ‘Allah bize yeter; O ne güzel vekildir’ dediler.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173) Mektûbat, s. 418

***

Felillâhilhamd, hizmet-i Kur’âniye ve imaniyede Cenâb-ı Hak rahmetiyle öyle kardeşleri bana vermiş ki, vefatımla, o hizmet, bir merkezde yapıldığına bedel, çok merkezlerde yapılacak. Benim dilim ölümle susturulsa, pek çok kuvvetli diller benim dilime bedel konuşacaklar, o hizmeti idame ederler. Hattâ diyebilirim: Nasıl ki bir tane tohum toprak altına girip ölmesiyle bir sümbül hayatını netice verir; bir taneye bedel yüz tane vazife başına geçer. Öyle de, mevtim, hayatımdan fazla o hizmete vasıta olur ümidini besliyorum.

Mektûbât, s. 412

***

Madem Risâle-i Nur’un vazife-i kudsiye-i imaniyesi benim ölümümle daha ziyade halisane inkişaf edecek ve hiçbir cihetle dünya işlerine ve benlik ve enaniyete vesilelikle itham edilmeyecek ve rekabeti tahrik eden hayat-ı şahsiyemi bulmadığı için daha mükemmel ve ihlâs ile o vazife devam edecek.

Hem ben dünyada kaldıkça gerçi bir derece yardımım olabilir; fakat adi şahsiyetimin ehemmiyetli rakipleri, münekkitleri, o şahsiyeti itham edebilir ve Risâle-i Nur’a ihlassızlıkla ilişebilir ve bir derece çekinir, çekindirir. Hem bir derece bekçilik yapan bir şahsiyetin yatmasıyla, o daire-i nuraniyedeki bütün ehl-i gayret müteyakkız davranır. Bir nöbettar yerine, binler bekçi çıkar.

Elbette ölüm gelse, “Baş üstüne geldin” demek gerektir. Hem, madem Nur şakirtlerinden çokları hem malını, hem istirahatini, hem dünya zevklerini, hem lüzum olsa hayatını Nurun hizmetinde feda ediyorlar. Sen, ey nefsim; neden fedakârlıkta en geri kalmak istersin?

Hem katiyen bil ki, çok biçarelerin hayat-ı bakiyelerini Nurlarla kurtarmak hizmetinde, fani ve zahmetli ihtiyarlık hayatını memnuniyetle bırakmaya lüzum olsa veya vakti gelse, razı olmak gayet lezzetli bir şereftir.

Emirdağ Lâhikası, s. 174

İlâhi ente maksudi ve rızaike matlubi

(Ya Rabbi maksadım sen, isteğim senin rızanı kazanmaktır)