Etiket arşivi: abdulkadir haktanır

İmansızlıkla Ateizm Tüm Dünyada Azaldı

Bugün Kur’an’dan ve hadisi şeriflerden hariç, o dedi bu dedi, onun kitabından, bunun kitabından almakla olmuyor. Yani nakillerin geçerliliğinin hükmü kalmadı. Bugün ispat konuşuyor. Eğer konuştuğunu ispat edebiliyorsan kazanırsın yok ispat edemezsen davanı kaybedersin. Düşünün Türkiye’mizde sadece üç ay tahsil gören Bediüzzaman Hazretlerini Allah bu millete göndermiş. İman hakikatlerini yazıp neşretmeye başlamış. Tek Partililerin fikrine ters geldiği için bu zatı hapsediyorlar. 28 sene hapiste tutuyorlar o mübarek Halkın imanını takviye etmek için hapishanede memurlara görünmeden 130 parça Risale-i Nur eserlerini hapishanede yazmış. Bu zatı öldürmek için 23 defa zehirlemişler. Fakat Allah öldürmemiş. Bir Profesörün ifadesi: Diyor; “Araştırdık Türkiye’de on milyon kişi bu kitapları okuyormuş. Bu eserler dünyanın 60 diline tercüme edildi. Bu eserler ateizmi yalınız Türkiye’de değil, inkârcılık putunu bütün dünyada kırıp paramparça etti. Allah’ımıza ne kadar şükretsek azdır. Şimdi bu eserleri devlet bastı satıyor…”

Bizim baldız Almanya’dan bize misafir geldi. O diyor “şimdi eskisi gibi inkârcılık Avrupa’da yok. Her ne kadar dinlerinin icaplarını çoğu yapmıyor, ama Allah’ı inkâr olsa da, onlar çok azınlıkta.” Dönelim bizimkilere; Yukarıda bahsettiğim gibi Risale-i Nur hakikatleri ortaya çıkınca fakülte bitirmişler şöyle dursun, Türkiye’mizde Risale-i Nur eserlerine pek çok Profesör talebe olmuştur. Eskiden Türkiye’de Üniversite mezununu namaz kılsın göremezdin. Namaz kılan köylüler çobanlar. Kısacası tahsil görmeyenler idi.

Bugün Allah’ı inkâr edenler düşünmeden yaşıyorlar. Ahiret hayatı olsa da çok uzak diyorlar, Kendilerini dünya zevklerine bağladıkları için ahiret hayatı “ya yoksa” deyip, dünya lezzetlerine devam ediyorlar. Müslümanlara Allah namaz, oruç, hac, zekât gibi bazı ibadetler de emrettiği için onlar o vazifeleri yapmaya alışmadıkları için, Allah’ın varlığına inansalar da, ibadetler onlara ağır geldiğinden ibadete yaklaşmıyorlar.

Halbuki kâinatta neye baksan onu yoktan var eden Allah’ı gösteriyor. Etten kemikten bütün yaratıkları spermden yaratmış. Kimin aklı alır ki, spermde göz kulak ve o canlıya lazım olan bütün duygular bulunsun. Fakat Allah kudretini göstermek için çok basit şeylerden mükemmel varlıklar yaratıyor. Bütün varlıklara iki göz iki kulak, nefes almak için bir burun yaratıyor. Ağaçları bitkileri çekirdekten tohumdan yaratıyor. Minicik incir tohumundan koskoca incir ağacı yaratıyor. Bütün ağaçların bitkilerin yapraklarında öyle semetrikiyet koymuş ki herkesi hayrette bırakıyor. Karpuzu kış meyvesi yaratmamış, çünkü suyla dolu 15- 20 kilo karpuza kışta ihtiyaç yok. İnsanların yazda suya ihtiyaçları var olduğundan karpuzu yaz meyvesi yaratmış. Kışta C vitaminine insanın vücudunun ihtiyacı olduğu için. Allah  kış meyvesi Limon, Portakal, Mandalinave Greyfurtu kış meyvesi yaratmış.  Her meyveye ayrı bir lezzet ve farklı bir koku koymuş. Gül çiçeğine öyle bir koku koymuş ki lezzetinden doyamıyorsun. Karanfil çiçeğine hakeza.

Peygamberimiz Aleyhissalatü vesselam buyuruyor: “Kim kendini tanırsa o Rabbini de tanır” Aynada kendini görmekle insan kendini tanıması başkadır. Aşağıda göreceğimiz gibi insanın harika bir mucize olduğunu öğrenmek bambaşkadır. Ön yargısız yaşayan, vücudunda ki incelikleri gören akıllı insan için, bu hakikatleri öğrenmekle, tabiatçılık fikrinden tevellüd eden bütün şüpheleri kendinden def eder. Ve ondan sonra Allah’ın emirlerine uyma kararını vererek, namazını asla terk etmemeye gayret eder.

İnsan vücudundan sadece biraz örnek alacağız;

60 trilyon civarında hücre 96 km. kan damarları,

Günde 100.000 kere atarak 9.000 kan pompalayan insanın kalbi, dakikada 5-6 litre kan pompalar

Dakikada 100.000 mesaj alıp gönderen bir beyin 75 km. uzunlukta sinirler

Her gün 11.000 litre hava alan ciğerler

Her 5 dakikada bir, tüm vücudun kanını temizleyen iki böbrek

7 metre ince bağırsak

2 metre kalın bağırsak

230 adet kemik

50.000 farklı kokuyu tanıyan bir burun

10.000 farklı lezzetleri tadabilen bir dil

Yüzlerce farklı frekansta ki sesleri duyan bir kulak

570 Megapixel kalitede görebilen iki göz

İnsanın beyni bir anda 48 çeşit iş yapabilen bir organ. İnsanın beynine Allah 160 milyar hücre koymuş ve vücutta olan diğer hücreler onlardan emir alıyorlar. Onlardan bazısı, vücuttaki hücrelerin on bin tanesine, bazısı da iki bin tanesine beyinden emir geliyor.  Bu şekilde vücuda maddi ve manevi emirleri Allah beyin vasıtasıyla vücuda emrediyor. 1 mm’de 200 hücre var bunu mm’lerin enindeki 200 hücre ile çarparsak mm²’de 40.000 hücre eder. 1 mm³ ‘de kaç tane var olduğunu anlamak için ise 200 ile çarparsak 8.000.000 hücre olduğunu görürüz.

Abdülkadir Haktanır

İnsanı tabiat mı Allah mı yarattı?

Teknik ilerlediği bir zamanda yaşıyoruz. Her dalda çok ilim adamı fikir beyan ediyor. İnsanın yaradılışı ile ilgili profesörün biri şöyle diyor: Baba olan beyefendi attığı sperm ile 225.000.000 hücre atar. Hanımda ise tek bir hücre var. Hanımın hücresi, kendine tam denk olanı bulması için 7-8 saat uğraştıktan sonra buluşmuş olurlar. Bu hücreler birleşince hemen hücreler çoğalmaya başlar. O kadar çoğalırlar ki: 80 ile 100 trilyona kadar çıkarlar. Sonra annenin haberi olmadan ceninin azaları oluşmaya başlar. Hiç annenin haberi olmadan annenin karnı içerisinde cenine gözler olur, kulaklar olur, burnu olur, kalbi olur, böbrekleri olur, çok hassas olan akciğeri olur, karaciğeri olur, elleri olur, ellerinde parmakları olur, her parmağına üçer adet menteşe takılmış olur, kolları ikişer tane olur, kollarını kullanabilmek için omuzlarında ve dirseklerinde menteşe olur, her insanın ki gibi ona iki bacak verilir, kalça ve bacakları yol kat edebilmek için uzun olur. Annenin karnında ki ceninin azaları olurken annenin haberi hiç yoktu değil mi?

Bulların kendi kendine olmalarının imkânı var mı? Çocuklar değil; yüzmesini bilmeyen büyükler de denize girmezler. Bu cenincik 9 ay su içinde ölmeden anne karnında yaşayabiliyor. Saydığım bunlar tabiatçıların dediği gibi kendi kendine olmaz! Bu işleri yalnız uzaktan kumandalı Allah yapar.

Bakın vücudumuzda bir saniyede vücudumuzda neler oluyor. Beyin dışarıdan ve vücudun içinden gelen 750 milyon uyarıyla ilgilenir. Retina, beyne saniyede 10 milyon “bit”bilgi gönderir. Her hücrenin bölünmesi sırasında 3 milyon harften oluşan 1 milyon sayfalık bir kütüphane olan DNA kopyalanır. Kalp 100 mililitre kan pompalar ve vücudumuzdaki kan 200 metre yol kat eder. Vücudumuzda saniyede 50 milyon hücre ölür ve 50 milyon hücre oluşur.

Kendini kendine malik zanneden insan! 1 saniye içerisinde vücudunda olup bitenden haberin var mı? Senin kudretin, ilmin, iraden bu işlere gücün yeter mi! Sen kendine malik değilken bu işlere malik olan Allah olduğunu niye inanmıyorsun da”tesadüfen” oldum diyorsun? Bu düşüncenle çok aldanıyorsun!…

Ortalama 10 cm büyüklüğünde olan bir böbrekte 1.200.000 süzgeç ve süzgeçleri birleştirenler var. Süzgeçleri birleştiren 34 km uzunluğunda kalın süzgeçler bulunmaktadır. Küçücük olmasına rağmen günde “4 araba benzin deposu” kadar, yani 200 litre kanı süzüyor. Kanda bulduğu 3000 farklı kimyasalı test ediyor ve faydalılarını bırakıp, zararlı olanları da süzerek idrar yoluyla vücuttan atıyor.. Tüm bu özellikleriyle insan böbreği, asla taklit edilmesi mümkün olmayan yaratılış harikası bir makinedir. Ağzımıza bir dil koymuş ki sayısız tatları fark ediyor.

Bir de yıpranmamaları için ağzımıza Allah tek parça kemikten bir diş koymamış, 32 tane diş koymuş. Allah temizliğe riayet etmediğimizi bilmiş, dişlerimizi temizlemediğimiz için dişlerden tek diş çürüyünce onu çıkarıp atıyoruz, komple çıkarıp atmıyoruz. Bu sebepten Allah ağzımıza 32 diş koymuş bir tanesi çürüdü mü onu çıkarıp atar ötekilerle yeriz bizleri hiç noksansız mükemmel bir varlık insan yaratmış. Yani bizleri böylesine muazzam yaratan Allah’ımıza çok şükretmeliyiz.

Ey insanlar! Biliniz ki, insanların ağzından çıkan dinsizlik alameti bazı dehşetli kelimeler var. Müslümanlar bilmeyerek o kelimeleri kullanıyorlar. Mühim olanların üç tanesini bildireceğim:

Birincisi: Bunu sebepler icat etti.
İkincisi: Kendi kendine oldu.
Üçüncüsü: Tabiatın isteği ile oluyor, tabiat icad ediyor.

Şimdi hakikate bakacağız: Madem ki Kâinatta varlıklar var. Bunlar inkâr edilmezler. Ve bütün varlıklar basit, cahilin yaptığı değil. Kâinatta bütün varlıklar sanatlı ve hikmetli eserlerdir. Yani Onların tamamını usta olan biri yapmış, vücuda getirmiş ve yapılanlar çok eskiden yapılmamışlar. Yeniden oluyorlar. Meydana geliyorlar. Madem bu eserler böyledirler. Ey imansız Tabiat perest! Bir hayvanı ele alalım bunun meydana gelmesi için ya diyeceksin ki sebepler toplanıp onu yaptılar veya diyeceksin o kendi kendine olmuştur veyahut diyeceksin tabiat onun olmasını istedi o da oldu. Yani tabiatın tesiriyle oldu veyahut bir Kadîr-i Zülcelal’in kudretiyle Allahın isteği ile oldu diyeceksin.

Her şeyin varlığı bu dört yoldan biriyle olur. Madem aklen bu dört yoldan başka yol yoktur, Yukarıda saydığım o üç yol ile olması imkansızdır. Atomlar toplanıp haydi bunu yapalım demezler. Kendi kendine de hiç bir şey olamaz. Akılsız, gözsüz, sağır tabiatta kâinatta görünen şeylerin hiç birini yapamaz.

Şimdi yukarıda ilk önce zikrettiğimiz o eşyanın o şekilde olmaları için bir misal ile bakalım. Farz edelim bir eczanede canlı şeyleri yapan kavanozlar da o maddeler var imiş. Ama bir kavanozdan 100 gram bir kavanozdan 45 gram bir kavanozdan 21 gram bir kavanozdan 17 gram başka bir kavanozdan 12 gram alınmak lazım imiş ki istediğimiz o canlı meydana gelsin. Ama o kavanozlardan hiç kimse almadan rüzgar esiyor her kavanozdan lazım olan miktarda düşüyormuş. Bunu akıl kabul eder mi? İşte insanın vücudunda mevcut elementlerden bir kaç tanesini aşağıda sergileyeceğim. İlim adamları diyorlar: İnsanın vücudunda Yalınız RNA moleküllerin yaptıklarını yazabilsek 1000 adet kitap 1000 er sahife meydana gelir. İşte altta sadece bir kaç tane elementti yazdım. Bunu da size bildireyim ki bu yazılar ilim adamların dedikleridir.

1. Oksijen (%65)
2. Karbon (%18)
3. Hidrojen (%10)
4. Azot (%3)
5. Kalsiyum (%1.5)
6. Fosfor (%1.0)
7. Potasyum (%o.35)
8. Sülfür (%0.25)
9. Sodyum (%0.15)
10. Magnezyum (%0.05)
11. Bakır, çinko, selenyum, molibden, flor, klor, iyot, manganez, kobalt, demir (%0.70)
12. Lityum, stronsiyum, alüminyum, silisyum, kurşun, vanadat, arsenik, brom (eser miktarda) Bir insan bütün bunları inceledikten sonra, ancak insanlıktan çıktıktan sonra tabiat yaptı veya kendi kendine oldu diyebilir!…

Abdülkadir Haktanır

Ayasofya

Resûl-ül Melâhim’den
muhteşem bir beşaret
Fethi asırlar önce
müjdeleyen işaret..

Eslâf-ı muazzez’in
bir pırlanta mirâsı
Yüce mâbet
Fatih’in ülkeme hatırâsı..

Ayasofya’da vekâr
ulviyyet ve ihtişam
İ’tina tâzim sunmuş
O’na ecdâd-ı izâm..

Bu kahraman milletin
şerefine bir medâr
Rabbi’min (CC) lûtfu ile
kalacaktır payidâr..

Cihâd-ı muazzâm’ın
bî-hemta bir nişânı
Yüzyıllara yayılmış
şerefi kutlu şân’ı..

Ecdâd kılınçlarının
antika yadigâr’ı
Bize kalan asârın
en gözde bergüzâr’ı..

Cevâhir sandukçası
çok hikmetli sırların
Ayasofya şâhidi
satvetli asırların

Fatih’in vasiyyetle
vakfettiği bir eser
Ruhâni hatırâtla
müzeyyendir serteser

Rabbimiz’e arz edip
o muhlis niyâzını
Fatih burada kıldı
ilk Cuma namâzını

Ayasofya yıllardır
bir harsın tasavvûru
Sinesinden nebeân
füyûzat ihsan nûru…

Ayasofya irfânı
sultanlar minhâcı’dır
Cihan sultanlarının
bâhusus baş tâc’ı dır

Ayasofya da başlar
cülûs törenlerine
Hürmet ve tâzimi var
devrin erenlerine..

Ayasofya bir sevdâ
fütûhatın alem’i
Doksan yıldır hasrettir
cümle İslam Âlem’i..

Beş asır ecdâdımın
kıyam durmuş safları
Bülbül sesli hâfızlar
okumuş mushâfları

Bir mâkus devir gelmiş
Ayasofya kapanmış
Yüce mâbete hasret
milletin bağrı yanmış..

Yıllardır Ayasofya
kanayan bir yaradır
Zihin haritamızda
can yakan hatırâdır

Hüzün ve gam kaplamış
Milletin sabâh’ını
Hazin bir sadâ sarmış
hasret dolu âh’ını..

Yâd el gibi yurdunda
yıllarca garip kaldın
Sana hasret ihvânın
gönlüne hüzün saldın..

Ayasofya yıllarca
ne büyük zulme mâruz
Nurâni mefâhile
ne şedit bir taarrûz

Müzeyyen kadîm asar
gadirle perişândı
On beş asırlık yapı
tehâcüme dayandı..

Ayasofya ülkemde
bir vuslat rüyâsıydı
Çilekeş mü’minlerin
umûdu hülyâsıydı..

Uzletle geçip gitti
nice bayram ramazan
Gizlendi göz yaşları
akıp giderken zaman

Gaddarca tahrif oldu
o eşsiz ser-levhâlar
Yankılandı kubbende
iniltiler sayhâlar..

Mukaddes emanetler
elindedir nâdân’ın
Nâ- ehiller’e geçmiş
rahneli han-u mân’ın

Ulu Mâbed biz gibi
sen de gizli ağladın
Kahretti gönülleri
hem tâlih-i nâ-şâd’ın..

İbadet ve taat’e
uzun hazin bir ara
Bir Yiğit gelir bir gün?
yaralarımı sara..

Milletim hep bekledi
mâbedine vuslatı
Elbette gerçekleşir
ahbâbın ihtilâtı..

Çekse de yıllar boyu
acılarla mihneti
Korudu yüce millet
vâkur bir metâneti..

Kalplerde şetaretle
*yaşarız inşirâhı *
*Açılır yüce mâbet *
*kutlu Cuma sabâhı.. *

Ulu Mâbed! yakındır
kavuşmak istiklâle
Yakındır dönüşümüz
eski satvetli hâle

Tekbir tehlil sesleri
kubbeden verir sadâ
O zahid gönüllerden
Arşa yükselir nidâ

Ezan sesiyle çınlar
o zarif minareler
Şifâ iltiyam bulur
sinemizde yâreler

Yine kandiller yanar
nurlu şerefelerde
Dua eder mü’minler
o kutlu seherlerde

Eriştik kutlu güne
*Ayasofya artık Hür *
*Tarihe Milletimin *
nakşettiği mühürdür

*Gün mübarek Cuma *
*gün aylardan da Zilkade *
*Feth-i Mübin’i gördük *
doldu o uzun vâde

Yeni bir Fâtih geldi
açıldı ana kapı
Mehâbetle ses verdi
o kadim Yüce Yapı..

Şaşırdı bütün cihan
hayretlerle fethine
Kâfi değil kelimât
Fâtih’lerin methine..

*Durmasın bu fetihler *
*devam edip sürmeli *
*Bir devr-i saadet’i *
bütün ümmet görmeli

*Şanlı Mescid-i Aksa *
*çok mahzun son bir asır *
*Şimdi fethe muntazır *
ecdâdın mirasıdır

Bu fetih bir işaret
Feth-i Beyt-ül Makdis’e
O Yüce Beyt’in fethi
en muazzam hadise

Belde-i Tayyibe’de
dindi o büyük hasret
Ayasofya fethiyle
filizlendi meserret

Yeni bir fethi görmek
oldu bize müyesser
İstimrâr dâim olsun
meftûh olsun bu ESER

*Ey Rabbimiz bizleri *
yolunda hâdî eyle
*Bu Mabed’de taâti *
lûtfet temâdi eyle…..

Paylaşan: Abdulkadir Haktanır

Çocuk terbiyesinde ana sebepler

Madem ki çocuk terbiyesi günümüzün en mühim meseledir. Yazı uzun imiş demeden dikkatli okuyun!

Değerli kardeşimiz,
DİN EĞİTİMİ hakkında belki de ilk söylenecek şey, bu manada değişik çevrelerce değişik anlayışlar kullanıldığıdır. Bazıları, din eğitimi denince sadece okullarda ya da Kur’ân kurslarında verilen din eğitimini anlıyor. Böyle anlayınca da, çocuğa din eğitimi on beş yaşından sonra verilsin gibi kendince önerilerde bulunuyorlar. Fakat ideal din eğitimi bu düşünceden çok daha geniş bir çerçeveye sahiptir.

İslâm’da din eğitimi, tek bir mercekten bakılırsa çocuk doğduktan itibaren, önce, eş seçimiyle başlar. Bu eğitimi eş seçimiyle başlatan din âlimleri, uygun bir eş seçilmediği takdirde çocuğun eğitimi daha zordur. Bu sebepten erkek evlenince kısmetine razı olacak ve hanımı kendi fikirlerine adapte etmeye gayret ederken, onunla her zaman yumuşak konuşmaya gayret edecek. Erkeğin bu davranışı onlara Allahın en büyük hediyesi olan evlatlarını din terbisini vermeden bırakıp, onları cehenneme odun parçası yapmaktan kurtarırlar.

Dinimize göre eğitim, ne sadece okul duvarları arasına ne sadece eve, ne de belli bir yaştan sonrasına hasredilen bir şeydir; daha çok “hayat boyu ve her yerde” bir niteliğe sahiptir. Bu ölçülerle bakıldığında, çocuk doğduğu andan itibaren ona verilen her şey eğitim kapsamına girer. Onun emzirilmesi, altının temizlenmesi, kucağa alınması, sevilmesi bile bu eğitimin bir parçasıdır. Neyin eğitim olup olmadığıyla ilgili bir soruya dinin vereceği cevap, “Çocuğun duygularını, düşüncelerini, bedenî gelişimini, Rabbine olan yakınlığını, ileride olgun bir iman sahibi olup olmamasını etkileyecek her şey eğitimin konusudur.” olacaktır. O bakımdan okulda öğretmenlerden önce evde anne baba, çocuk için en önemli “eğitici” olduklarının farkında olmalıdırlar.

Günümüz gelişim psikolojisi bilgileri de bu düşünceyle uyum halindedir. Uzmanlar, çocuğun 0-7 yaş arasındaki eğitiminin asla ihmal edilmemesi gerektiğini belirtmektedirler. Hele hele “el kadar çocuk ne anlar” anlayışı çok yanlış bir kelimedir. Çünkü o hiçbir şeyden anlamadığını sandığımız çocuk bir yaşına kadarki dönemde anne ve babanın konuşmalarıyla, kelimeleriyle hafızasını doldurur. Sonra da yaşını tamamlamaya yakın hafızasına aldığı kelimeleri kullanmaya yeltenir. Telaffuzu kolay kelimelerle de bunu başarır.

Yine bu dönemde çocuğun konuşmaya başlamasının yanısıra, emeklemesi, düşe kalka yürüme egzersizleri yapması da daima bir “öğrenme faaliyeti” içinde olduğunun delilidir. Öte yandan, çocuğun hayat boyu sürecek karakterinin kimi psikologlara göre ilk dört yaş, kimilerine göre ise ilk yedi yaşta şekillendiği hususu çok önemli bir tespittir. Hal böyle olunca, psikologlar tarafından “ahlâkî gelişmesi” şeklinde nitelenen inanç ve ahlâk kuralları çocuğa doğru biçimde verilmelidir. Çünkü bu kurallar iç kontrol gücü denilen vicdanın gelişmesini de beraberinde getirir. İç kontrol gücünün gelişimi demek, çocuğun kendi kendisini yönetme yeteneği demektir. Aile ve çevre faktörünün oluşturduğu dış kontrol gücü, iç kontrolün gelişmesine paralel olarak tesirini azaltır.

Çocuğun ilk yaşlarında konuşmayı kavramasından sonra dini duygu ve düşüncelerin sağlıklı bir zeminde yürümesi için öğretilecek ilk şey, Peygamber Efendimizin (asm) emirleri doğrultusunda “Lâ ilâhe illallah” lafzı ya da cümlesi olmalıdır. Allah’ın varlığını ve birliğini ifade eden bu gizemli ve ürpertili gerçekle hayata başlayan çocuk, o küçük yaşta büyük adımlara, yaratılış gayesine hazırlık için en ciddi başlangıç aşamasını geçmiş demektir. Aileler bu konuyu asla ihmal etmemelidirler.

Çocuğun hayata adım attığı, düşe kalka yürümesini öğrendiği ve yarım yamalak kelimeleri telaffuz edip ailenin neşe kaynağı haline geldiği bu süreçten itibaren “oyun” da asla ihmal edilmemesi gereken bir eylemdir. Bu süreçte sevgili Peygamberimiz (asm)’in “Çocuğu olan çocuklaşsın!..” (bk. Deylemî, 3/513) buyruğu ebeveyn tarafından ilke edinilmeli ve çocukları eğlendirmek, onlarla oyunlar oynamak için özel çaba sarf edilmelidir.

Çünkü oyun çocukların en sevdiği şey oynamak, eğlenmektir. Anne babanın ve diğer aile bireylerinin çocukla oyun oynaması, çocukla aile fertleri arasındaki ilişkiler için sağlam bir zemin oluştururken, aynı zamanda çocuğun zekâsını geliştirip, psikolojik açıdan gelişmesine de ciddi manada katkı yapacaktır. Sevgili önderimiz olan Peygamber Efendimizin (asm) çocukları oynamaya, eğlendirmeye teşvik etmesinin yanı sıra, kendisinin de çocuklarla bizzat oynadığı, torunlarını omuzlarına ve sırtına bindirdiği, böylelikle onları güldürüp eğlendirmesi oyun konusunun önemini bütünüyle ortaya koymaktadır.

Çocuğun algılamasının arttığı, karakterinin şekillenmeye yüz tuttuğu bu dönemde çocuk, anne babanın yanında namaz ibadetiyle, dua ibadetiyle tanışacak ve onları. Nazarı dikkata alacaktır. Taklit yönteminin umimiyetle, geçer olduğu bu dönemde anne ve baba çocuğa çok iyi bir örnek teşkil etmelidirler. Çocuğa dini eğitim vermekte anne babanın örnek olmaması durumunda başarı şansı oldukça zayıftır. Çünkü çocuğa örnek teşkil edemeyen aile fertlerinin çocuğa dini eğitim vermesi mümkün olmadığı gibi, verse de etkili olamaz.

Din eğitim ve öğretiminde en ideal yöntem, çocukla birlikte ibadet etmek, ona anlayabildiği bir dille ibadetin önemini kavratıp, ibadete teşvik etmektir. Çocuğa eğitim ve öğretim sırasında onun psikolojik durumu gözden ırak tutulmamalıdır. Korkutucu örnekler yerine, buluğ çağına kadar tamamı sevdirici, teşvik edici örnekler verilmelidir.

Bu dönemde hoşgörü ve müsamaha etken unsurlar olarak öne çıkarılırken, çocukla olan iletişim beden diliyle güçlendirilmeli ve sevgi muhtevalı sözcüklerin albenisi kuşanılmalıdır. Sevgi içerikli kelimeler, güzel sözler, takdir ve iltifat yüklü kelimeler, çocuğun inançla olan bağlarının kavileşmesini sağlarken, çocuğun aileyle olan bağlarını da olumlu olarak etkileyecektir.

Ayrıca, ibadet sonrasında çocuğun başını okşamak, sırtını sıvazlamak, onu takdir dolu kelimelerle yüreklendirmek, daha çok manevi içerikli ödüllendirmelerdir. Bu ödüllendirme biçimi çocuğa özgüven, huzur ve inanç aşısının da etkili olmasını sağlayacaktır.

Sevgide dengeli olmak, bu nokta da önemli bir faktördür. En sevdiklerimizi çocuğunda sevmesi için aynı zamanda lüzumlu da bir hareket tarzıdır. Disiplinli sevgi şeklindeki bir vasat sevgi, ideal bir sevgi biçimidir. Çocuğun ilk mürebbiyeleri olan anne ve babalar verdikleri eğitimde, sevgi, anlayış, merhamet, düzen, disiplin gibi davranış şekillerini öne çıkarmalıdırlar. Yine bu paralelde ebeveynler çocuğun yetiştirilmesi için seferber olurken, çocuklarının hayırlı bir evlat olası için yüce Yaratıcıya el açıp, yalvarıp yakarmayı da asla ihmal etmemelidirler. Tabii yakarışlarında “dünya hayatının süsü, meyvesi olan” çocuk nimetini kendilerine bahşettiği için şükran duygularını da mutlaka sunmalıdırlar.

Çocuğa temel eğitimin verildiği bu süreçte anne ve babalar birlikte hareket etmeli ve görevlerini ihmal etmedikleri gibi, asla birbirlerine de bırakmamalıdırlar. Taraflardan birinin bu sorumluluğu yüklenmekten kaçınması eğitimin yarı yarıya sekteye uğraması demektir. Deyim yerindeyse, çocuğun eğitimi bir tahterevalli oyunudur ve bu oyunda uçlarda anne baba otururken ortada çocuk durmaktadır. Bu oyun öylesine dengeli oynanmalıdır ki, taraflar birbirini ağdırmamalıdır.

Buraya kadarki izahlardan da anlaşılacağı üzere, çocuğun küçüklüğünden itibaren aile içinde kuvvetli bir iman dersi almalıdır. Bediüzzaman’ın dediği gibi, “Bir çocuk küçüklüğünde kuvvetli bir iman dersi almazsa, İslâmiyetin ve imanın erkânlarını ruhuna alması sonra çok zor olur, yabani düşer. Özellikle anne ve babasını dindar görmezse ve yalnız dünyevî fenlerle zihni terbiye olsa, daha ziyade yabani olur.”

Bu ifadelerden çıkarılacak önemli bir husus, gerçek dinî ibadetlerini yerine getirebilecek yaşa gelene kadar çocuğu yaptığı işlerden zevk alır halde tutmaktır. Maneviyat konusunda çocuk için başka her yerden daha çok, evde yaşadıkları önemlidir. Anne baba çocuklarına dinî bir şeyler anlatırken “yetişkin odaklı” değil, “çocuk odaklı” olmaya dikkat etmelidir. Başka bir ifadeyle çocuğa yetişkin gibi davranmalı, ama ondan yetişkin gibi davranması beklenmemelidir.

Bir diğer husus ise, anne baba ile okulda verilen eğitimin çocuk nezdinde “eğitimin bütünlüğünü bozucu” bir niteliğe dönüşmesine izin vermemektir. Yine Bediüzzaman’ın “Okulda öğretmenlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar.” diyen lise talebelerine “Öğretmenleriniz bahsetmiyorsa da, her bir fen kendi lisanıyla Allah’tan bahseder. Onları dinleyiniz.” şeklindeki öğüdü, bu çerçevede son derece manidardır. Laik eğitim anlayışında keskin çizgilerle birbirinden ayrılan dinî-dünyevî eğitim, din odaklı bakışta geçersizdir.

Dindar bir anne baba ya da öğretmen için, bir çocuğun namaz kılması da, gezegenler hakkında bilgi sahibi olması da, aynı dünya görüşünün izlerini taşımalıdır. Bu konuda kâinatın da, Kur’ân’ın da, Peygamber (asm)’in de aynı hakikati öğreten farklı öğreticiler oldukları sanırım konuyu açıklayıcı mahiyettedir. Söz gelimi, binlercesi içinden sadece bir örnek olarak,

“Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler.” (Yasin, 36/40)

Kur’ân âyetini, kâinatta cari olan gerçekler yalanlamaz. İkisi birbirine destek olurlar. Yine Kur’ân’ın övdüğü her bir hasleti Peygamber (asm) yaşantısında en kemal düzeyde tezahür ettirir. İdeal din eğitiminin nihaî hedefine gelince, çocuğun kendisini yaratan, büyüten, besleyen ve terbiye eden Rabbini bilmesidir. Ev, okul ve toplum hep beraber bu hedefe ulaşması için çocuğa yardımcı olmalıdır. Bu yardım sırasında, çocuğa öğretilmek istenen konunun onun gelişim çağına uygun olup olmadığını göz önüne alınmalıdır.

Özellikle çocuğun ahlâkî gelişim basamakları, bu çerçevede son derece önem arzetmektedir. Ahlâkî gelişimin birinci basamağı, bebeklik dönemidir. Bu dönemde çocuğun doğru ve yanlış hissi, sadece iyi ve kötüyle ilgili ne hissettiğidir. İkinci basamak, çocuğun yeni yürümeye başladığı dönemdir ve çocuk bu dönemde de, başkalarının anlattıklarından “doğru” ve “yanlış”ı öğrenir. Okul öncesi yıllara denk gelen üçüncü basamakta ise, çocuk aile değerlerini, sanki kendi değerleriymiş gibi, içselleştirmeye başlar; ve kendi davranışlarının sonuçlarını algılamaya, anlamaya başlar.

Dördüncü basamak, 7-10 yaş dönemini kapsar. Bu dönemin ayırıcı özelliği, çocuğun anne babasının, öğretmenlerinin ve diğer yetişkinlerin yanılmazlığını sorgulamaya başlamasıdır. Çocukta güçlü bir “yapılmalı” ve “yapılmamalı” duygusu hakimdir. Ön ergenlik ve ergenlik yıllarını kapsayan beşinci basamağa gelen çocuk ise yetişkinlerden ziyade, arkadaşlarına önem verir ve arkadaş sistemi içinde farklı değer sistemlerini deneyerek, bunların içinde kendisi için en uygun olanını bulmaya gayret eder. Özellikle bu dönemde çocukların dini ve ahlaki değerleri bilen insanlara yönlendirmek ve onlarla arkadaşlık kurmalarını tavsiye etmek gerekir.

Anne baba açısından bakıldığında, çocuğun terbiye olacağı gelişim dönemleri daha farklı bir düzleme oturur. Anne baba ve eğiticiler açısından kaba bir tasnifle ifade edilirse, 0-6 yaş dönemi “telkin,” 7-10 yaş dönemi “teşvik,” 10-14 yaş dönemi “ikaz,” 14 yaş üzeri üzeri ise “müsamaha dönemi” olarak isimlendirilebilir.
Buna göre çocuğa ilk önce dini açıdan önemli ve en temel telkinler yapılır. Çocuğun kulağına ezan ve kamet okunması, konuşmaya başladığında “La ilahe illallah” sözünün söyletilmesi, telkin faaliyetleri arasında sayılabilir. Teşvik döneminde ise çocuğun namaz kılmaya özendirilmesi, doğru davranışları yapmaya yönlendirilmesi, az yemek yemeye veya arkadaşlarıyla paylaşmaya ikna edilmesi, teşvik döneminde yapılabileceklere örnek olarak verilebilir.
İkaz dönemi ise, çocuğun ergenlikten önceki son virajdır. Burada çocuk, yavaş yavaş aile otoritesinden kurtulmaya başlar. Kendi başına hareket etmeye özenir. Fakat yine de, duygularının etkisinden kurtulup iradesini tam olarak hakim kılamadığı için anne babasının zorlayıcı ve ikaz edici birtakım terbiye uygulamalarına muhatap olur. Küçük yaşlarda çocuğa abartılı şefkat göstermek ne kadar makul ise, bu dönemde biraz daha disiplini öne çıkarmak aynı oranda makuldur.
Son olarak, müsamaha dönemine geldiğinde artık karşımızda gerek bedenen gerekse aklen yetişkin kabul edilecek yaşa gelmiş bir genç durmaktadır. Bu genç, Peygamberimiz (asm)’in bu yaştaki gençleri askere almasında da görüleceği üzere, yetişkin kabul edilmelidir. Artık baskı gence fayda etmez. Ona ancak dostane ve müsamaha yoluyla yakınlaşılabilir ve faydalı olunabilir.
Tüm bu açıklamalardan şöyle bir sonuç çıkarmak doğru olur: İslâm’da din eğitimi hem bilinçli olmayı hem de büyük çaba göstermeyi gerektirir. Bu yolda en büyük sorumluluk da, herkesten önce anne babaya düşer.

Paylaşan: Abdülkadir Haktanır
Kaynak: Hilmi Orhan – Zafer Dergisi

Sanatlı eser sanatkarını gösterir

Aklı başında olan herkes, aptalın ve akıllının yaptıkları işleri ve varlıkları görünce, hangisini aptal tabiat yapmıştır diyebiliyor? Kainatta gördüğümüz mükemmel eserlerden hangisi için “bu tabiatın yaptığıdır, tabiatçıların dedikleri doğrudur” diyebiliyoruz.

Tabiat yaptı demek, kendi kendine olmuştur demektir. Meyve gibi yiyeceklerimizi pişiren, bize ışık veren, soğuktan koruyup bizi ısıtan güneş oraya kendi kendine mi çakılmış. Geceleyin hem mum darlık hem de takvimcilik yapan ayı oraya kim çaktı o kendi kendine mi o hali aldı. Güneşi, ayı, galaksileri, yıldızları yaratıp göklere yerleştirenin ustasına inanmayıp, onlara kendi kendine olmuşturlar diyebilecek kadar aşağıya düşenler memleketimizde çoğaldı. Bir Astronom diyor ki denizlerde okyanuslarda olan su miktarının bin katı göklerde var. Allah Allah bu su hangi depolarda duruyor, yoksa bulutlarda mı duruyor. Depodada bulutlarda olsa o suyu onlara kim yüklüyor?

Bu insan rahatlanması için, tek çaresi var. İnsan rahat yaşaması için, bakıp görünce hüküm verecek ki bunlar hiç biri kendi kendine olamaz. Bütün bu varlıkları, ancak Allah C.C yaratmıştır diyecek ve rahatlamak için, görecek ki her şeyi hiçten yoktan yaradan Allaha ve Peygamberini inanıp, ve insanlar hayatlarında hangi işi yapıp hangisini yapmamaları için Peygamberimiz a.s.m. vasıtasıyla 600 sahifelik Kur’anı Kerim isminde bir kitap göndermiş ki yoktan yarattığı insanlar, dünyada da ahirette de rahat etmeleri için. Kur’anı Kerimdeki kanunlara bakıp, nasıl amel edip hangi işi yapmamaları lazım olduğuna göre yaşayanlara ne mutlu. Onların buradaki hayatları da cennet öteki hayatları da cennet olur.

Mademki insanın yeni elbiselerini gürünce, hiç şüphe etmeden o elbiseyi terzi diktiğine hiç şüphe etmeyeceksin. Ayakkabılarını görünce, başka yerden değil ayakkabıcıdan aldığına inanacaksın. Evini da inşaatçılardan başkası yapamaz diyeceksin. Evin sıvasını da herhalde sıvacı sıvamıştır. Evin kapılarını pencerelerini, ancak marangoz yapmıştır. Evin elektriğini elektrikçiden başkası yapmadığına inanırsın. İnsanın elindeki saati gördüğün zaman, saatin sahibini ararken herhalde bu saati marangoz yapmamıştır demeden, saatçiden aldığını bilirsin. Sokakta birinin elinde ekmek şeker sabun görsen, bunları demircide mi aldın demeden, bakkaldan aldığını bilirsin.

İş bu vaziyette iken, akıldan yoksun olan kimselerden başkası diyebilir mi: Bu insan kendi kendine olmuştur ki insanın inceliklerinden bahsetsen istisnasız insanın vücudunda var olan her aza ve cevarihlerinde, hücre ve moleküllerinde akıl almaz harika düzgünlük göreceksin. Allah bu insanın varlığını murad ettiği zaman onun varlığını dişi ve erkeği sebep kılmış.

Bunların sayılarını öğrenmeye göz atalım araştırmışlar Avrupada %50 erkek %50 kız doğuyormuş. Türkiye’de % 49,5 erkek % 50,5 hanım doğuyormuş. Erkek %20-30 hanım % 70-80 yok. Peki bunlar tesadüfen mi böyle oluyorlar. Hayır bunların dengesi Allahın elinde. Bu işler böyle iken akılsız tabiatçılar nasıl diyebiliyorlar her şeyi; aptal, kör, sağır tabiat yapmıştır! Tabiat yaptı, kendi kendine oldu demek.

Siz söyleyin bu işler kendi kendine olabilir mi? Vücudun her hareketi için her emir akıldan geliyor. Bu akıl kendi kendine mi oldu bunun bir ustası yok mu? Gafil insanlar Allahın insana emrettiği ufak tefek ibadetleri yapmamaları için, Allahı inkâr ediyorlar. Zavallılar düşünmüyorlar ki inkâr ile hem sonsuz bir mutluluk yeri olan cennet ellerinden gider, hem de sonsuz azabı; yani ebedi olarak cehennemde yanmayı hak ederler.

Muhterem kardeşlerim! Müslüman şuurlu insandır. Bu itibarla hayatını karartmamak için çok dikkatli olacak. Bir misal vereyim. Türkiye’de afetler durmuyor. Yeni bir tanesi İzmir zelzelesi oldu. 4-5 gün o kadar kalabalık fadakâr memur ve siviller enkaz altında kalanları kurtarmak için gece gün, var güçleri ile çalıştılar. Bunların bu fedakârlıkları bizi çok sevindirdi. 91 saat enkaz altından kurtarılan yavru için herkes sevindi. Şimdi, bu hale iman şuuru ile baktığımız zaman. Buluğ çağına girmeden önce ölenler nerede ölürse ölsün o ebedi mutluluğu yaşamak için cennete gider.

Şimdi bu yavru ölümden kurtuldu annesini babasını çok sevindirdi. Ama o anne baba bu kızı imanlı ve namazlı bir hanım yetiştirmez iseler ölen yavruyu cehenneme bir odun parçası olmasına sebep olurlar. O zaman, enkaz altında ölse idi daha iyi idi. Bunu kaç kişi bilir. Çok üzücüdür halkımız dini bilgilerden çok habersiz.

Şimdi öyle bir devirde yaşıyoruz ki halkımızın %60 tan fazlası materyalist olmuş. Namaz ve diğer ibadetlerden uzak yaşıyorlar. Önümüzde imansızları, müşrikleri cehennem ateşi beklerken, bu kardeşler, buna karşı lakayt kalıp, geçici dünya zevklerinin peşine koşarak kendilerini o zevklere veriyorlar. Kendilerine ben müslümanım deyip evlatlarına kuran okutmak yok namaz kılmalarını teşvik etmek yok. Hanım ve kızlarını namazsız, yarım çıplak, haram erkelerle beraber gezdiriyoruz. Bunlar, gelecekte nasıl azap olacaklarını niye görmüyorlar. Allahım uyandır bu kardeşleri!

Paylaşan: Abdülkadir Haktanır