Etiket arşivi: din

Müsbet ve Menfî Milliyetçilik

image

Beşer tarihinde görülen pek çok hadiselerin mühim bir kısmının temelinde ırkçılık taassubu ve tarafgirliği bulunduğundan bu menfi ırkçılığın sebeb olduğu çok zararlı mücadele ve zulümlerin önlenmesi için tedbirlerin alınması lâzımdır.
Nitekim, Bediüzzaman Hazretleri bu mühim mes’elenin de üzerinde durmuş, ikaz ve irşadlarda bulunmuştur. Bir nümune olarak eserlerinden mevzu ile alâkalı bazı kısımları aynen alıyoruz:
ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ
 ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﺍِﻧَّﺎ ﺧَﻠَﻘْﻨَﺎﻛُﻢْ ﻣِﻦْ ﺫَﻛَﺮٍ ﻭَﺍُﻧْﺜَﻰ ﻭَﺟَﻌَﻠْﻨَﺎﻛُﻢْ ﺷُﻌُﻮﺑًﺎ ﻭَﻗَﺒَٓﺎﺋِﻞَ ﻟِﺘَﻌَﺎﺭَﻓُﻮﺍ
Yani:
 ﻟِﺘَﻌَﺎﺭَﻓُﻮﺍ ﻣُﻨَﺎﺳَﺒَﺎﺕِ ﺍﻟْﺤَﻴَﺎﺓِ ﺍْﻻ‌ِﺟْﺘِﻤَﺎﻋِﻴَّﺔِ ﻓَﺘَﻌَﺎﻭَﻧُﻮﺍ ﻋَﻠَﻴْﻬَﺎ ﻻ‌َ ﻟِﺘَﻨَﺎﻛَﺮُﻭﺍ ﻓَﺘَﺨَﺎﺻَﻤُﻮﺍ
Yani: “Sizi taife taife, millet millet, kabîle kabîle yaratmışım; tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz. Yoksa sizi kabîle kabîle yaptım ki; yekdiğerinize karşı inkâr ile yabani bakasınız, husumet ve adavet edesiniz değildir!
Şu mebhas “Yedi Mes’ele”dir.

Birinci Mes’ele:

Şu âyet-i kerimenin ifade ettiği hakikat-ı âliye, hayat-ı içtimaiyeye ait olduğu için, hayat-ı içtimaiyeden çekilmek isteyen Yeni Said lisanıyla değil, belki İslâmın hayat-ı içtimaiyesiyle münasebetdar olan Eski Said lisanıyla, Kur’an-ı Azîmüşşan’a bir hizmet maksadıyla ve haksız hücumlara bir siper teşkil etmek fikriyle yazmağa mecbur oldum.

İkinci Mes’ele:

Şu âyet-i kerimenin işaret ettiği “tearüf ve teavün düsturu”nun beyanı için deriz ki: Nasılki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, tâ takımlara kadar tefrik edilir. Tâ ki; her neferin muhtelif ve müteaddid münasebatı ve o münasebata göre vazifeleri tanınsın, bilinsin.. tâ, o ordunun efradları, düstur-u teavün altında, hakikî bir vazife-i umumiye görsün ve hayat-ı içtimaiyeleri, a’danın hücumundan masun kalsın. Yoksa tefrik ve inkısam; bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir tabur bir tabura karşı muhasamet etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin değildir. Aynen öyle de: Heyet-i içtimaiye-i İslâmiye büyük bir ordudur, kabail ve tavaife inkısam edilmiş. Fakat binbir bir birler adedince cihet-i vahdetleri var. Hâlıkları bir, Rezzakları bir, Peygamberleri bir, kıbleleri bir, kitabları bir, vatanları bir, bir, bir, bir.. binler kadar bir, bir…
İşte bu kadar bir, birler; uhuvveti, muhabbeti ve vahdeti iktiza ediyorlar. Demek kabail ve tavaife inkısam, şu âyetin ilân ettiği gibi, tearüf içindir, teavün içindir.. tenakür için değil, tahasum için değildir!..

Üçüncü Mes’ele:

Fikr-i milliyet, şu asırda çok ileri gitmiş. Hususan dessas Avrupa zalimleri, bunu İslâmlar içinde menfî bir surette uyandırıyorlar; tâ ki, parçalayıp onları yutsunlar.
Hem fikr-i milliyette bir zevk-i nefsanî var; gafletkârane bir lezzet var; şeametli bir kuvvet var. Onun için şu zamanda hayat-ı içtimaiye ile meşgul olanlara, “Fikr-i milliyeti bırakınız!” denilmez. Fakat fikr-i milliyet iki kısımdır. Bir kısmı menfîdir, şeametlidir, zararlıdır; başkasını yutmakla beslenir, diğerlerine adavetle devam eder, müteyakkız davranır. Şu ise, muhasamet ve keşmekeşe sebebdir. Onun içindir ki, hadîs-i şerifte ferman etmiş:
ﺍْﻻ‌ِﺳْﻼ‌َﻣِﻴَّﺔُ ﺟَﺒَّﺖِ ﺍﻟْﻌَﺼَﺒِﻴَّﺔَ ﺍﻟْﺠَﺎﻫِﻠِﻴَّﺔَ
Ve Kur’an da ferman etmiş:
ﺍِﺫْ ﺟَﻌَﻞَ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ ﻓِﻰ ﻗُﻠُﻮﺑِﻬِﻢُ ﺍﻟْﺤَﻤِﻴَّﺔَ ﺣَﻤِﻴَّﺔَ ﺍﻟْﺠَﺎﻫِﻠِﻴَّﺔِ ﻓَﺎَﻧْﺰَﻝَ ﺍﻟﻠَّﻪُ ﺳَﻜِﻴﻨَﺘَﻪُ ﻋَﻠَﻰ ﺭَﺳُﻮﻟِﻪِ ﻭَﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻤُﺆْﻣِﻨِﻴﻦَ ﻭَﺍَﻟْﺰَﻣَﻬُﻢْ ﻛَﻠِﻤَﺔَ ﺍﻟﺘَّﻘْﻮَﻯ ﻭَﻛَﺎﻧُٓﻮﺍ ﺍَﺣَﻖَّ ﺑِﻬَﺎ ﻭَﺍَﻫْﻠَﻬَﺎ ﻭَﻛَﺎﻥَ ﺍﻟﻠَّﻪُ ﺑِﻜُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻋَﻠِﻴﻤًﺎ
İşte şu hadîs-i şerif ve şu âyet-i kerime; kat’î bir surette menfî bir milliyeti ve fikr-i unsuriyeti kabul etmiyorlar. Çünki müsbet ve mukaddes İslâmiyet milliyeti, ona ihtiyaç bırakmıyor.
Evet acaba hangi unsur var ki, üçyüz elli milyon vardır? [Şimdi bu rakam takriben bir milyara varmıştır.] Ve o İslâmiyet yerine o unsuriyet fikri, fikir sahibine o kadar kardeşleri, hem ebedî kardeşleri kazandırsın? Evet menfî milliyetin, tarihçe pek çok zararları görülmüş.
Ezcümle: Emevîler bir parça fikr-i milliyeti siyasetlerine karıştırdıkları için, hem âlem-i İslâmı küstürdüler, hem kendileri de çok felâketler çektiler. Hem Avrupa milletleri, şu asırda unsuriyet fikrini çok ileri sürdükleri için, Fransız ve Alman’ın çok şeametli ebedî adavetlerinden başka; Harb-i Umumî’deki hâdisat-ı müdhişe dahi, menfî milliyetin nev’-i beşere ne kadar zararlı olduğunu gösterdi. Hem bizde ibtida-i Hürriyet’te, -Babil kal’asının harabiyeti zamanında “tebelbül-ü akvam” tabir edilen “teşa’ub-u akvam” ve o teşa’ub sebebiyle dağılmaları gibi- menfî milliyet fikriyle, başta Rum ve Ermeni olarak pekçok “kulüpler” namında sebeb-i tefrika-i kulûb, muhtelif milletçiler cem’iyetleri teşekkül etti. Ve onlardan şimdiye kadar, ecnebilerin boğazına gidenlerin ve perişan olanların halleri, menfî milliyetin zararını gösterdi.
Şimdi ise, en ziyade birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebi tahakkümü altında ezilen anasır ve kabail-i İslâmiye içinde, fikr-i milliyetle birbirine yabani bakmak ve birbirini düşman telakki etmek, öyle bir felâkettir ki, tarif edilmez. Âdeta bir sineğin ısırmaması için, müdhiş yılanlara arka çevirip, sineğin ısırmasına karşı mukabele etmek gibi bir divanelikle; büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa’nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda, onlara ehemmiyet vermeyip belki manen onlara yardım edip, menfî unsuriyet fikriyle şark vilayetlerindeki vatandaşlara veya cenub tarafındaki dindaşlara adavet besleyip onlara karşı cephe almak, çok zararları ve mehaliki ile beraber; o cenub efradları içinde düşman olarak yoktur ki, onlara karşı cephe alınsın. Cenubdan gelen Kur’an nuru var, İslâmiyet ziyası gelmiş; o içimizde vardır ve her yerde bulunur.
İşte o dindaşlara adavet ise; dolayısıyla İslâmiyete, Kur’ana dokunur. İslâmiyet ve Kur’ana karşı adavet ise, bütün bu vatandaşların hayat-ı dünyeviye ve hayat-ı uhreviyesine bir nevi adavettir. Hamiyet namına hayat-ı içtimaiyeye hizmet edeyim diye, iki hayatın temel taşlarını harab etmek; hamiyet değil, hamakattır!

Dördüncü Mes’ele:

Müsbet milliyet, hayat-ı içtimaiyenin ihtiyac-ı dâhilîsinden ileri geliyor; teavüne, tesanüde sebebdir; menfaatli bir kuvvet temin eder; uhuvvet-i İslâmiyeyi daha ziyade teyid edecek bir vasıta olur.
Şu müsbet fikr-i milliyet İslâmiyet’e hâdim olmalı, kal’a olmalı, zırhı olmalı.. yerine geçmemeli. Çünki İslâmiyet’in verdiği uhuvvet içinde bin uhuvvet var; âlem-i bekada ve âlem-i berzahta o uhuvvet bâki kalıyor. Onun için uhuvvet-i milliye ne kadar da kavî olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onu onun yerine ikame etmek; aynı kal’anın taşlarını, kal’anın içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nev’inden ahmakane bir cinayettir.
İşte ey ehl-i Kur’an olan şu vatanın evlâdları! Altıyüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri bin senedir Kur’an-ı Hakîm’in bayraktarı olarak, bütün cihana karşı meydan okuyup, Kur’anı ilân etmişsiniz. Milliyetinizi, Kur’ana ve İslâmiyete kal’a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müdhiş tehacümatı def’ettiniz, tâ
ﻳَﺎْﺗِﻰ ﺍﻟﻠَّﻪُ ﺑِﻘَﻮْﻡٍ ﻳُﺤِﺒُّﻬُﻢْ ﻭَﻳُﺤِﺒُّﻮﻧَﻪُٓ ﺍَﺫِﻟَّﺔٍ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻤُﺆْﻣِﻨِﻴﻦَ ﺍَﻋِﺰَّﺓٍ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻜَﺎﻓِﺮِﻳﻦَ ﻳُﺠَﺎﻫِﺪُﻭﻥَ ﻓِﻰ ﺳَﺒِﻴﻞِ ﺍﻟﻠَّﻪِ
âyetine güzel bir mâsadak oldunuz. Şimdi Avrupa’nın ve firenk-meşreb münafıkların desiselerine uyup, şu âyetin evvelindeki hitaba mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız!
Cây-ı dikkat bir hal:
Türk milleti anasır-ı İslâmiye içinde en kesretli olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır. Sair unsurlar gibi, müslim ve gayr-ı müslim olarak iki kısma inkısam etmemiştir. Nerede Türk taifesi varsa, Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır (Macarlar gibi). Halbuki küçük unsurlarda dahi, hem müslim ve hem de gayr-ı müslim var.
Ey Türk kardeş! Bilhâssa sen dikkat et! Senin milliyetin İslâmiyetle imtizac etmiş. Ondan kabil-i tefrik değil. Tefrik etsen, mahvsın! Bütün senin mazideki mefahirin, İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefahir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde, sen şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefahiri kalbinden silme!

Beşinci Mes’ele:

Asya’da uyanan akvam, fikr-i milliyete sarılıp, aynen Avrupa’yı her cihetle taklid ederek, hattâ çok mukaddesatları o yolda feda ederek hareket ediyorlar. Halbuki her milletin kamet-i kıymeti başka bir elbise ister. Bir cins kumaş bile olsa; tarzı, ayrı ayrı olmak lâzım gelir. Bir kadına, bir jandarma elbisesi giydirilmez. Bir ihtiyar hocaya, tango bir kadın libası giydirilmediği gibi.. “Körükörüne taklid dahi, çok defa maskaralık olur.” Çünki:
Evvelâ: Avrupa bir dükkân, bir kışla ise; Asya bir mezraa, bir câmi hükmündedir. Bir dükkâncı dansa gider, bir çiftçi gidemez. Kışla vaziyeti ile mescid vaziyeti bir olmaz.
Hem ekser enbiyanın Asya’da zuhuru, ağleb-i hükemanın Avrupa’da gelmesi, kader-i ezelînin bir remzi, bir işaretidir ki; Asya akvamını intibaha getirecek, terakki ettirecek, idare ettirecek; din ve kalbdir. Felsefe ve hikmet ise, din ve kalbe yardım etmeli, yerine geçmemeli…

Altıncı Mes’ele:

Menfî milliyette ve unsuriyet fikrinde ifrat edenlere deriz ki:
Evvelâ: Şu dünya yüzü, hususan şu memleketimiz, eski zamandan beri çok muhaceretlere ve tebeddülâta maruz olmakla beraber; Merkez-i Hükûmet-i İslâmiye bu vatanda teşkil olduktan sonra, akvam-ı saireden pervane gibi çokları içine atılıp, tavattun etmişler. İşte bu halde Levh-i Mahfuz açılsa ancak hakikî unsurlar birbirinden tefrik edilebilir. Öyle ise, hakikî unsuriyet fikrine, hareketi ve hamiyeti bina etmek, manasız ve hem pek zararlıdır. Onun içindir ki: Menfî milliyetçilerin ve unsuriyetperverlerin reislerinden ve dine karşı pek lâkayd birisi, mecbur olmuş, demiş: “Dil, din bir ise; millet birdir.” Madem öyledir. Hakikî unsuriyete değil; belki dil, din, vatan münasebatına bakılacak. Eğer üçü bir ise, zâten kuvvetli bir millet; eğer biri noksan olursa, tekrar milliyet dairesine dâhildir.
 
Sâniyen: İslâmiyet’in mukaddes milliyeti, bu vatan evlâdının hayat-ı içtimaiyesine kazandırdığı yüzer faideden iki faideyi misal olarak beyan edeceğiz:
Birincisi: Şu devlet-i İslâmiye yirmi-otuz milyon iken, bütün Avrupa’nın büyük devletlerine karşı hayatını ve mevcudiyetini muhafaza ettiren, şu devletin ordusundaki nur-u Kur’andan gelen şu fikirdir: “Ben ölsem şehidim, öldürsem gaziyim.” Kemal-i şevk ile ve aşk ile ölümün yüzüne gülerek istikbal etmiş. Daima Avrupa’yı titretmiş. Acaba dünyada basit fikirli, safi kalbli olan neferatın ruhunda şöyle ulvî fedakârlığa sebebiyet verecek, hangi şey gösterilebilir? Hangi hamiyet onun yerine ikame edilebilir? Ve hayatını ve bütün dünyasını severek ona feda ettirebilir?
İkincisi: Avrupa’nın ejderhaları (büyük devletleri) her ne vakit şu devlet-i İslâmiyeye bir tokat vurmuşlarsa; üçyüz elli milyon İslâmı ağlatmış ve inletmiş. Ve o müstemlekât sahibleri, onları inletmemek ve sızlatmamak için elini çekmiş, elini kaldırırken indirmiş. Şu hiçbir cihette istisgar edilmeyecek manevî ve daimî bir kuvvetüzzahr yerine hangi kuvvet ikame edilebilir? Gösterilsin! Evet o azîm manevî kuvvetüzzahrı, menfî milliyet ile ve istiğnakârane hamiyet ile gücendirmemeli!

Yedinci Mes’ele:

Menfî milliyette fazla hamiyetperverlik gösterenlere deriz ki: Eğer şu milleti ciddî severseniz, onlara şefkat ederseniz öyle bir hamiyet taşıyınız ki, onların ekserîsine şefkat sayılsın. Yoksa ekserîsine merhametsizcesine bir tarzda, şefkate muhtaç olmayan bir kısm-ı kalilin muvakkat gafletkârane hayat-ı içtimaiyelerine hizmet ise, hamiyet değildir. Çünki menfî unsuriyet fikriyle yapılacak hamiyetkârlığın, milletin sekizden ikisine muvakkat faidesi dokunabilir. Lâyık olmadıkları o hamiyetin şefkatine mazhar olurlar. O sekizden altısı, ya ihtiyardır, ya hastadır, ya musibetzededir, ya çocuktur, ya çok zaîftir, ya pek ciddî olarak âhireti düşünür müttakidirler ki; bunlar hayat-ı dünyeviyeden ziyade müteveccih oldukları hayat-ı berzahiyeye ve uhreviyeye karşı bir nur, bir teselli, bir şefkat isterler ve hamiyetkâr mübarek ellere muhtaçtırlar. Bunların ışıklarını söndürmeye ve tesellilerini kırmağa hangi hamiyet müsaade eder? Heyhat! Nerede millete şefkat, nerede millet yolunda fedakârlık?
Rahmet-i İlahiyeden ümid kesilmez. Çünki Cenab-ı Hak bin seneden beri Kur’anın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar tayin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini, muvakkat ârızalarla inşâallah perişan etmez. Yine o nuru ışıklandırır ve vazifesini idame ettirir… [1] (Mektubat – Yirmialtıncı Mektub –  3. Mebhas)
[1:] Bediüzzaman Hazretleri elyazma eserinde kendi el yazısıyla Türk ordusu hakkında burada şu ilaveyi yapmıştır:
Kılıncını ayağına vurmaz, düşmanına vurdurur: Kur’ana hizmetkâr eder: Ağlayan âlem-i İslâmı güldürür.

.. Menfî milliyetçilik hissi yerine bütün cinn ve inse mürsel, Nebiyy-i Efham (Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretlerinin mesleğini;

ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﺍﻟْﻤُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ ﺍِﺧْﻮَﺓٌ
ve
ﻭَﺍﻋْﺘَﺼِﻤُﻮﺍ ﺑِﺤَﺒْﻞِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺟَﻤِﻴﻌًﺎ ﻭَﻻ َ ﺗَﻔَﺮَّﻗُﻮﺍ
gibi âyât-ı mübarekeyi derhatır ettirmek.. (Barla Lâhikası)
.. İslâmiyet milleti her şeye kâfidir. Din, dil bir ise, millet de birdir. Din bir ise, yine millet birdir. (Emirdağ Lâhikası -2)
.. İslâmiyet milliyeti ile dörtyüz milyon hakikî kardeşin her gün
ﺍَﻟﻠَّﻬُﻢَّ ﺍﻏْﻔِﺮْ ﻟِﻠْﻤُﺆْﻣِﻨِﻴﻦَ ﻭَ ﺍﻟْﻤُﺆْﻣِﻨَﺎﺕِ

dua-yı umumîsiyle manevî yardım görmek yerine, ırkçılık dörtyüz milyon mübarek kardeşleri, dörtyüz serseriye ve lâübalilere yalnız dünyevî ve pek cüz’î bir menfaati için terk ettiriyor. Bu tehlike hem bu vatana, hem hükûmete, hem de dindar Demokratlara ve Türkler’e büyük bir tehlikedir ve öyle yapanlar da hakikî Türk değillerdir. Necib Türkler böyle hatadan çekinirler. (Emirdağ Lâhikası -2)

Şehit Dedenin Torunları Dedelerinin Yolunu Bırakmamalı

İnsanın aklına her zaman bu soru geliyor: Nasıl oldu de şehit dedelerin torunları dedelerin yolunu bıraktı de bu hale düştü? Halbuki,  ecdadımızın geçmişte yaşadığı hayata bakıyoruz, birde o dedelerin torunları olan günümüz insanına bakıyoruz, aramızda bu kadar çok fark görünce kendimize soruyoruz? Vatan için, din için, namus için Çanakkale’de biz 250.000 şehit vermedik mi? Acaba bu halde olmamız için mi onlar orada can verdiler? Erzurum’da beşikteki Nâzım’ı Allah’a bırakıp düşmanla savaşmaya koşan ve düşmanlar tarafından yere düşürülen Şehadet amblemli bayrağı tabyalara çıkarıp asan Nene Hatun ve onun gibi cephelere mermi taşıyan imanlı Nice Aişe, Hatice Nineler bizden bunu mu beklediler?

Sütçü İmamlar göğüs göğüse düşmanla bunun için mi savaştılar?  O ecdad değil mi idi ki dünyanın yarısına, yani: 20.000.000 kilometre kareye hak din olan İslamiyeti yayan? hatta bir tarihçiye göre bir ara 25.000.000. kilometre kareye hakim olmuş dedeler, insanların içindeki buzları eritip insanlığın fıtri ihtiyacı olan bu hak dinin yayılması için onlarda da yer bulması için ve kabul görmesi için o dedeler her türlü fedakârlıkta bulunmamış mıydı? Bu hal karşısında, hakikaten insan ister istemez kendi kendine sormak ihtiyacı hissediyor: Acaba bu torunlar neden kendi hak dinine karşı bu kadar yabancı kaldılar. Allah imanı bütün bu Müslümanlara ihtilafları gidermek için, Risale-i Nur reçetelerine uyma şuuru ihsan buyursun.

Evet! “İnsan bilmediği ve tanımadığı şeyin düşmanıdır” kaidesince,  milletimize dinini ve mâneviyatını tanıtamadığımız için milletimiz kendi hayati meselelerine yabancı kalabiliyor, müspet ilmi tahsil edenler imanın tadını alamadıkları için; insanın vücudu yavaş yavaş zehir’e bile alıştığı gibi. Maalesef  bu insan da imansız kimselerle beraber yaşadığı için müspet ile menfi hayatın farkını görememeye alıştı. Çünkü İnternette okuduğuma göre 24 sene Türkiye’de din dersi almak hak din olan İslamiyet’i öğrenmek yasakmış. 18 sene minarelerde Ezani Muhammedi yerine şarkı söylenmiş. Yunancada Tanğrı putun adı iken bizimkiler biraz değiştirerek tanğrı yı tanrı yapıp minarelerde Allah  yerine putu anmışlar  Selamun aleyküm yerine Esen esen, herkes günün aydın olduğunu gördüğü halde, Günaydın, Hayırlı geceler yerine Tünaydın  kelimelerini tün demek halk bilmiyor onla beraber  bize yutturmuşlar.

Biz Sırbistan da bazen yemin ederken (eğer bunu yaparsam anlıma haç koyayım) derdik. Türkiye mizde o haç yerine Müslümanların başlarına (Fötr) taktırmışlar. Hıristiyanlar da, benim kafam Müslümanların ki gibi secdeye gitmez alameti olarak başlarına Kasket takarken, bizim kiler Müslümanları onlara benzetmek için başlarına (Kasket) taktırmışlar. Peygamberimiz a.s.m Hadisi şerifi ile mealen: “Kim başka dinden olan birine benzerse, o onlardandır” Bu hadisi şerifin manasından kitap yazdığı için İskilipli Atıf efendi idam edildi. Aynı Hadisin manasını Arnavutluğun İşkodra kentinden İbrahim Kaduku ve Bosnada Seyfullah Efendi de yazmıştılar.

Mevlana kapıda yaşıyordu şimdi Rahmetli oldu, eniştemizin anlattığı bir hadise meselemizi tasdik ediyor: “Mahmut Paşada bir Müslüman’ın dükkanı bir Yahudi ile bitişik imiş. Bizim Müslüman dinin vecibelerinden olan Haccını yapar, haccından geldiği zaman kış olduğu için ayağına mest giymiş ve başına fötr takmış. Yahudi onu öyle görünce (Haci haci ne bu senin halin? Ayağın hacı, başın Yahudi ya onu çek ya bunu, İkisi bir insanda birleşemez.)”

Okullarda  Öğrencilere Allah yarattı yerine, tabiat yaptı, doğa olayları, yani kendi kendine oldu. Bu gibi safsatalar öğretildi. Harf inkılabı ile bir gecede tüm millet kara cahil oldu. Çünkü Türk kelimesini Arap harfleri ile yazmak yasaklandığı için babaların çoğu kara cahil kaldı. Vehbi Vakkasoğlu’nun kitabında: ( Kıblesi biraz sola olan caminin mihrabında (Arap harfleri ile Osmanlıca) biraz sağa dünün yazısı için imam efendiyi hapsetmişler) Halbuki Japonya’da Latin alfabesini kabul etti ama okunması çok zor olan kendi alfabesini asla terk etmedi.

Bunlarla beraber şehit torunları olan milletimizi dünyaya bağlayan bir sürü haram lezzetlerin kapıları sonuna kadar açık olduğu için milletimizi, bilhassa gençler  manevi hayattan uzaklaştırıldı. Şimdi gençlerimiz  o lezzetleri peşin para gibi görüp onları   bırakıp onlardan  ayrılamıyor. Bu zamanda layık devletlerde yaşayan Müslümanların çoğunu dünyanın cazibedarlığı insanı kendine bağlamak için var gücünü oranın idarecileri kullanıyor. bozmak yapmaktan kolay olduğuna göre, ve İnsan yaradılış itibariyle meyilli bir varlık olduğu için, karşısına çıkan haram zevkler onu ne tarafa fazla çeker ise oda ona hemen adapte oluyor.

Bugünkü kargaşanın temelinde bu yatıyor. Zaten ecnebiler alemi islam içerisinde düşmanlık besledikleri Müslüman ülkelerden birinci sırada biziz. Bu sebepte yapıp ne yapıp, başı secdeye varan biz Müslümanlar: Kardeşlik prensiplerini iyi öğrenmek için Risale-i Nur eserlerinden UHUVVET Risalesini okuyup anlamaya çalışalım ondan sonra uygulana sırası gelir. Dini bütün Müslümanlar, Başımıza getirdiğimiz idareciler, hem dindar hem kabiliyetli olmaları sebebi ile, bütün Müslümanların duyguları güler vaziyete gelmişken. Şeytani ins ve cinniler boş duramıyorlar. Muhakkak aramıza bir ihtilaf sokma peşindeler  Takva ile mahareti kendilerinde birleştiren idarecilerimize ve onlara karşı gelmek isteyen Müslümanlara gece gün dua etmeliyiz.

 Abdülkadir HAKTANIR

www.NurNet.org

Hayatın Dini

Zaman zaman çevremizden şöyle tepkilerle karşılaşıyoruz.

– Biz de Müslüman’ız ama siz dini çok fazla hayatın içine sokuyorsunuz…

– Biz de Müslüman’ız ama adamın bütün gündemi din…

– Biz de Müslüman’ız ama o her şeyi dine bağlıyor…

Bu ithamların(!) üzerinde biraz düşünmek, biraz fikir jimnastiği yapmak, biraz ölçüp biçmek gerektiğini, düşünüyorum.

Bir insanın hayatında din ne kadar yer tutmalı?

Bunun cevabı zannediyorum ki herkes için aynı değil. Yani buna cevap verebilmek için önce sorudaki “bir insanın” bazı özellikleri bilinmelidir.

Örneğin, o insan her hangi bir inanışa sahip değilse elbette ki hayatında dine ait hiç bir emare bulunmayacaktır. Dolayısı ile bizim konumuzun dışındadır.

Peki, bu kategoriye dâhil değilse?

O zaman bir dine mensuptur ve/veya bir dini inanışı vardır.

Eğer kişi hasbelkader bir dine mensup olmuşsa (ki genellikle bunun kararı doğuştan başkaları tarafından verilir), iki durum söz konusudur; ya o mensubiyeti sadece üzerinde bir etiket gibi taşır ya da mensup olduğu dinin (bunu kendisi seçmiş de olabilir) öğretilerine inanır.

Birinci gruptakileri, hangi takımı tuttuğu sorulduğunda bir takım (ama hep aynı takım) adı söyleyen ama o takım hakkında renklerinden başka bir bilgiye sahip olmayan kişilere benzetebiliriz. Bunlar ne maçları ne de transferleri takip eder, takım maç kazanınca sevinmez, kaybedince üzülmez, haberi bile olmaz.

İkinci gruptakiler ise bir inancı benimser ve kabul eder. İşte bizim kendimizi koyduğumuz kategori dahi budur. Bu gruba dâhil olanlar için soru, dini hayata ne kadar sokmak değildir, zira inandığı din, hayatında ne kadar yer alması gerektiğini kendisi belirler.

Her dinin kendine özgü kuralları ve ritüelleri vardır. Biz İslâm dinine mensup olduğumuz ve İslâm’la gelene inandığımızdan ötürü konuyu İslâm zemininde incelemeye devam edeceğiz. Çok iyi bilmediğimiz sulara yelken açıp, mensubu olmadığımız dinler ile ilgili örnekleme yapmıyoruz.

Artık sorumuz şu:

İslâm hayatımızın ne kadarına müdahale ediyor.

Burada “müdahale” kelimesi rahatsız edici geldi, hemen içinizden bir ses, “hayat benim hayatım müdahale ettirmem, o kim oluyor ki hayatıma müdahale edecekmiş vb.” dedi, değil mi?

İşte o sese İslâm dini nefs diyor. Kendisi genellikle Şeytan FM’e ayarlı bir radyo alıcısı gibi, gelen mesajları dinleyip kalbe dayatmaya çalışmaktadır. Diğer bir deyişle sıkı bir disiplinden geçirilip frekansı değiştirilmemişse her daim kötülüğe sevk etmektedir. Burada şunu da not olarak ekleyelim; genelde kendimizde hissettiğimiz “kalbim temiz” duygusu, nefsin yukarıda bahsi geçen disipline etme sürecinden geçtiğini değil, tam kapasite ile görev başında olduğuna işarettir.

Velhasıl, bu müdahale kelimesine pek takılmamak lazımdır. Çünkü eğer bir dinin getirdiklerine inanıyorsanız, onu hayatınıza sokmayı da kabul etmişsiniz demektir. Burada mevzubahis olan, İslâm’ın hayatınızın ne kadarına müdahale ettiğidir.

Bu sorunun cevabı belki pek çok kişiyi şaşırtacaktır ama kesindir:

Tamamına.

İslâm, insanın hayatta karşılaşacağı hangi durumda nasıl davranması gerektiğini belirlemiştir. Bunların bir kısmı Kur’an tarafından belirlenmiştir. Kur’an tarafından açıkça ifade edilmiş bir emri inkâr etmek, kişinin İslâm’la olan bağını kesebilecek kadar tehlikelidir. Burada şunu da belirtmekte yarar var ki; inkâr etmekle yerine getirmemek arasında küçük bir fark vardır. Yerine getirmemek kişiyi doğrudan dinden çıkartmamakla beraber; “bir sorumluluğu yerine getirmeme” psikolojisinin, sonunda o sorumluluğu reddetme yani inkâra götürdüğü sık görülmektedir.

Kur’an’da bildirilen emirlere İslâm literatüründe Farz denir. Bunu biraz açacak olursak:

Kur’an-ı Kerim altı binden fazla ayete sahiptir. Bu ayetlerin bir kısmı Resulullah (S.A.V.) Mekke’de yaşarken yani İslâm’ın ilk 13 yılında inmiştir ve genellikle iman ile alakalıdır. Yani nasıl bir Allah’a inanmak gerektiği, Allah’a inanmanın ve inanamamanın neticeleri ile diğer inanılması gerekenler insanlara öğretilmektedir.

Diğer kısmı da Medine’de yaşadığı 10 yıl süresince inmiştir ve genellikle inanan insanın hayatını düzene koyacak emir ve yasakları içerir. Bu kısımda ibadet, evlilik, ticaret, miras gibi her türlü konuda ayetler vardır.

Kaba bir hesapla Kur’an-ı Kerim’in yarısının bu ikinci kısma ait olduğunu düşünsek yaklaşık üç bin ayet yapar. Bunların içinde insan hayatını düzenleyen kaç tane emir ve yasak olduğu tahmin edilebilir sanırım.

Fakat ne yazık ki geçen yıllar zarfında bu emirlerin pek çoğu farzlıktan çıkarılıp ahlâk kategorisinde değerlendirilmiş, böylece başka ahlâkî disiplinlerle harmanlanmasına kapı açılmıştır.

Bunun sonunda farzlar ne oldu peki?

Benim çocukluğumda kitapçılarda “54 Farz” kitapları vardı. Sonra bu “32 Farza” düştü. Şu anda ise insanlara “İslâm’ın 5 şartı” anlatılıp yaşatılmaya çalışılmakta.

Farzlar dışında Allah Resulü’nün (S.A.V.) uyguladığı ve uygulanmasını istedikleri vardır ki bunlara sünnet denir. Bunların kaynağını da kendisi, “Bana Kur’an ve bir o kadar daha indirildi” sözleriyle bize bildirmiştir. Bunları yapmamak veya inkâr etmek kişinin İslâm ile bağlantısını kesmemekle birlikte, Resulullah’ın (S.A.V.) ahirette bizim kendisine tabi olanlardan yani ümmetinden olduğumuza şahitlik etmesi büyük ölçüde bunlara bağlı olacaktır.

Bunlar ibadetlerin nasıl yapılacağından, aile münasebetleri, tırnak kesme, tuvalete girip çıkma, yemek yeme, giysileri giyip çıkarmaya yani en ince ayrıntısına kadar hayatı düzenlemektedir.

Özet olarak:

İslâm dini, en ince ayrıntısına kadar hayatı tanzim etmektedir;

İslâm’a inanan bir kişiye “Dini çok fazla hayatın içine sokuyorsun.” demek, aslında “Ben dini elimden geldiğince hayatımdan çıkarıyorum.” demektir.

Muhiddin YENİGÜN

www.yenigun.name.tr

Bütün Türkiye ’’Amin’’ Diyelim

Vicdan; insanı hayvandan ayıran en önemli özelliklerinden bir tanesidir. İnsandaki saf bir güçtür, iyiyi seçme ve bulma kabiliyetidir. Bir olayın, bir iddianın doğruluğuna insandaki akıl, kalp ve vicdan birlikte karar verir. Akıl bazen boş verse, ilgilenmese de insanın içindeki vicdan denilen his, susturulamaz.

İnsanların hareketlerinin suç olup olmadığına yaşadığı ülkenin kanunları karar verir. İnanç sistemlerine göre suç olan bir olay yaşandığı ülkenin kanunlarına göre suç olmayabilir. Örneğin zina gibi, İslâmda ağır cezası olan bu eylem beşeri kanunlara göre suç olmayabiliyor.

İçinde yaşadığımız Ülkemizin kanunlarına göre izin alınmadan yapılan telefon dinlemeleri, görüntü kayıtları yasal olarak delil sayılmadığı gibi suç da sayılır. Ama herkesin vicdanında hem de kamu vicdanın da menfaat, rüşvet ve ahlaksızlık kabul edilen bir olay yasal bir dinleme ve kayıt olmadan ortaya çıkmışsa kamu vicdanında o kişi mahkûm olur. Siz onun adına avukat olarak savunma yapar ve mevcut kanunlar karşısında ceza almasını engelleyebilirsiniz. Ama İlahi kanunlar da kayıt yaparken mevcut hükümetlerin yasalarından izin almıyorlar. Ve bütün bu kayıtlar mahşerde aleyhimize delil olacaklar. İşte insanlardaki vicdan da kayıtların yasallığına değil, içeriğinin yanlışlığına bakar ve hükmünü ona göre verir.

Çok yakın tarihte Ülkemizde böyle bir kaset yüzünden Ana muhalefet partisinin liderinin değiştiğini herkes biliyor. Askeri vesayet döneminde darbe girişimi için yapılmış yasal olmayan konuşmalar da yayınlanmıştı. Şimdi de bir cemaat liderinin Türkiye’den biriyle konuşmaları internet sitelerine düştü, metinler halinde gazetelerde yayınlandı.’’Vicdan, kalp penceresinden bakar. Akıl, gözünü kapasa da vicdanın gözü daima açıktır’’ sözü gereği, seküler hukuk dışında gönül penceresinden bakar kendi vicdanımızla karar veririz

Bizler halk olarak bir din âliminden dini sahalarda açıklamalar, asrın getirdiği tereddütlere akıl ve kalbi ikna edici izahlar ve imanları kökleştirici sözler duyarak bilgilendik. Kendilerine hürmet besledik. Şimdilerde internette Hoca efendinin ağzından düşen sözler bizleri, onun hizmetlerini seven ve takdir edenler olarak hayretler içersinde bırakıyor. Dün onların ayaklarını kaydırmak isteyenler bu gün onların avukatlığını yapıyorlar. Kimin eli kimin cebinde belli değil.

Siyaset ve ekonomi sahasına uzaktan bu kadar müdahale, ihalelerin kimlere verileceğine kadar ilgilenme ve talimatlar vermeler, devlet içinde belli bir amaç uğruna yapılanmalar, Ülkenin kapitalistleriyle menfaat ilişkileri içinde dayanışma sergilemeler vicdanları rahatsız ediyor.

Yasal olmayan bu kayıtların içeriğini kulaklar duyduktan sonra duymamış gibi davranmasına hangi vicdan izin verebilir?

At izinin it izine karıştığı bugünlerden Türkiye’nin yara almadan, halkının yeni vesayetler altına girmeden huzura ve selamete çıkması, siyasetçinin siyaset yaptığı, din bilginlerinin siyasete bulaşmadan insanlara yalnızca dini irşadlar yaptığı bir ülke olma hayallerimizin kabulü için, ellerimizi Rabbimize açalım ve hep birlikte bütün Türkiye ’’Amin’’ diyelim, amin.

Dr.Selçuk Eskiçubuk

www.NurNet.org

Ailenin Huzuru İçin

Fitnelerden kurtulabilsek,

Âile dertlerden kurtulur.

 

İmanımız kuvvetli olsa,

İç âlemimiz rahat olur.

 

Hanımımızla kavga yoksa,

Hayatımız huzurlu olur.

 

Evlatlarımız dindar olsa,

Derdin büyüğü bitmiş olur,

 

Anne babadan dua alsak,

Hayırlar bizi bulmuş olur,

 

Tüm âilemiz namaz kılsa,

Kara günlerimiz ak olur.

 

Tek Yaratana muhtaç olsak,

Geçimimiz huzurlu olur.

 

Komşularla dargınlık bitse,

Eve girip çıkmak rahat olur.

 

Bir asra yakın milletimiz,

Dini hayattan uzak durur

 

Milleti dinsizleştirenler,

Müthiş azabı bekler durur

 

Başbakanımız dindar olsa,

Sahtekârlık çok az olur.

 

Âilemizde din yerleşse,

Bizde huzursuzluk, yok olur.

 

Risale-i nur  eve girse

Evdekiler nurlanmış olur,

 

Ondan sonra bütün aile,

Çevreye örnek olmuş olur.

 

Sevaba günaha inansak

İç alemimiz pürnur olur.

 

Pratikle dini nasihatlar,

Ağzımızdan da, çok konuşur.

 

Bugün bu gibi noksanlıklar,

Tamamlansa çok iyi olur,

 

Ondan sonra bizim hayatımız,

Her sahada gülistan olur.

 

Abdülkadir HAKTANIR

www.NurNet.org