Kalem tarafından yazılmış tüm yazılar

Hanımları Düşmandan Koruyun!

Alnı ak günlü pak seccadeden doğruldun,

Her tarafı parlatan Nurlar ile yoğruldun.

 

Gönlünü arşa açıp duaya el kaldırdın,

Ruhunu hakikatin gerçeğine daldırdın.

 

Al sancak oldu “örtün” namusuna şahittir,

Baban amcanla dayın belki birer şehittir.

 

Şerefli emaneti onlar bıraktılar sana,

Gitti o aziz ruhlar ebediyetten yana.

 

Mukaddes emanetin mekânı seccadendir.

Senin duana el açmaya koşuşan dedendir.

 

Ey Müslüman hanımı sen dinine sahip ol,

Karşında var iki yol, birisi sağ biri sol

 

Biri Nurdan bir cadde cennetlere yükselir

Diğerinin sonunda pişmanlıklar dizilir.

 

Nur ile aydınlanır hakka giden Nurlu yol,

Nar ile zindanlaşır şeytanımsı putlu sol.

 

Dinsizlerin ağzında yutulacak lokmasın,

Aç gözünü kardeşim küfür seni yutmasın.

 

Dinine uymak için Nurlanmaya varırdın,

O zamanlar güzelim elbisene sarılırdın.

 

Bu güzelim hayata tekme vurarak kandın,

Şeytanlara uymakla, sen diri diri yandın.

 

Niye nefsine uydun şeytanına aldandın,

O kötü arkadaşına nasıl oldu da kandın,

 

Düne kadar o zarif elbisendi ne güzel,

Seni Furkan’da övmüş Haliki Rabbi ezel

 

Sonra şerefsiz kaldın bu cemiyet içinde,

Haydi bir bak kendine ruhun hangi biçimde.

 

Ondan sonra ne oldu birden değişik oldun

Sen gonca gibiyken hemen sarardın soldun

 

Utanmanın hayânın ufkunu tüm bitirdin,

Şimdi ne oldu sana nahoş âleme girdin.

 

Sokakta kilitlendin kurtulunca evinden,

Erkek bulamaz oldu, el değmemiş bir beden.

 

Ah o uğursuz güruh seni yaktı kavurdu,

Bazı hainlerdir ki, seni kalbinden vurdu.

 

Gayretli ol bacım ki, kurtulasın bu yoldan,

Sarmış şeytan gibiler hem sağından hem soldan.

 

Ey Müslüman hanımı düşün ve kendine gel,

Olur olmaz kimseye sen sakın uzatma el. 

 

Ne olur elmasla yaz, tarihlere adını,

Aman dinini bırakma, ey Müslüman kadını!

 

Abdülkadir Haktanır

Futbol Hastalığı

Pandemi salgını on aydır devam ediyor. Bununla ilgili çeşitli haberler, yorumlar, ikazlar yanında çeşitli sektörlerde maddî ve manevî yönlerden sebeb olduğu çeşitli zararlardan ve faydalardan bahsedenlere de rastlanıyor. 
Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) da,  1-2-3.  Super Lig’lerin 2020-2021 sezonundaki futbol maçlarının ne zaman başlayıp ne zaman sona ereceğine dair tarihlerle birlikte, pandemi salgını sebebiyle bu futbol maçlarının “seyircisiz” olarak yapılacağını da açıklamıştı ve o maçlar seyircisiz olarak yapılmaya devam ediyor. Acaba bir sezon boyunca seyircisiz futbol maçları yapılmasının manevî faydası olabilir mi, bunun hakkında ne denilebilir?
Bilhassa gençler ve hemen her yaştakiler için sporun, beden hareketlerinin faydası ve lüzumu inkar edilemez. Tatbik tarzına ait her türlü teferruatında İslâm’ın emir ve yasaklarına uymak şartıyla, sporu ihmal etmemelidir. Hareketsizlikten, çeşitli hastalıklar  meydana gelebilir. Kâinatta “daimi bir hareket kanunu” işlemektedir. Adalelerin çalışması, bazı vücut organlarının da daha iyi çalışmasına sebep olur; kan daha iyi devreder, akciğerlerin teneffüs kapasitesi artar, vücutta meydana gelen zehirlerin atılması kolaylaşır. Bedenî faaliyet, zihnî yorgunlukların giderilmesinde de müessir bir çâredir.

Sporun birçok nevileri olmakla beraber, herkes her nevi sporu yapamaz; sporun yaşla ve vücut kapasitesi ile yakın alâkası vardır. Fakat en çok  “sistemli yürüyüş” tavsiye edilmektedir..

İnsanlarda spora karşı fazla alâkanın bulunması yadırganacak bir hal de değildir. Aksine, askerlik gibi bazı mesleklerde sporun büyük önemi vardır. Fakat “spor alâkası” görünüşü altında, sporun hakiki gayesi, mahiyeti ve faydalarından mahrumiyetle; ölçüsüzce, körü körüne bütün mevcudiyetiyle bazı sürükleniş meyillerini de hoş görmemek gerekir.

– “Sporla meşgul oluyor musunuz?” sualine şu cevaplar vb çok verilmektedir:

“- Evet, mühim futbol maçlarını hiç kaçırmam.”

“- Evet, her hafta mutlaka spor-toto veya spor-loto oynarım(Bütün şans oyunları İslâm’da haramdır)

“- Mühim bir maç, olmadan önce ve olduktan sonra da, günlerce beni meşgul eder.”

“- Mühim bir maçı seyredebilmek için Türkiye’de veya dünyanın neresinde olursa olsun, bütün imkanlarımı kullanabilirim…”

“- Benim için en alaka çekici konuşma mevzuu futboldur.”

Yukarıdaki suale bunları ve benzeri cevapları verebilecek kişilerin halen ülkemizde çok sayıda bulunması, basın, medya vd  bazılarının (şöhret, tiraj, bol reklam ve bol para vd gibi) kendilerine ait çeşitli menfaat hesaplarıyla bu alâkayı devamlı olarak pompalamaları, futbol hastalığının durumunu gerçekçi olarak tahlil etmeyi icap ettirmektedir.

Oyun heyecanı fazla bir spor olan futbola aşırı alâka gösterenlere “futbol hastası”, maç günleri başka vilayetlerden bile gelip bilet alabilmek için bir gece öncesinden turnikeye girerek açık havada, soğukta sabahladıkları stadyumlara “hastane” denilmesi, oldukça yaygın ve eskidir. Fakat aşırı futbol meraklıları, kendilerine “futbol hastası” ve stadyumlara “hastane” denilmesine ekseriya kızgınlık göstermezler.

“Futbol hastalığı” tenkid ve münakaşa konusu yapılsa bunlar, bütün dünyanın futbol heyecanı ile sarsılmakta olduğunu, Güney Amerika memleketlerinden, İngiltere’den, İtalya’dan misâller getirerek anlatıp, sanki “asıl anormal hâlin futbola hiç alâka göstermemek olduğunu îma eder gibi konuşurlar!. Salgın bir hastalık birçok dünya memleketlerinde yaygın halde olsa, bu hastalığı “sıhhat” ve bu hastalığa yakalanmamış olmayı “hastalık” diye mi kabul etmek icap eder?

Bu hâl, Şark’lı bir yazarın daha sonra bir Türk hikaye yazarı tarafından da kendi hikayesiyle  tekrarlanmış “Herkesin içtiği su” başlıklı meşhur bir hikayesini hatırlatıyor: Bir hükümdarın ülkesinde bir su çıkmış. Bu sudan içenler deli oluyorlar ve bu sudan içmeyenleri kendileri “deli” olarak vasıflandırıyorlarmış!. Hükümdar ve veziri buna bir çare arayıp bulamazlarken, bu sudan içerek deli olanların sayısı da  artmaya devam ediyormuş. Onların sayısı arttıkça, o sudan içmemiş diğerlerinin üzerlerinde yaptıkları maddî-manevî baskıları da artıyormuş. Bu duruma bir çare arayıp bulamayan hükümdarın veziri, nihayet ümitsizlik içerisinde hükümdara gelip bu sudan içip deli olanların kendisine de karşı davranışlarına daha fazla dayanamayacağını, kendisinin de bu sudan içip diğerleri gibi olmaktan başka çare bulamadığını söylemiş. Hükümdar, bütün gayretlerine rağmen, vezirini bu kararından vazgeçirememiş. Veziri de o sudan içip “deli” olduktan sonra ve o sudan içmeyen hükümdara veziri de “deli” nazarıyla bakmaya başlayınca, son olarak hükümdar kendisinin de o sudan içmekten başka çaresi kalmadığınına kanaat getirmiş ve o da “herkesin içtiği su”dan içmiş..”

Bu Şark hikâyesi böyle bitiyor. Acaba tüm dünyayı sarmış olan futbol hastalığının hikâyesi ne zaman ve nasıl bitecektir?

Futbol hastalığının teşhisini ve tedavisini icap ettiren belirtisi; içi devamlı olarak teneffüs ettiğimiz atmosfer havasından biraz daha tazyikli hava ile doldurulmuş meşin bir topla oynayan futbolcuları ve hakemlerini aklıyla, kalbiyle, göz ve kulak gibi duyu organlarıyla, günahının da olabileceğini hiç  düşünmeden sürüklenmek şeklinde kendini gösteriyor!.

Futbol hastalığı insanların en kıymetli hazineleri olan vakitlerinin israfına, çeşitli ölçüsüz, taşkın ve günah sayılan işler yapmalarına, bazen de küfürleşmelerine, dövüşmelerine ve hattâ ölümle neticelenen olaylara, bizzat maça seyirci olarak giderek veya televizyondan futbol maçı seyredenlerde bunlardan hiçbiri olmasa bile, futbolcuların ve hakemlerin (uzatmasız maçlarda) en az 90 dakika müddetle İslâm’daki erkek tesettürüne aykırı şortlarla görüntülerine bakmanın günahlarına sebeb olmaktadır. Bir Anadolu şehrimizde, mahallî takımlarının başka bir şehirde yapacağı maça gitmek için otobüs kiralamak isteyen, fakat bunun için paraları olmayan bazı gençlerin gece tenha sokaklarda ellerinde zincirlerle yol kesip zorla para almaları ve benzeri, daha da kötü örnekler, futbol hastalığı ile ilgili  hastalık belirtilerinin bazı misalleridir.

Fıkıh âlimleri, “en iyi beyin sporu” olmasının yanında, insanların bu dünyaya gönderilmelerinin hikmeti ve gayesiyle uyumlu olmayan bazı mahzurlarını dikkate alarak satranç oyununda aşırılığı bile hoş görmemişken, satranca göre çok eksik ve geri yönleri bulunan futbolun ve bununla alâkalı futbol hastalığının durumunun, dinî olarak da ciddî şekilde düşünülmesi ve yorumlanması icap etmektedir.

Bazıları,

“-Daha kötü şeylerle uğraşmaktansa bırakalım; insanımız futbolla uğraşsın..” demekte ve bu sözleriyle kişileri futbol hastalığı aleyhinde konuşturmamaya çalışmaktadırlar. Onların bu hali, İspanya’yı 50 yıl diktatörlükle idare etmiş olan General Franko ile alâkalı bir nakli hatırlatmaktadır:

General Franko’ya 50 yıl koskoca İspanya’yı diktatörlükle nasıl idare ettiğini sormuşlar; General Franko:

“- Büyük arenalarda (boğa güreşlerinin yapıldığı yerlerde) ve büyük futbol sahalarında insanları uyutarak…”(!)

cevabını vermiş.

 Aynı mevzuyla alâkalı olarak söylenebilecek başka şeyler de olabilir.

“-Daha kötü işlerle uğraşmaktansa..” yanlış hoşgörü cümleciğine karşı, boş bir kabın doldurulması ile alâkalı şu duruma dikkat çekilebilir:

Boş bir kabı, “Daha kötü bir şeyle doldurmaktansa..” yanlış hoşgörüsüyle herhangi bir şeyle doldurursak, o boş kap “dolu” duruma geleceği için, onu daha sonra “iyi” bir şeyle dolduramayız. Bunu yapabilmek için, daha önce doldurulmuş olanın bir kısmını veya tamamını boşaltmamız icap eder. İnsanın ruhî, aklî, hissî alâkalarının mazharı bir “kab”ın var olduğu farz edilirse “o kab daha kötüsü ile dolmasın” diye “futbol hastalığı”yla doldurulursa, onun daha iyisiyle doldurulmasını kısmen veya tamamen engellemiş oluruz!. 
Ancak önceden doldurmuş olduğumuzu kısmen veya tamamen boşaltmak suretiyle, o “kab”a daha iyi bir şeyi doldurmamız mümkün olabilir. Bu ise pratikte hem zordur, hem de önceden doldurmuş olduğumuzu tamamen boşaltmadıkça, yeni doldurmuş olduğumuzla karışınca belki; “müşevveşiyet” (karmakarışık bir vaziyet) husule gelecektir. Nitekim, asrımızın insanlarında bu “müşevveşiyet” hâlinin misallerine çok rastlanmaktadır. 
Bu “müşevveşiyet” hâlinin misallerinden birini, tanıdığım yüksek dereceli ve beş vakit namazını kılan fakat “futbol hastası” bir memurun, futbol maçlarına namaz seccadesi ile gitmesinde, maça gelmiş seyircilerin tezahüratı esnasında namazını da aksatmamaya çalışmasında; fakat futbol sahasındaki, İslâmî tesettüre uymayan kısa şortlu futbolcu ve hakemlere en az 90 dakika  bakmanın günahını yüklendiğini düşünmemesinde görmüştüm.  

“Futbol hastaları” manevî değerlere de sahip olsalar, o hastalıklarının derecesine göre bu müşevveşiyet ile, zihinleri bazı futbolcular ve futbol maçları üzerinde yapılan fuzulî yorumlar ve değerlendirmelerle meşgul olur; boş zamanlarında ve bulabildiği bazı fırsatlarda İslâm’ın âyetlerle ve hadislerle yasakladığı “mâ-lâ-ya’nî” (mânasız, faydasız, boş şey) günahı sayılacak hâller ve sözlerle de günahlara girerler..

Böyle yanlış hâller ve sözleriyle de,  “futbol hastaları” –belki aslında öyle olmasa bile- kendilerini bu dünyaya sanki futbol oynamaya, futbol seyretmeye, futbol üzerinde konuşmaya, futbol münakaşası yapmaya ve hattâ bazıları daha da ötesinde “spor toto”, “spor loto” gibi şansa dayandığı için haram olan kumarları oynamak için gelmiş zanneder gibi davranırlar.

Bu mevzudaki manevi tehlikelere bir misâl de vermiş olmak için, Türkiye’de yıllarca “Gol Kralı  unvanını muhafaza etmiş, “futbol hastası” binlerce hayranını kendisine gıpta ettirmiş, küçük çocuklara büyüdükleri zaman onun gibi olmak özentisini vermiş meşhur bir futbolcuyla yapılmış ve basında yer almış eski bir röportajdan da bahsetmek istiyorum.

Röportajı yapan gazetecinin muhtelif soruları arasında,

“- Hayat görüşünüz nedir?” sorusuna, o meşhur “Gol Kralı”:

“- Hayat hoş ve boştur, gerisi loştur; al dizginleri koştur da koştur!..” (!) cevabını vermiş…

Meşhur ve muteber bir sözdür:

“- Hayat görüşünün ne olduğunu söyle; senin kim olduğunu söyleyeyim.”

İnsanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmetini ve gayesini şuurlu olarak anlamış her mü’min, bu “hayat görüşü (!)”nün yanlışlığına çok kolaylıkla hükmedebilir. Onun bu çok yanlış sözlerine tepki göstermeyen insanların bu sözlerle ilgili manevî tehlikeleri ve zararları anlayabilmeleri için ise, önce hakikî ve şuurlu bir mü’min olmaları icab eder. Allah’a ve O’nun inanmamızı istediklerine gerektiği gibi iman etmemiş, insan olarak bu dünyada bulunuşunun hikmetini ve gayesini tam idrak edememiş bir “futbol hastası” ise, aklı bazı meşhur futbolcuların hayat hikayeleriyle, şimdiye kadar oynadıkları takımlarla ve attıkları gollerle geveze, ruhu da bunlar gibi faydasız şeylerle sersem olmuş bir halde ve hakikat gözü de bu sebeple kısmen kapanmışken, kendisinin en büyük alâka mevzuuna yapılan haklı tenkitleri kabul edemez ve onlara karşı haksız tepkiler gösterir.

Futbol hastalığı, “manevî bir hastalık”tır, bütün dünya memleketlerinde salgın halinde oluşu, bunun aksine delil gösterilemez. Zira bir insan için normalliğin hakikî ölçüsü, “moda olan cereyanlara veya salgın manevî hastalıklara kapılmış olmak” değildir. Bütün kâinatı ve bu büyük kâinat içinde küçük bir kâinat olan insanı yaratan Allah, yarattıkları için ölçüler, kanunlar, nizamlar da koymuştur. Aklıyla muhayyer (seçmeli) olarak dünya imtihanına gönderilen insanlar, cüz’î iradelerini Allah’ın kendileri için koyduğu ölçülere, kanunlara ve nizamlara ne derecede uygun olarak kullanırlarsa, o derecede “hakikî bir insan” olmak vasfına ulaşabilirler.

Zamanımızda, kıyafetlerde ve ideolojilerdeki “yeni moda olanı taklid etmek” temayülü, futbol hastalığı mevzuunda da mevcuttur ve hakikî insanlık şahsiyetini bir ucundan da bu taklitçilik kemirmektedir.

Hayata boştur (!) diyerek iftira eden, dolayısıyla Kâinatın Yaratıcısını mânasız, abes ve maksatsız iş yapmakla (Hâşâ) itham edenlere, İyi top sürüyor veya Çok gol atıyor” diye muhabbet etmenin tehlikesi açıktır. Maalesef bu tehlikeye gereği ve yeteri kadar dikkat çekilmiyor.

“Gerçek değerler sistemini” bulabilmenin ve muhafaza edebilmenin daha zor olduğu bu âhirzamanda, çocukluğundan itibaren yavaş yavaş futbol hastalığının pençesine düşen bazı nesillerimizi, “masum bir spor alâkasının çemberine girenler” olarak mı göreceğiz? Onların, ruhlarıyla, akıllarıyla, bedenleriyle, zamanlarıyla aşırı şekilde top peşinde koşmalarının, tahlili icab eden bazı psikiyatrik yönleri de yok mudur?

Belli şekildeki ve büyüklükteki, içi etrafımızda çok bol ve her an teneffüs ettiğimiz havanın biraz daha yüksek tazyikli hali ile dolu meşin bir topun peşinden -çocukluk çağlarını çok geride bırakmış olmalarına rağmen- bazı insanlarımızın bütün mevcudiyetleriyle koşmaları, bu şekilde vakit geçirmeye, oyalanmaya, iç sıkıntılarından kurtulmaya, teselli bulmaya, deşarj olmaya çalışmaları, kendilerinin de teşhis edemedikleri, fakat teşhisi icap eden marazî bir ruh halini aksettirmiyor mu?

Bir zamanlar, imanla küfür arasındakilere onlardan farklı “üçüncü bir ekol” mânasında “ne sağcı, ne solcu; futbolcu” denilmesi çok yaygındı. Şimdi böyle denilmiyor; çünkü futbol alâkası bu mevzuda, yukarıda da bahsedilen yazılı basın ve diğer medyanın pompalama gayretlerinin neticesinde, imanla karışıp yukarıda da kısaca bahsedilen “müşevveşiyet” halini meydana getirmiş durumda! Bu mevzuda kendisinin hiçbir şikâyeti, endişesi olmayanlar ve bu halde yaşamakta mahzur görmeyenler de mevcut olabilir; fakat bu mevzuda şikâyeti, endişesi ve hassasiyeti olanlara, bilhassa çocuklarının küçük yaşlarından itibaren terbiyeleri esnasında, yukarıda bahsedilen “boş kabın doldurulması” misâlini dikkate almalarını tavsiye etmek yerinde olacaktır.

Çocuklarının midelerini, küçük yaşlarından itibaren besleyici çeşitli gıdalarla doldurmaya ve onların maddî bünyelerinin gelişmesine hizmete çalışmakla kalmayarak, onların akıllarının, hislerinin ihtiyaçları olan “en iyi manevî gıdaların da zamanında verilmesi” ihmal edilmemelidir. Onların ileri yaşlarında “futbol hastalığı” ile manevî tehlikelere ve zararlara girebilmesine karşı koruyucu bir aşılama böyle yapılabilir. Anneler ve babalar, çocuklarının manevî açlıklarının da doyurulması için onların akıllarını Mârifetullah, kalblerini Muhabbetullah ile beslemeye ve onlara tahkikî imanın neşesini tattırmaya çalışılmalıdır. 
O zaman, çocuklarının futbola “bir spor nev’i” olmaktan çok daha fazla değer vererek ondan çok daha mühim olan alâka mevzularına ise kayıtsızlık ve hattâ bazen de inkâr halleri göstermelerinin, çocukluk çağlarından itibaren önlenmesi de belki mümkün olabilir. Böyle bir terbiyeyi alan çocukları sadece  “zararsız bir oyun ihtiyacı ve gerçek spor maksadı” ile futbol oynarlar; ömürleri boyunca  müzmin “futbol hastaları” olmayabilirler..
Prof. Dr. Mustafa Nutku

Bak! Azrail beni almak için gelmiş; orada bekliyor

İstanbul’da bir hastanede, 9 yaşında bir kız… İsmi: Esra…

Hastalığı: Kanser… Hastalığı vücuduna yayılmış… O hasta halinde ve ölümün soluğunu her geçen an gittikçe daha da yakınında hissederek hayat yürüyüşünün son durağına yaklaşırken, hasta yatağında uyanık olabildiği zamanlar, devamlı olarak kitap okuyormuş.

Bir akşam, okuduğu kitaptan başını kaldırarak, annesine:

“ – Babamı çağırabilir misin, anne?” demiş.
Küçük kızının vücuduna yayılmış kanserle günden güne eriyişini görürken, ölüm habercisi bu hastalığın sevgili kızından ayrılık getireceğini bilerek, dünyadan o kesin ayrılığının acısına dayanabilmek bir yana, o ayrılık anının yakında muhakkak gelecek oluşunu düşünmenin büyük acısına dayanabilmenin bile kendisine çok zor geldiği annesi, kızının bu anî arzusu karşısında çekinerek sormuş:

“ – Babanı çağırmamı niçin istiyorsun?”
Hasta kız, önce bunu açıklamak istememiş; bir an düşünmüş ve:

“ – Çağırmasan da olur.. Hem çağırsan, gelinceye kadar belki geç olur..” sözleri üzerine annesinin merakı daha da artmış:

“ – Babanı çağırmamı önce isteyip sonra niye vazgeçtin?” diye sorunca, kızı gayet sakin bir şekilde;
“ – Anne, ben artık âhiret âlemine gidiyorum da.. o­nun için..”cevabını vermiş. Bu sözleri üzerine annesinin gözünden, artık tutamadığı gözyaşları boşanırken, kızı gene o çok sakin haliyle:

“ – Bak! Azrail (AS) beni almak için gelmiş; orada bekliyor..” diyerek odanın bir köşesini parmağıyla işaret etmiş. Annesi, kızından ayrılık vaktinin geldiğini anlayıp elleriyle yüzünü kapatarak hüngür-hüngür ağlarken, kızına gayr-i ihtiyarî sormadan da edememiş:

“ – Azrail (AS) nasıl? Biraz tarif eder misin?”

“ – Çok güzel…” demiş, küçük kız…

Daha sonra da, içinde bulunduğu o maneviyat âleminden dünya haline tekrar avdet etmiş gibi, annesinin o ardı-arkası kesilmeyen yüksek sesle ağlayışından rahatsız olmuş bir tavırla annesini, 9 yaşındaki çocukluğundan beklenemeyecek büyük bir kemal ve vekar haline girerek, tesellîye çalışmış:

“ – Niye bu kadar çok ağlıyorsun ki, anne? İmanı olan ve imanıyla yaşayanlar için ölüm ve âhirete gitmek, korkulacak bir şey mi? Dünyada daha fazla yaşasaydım, dışarıdaki insanların ekseriyeti gibi, dinde lâkayt, ibadette ihmalkâr halde uzun bir dünya hayatım olsaydı, benim için daha iyi mi olacaktı? Öyle olmam seni daha çok mu sevindirecekti? “

Kızının, yaşının çok üstünde bir olgunlukla kendisine verdiği bu hakikat dersi karşısında, annesinin sanki birdenbire gözyaşı pınarları kurumuş; yüksek sesle ağlaması aniden durmuş..

Kanser hastası, kanser hastalığı vücuduna yayılmış olan 9 yaşındaki kız, annesiyle bu son konuşmasından sonra, yüksek sesle kelime-i şehadet getirmiş; daha sonra da, başı yavaşça sol tarafına düşerek ruhunu teslim etmiş.

Annesinin biraz evvel pınarları kurumuş gibi durmuş olan gözyaşları yeniden, fakat bu defa sessizce çağlamış.. O sırada sevgili kızının artık ruhsuz olan bedeninin yanında, yatağında okuduğu son kitap ile bir kalem, dikkatini çekmiş. 9 Yaşındaki kızının dünyadan âhirete giderken, kendisini fevkalade hayrete sevk eder derecede gösterdiği o çok yüksek ruh halinin sırrı, hasta yatağında son olarak altını da çizerek okuduğu o kitap sayfalarında kendini ilân ediyor gibiymiş. Kitap, “Hastalar Risalesi” ve altını çizerek okuduğu son bölümü de: “SEKİZİNCİ DEVA” imiş.

***

SEKİZİNCİ DEVA

Ey âhiretini düşünen hasta! Hastalık, sabun gibi, günahların kirlerini yıkar, temizler. Hastalıklar keffâretü’z-zünûb olduğu hadis-i sahihle sabittir. Hem hadiste vardır ki: ‘Ermiş ağacı silkmekle, nasıl meyveleri düşer; imanlı bir hastanın titremesi de öyle günahları silker.’
Günahlar, hayat-ı ebediyede daimî hastalıklardır; bu hayat-ı dünyeviyede dahi kalb, vicdan, ruh için manevî hastalıklardır. Sen eğer sabredip şekva etmezsen, şu muvakkat bir hastalık ile daimî pek çok hastalıklardan kurtuluyorsun.
Eğer günahları düşünmüyorsan, yahut âhireti bilmiyorsan veya Allah’ı tanımıyorsan, sende öyle dehşetli bir hastalık var ki, milyon defa sendeki bu küçük hastalıktan daha büyüktür. o­ndan feryâd et.
Çünki, bütün dünyanın mevcûdatıyla kalbin, rûhun ve nefsin alâkadardır. Mütemâdiyen firak ve zevâl ile o alâkalar kesilip, sende hadsiz yaralar açılır. Bâhusus Âhireti bilmediğin için, ölümü idam-ı ebedî tahayyül ettiğinden, âdeta, güya, yara bere içinde, dünya kadar hastalıklı bir vücudun var.
İşte en evvel, hadsiz yaralı ve hastalıklı bu büyük mânevî vücudun hadsiz hastalıklarına kat’î ilaç ve kat’î şifa verici bir tiryak olan îmân ilâcını aramak ve itikadını düzeltmek gerektir ki, o ilâcı bulmakta en kısa yol, bu maddî hastalığın yırttığı gaflet perdesinin altında sana gösterdiği aczin ve za’fın penceresiyle, bir Kadîr-i Zülcelâlin kudretini ve rahmetini tanımaktır.
Evet, Allah’ı tanımayanın, dünya dolusu belâ başında vardır. Allah’ı tanıyanın dünyası nurla ve mânevî sürûrla doludur¸derecesine göre, îman kuvvetiyle hisseder. Bu îmândan gelen mânevî sürur ve şifâ ve lezzet altında, cüz’î, maddî hastalıkların elemi erir, ezilir.”

                                                    ***

Dr. Sadullah Nutku ve Prof. Dr. Ayhan Songar (her ikisine de Allah rahmet eylesin) bir uçak seyahatinde yan yana iki koltukta oturuyorlarmış. O yolculuklarında ilk defa tanışıp görüşmelerinden önce, Dr. Sadullah Nutku, cebinden “Hastalar Risalesi”ni çıkarıp kendi kendine, sessizce okumağa başlamış. Yanında oturan Prof. Dr. Ayhan Songar göz ucuyla bu kitaba bakmış, çok alâkasını çekmiş; ardından, tanışmışlar.

Yolculuklarının kalan kısmında Dr. Sadullah Nutku, kitabı yüksek sesle okumuş; Prof. Dr. Ayhan Songar da dikkatle dinlemiş ve o zamana kadar bilmediği Risale-i Nur Külliyatının, psikiyatri mütehassısı bir profesör olarak da kendisini çok ilgilendiren devalarından bazılarını dinlerken, bir ara kendini tutamayarak:

“ – İnsan bu manevî devaları dinlerken, hasta olmayı temennî edeceği geliyor!” demiş.

Prof. Dr. Ayhan SONGAR, daha sonra ihtisası ile alâkalı olarak, kendisine muayene ve tedavi için gelen hastalarına ekseriya “Hastalar Risalesi”ni tavsiye etmiş.

Prof. Dr. Ayhan Songar da bir gün, Esra isimli 9 yaşındaki o küçük kız ve daha başka birçokları gibi kanser hastalığına yakalanmış. O da ecelle randevusuna doğru geri sayımının son günlerindeyken ve 9 yaşındaki o küçük kız gibi, vücuduna yayılmış olan kanser hastalığı ile hastanede yatarken, yanından hiç ayırmadan okuduğu ve vefatında da yatağında yanı başında duran kitap, 9 yaşındaki o küçük kızın ölüm döşeğindeyken okuduğu kitapmış; ilk defa bir uçak yolculuğunda yan yana otururken Dr. Sadullah Nutku’dan dinlediği ve daha sonra da, meşhur bir psikiyatri profesörü olarak o zamana kadar kendisine muayene ve tedavi için müracaat etmiş birçok hastasına tavsiye ettiği, manevî devalar hazinesi: “Hastalar Risalesi”…

Prof.Dr.Mustafa NUTKU

Mevlid Kandiliniz Mübarek Olsun

Hayatın gayesi, yaratılışın mânâsı silinmiş, yok olmuştu. Her şey mânâsız başıboşluk ve hüzün örtülerine bürünmüştü.

Ruhlar bir şey bekliyor, bir nurun zulmet perdesini yırtmasını içten içe hissediyordu.

O vahşet devrinde kâinat ufkundan bir güneş doğdu. Bu güneş âhirzaman Peygamberi Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselam idi. Tarihin seyrini, hayatın akışını değiştiren bu eşsiz olay, dünyayı yerinden sarsan değişimlerin en büyüğü idi.

İşte insanlığın akıl ve kalbinde düğümlenen “Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?” sorularını, düğümlerini çözüp kâinatın Sahibini ilân ve ispat edecek bir zatın teşrifi sadece insanların ruh ve kalbinde değil, diğer varlıklarda, hattâ cansız eşyada bile yansımasını bulacaktı.

Doğudan batıya bütün âlemin nurlara büründüğü, İlâhi değişimin tecelli ettiği o gece neler oldu neler?

Yahudi ileri gelenleri ve âlimleri kitaplarında daha önce rastladıkları işaret ve müjdelerin açığa çıktığını gördüler. Kimsenin haberi olmadan en önce onlar bu müjdeyi verdiler

O gece Yahudi âlimleri semâya bakıp “Bu yıldızın doğduğu gece Ahmed doğmuştur” dediler. (1)

Bir Yahudi ileri geleni Mekke’de Peygamberimizin doğduğu gece, içlerinde Hişam ve Velid bin Muğire, Utbe bin Rabia gibi Kureyş ileri gelenlerinin bulunduğu bir toplantıda,

“Bu gece sizlerden birinin çocuğu oldu mu?” diye sordu.

“Bilmiyoruz” diye cevap verdiler.

Yahudi, “Vallahi sizin bu ihmalinizden iğreniyorum!

“Bakın, ey Kureyş topluluğu, size ne söylüyorum, iyi dinleyin. Bu gece, bu ümmetin en son peygamberi Ahmed doğdu. Eğer yanlışım varsa, Filistin’in kudsiyetini inkâr etmiş olayım. Evet, onun iki küreği arasında kırmızımtırak, üzerinde tüyler bulunan bir ben var” dedi.

Toplantıda bulunanlar Yahudinin sözünden hayrete düştüler ve dağıldılar. Her birisi evlerine döndüğünde bu durumu ev halkına anlattılar. “Bu gece Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah’ın bir oğlu doğdu. Adını Muhammed koydular” haberini aldılar.

Ertesi gün Yahudiye vardılar:

“Bahsettiğin çocuğun bizim aramızda dünyaya geldiğini duydun mu?” dediler.

Yahudi “Onun doğumu benim size haber verdiğimden önce midir, sonra mıdır?” dedi.

Onlar, “Öncedir ve ismi Ahmed’dir” dediler.

Yahudi, “Beni ona götürün” dedi.

Yahudi ile beraber kalkıp Hz. Âmine’nin evine gittiler, içeri girdiler.

Pegamberimizi Yahudinin yanına çıkardılar. Yahudi Peygamberimizin sırtındaki beni görünce, üzerine baygınlık geldi, fenalaştı. Kendine gelip ayıldığı sırada,

“Ne oldu sana, yazıklar olsun” dediler.

Yahudi, “Artık İsrail oğullarından peygamberlik gitti. Ellerinden kitap da gitti. Artık Yahudi âlimlerinin kıymet ve itibarları da kalmadı. Araplar peygamberleriyle kurtuluşa ereceklerdir.

“Ey Kureyş topluluğu, ferahladınız mı? Vallahi size, doğudan batıya kadar ulaşacak bir güç, kuvvet ve bir üstünlük verilecektir” dedi. (2)

Kâinatın Efendisini dünyaya getiren bahtiyar annenin henüz dünyaya gelmeden görüp gördükleri çok manalıydı..

Peygamber Efendimize hamileyken rüyasında, “Sen, insanların en hayırlısına ve bu ümmetin efendisine hamile oldun. Onu dünyaya getirdiğin zaman ‘Her hasetçinin şerrinden koruması için bir ve tek olana sığınırım’ de, sonra ona Ahmed yahut Muhammed ismini ver.”

Yine kendisinden çıkan bir nurun aydınlığında bütün doğuyu ve batıyı, Şam ve Busra saray ve çarşılarını, hattâ Busra’daki develerin uzanan boyunlarını gördüğünü Abdülmüttalib’e anlatmıştı.(3)

Aynı gece Hz. Amine’nin yanında bulunan Osman ibn As’in annesinin gördükleri de şöyle:

“O gece evin içi nurla doldu, yıldızların sanki üzerimize dökülecekmiş gibi sarktıklarını gördük.” (4)

Evet bu ulvî anı dile getiren Mevlid’in yazarı Süleyman Çelebi bütün bu hakikatleri şu beytiyle şiirleştirmiştir:

“Hem Muhammed gelmesi oldu yakın

Çok alâmetler belirdi gelmedin”

Rabiülevvel ayının 12. Pazartesi gecesi, yapılan hesaplamalara göre, Miladi takvime göre 20 Nisan’a denk gelen gece idi.

Dünyayı şereflendiren iki Cihan Serverinin üzerini o günün bir âdeti olarak bir çanakla kapattılar.

Araplara göre o zaman, gece doğan çocuğun üzerine bir çanak koymak ve gündüz olmadan ona bakmamak âdetti. Fakat bir de baktılar ki, Peygamber Efendimizin üzerine konulan çanak yarılarak ikiye ayrılmış, Efendimiz gözlerini gökyüzüne dikmiş, başparmağını emiyordu. (5)

Evet, bu işaret her türlü küfrün, zulmün, şirkin ve her türlü bâtıl inanç ve âdetlerin parçalanıp yok olması, imanın, nurun ve hidâyetin kâinatı aydınlatması için gönderilmiş bir Peygamber idi.

Aynı gece Kabe’de tapılmakta olan cansız putların çoğunun baş aşağı devrildiği görüldü.

Aynı gece Kisra sarayının beşik gibi sallanıp on dört balkonunun parçalanıp yerlere düştüğü öğrenildi.

Sava’da mukaddes tanınan gölün suyunun çekilip gittiği görüldü.

Bin senedir yakılan ve söndürülmeyen Mecusi ateşinin sönüverdiği müşahede edildi.

Bütün bunlar işaret ve alamettir ki, yeni dünyaya gelen zat ateşe tapmayı, puta tapmayı kaldırıp, Fars saltanatını parçalayarak Allah’ın izni olmadan kutsal tanınan şeylerin kutsallığını ortadan kaldıracaktır. (6)

İşte bu geceye Veladet-i Nebi gecesi diyor ve onun bütün kalbimizle, ruhumuzla her sene yeniden yâd edip kutluyoruz. Bütün kâinatla bu geceyi karşılayarak onun âleme teşrifine kıyam ediyoruz.

Getirdiği ebedi nura, açtığı saadet caddesine ve sünnet-i seniyyesine yeniden sımsıkı sarılmak ve Mevlid Kandilini vesile ederek ona yeniden bîatimizi, bağlılığımızı tazelemek ne yüce bir şeref ve ne büyük bir saadettir.

Yüce Rabbim bizleri sevgili Resulünün şefaatine nail eylesin.

(1) – İbni Sa’d. Tabakat, 1; 60.
(2) – A.g.e., 1:162-163
(3) – Taberî Tarihi, 2:125; İbni Sa’d. Tabakat. 1:102.
(4) – A.g.e., 2:126
(5) – İbni Sa’d. Tabakat, 1:102.
(6) – Bediüzzaman Said Nursî. Mektubat, s. 161-162

www.sorularlaislamiyet.com

Örnek İnsanlara İhtiyaç Var!

Müslümanların dinlerine bağlılık derecesini iki gruba ayırabiliriz.

1) Annesinde babasında gördüğünü taklit ederek dinini yaşayanlar.

2) Şuurlu anne babanın emrinde hayatını devam eden, veya arkadaş, eş dostun öncülüğünde ehli’sünnet ve cemaat dahil herhangi gruba bağlı kalıp Müslümanlığa bağlılığını kendilerine ana prensip edinenler. Bunlarda en sağlamı en mükemmel faydalanmayı Risale-i Nur eserlerinden alanlarda görebiliriz. Çünkü Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu eserleri yazarken, ispat ve ikna metodunu seçmiştir.

Birinci guruptaki Müslümanların iyiliği de kötülüğü de sınırlıdır, yani onların günahları da sevapları da kendine aittir, başkasına fazla tesir etmez. Çünkü zamanımızda dinimize her taraftan saldırı olduğu için, bunlar gibi din kültürünü alamayanlarda aradığın dinin mükemmellikleri bulamazsın. Sebebine gelince bunların inançları tahkiki değil taklididir. Bunlar ehil kimselerden, veya kitaptan dinlerini öğrenmedikleri için, her zaman nefis ve şeytanın oyununa gelerek hislerine mağlup olabilirler. Bunlarda akıl değil duygular hakimdir. Bunlara herhangi menfaat gösterilse, ona aldanabilirler. Bu gibi kimselerin tahammülleri de sabırları de azdır.

İkinci kısım Müslümanların imanları taklidi değil tahkikidir. Bunlar din kültürünü ispatlı bir şekilde alan kimselerdir. Bu karakterdekiler çok dikkatli hareket ederler. Bunların yaptıkları bütün iyiliklerinden, bağlı oldukları guruplardan hisse alır, şeref duyar. Yaptıkları kusur ve hatalar da cemaate mal olur. Çünkü, böyle bir gruba bağlı olanların hali, kâr ve zarar ortaklığı yapan şirketlerin haline benzer. Onların kârını da zararını da beraber karşılarlar. Bu kimselerin bütün hal ve hareketlerinde, âzami dikkat yazar. Onlar her şey konuşamaz, her yere gidemez. Haramlar şöyle dursun şüpheli şeylerden dahi uzak durmak kendilerini mecbur hissederler. Komşularla iyi geçinmekte hassastırlar. Evlerinde kavga ve gürültüden uzak, ahlak kurallarına dikkatli. Yalnız âile reisi değil, hanımı, oğlu, kızı, gelini, yani tüm âile efradı ahlak kurallarına uyma mecburiyeti hissederler. Kısacası cemaate-guruba bağlı olanlar yaşadıkları hayatlarıyla başkalarına örnek olmaları icap ediyor. Dine lâkayt olanlar, bunları görüp, bunlar gıpta ederek, İslam hayatını yaşamaya balalarsa, yaptıkları sevapların tümünden bunlarında amel defterine yazılır.

Müslümanlık kabaların dini değildir. Bilakis İslam dini çok ince hassas bir dindir. Yaptığın iyi amellerden de gururlanamazsın. Hata edip yaptığın ufak tefek günahlara karşı da üzülmeden kalamazsın. Nasıl ki cahillerde kibir, gurur, kötü bir haslet ise, Allah’ın dinini yaşayanlar da, yaptıkları sevaplı işe güvenerek büyüklük taslayamazlar. Çünkü o hal “ucub” denilen bir çeşit gurura sapmak demektir. Yani, hem iyi işleri yapacaksın hem de onlarla övünmeyeceksin. Belki sana düşen görevi yapabildiğin için Allah’ına şükredeceksin. Yaptığın günahlar ise, mantığını kullanmayıp nefsine ve şeytanına uyduğun için, onlar senin öz be öz mallarındır. Onlardan kahrolmak senin hakkındır. Böylece kurtulup selamete ermen için, yaptığın günahlardan ötürü Allah’tan korkup bağışlanmanı dileyeceksin. Yaptığın sevaplar için ucub’a düşmeden Allah’hım ibadetlerimi acaba rızana uygun yapabildim mi diyeceksin. Böylece korku ve ümit yolu olan orta yolu takip edip, sapmadan yürüyüp gideceksin. Unutma ki ahlakın zirvesine erdiren İslam, çok sağlam temeller üzere kurulmuştur. Allah Hadisi Kudsi ile bu ifadelerimi çok iyi tasdik etmektedir. ”Ben rızamı iyi ameller içine sakladım. Gazabımı da günahlar içinde sakladım.” Yani iyi amellerin tamamını yapacağız ki Allah’ın rızasına isabet edelim. Günahların da tamamından çekineceğiz ki kurtuluşa erelim.

Tüm insanlar için numune-i imtisal Peygamberimiz aleylissalatu vesselam’dır. Kurtuluş yolumuz, O Zatın (a.s.m.) açtığı yoldur. Bilhassa bu fitneli âhır zamanında Peygamberimiz (a.s.m.) ın sünneti seniyesini yaşayabilsek, yüz şehidin kazandıkları sevabı kazanma imkânı elde edebiliriz. Bunu da Peygamberimiz (a.s.m.) haber veriyor.

O mübareğin örnek ahlakından yalınız iki tanesini nazarınıza sunduktan sonra, Bazı örnek şahsiyetlerden birkaç tanesini de nazarınıza sunacam.

1-Aleyhissalatu vesselam sahabelerle bir yerden gelmişler. Namaz vakti girdiği için abdest almışlar. Karınlarını doyurmak için de bir deve kesip pişirmişler yemişler. Azcık dinlenmek için yerlere oturmuşlar. Namaza kalkacakları sırada Sahabenin birinde hades vuku bulduğunu fark eden Peygamberimiz (a.s.m.) sahabeyi mahcup etmemek için orada bulunan sahabelere: ”Deve eti yiyenler tekrar abdest alsınlar” buyurmuş ve bu sebepten Hanbeli Mezhebinde olanların deve eti abdestlerini bozar.

2-Hendek Savaşına hazırlık yaparken, hendek kazan sahabelerden biri, Ya Resülallah, karnım çok aç, karnına bağladığı taşı göstererek bak karnıma taş bağlamışım. Peygamberimiz (a.s.m.) onu rahatlatmak için, elini kuşağına sokup karnına bağladığı iki taş çıkarır ve der işte ben açlıktan senin gibi bir değil, iki taş bağladım. bunun üzere Sahabe mahcup olur ve kusurumu af edin Ya Resülallah demiş.

3-Bakın Peygamberimizin (a.s.m.) yolunu harfiyen takip etmeye gayret eden mübareklerden Asamm Hazretlerine dini bir mesele sormak için biri gelmiş. Odada yerleşip meseleyi sormadan adamda hedes vuku bulmuş. Adam çok mahcup olarak soracağı meseleyi heyecanla sormaya başlamış. Asamm Hazretleri hadesin vukuunu işitmediğini adama his ettirmek için, kardeşim biraz bağır çünkü benım kulaklarım sağırdır zor işitirim demiş. Bundan sonra o mübareğin ismi sağır manasında Asamm kalmış.

4-Allah’ına ve Onun Resulüne tavizsiz itaat eden Bediüzzaman Hazretlerinin yazdığı Risale-i Nur eserlerinde, onun eşsiz ledünni ilmini görüyoruz. Ahlak-ı hamide’nin tümünü kendinde zirvede görüyoruz. İdam mahkemesinde müdafaasında hakime beş para vermemekte, cesaretini. Yamalı elbise giyip kuru ekmeğini sırf çorbaya banarak yemesinde, iktisadını. Zekât, sadaka ve hiç kimsenin hediyesini kabul etmeyip minnet altına girmeme gibi, tok gözlülüğünü. Cumhuriyetin ilk kuruluşunda, Milletvekilleri 30 lira maaş alırken ona 300 lira maaş teklif edilmiş, artı Şeyh Sunusi yerine gezici vaizlik, artı Milletvekilliği, artı Ankara’da meşhur Köşkü ona verildiği halde, Milletin imanının kurtulması yolunda tümünü red edip, Yirmi sekiz sene zindanlarda mahkemelerde sürgünlerde geçirmek gibi eşsiz fedailiğini ortaya serebilmesi Allah’a karşı ihlas ve samimiyetle bağlılığından başka değildir. Onun neticesinde, eserleri olan Risale-i Nurlar dünyanın dört yanına yayılıp milyonların imanını kurtarabilme gibi muvaffakiyeti elde edebilmiştir. Böylece Bediüzzaman Hazretleri, erişilmeyecek derecede numune-i imtisal bir şahsiyetir.

5-Pakistanlı meşhur Şair Muhammed İkbal, İslam ülkelerinden başka birine gezmeye gitmiş. Oranın halkı onu gezdirmek için o zamanın lüks vasıtası olan bir payton getirmişler. İkbal onu kabul etmeyip onlara: Avam hangi vasıta ile seyahat edip geziyorsa bana onu getirin demiş. İşte tevazuu içeren, büyüklerin yüksek ahlakının insanlığa sergilediği örnek ahlak!..

6-İstiklal marşımızın Şairi Mehmet Âkif Ersoy. İstiklal marşını yazmakta çok para olduğu için, yedi yüz küsur kişi rekabete katıldıkları halde, Âkif katılmamış. Tüm onların yazdıkları marşları meclis dinleyip hiçbirini beğenmeyince, meclisteki üyeler tarafından, Mehmet Âkif niye gelmedi denilince: Bilmiyoruz cevabını vermişler. Peki onu tanıyan kim ise gidip kendisinden sorsun. Gidip Âkif’in kendisine sorunca, demiş: orada çok para olduğu için ben katılmadım. Çünkü ben şeref ve haysiyetimi parayla satmam demiş. Ona: Parayı ister al ister alma, millet bunu senden bekliyor denilince. Yazıp götürmüş ve büyük alkışla meclis yazdığı İstiklal marşını üç defa ayakta tekrarlamış. Tok gözlülükte de örnek şahsiyet olduğu için, Allah istiklal marşını yazmasını ona nasip etmiş!..

Abdulkadir Haktanır

www.NurNet.org