Kategori arşivi: Tarih

Şanlı Ecdadımız

Destan hâline gelen İslam tarihi içinde adalet, merhamet ve civanmertlikleri ile ün salan iki hanedan vardır ki, bunlar Selçuklular ve Osmanlılardır. Tarihin sayfalarına göz gezdirilince bu iki hanedanın askeri, idarî, içtimaî, siyasî, hukukî ve kültürel bakımdan birbirlerine benzer birçok cihetlerinin olduğunu görülür. Kader-i İlahînin sevki ve fıtri bir gelişmenin neticesi olarak bu iki hanedanın devlet hâline gelmesi son derece sağlam temeller üzerine bina edilmiştir. Zira bu iki devletin temeli, Mevlana, Yunus Emre, Ahmet Yesevi, Şeyh Edebali, Dursun Fakih, Hızır Çelebi, Molla Gürani, Akşemsettin, Kemal Paşazade ve Zenbilli Ali Efendil gibi nice manevi sultanların rehberliğinde aşk ile iman, insaf ile adalet ve akıl ile mantık esasları üzerine bina edilmiş; yine bu manevi otoritelerin rehberliğinde mantıklı, sağlam ve intizamlı bir şekilde yürütülmüştür.

Evet bir devleti devlet yapan, onun temelini ve esasını oluşturan, medeniyetin zirvesine çıkaran, sadece, askerî ve siyasi gücü değildir.

Samiha Ayverdi Hanımefendi “Türk Tarihi’nde Osmanlı Asırları” adlı eserinde için şöyle der:

“Tarihin tayin ettiği zaman içinde vazifelenmesini istediği bu faziletli soy, mazi mirasının çekirdek hâlindeki kuvvetlerini orijinal bir terkip olarak cihanın karşısına çıkarmak için her şeyden evvel tahtının bir yanına Dursun Fakih gibi bir şeriat temsilcisini, diğer tarafına da Şeyh Edebâli gibi bir mürebbî ve mürşidi almış ve bu iki müşavir kuvvet ortasında fütuhat göklerine kanat açmaya başlamıştır.”

Tarih sahnesinde vazifelerini iftiharla yapan Selçuklular, artık nöbetlerini devretmek üzere idiler. Bu büyük emanet sahibini arıyor; güneş sanki yeniden doğacağı saati bekliyordu. Ancak ömrünü tamamlamış böyle muhteşem bir devletin dünyâdan elini çekmekle, tarih sahnesinden silinmesi mümkün değildir. Zira dünyanın birçok yerinde onların dalga dalga her tarafa yayılmış ilim ve irfan abidesi olan birçok camileri, köprüleri, kervansarayları, maddi ve manevi terakkiye büyük hizmetleri olan ve ilmin ışığını tüm dünyaya saçan medreseleri, milletin hizmetinde olmuş ve olmaya da devam etmektedir. Bütün bunların izini ve nişanını tarih sahnesinden silip atmak kolay değildir. Selçuklular, bir yandan Haçlı seferlerine karşı savaşırken bir yandan da ilim, irfan ve sanat adına birçok eser ortaya koymuşlar; bal arısı gibi muhtelif ülkelerden topladıkları farklı çiçeklerden bal yapmasını bilmişlerdir.

Selçuklulardan nöbeti devralacak olan cihan imparatorluğunun yani Osmanlı devletinin kuruluş aşaması çok hayret ve ibret vericidir. Şimdi tarihi seyir içerisinde bu muhteşem imparatorluğun kuruluşuna bir göz atalım.

Mabetleri, kütüphaneleri, bağ ve bahçeleri yıkıp tarumar eden, çoluk çocuk, kadın ve ihtiyar demeden binlerce masum insanı katleden zulüm ve fitneden çekinmeyen Cengiz’in şerrinden uzaklaşmak niyetiyle birçok Türk kabilesi gibi Kayıhanlar boyundan Kaya Alp’ın oğlu Süleyman Şah dört oğlu ve kabilesi ile beraber Türkistan’dan kalkarak “Mahan ovasına” gelir, burada bir müddet kaldıktan sonra “Ahlat’a” giderler. Ahlat’ta uzun bir süre kaldıktan sonra, Erzincan Ovalarının daha verimli olduğunu duyar ve koyunlarını önlerine katarak buraya hicret ederler. Bu ovada da kısa bir süre kalan bu göçerler, Hâlep yaylalarının çok geniş ve verimli olduğu haberini alınca “Hâlep’e” gitmek üzere hareket ederler. Ancak, vatan sevgisi ağır basan Süleyman Şah, memleketine geri dönmek ister; ne yazık ki, Ceber Kalesi önünden Fırat nehrini geçerken atından nehre düşüp boğulur ve şehit olur. Fırat nehrinin onu ağuş-u ebedîsine alması sonucu meydana gelen bu üzücü hadiseden sonra dört oğlundan Gündoğdu ve Sungur Tekin bu seferin kendileri için hayırlı olmayacağı kanaatine vararak vatanlarına geri dönerler, Ertuğrul Gazi ile Dündar Bey dört yüzden fazla cengâverle birlikte başka bir yayla arama niyetiyle yola koyulurlar. Bu da kaderin garip bir tecellisidir ki, eğer Süleyman Şah Fırat nehrinde boğulmasaydı hepsi geri döneceklerdi belki de bu muazzam devlet kurulmayacaktı.

Ahlakları civanmertlik, sanatları yiğitlik olan bu göçerler, Konya ovasına gelince, iki ordunun çarpıştığını görürler. Ertuğrul Gazi savaşan iki orduyu biraz izledikten sonra “bize buradan savuşup uzaklaşmak yakışmaz, bu duruma lakayt kalamayız, mağlup olan tarafa yardım etmeliyiz” diyerek büyük bir âlicenaplık ve hamiyet örneği göstererek mağlup olmak üzere olanların saflarında savaşa katılırlar ve bunların himmet ve kahramanlıkları ile, savaşı kaybetmek üzere olan o ordu galip gelir. Allah’ın hikmetine bakın ki, muharebe bittikten sonra galip gelen tarafın Selçuklu Hükümdarı Alaaddin Keykubat, mağlup tarafın da şerrinden kaçtıkları Cengiz’in ordusu olduğu anlaşılır. Selçuklu Hükümdarı Alaaddin Keykubat onların bu âlicenaplıkları ve himmetleri karşısında fevkalade memnun ve mesrur olur ve onlara birçok izzet ve ikramlarda bulunur. Daha sonra kendisinden bir arzularının olup olmadığını sorar ve ne isterlerse verebileceğini söyler. Onlar da kendilerinin göçer olduklarını ve koyunlarını otlatabilecekleri bir yaylanın verilmesini talep ederler. Alaaddin Keykubat da onlara Domaniç yaylalarını ve Söğüt Kasabasını bahşeder ve daha sonra bir bayrakla beraber çeşitli hediyeler gönderir.

Domaniç yaylalarına yerleşen bu göçerler, zaman zaman Hıristiyanların saldırılarına maruz kalır ve onlarla savaşmak mecburiyetinde kalırlar. Nihayet bir Hıristiyan olan Köse Mihâl’in de yardımı ile onları mağlup ederek ilk defa Bilecik’i ele geçirirler. Köse Mihâl, daha sonra Allah’ın inayeti ile İslam ile şereflenir. Böylece kader, koyun güden bu göçerlerden o muhteşem devletin kurulmasına zemin hazırlamıştı. Âdeta yatağını bulan su, mecrasına doğru akıyor, kahraman ve âlicenap bir aşiret beyi bu emaneti devralmaya hazırlanıyordu.

Devlet-i Aliye-yi Osmaniye’nin müessisi olan Sultan Osman Gazi, Hicri 656 tarihinde dünyaya gelmiştir. Ertuğrul Gazi 680 yılında vefat edince, yirmi dört yaşında yerine geçen Osman Gazi, İnegöl, Bilecik ve Karacahisar’ı fethetti. Son Selçuklu Hükümdarı Alaaddin Keykubat’ın Gazan Han askerleri eline esir düşmesiyle Selçuklu devletinin yıkılması artık kaçınılmaz oldu. Osman Gazi’nin ismine nispet olunarak kurulan Osmanlı devleti, muhteşem bir imparatorluğa inkılap etti. Selçuklular yıkıldığı zaman on iki küçük beylik vardı. Bunların on bir tanesi kısa bir zaman sonra yıkılıp yok oldukları hâlde, Osman Bey’in kurduğu Osmanlı Devleti altı yüz küsur sene şan ve şerefle hüküm sürdü.

Osman Bey’in aşireti, diğer beylikler ile aynı coğrafya, aynı siyaset ve askerlik şartlarının içinde olmasına rağmen, Kocaeli’den başlayıp Bizans hudutlarını ve Türk beyliklerini zorlayarak istikbalde meydana gelecek olan Devleti Aliye-yi Osmaniye’nin temellerini atıyordu.

Osman Gazi H. 726 yılında Söğüt Kasaba’sında vefat etti ve oraya defnedildi. Daha sonra Bursa fethedilince Osman Gazi’nin vasiyeti üzerine mübarek naaşı Bursa’ya getirilerek kendisi için hazırlanan Yeşil Türbe’ye defnedildi. Söğüt’te bulunan kabrinin yeri günümüze kadar muhafaza edilmiştir. Nitekim vefatından bugüne kadar her yıl etraftaki yörükler tarafından büyük kazanlarda pişirilen pilavlar misafirlere ikram edilir ve böylece Osman Gazi ölümünün yıl dönümünde yâd edilir. İnşallah bu hâl kıyamete kadar da devam edecektir.

Hakkı müdafaa ve haksızlıkları bertaraf etmek için onların bir elinde kılıç, diğer elinde de hikmet ve adalet vardı. Dehâlârı ve himmetleriyle medeniyet ve insâniyet namına binlerce asar-ı aliyeyi vücuda getiren şanlı ecdadımız, kıyamete kadar payidar olacaktır ve olmaya da layıktır.

Burada şu ibretli vakayı anlatmadan geçemeyeceğim:

Osmangazi daha genç iken, Peygamber Efendimiz’in (sav.) neslinden gelen Şeyh Edebali’ye misafir olur. Gece istirahat için kendisine ayrılan odanın duvarında asılı olan Kur’an-ı Kerim’i görünce, “Ben bu Allah kelamının olduğu yerde nasıl yatarım.” diyerek ona hürmeten ellerini bağlar ve sabaha kadar Cenab-ı Hakk’a niyazda bulunur. Sabaha yakın yorgunluktan gözleri kapanınca şöyle bir rüya görür: Bir ses ona şöyle der:

“Mademki sen Kur’an-ı Kerim’e hürmet ettin, senin evlatların da nesilden nesile şan ve şerefe nail olsun ve insanlar arasında hürmet görsünler.”

Bu durum sadece bir geceye has değildir. Zira Osman Bey, hayatı boyunca Kur’an’ın emirlerine imtisal etmiş ve onun ulvi hakikatlerini kendine rehber etmiştir.

“Dört yüz çadırlık bir aşiretin” Orta Asya’nın uçsuz bucaksız ve geçit vermeyen dağlarını aşarak Anadolu’nun yaylalarına yerleşip kısa bir zamanda küçük bir beylikten büyük bir imparatorluk hâline gelerek ismini tarihe altın harflerle yazdırması sadece maddi güçle olmamıştır. Osmanlıyı bu derece kudretli ve haşmetli yapan ulviyetin sırrı; onların kalplerinde Allah korkusunun mevcudiyeti, Kur’an’a karşı nihayetsiz derecede merbutiyetleri ve onun nurunun ve nihayetsiz feyzinin ruhlarında yerleşmesi, manevi bir güç olan İslamiyet’e sımsıkı sarılmaları, âlimlere karşı son derece hürmet göstermeleri, örf, adet ve mukaddesata bağlılıklarıdır.

Bediüzzaman Hazretleri de ecdadımızı şu ifadeleriyle meth-ü sena etmektedir:

“Altı yüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri bin senedir Kur’an-ı Hakîm’in bayraktarı olarak, bütün cihana karşı meydan okuyup, Kur’anı ilân etmişsiniz. Millîyetinizi, Kur’ana ve İslamiyet’e kal’a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müdhiş tehacümatı def’ettiniz, tâ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي يَأْتِي اللّه سَبِيلِ اللّه âyetine güzel bir mâsadak oldunuz.”1

“…Allah yakında öyle bir toplum getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler; Allah yolunda mücahede eder, hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar.”2

Evet, Osman Gazi beyliğin başına geçtiği zaman etrafı Şeyh Edebali, Şeyh Mahmud, Ahî Şemsüddin, Dursun Fakih, Kasım Karahisari, Şeyh Muhlis Karamani ve Elvan Çelebi gibi ilim ve irfan sahibi olan gönül sultanları tarafından sarılmış ve devlet manevi bir temel üzerine bina edilmiştir. İslam fıkhına derin bir vukufiyeti olan Dursun Fakih Osmanlı kadısı olarak tayin edilmiş, fetva ve dava işlerine bakmaya başlamış ve böylece Osmanlının ilmiye ve hukuk sisteminin temeli atılmıştır. Diğer taraftan Osmanlı devletinin manevi önderi olarak kabul edilen ve tasavvuf terbiyesi ile yetişmiş olan Şeyh Edebali’nin de devletin yapılanmasında büyük hizmetleri ve gayretleri olmuştur.

Birçok kaynaklarda 1206 yılında Karaman’da dünyaya geldiği söylenen Şeyh Edebali, ilmini Şam’da tamamlamıştır. Tefsir, hadis ve özellikle İslam hukuku alanında derin bir bilgiye sahip olan Edebali 1326 tarihinde Bilecik’te vefat etmiştir.

Evet, Osman Gazi âlimlere karşı son derece hürmetkâr davranmış, çocuklarına İslam âlimlerine hürmet etmelerini, onlara her türlü konuda yardımcı olmalarını ve her işlerinde onlarla meşveret etmelerini tavsiye etmiştir. Onun bu vasiyetine layıkıyla uyan bütün Osmanlı sultanları da, âlimlere son derece hürmetkâr davranmış, fethettikleri yerlerde cami, medrese, zaviye, imarethane, darülkura ve türbeler yaptırmışlardır. O büyük ve müstesna âlimler de İslamiyet’in ulviyetini ve kutsiyetini anlatarak nefisleri tezkiye, kalpleri tasfiye edip, ruhlara inkişaf ve akıllara istikamet vererek nice insanların irşadına vesile olmuşlardır.

Osman Gazi, son derece dindar, adaletli, cömert, hikmet sahibi ve takva ehli idi. Siyasette ve harp sanatında gayet mahir olan Osman Gazi, fevkalade şecaatli, cesur ve dirayetli biri idi. Aynı zamanda kanaatkâr ve dünya cazibesine aldanmayan müstesna bir kişi idi. Onun bu hasletlerini düşmanları bile tasdik ve itiraf ederdi. Ahirete irtihâl ettiği zaman bıraktığı miras ancak, fakir bir ailenin sahip olabileceği miktar kadar idi.

Osman Bey, başta oğulları olmak üzere, bütün erlerine, adalet ve insaf dersi vermekten geri durmazdı. Devleti oğlu Orhan Bey’e bıraktığı zaman; “ Dinimizin şanını koru…Tuttuğumuz yolu boş bir cenk yolu sanma!” diyerek ona en büyük vazifesini hatırlatmış oluyordu.

Osman Bey Selçuklulardan devraldıkları saltanat ve istiklal, onların kahramanlıklarının yanında, Allah’ın emirlerine imtisal ve kul hakkına göstermiş oldukları titizlikten dolayı asırlarca ihtişamını sürdürmüştür.

Osman Bey’in manevi mürşidi olan Edebali: “Sen ve senin zürriyetin, yeryüzüne hâkim olacak bir devlet kuracaksınız.” dedikten sonra, genç aşiret beyine kendi kızını vermek suretiyle onun o meşhur rüyasını fiilen de tabir etmiş oluyordu.

Garplı tarihçilerden Gibbon, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşunda, devletin kurucusu Osman Bey’den bahsederken söylediği şu sözler çok dikkat çekicidir:

“Osman etrafını teshir eden bir şahsiyetti. Öyle bir şahsiyet ki, kendisine rekabet edecek olanlar veya üstün bulunanlar bile maiyetinde seve seve hizmet ederlerdi. Birçok orta kırattaki kimselerin yaptıkları gibi, rakiplerini aradan çıkarmak ve etrafına yalnız kendisinden aşağı simaları toplamak suretiyle üstünlüğünü meydana vurmak ihtiyacını duymazdı. Gerek kendini, gerek başkalarını inzibat altında tutmayı bilirdi. Bir bina kurucu, ancak binasından belli olur.”3

Evet, Selçuklulardan sonra asırlarca her yerde İslam’ın ve Kur’an’ın bayraktarlığını yapan, millîyetlerini İslamiyet’e kale ve siper eden, tarihe hak ve adaletiyle damga vuran Osmanlılar, yetmiş iki milleti hâkimiyetleri altında bulundurdukları hâlde, Kur’an’dan aldıkları iman ve feyiz ile başka din mensuplarının mabetlerine, inançlarına, giyimlerine, lisanlarına kısaca yaşantılarına karışmadıkları gibi, onlara geniş hak ve hürriyetler tanımışlardır.Bernard Lewis şöyle der:

“Osmanlı, İslam konusunda öylesine samimiydi ki, âdeta kendi varlığını İslam’la özdeşleştirmişti. Ülkesinin adı Osmanlı ülkesi değil, Memalik-i İslamiye idi, hükümdarın adı padişah-ı İslam’dı, ordusunun adı asakir-i İslâm’dı, din adamlarının adı Şeyhülislâm’dı.”4

Hem mesela; Araplara asırlar boyunca hâkim oldukları hâlde onların örf ve âdetlerine müdahâle etmedikleri gibi, her sene bütçeden pay ayırarak ‘sürre alayları’ ile özellikle Mekke ve Medine’ye yardımda bulunmuş ve onlara hizmet etmişlerdir. Bütün bunlar tarihle sabittir.

Osmanlılar bir taraftan sanayi ve ticarette diğer taraftan da maarif ve ilimde ilerlediler. Medreselerde insanları cehaletten kurtarıp, İslam dinini hakkıyla anlatan ilim ve irfan erbabı binlerce âlim yetiştirdikleri gibi, tekke ve hangâhlarda ise; milleti tenvir ve irşad eden birçok mürşitler yetiştirdiler. Bununla birlikte başta İstanbul olmak üzere birçok şehirde beşer takatinin fevkinde azami bir gayret ile birçok şehirde haşmetli ve müzeyyen camiler, mescitler, kışlalar ve saraylar inşa ettiler, asırlar boyunca dünyâda eşine rastlanmayan, her yönüyle mükemmel bir medeniyet kurdular.

Yine, dört yüz yıl Osmanlıların hâkimiyetleri altında bulunan Balkanlar’da da ciddi manada hiçbir terör ve anarşi hadisesine meydan verilmemiş, onların huzur ve asayişleri sağlanmış, mabetlerine, örflerine ve yaşantılarına asla müdahâle edilmemiştir.

Hâlbuki, fetihten evvel insanların zulüm altında inim inim inledikleri tarihçe sabittir. Şark ve Garp’ta büyük fütuhatlar ile gittikleri yerlere adalet, ilim, ahlâk ve şefkat gibi güzel meziyetler götüren Osmanlılar, orada yaşayanların kalp ve vicdanlarını da fethetmişler ve bu sayede birçok insanın Müslüman olmasına vesile olmuşlardır. Issız sahraları ve geçit vermez çölleri aşarak eşsiz bir medeniyet vücuda getiren, cehalet ve zulümat dikenlerini ortadan kaldırarak yerine, marifet ve adalet çiçekleri eken ecdadımız, başta Bosna Hersek olmak üzere o bölgelerde medrese, camii ve köprü gibi birçok eserler inşa etmişlerdir.

Birinci Cihan Harbinden sonra, o topraklar elimizden çıkmasına rağmen, oralarda yaşayan hâlkın Osmanlıları hâlâ büyük iştiyak ve hasretle andıklarını büyük bir memnuniyetle duymaktayız. Ayrıca Trablusgarp’daki Cezayirlilerin boyunlarına muska diye Osmanlı parası taktıkları bilinen bir hakikattir.

XVI. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin gelişmesini engellemek için Türk orduları ile savaşmış ve bundan dolayı Katolik Avrupa tarafından kendisine “Hristiyanlığın şövalyesi” unvanı verilmiş olan Boğdan Beyi Büyük Stefan ölüm döşeğinde, evlatlarına şu ibretli nasihati yapmıştır:

“Belki de yakında himayeye muhtaç olacaksınız. Asla Rus’a yanaşmayın, onlar, sizi yok ederler. Kendinizi Osmanlılara emanet edin, onlar adil ve merhametlidirler.”

Osmanlı devletinde millîyet, cins, zümre yahut din farkı gözetmeden herkesin eşit olduğu bir adalet anlayışı vardır. Bu adaletin sadece insanlara has olmayıp, kurda, kuşa, toprağa ve suya şamil bulunduğunu ve bu yüzden; Osmanlı kanunnamelerinde

“… ve ayağı yaramaz beygiri işletmeyeler. At, katır ve eşek ayağını gözedeler ve semerin göreler ve ağır yük urmayalar, zira dilsüz canavardurlar, her kangısında eksük bulunur ise sahibine tamam itdüre, eslemeyanı tamam gereği gibi hakkından geline ve hammallar ağır yük urmayalar, mütearef (örf) üzere ola…”

diye hükümler konularak bu meselenin beygirin sakat ayağından eşeğin semerine kadar gözden uzak tutulmadığı detaylarıyla yazılmıştır.

Bizler de o şanlı ecdadın torunları olarak, şan ve şerefle yaşamak, madden ve manen terakki etmek istiyorsak, onları yücelten ruh ve manayı ferdi ve içtimaî hayatımıza tatbik etmek mecburiyetindeyiz.

Bu vasıflar sayesindedir ki, Osmanlılar altı asır boyunca dünyaya hâkim olmuş ve hükmetmişlerdir. Adalet mekânizmasını tam olarak işletmişler, bayrağı altındaki muhtelif kavimlerin aralarında adalet ve eşitlik esaslarını korumaya gayret göstermişlerdir. Bu adalet sayesinde kuvvet ve kudret kazanmışlar, hoşgörüde insanlık âlemine numune olmuşlardır. Osmanlılarda en haşmetli hükümdarlarla en âciz fertlerin, huzur-u mehâkimde müsavi olduğu tarihle sabittir. Onlar bu sayede cihanşümul bir devlet olmuşlardır. Fethettikleri ülkelere sevgi, barış ve huzur götürmüşlerdir. Kur’an-ı Kerim’in,

“Ey iman edenler! Adil şahitler olarak Allah için hakkı ayakta tutun…”5

ayetini kendilerine rehber etmişler, savaş zamanlarında bile adaletten ayrılmamış, düşmanlarına karşı merhametle davranmışlardır. Bu merhametli davranış sayesinde insanların kalplerinde muhabbete dayalı hâkimiyetlerini devam ettirmişler. Böylece cihanı kucaklayan şevket ve saltanatları bütün haşmet ve şaşaasıyla asırlarca devam etmiştir. Yakın tarihimizde vuku bulan Çanakkale Savaşında âlicenap askerlerimizin kendilerini öldürmeye çalışan düşman askerlerini esir ettiklerinde onlara karşı gösterdikleri muameleler de bunun en büyük şahididir.

Tarih yapraklarını çevirip ibretle atf-ı nazar edersek, ecdadımızın insanlığa ettikleri maddi ve manevi hizmetler ile başta Asya olmak üzere fethettikleri yerleri nizam altına alarak ilim ve marifet ile süslendirdiklerini görürüz.

Osmanlı Kanunnameleri, İslam hukukunun temeline dayanmakla beraber, devletin işlerini tanzim eden bu kanunlar, millî ve manevi esaslar ile beraber yürümüştür.

Mazisi derin, tarihi şanlı ve ihtişamlı ve nice ulvi meziyetlerle dolu olan bu muhteşem devlet-i aliye-yi Osmaniye ile ne kadar iftihar etsek azdır. Burada bir hatıramı nakletmek isterim:

1976 yılında hacca gitmiştim. Cidde radyosunda çalışan Avukat Bekir Berk’i ziyaret etmek için, Abdulkadir Badıllı, Ahmet Apay ve Hacı İshak Efendi ile beraber, radyo binasına gittik. Görevliler, Bekir Berk’le görüşebilmemiz için müdür beyden izin almamız gerektiğini söylediler. Biz de izin almak için müdür beyin yanına gittik. Müdür bey bizi içeri buyur etti ve ziyaret sebebimizi sordu. Bekir Bey’i görmek istediğimizi söyleyince hemen Bekir Bey’e haber gönderdi. Uzun bir muhabbetten sonra konuştuğumuz mevzu gereği müdür bey, Fatih Sultan Mehmed’i medh ü sena ettikten sonra şöyle dedi:

“İslamiyet her ne kadar Mekke ve Medine’de nazil oldu ise de onun dünyaya yayılmasını, layıkıyla, sizin ecdadınız yaptı. Böylece Peygamber Efendimizin (sav.) ‘Elbette İstanbul fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onu fetheden asker ne güzel asker.’ müjdesine sizin ecdadınız mazhar oldu.”

Ertesi gün Hacı İshak Efendi ile beraber Arafat’a gitmek üzere bir taksiye bindik. Ben taksi şoförüne iltifat için; “Siz Araplar vaktiyle dünyanın efendisi idiniz.” dedim. Şoför benim bu sözlerime itiraz ederek celalli bir şekilde şöyle dedi:

“Hayır hayır! Asıl efendi ilim, irfan ve adaletleriyle İslamiyet’e büyük hizmetler yapan ve onun ulvi hakikatlerini dünyanın dört bir yanına götüren sizin ecdadınızdır.” Şoförün bu sözlerinden ziyâdesiyle memnun ve mesrur oldum ve yanımda bulunan Hacı İshak Efendi’ye dönerek şöyle dedim:“Dikkat ettiniz mi makam sahibi olanı da şoförü de aynı şeyi söylüyor.”

Evet, ilim ve irfanlarıyla insanlık âlemini ihya ve irşat ederek insanları derin gaflet uykusundan uyandıran ve cihanda ebede kadar sönmeyecek bir şule-i marifet yakan Geylaniler, Şah-ı Nakşibendiler, Yesevîler, Gazalîler, Rufailer, Taftazanîler, Mevlânalar ve Fahreddin Razîler de Osmanlı devletinin manevi teşekkülünde rehber aldığı müstesna şahsiyetlerdir. İla-yı Kelimetullah gibi mukaddes bir dava uğruna büyük bir aşk ve şevkle meydanı mübarezeye atılanSaltuk Beyler, Baburşahlar, Tuğrul Beyler, Gündüz Alpler, Alparslanlar ve Harzemşahlar gibi nice cihanbaha kahramanlar Türkistan’ın yâdigârıdırlar.

Hem, İslamiyet’i hakkıyla ders veren, insanları cehaletin taassubundan kurtaran, hurafatın karanlık gecelerinden, ilim ve irfan sabahına çıkaran Anadolu’yu harekete getiren ve bereketlendiren Horasan er ve erenleri ve Maveraünnehir uleması o bereketli toprakların meyvesidir.

Milletini evc-i kemalâta, fazilet ve marifete îsal etmiş, parlaklıkta güneşe rekabet edecek kadar fûyuzat-ı ilahiyeye mazhar olmuş ve âlemin gıpta ve hayranlıkla taktir ettiği bu müstesna şahsiyetler, bu nevvar dimağlar ve ateşin ruhlu kahramanlar kıyamete kadar şayan-ı takdir ve hürmetle yâd edilecektir.

Hem yine irfan âleminde derin izler bırakan, âlem-i insaniyete şerefler bahşeden, ruhlarda ve fikirlerde büyük tesirler bırakan o Semerkânt ariflerinin, Buhara mürşitlerinin, Belh mutasavvıflarının medreselerinde, tekkelerinde ve zaviyelerinde nice müstesna şahsiyetler yetişmiş ve bunlar Osmanlının ruhunda derin izler bırakmıştırlar.

Evet, yukarıda zikredilen kişilerin izinden giden ecdadımız büyük bir şevk ile Kur’an’a sarılmış, din-i İslam’ı akıl ve mantığın mizanıyla tetkik ve tahkik etmişlerdir. Onlar İslam dininin bütün beşeri hayır ve saadete, vahdet ve uhuvvete davet eden bir din-i fıtri ve umumî olduğunu yakinen anlamışlar, vifak ve ittihadı, nezahet ve nezafeti, hürriyet ve adaleti, şefkat ve merhameti, mürüvvet ve ihsanı onda görmüşler ve bu sayede nice fütuhatlar yapmışlardır.

Eğer bizler de ecdadımız gibi İslamiyet’in kudsi ve ulvi hakikatlerini dünyanın dört bir yanına yaymak istiyor ve bu mukaddes vazifeyi hakkıyla ifa etmek istiyorsak, Kur’an’ın hükümlerini ve sünnet-i seniyeyi ferdi ve içtimaî hayatımıza hâkim kılmamız lazımdır.

Hidayet ufkundan doğup dalalet ve sefahat karanlığını aydınlatan güneş gibi, Osmanlılar da adalet, şefkat ve merhamet gibi ulvi meziyetleriyle zulüm karanlıklarını izale ettiler. İşte o zaman ikbal sabahının ilk huzmeleri, devlet hilalinin ilk ışıkları cihanı kapladı. Zaman da onların sayesinde bereketlendi ve parladı. Başta Osman Bey olmak üzere Osmanlı soyunun yıldızlarla süslü kubbesinde, cihanı aydınlatan bu güneş nice ülkeleri iman, ahlak, fazilet ve adalet ile ziyalandırdı. Hakkı koruyan ve dinin ulvi hakikatlerini kendilerine rehber edinen Osmanlı padişahları, fethettikleri yerlerde güven ve adaletin temsilcisi oldular ve zulmün ve fenalıkların kapısına kilit vurdular. Dinin ve imanın saf akçelerini, irfanın parlak incilerini, insanlık âlemine kazandırmak için asırlarca cihat ettiler.

Osmanlı padişahları ki, cihanı koruyan adaleti kendilerine gaye edinmiş ve bu sayede huzur ve güveni sağlamışlardır. Zira onlar, adalet güllerini her dem taze tutmuşlardır. Şeriatın parlak pınarı onların gayretleri sayesinde asırlarca şarıl şarıl akmıştır. İslam’ın sağlam kalesinde gedik ve delikler açılmasına fırsat vermemişler, onu sağlam bir şekilde korumayı başarmışlardır. Sancakları üzerine;

“Zafer ve yardım ancak Azîz ve Hakîm olan Allah katındandır.”

ayetini yazmışlardır. Zafer ayetleriyle süslü olan bu sancak, cihanın birçok yerinde asırlarca şan ve şerefle dalgalanmıştır. Takva ve istikametle süslenen hilafet ve saltanatları, adalet güneşiyle ışıklandırılmıştır. Onların adalet rüzgârları cihanı kaplamış ve kerem çeşmeleri insanlık için emel pınarları olmuştu. Marifet güneşi, onların gönül bahçesini güllük ve gülistanlık etmişti. Vakar, azim, sebat, sabır, celadet, cesaret, şecaat ve marifet gibi ulvi cevherler onlarda cem olmuştu.

Bütün bu saltanat ve ihtişama rağmen, her şeyden ibret ve hisse almasını bilen padişahlar, bu fani dünyanın geçici güzelliklerine aldanmadılar. Her doğuşun arkasından bir batışın, her yücelikten sonra bir çöküşün olacağını çok iyi idrak ettiler.

Osmanlı sultanlarının her birisi yapmış oldukları maddi ve manevi hizmetleri yanında birçok meziyetler ile de gelecek nesillere örnek olacak müstesna şahsiyetlerdir. Evet, Sultan Bayezit-i Veli’nin salahat ve takvası, Murat Hüdavendigâr’ın şecaati ve ince basireti, Şark ve Garb’ın hükümdarlarına ve prenslerine istinadgâh noktası olan Kanuni Sultan Süleyman’ın dünyaya parmak ısırtan fütuhatı, daha yirmi yaşlarında iken İstanbul’u fethederek Hz. Peygamber’in (sav.) hadisine mazhar olan Fatih Sultan Mehmed’in kahramanlığı ve Sultan Abdulhamid’in siyasi dehası. Onları hayırla yâd etmek, insani ve vicdani bir vazifedir.

Cenab-ı Hak cümlesinin kabrini pür nur eylesin ve onları cenneti âlâda cemetsin! Âmin…

MEHMED KIRKINCI – 2010

Dipnotlar:

1 Nursi, B.S. Mektubat.
2 Maide Suresi, 5/54.
3 Herbert Adams Gibbons, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu (Çev. Bülent Arı), İstanbul 1998.
4 Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu (Çev: Metin Kıratlı) , V. Baskı, Ankara 1993.
5 Nisa Suresi, 4/135.

“Kadınsın”

“KADINSIN”

Hem yaratılış hem yetiştiriliş tarzı ve anne olmanın verdiği duygusallığı, kadını anlayışlı sebatkâr çözüm üretici barışçıl kişiler olarak standart bir kılıfa bürüyor.

 

Ayrıca geçmişten günümüze süregelen sosyolojik bakış açısı kadının faklı kulvarlarda olmasının elini kolunu istemsiz bağlıyor yani karşılaştığı güçlüklere karşı çıkmayan, sorun çıkmaktansa zoraki bir anlayışla her olumsuzluğa bitmez tükenmez şefkatiyle göğüs geren, kadın modeline soyut bir kavram oluyor akıllarda…

 

 

Genel bir yakıştırma olan “sen kadınsın” dayatması ile zayıflığını iyice perçinleyen ve hatta kişiliğini zedeleyen kadını bulunduğu konuma sabitleyen sorumluluğunu ağırlaştıran bir yük daha bindiriyor omuzlarına…

 

Belki de karşılaştığı zorlukları gözünde büyütüyor ve her zaman çekimserliğine bir bahane uyduruyor kadın!

 

Fedakârlık Yapan Kadın

 

Bazıları kadere teslimiyetle nasip inancına sığınır çoğu zaman veya dünyevi fedakarlıklara mesela; çocuklarına sizin için katlanıyorum tüm zorluklara diyerek perdeler korkularını çekimserliğini…

 

Hâlbuki çocuklar da bu süreçte umutsuz çekingen ürkek mutsuzluklarla köreliyordur karamsar psikolojisi bozuk bireyler haline geliyordur. Sonucunu çoğu zaman hayatıyla ödediği…

 

Ekonomik özgürlüğünün olamaması aile ve psikolojik desteğinin olmaması daha da geçilmez duvarlar örüyor hayatını düzene koyacak farklı seçeneklere başvurmasına…

 

Kadındır genelde katlandığı her türlü şiddete karşı (fiziksel şiddet, sözel şiddet, ekonomik şiddet) yılmadan bir gün düzelecek her şey, benimde evime doğacak bir gün güneş, yeşerecek umut çiçeklerim diye mücadele gösteren…

 

Kimileri gerçekten inanır bir gün her şeyin çok güzel olacağına, bekler yıllarca… Kimileri kontrolsüz öfkenin hırsın şiddetin kurbanları olur acımasızca…

 

Hatalı Atasözleriyle Kadın Aleyhtarlığı

 

Ve dahi temeli bozuk ailelerin bir gün evlenip anne baba olacağı bir evin sorumluluğunu üstleneceği düşüncesi bile tedirgin eder biz ebeveynleri, geleceklerini hayal bile edemez insan, hasbelkader bir hayata gözü kapalı sürükleniverirler…

 

Bir de kadını bu mecburiyete sürükleyen basmakalıp fikirler düşünceler vardır hatta bazıları atasözü olarak yansır kişiliklere…

 

“Gelinlikle girdiğin evden kefenle çıkacaksın” hoş rastlamadığımız bir örnekte değildir ya!

 

“Evi dişi kuş yapar” dişi kuş bile evini erkeğiyle birlikte yaparken kadına bu sorumluluk yüklenir!

 

“Erkeği rezilde eden kadındır vezirde”

 

Çok acımasızca bir söz kalıbı değil mi?

 

“İnsanı rezilde eden kendidir vezirde” daha rasyonel sağduyulu bir yaklaşım olurdu…

 

“Erkeğinden sonra eve giren kadından hayır gelmez”! Galiba tüm gece nöbetinde bulunan doktor hemşire vb mesleklerde çalışan kadınlar hayırsız kadın konumunda oluyor…

 

Şurası bir gerçek ki,  erkeğin dindar olması kadına şiddet eğiliminin önüne geçen bir unsur olmaya yetmiyor maalesef!

 

Vicdan merhamet kavramları olgunlaşmayan ve dahi temeli bozuk mutsuz ailelerde yetişen bireyler çoğaldıkça bu süreci aşmak imkânsız gibi görünüyor.

RABBİM AİLELERİMİZE HUZUR VE SAADET İHSAN EYLESIN..

SELAM VE DUALAR İLE…

HATİCE BAŞKAN

“ON BİR  AYIN SULTANI RAMAZAN HOŞ GELDİN”

“ON BİR  AYIN SULTANI RAMAZAN HOŞ GELDİN”

Oruçlu için iki sevinç vardır: Biri,orucu açtığı zamanki sevincidir; diğeri de Rabbine kavuştuğu zamanki sevincidir. (Buhari, Savm, 2)

 

Hoş Geldin Gönlümüzün Nuru, Ruhumuzun Süruru Ramazan Hoş Geldin…

Ah nerede o eski ramazanlar nidalarını duymaya başlarız daha ilk günlerinde ramazanın,

Büyüklerimizden özellikle.

Oysa içinde bulunduğumuz ramazanları yaşatmak, yaşatmaya çalışmak dahi mana mana yaşanır kılmak ve bırakmaya çalışmak daha evla olmaz mıydı, gelecek nesiller adına…

Oruç; Rahmettir Cennet vesikadır, berekettir ömre, tertemiz sayfalar açmamıza vesile-i himmettir Rahmeti Sonsuz Rabbimiz den.

Kavuşma zamanıdır en Sevgiliye hasretle, vuslattır ayet ayet, secde secde arınmak şuuruyla Muştu dur oruç Kevser-i Firdevs-e ümmetçe, çokluğu paylaşmak adına yokluklardan, yoksunluklardan…

Günahları sevaplara,

sevapları iman-ı ihlasa,

ihlası ise nefislere devşirme vaktidir.

Katibe Meleklerinin amel defterlerine itina ile nakşedilen”

İnşallah Elhamdulillah Subhaallah…

Huzurdur sonra, libası ruhlara biçilen,

Felahı sükunetin koynu, sahurlardan iftarlara.

Tüm ruhumuzla tââf edilen hasadımız dır sonsuzluğa

İnşallah Ezanı Muhammedi ile nice iftarlara…

“Oruç, en çokta yetimin, kimsesizin, mazlumun sevindiği sevindirildiği ve bu kutsal vazifeden istifa edebilmenin en mübarek fırsatıdır Rahmandan kullarına”…

Ham-du Senalarla yine kavuşurken bir ramazana daha, Elhamdulillah diye başlar tatlı bir telaşe, pelesenk olmuştur, ah nerede o eski ramazanlar nidaları dillerimize…

Özlenen ramazandan ziyade, her geçen zamanla birlikte azalan, komşu, akraba, dost muhabbetleridir aslında. Çünkü en çok ramazan ayında bir araya gelirlerdi, yüz yüze diz dize ahvallerini paylaştıkları, hem hal oldukları, mis gibi çaylarını yudumlarken, faslı menkıbeler kıssalar anlatıkları. Adı üstünde bereket ayı olduğundan, dost muhabbetlerinde de gösteriyordu kendini, ramazanın bereketi.

Oruç ruhlara manevi bir değer kazandırdığı içindir ki, kalbi muhabbet bağlarını daha bir güçlendirir Elhamdulillah. Dolaylı yoldan fakiri fukarayı araştırır birlikte iftar yemekleri düzenlenir akabinde zekat fitre verilecek aileler belirlenirdi. Dini ve vicdani sorumluluğu yerine getirmekti hasıl olan ve insana mukaddes-i ulvi bir huzur bahşeder her zaman. Dahi yapılan hayır hasenatlar yüz yüze olduğundan, vicdana daha bir tesir ederdi. Özellikle çocukların görerek yaşayarak ve örnek alarak öğrenmesi, dini, vicdani, merhamet duygularının ve sorumluluklarının olgunlaşmasına vesile olurdu…

Hatırlanma hatırlatma ayıdır ramazan. Mesela, yaradılış gayemizi gözden geçirmek adına, dünyevi olanı uhrevi olandan arındırmak ve nefis muhasebesi yapmak.

Her ne kadar eleştirmeyi veya kusur görmeyi istemese de insan, ince eleyip sık dokuma müslüman. İbadet hassasiyeti gereklidir dinimizde, tabi ayıplamadan kusur aramadan dahi aşağılamadan. Hayrı şerden, kaderi nasipten ayırt edebilmeli mümin olan. Her adem; kendi nispetinde, iradesinde, beklentisi ve inanç seviyesine göre nasiplenecektir dinimizce. Rahmanın, kullarının arınması için bahşettiği Rahmet ve bereket aylarından…

Ve asıl hakikat Kaderi Mutlaktır, Cüz-i Kaderi Kullarına Lütfetmişti Yaradan. Dolayısıyla adem oğlu meşrebine göre seçecekti kaderini…

Diğer yandan ramazan ve bayram tatilerinil eğlence ayı gibi fırsata çeviren ve bu mübarek ayın

rahmetinden bereketinden bihaber tatil rezervasyonu telaşına düşen ihlas iman yoksunları da, dini ve manevi değerlerimize gölge düşürmeye devam edecektir dünya döndükçe.

Yukarıda da değindiğimiz gibi hayrın şerden şerrin hayırdan ayrılması ve kulluk sınavından geçtiğimizden dolayı, iyi de kötüde var olmaya devam edecektir, dünyanın miladı dolmadan…

İftar sofrası adı altında, daha çok oruçsuz iftarların ağırlandığı göz boyayıcı davetlerle, manevi değerlerimize gölge düşürenlerde olacaktır, ramazanı en ihlaslı manevi bir şekilde icra etmeye ve geçirmeye çalışanlarda hayat sınavında…

Velhasıl-ı kelâm yukarıda da değindiğimiz gibi ademoğlu kendi meşrebine göre yaşayıp sonunu belirleyecektir. İnşallah-u Rahman, bu manevi yolculuğu yüzümüzün dahi ruhumuzun akıyla kazanmayı nasip Kılsın İlahi Yaradan, cümle müminlere yürekten sonsuz aminlerle, vel dua vel muhabbet ile vesselam…

“Resulu Ekrem Efendimizin Duasi “

“Resulu Ekrem Efendimizin Duasi “

 

Rasulullah sallallahü aleyhi ve sellem’in hayatında duanın çok büyük bir yeri vardı. Zira “De ki, eğer dualarınız olmasaydı Rabbim size değer vermezdi.”(1) ve “Onlara de ki “Kullarım sana benden sordukları zaman Ben onlara çok yakınım. Dua ettiği zaman dua edenin çağrısına icabet ederim.”(2) ayetleri onun kalbine vahyedilmişti. O bu ayetlerin ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Bu nedenle hayatının her alanında, o alanın konumuna uygun ve o alana büyük bir mana yükleyen çok geniş kapsamlı dualar ederdi.

Evinden dışarıya çıkarken; Allah’ın adıyla (dışarıya çıkarım). Allaha tevekkül ettim (güvendim). Hiç bir kuvvet ve hareket Allah’ın izni olmadan gerçekleşemez. Allahım, (dışarıdaki hayatımda) dalâlete düşmekten (bir şeyin en mükemmel şekli varken onun bir düşüğünü yapmaktan) veya başkasının beni delâlete düşürmesinden sana sığınırım. Ayağımın (sırat-ı müstakimden) kaymasından veya bir başkasının benim ayağımı sırat-ı müstakimden kaydırmasından sana sığınırım. Bir kimseye zulmetmekten (haksızlık etmekten) veya bir başkasının bana haksızlık etmesinden sana sığınırım. Yapmam gereken bir işi unutmaktan, veya bir başkasının benim hakkımda yapması gereken bir işi unutmasından sana sığınırım.(3)

Yeni bir elbise giydiğinde o yeni giydiği elbisenin ismini zikrederek şöyle derdi; Allahım, hamd yalnızca sanadır. Bu elbiseyi sen bana giydirdin. Senden bu elbisenin hayrını ve yapılış maksadının hayrını isterim. Bu elbisenin şerrinden ve yapılış maksadının şerrinden sana sığınırım.(4)

Rasulullah sallallahü aleyhi ve sellem yemeği bitirdikten sonra, yatağa giderken, yataktan kalkarken, bir binite bindiği zaman, tuvalete girerken-çıkarken bir yere otururken-kalkarken, hatta zevcesi ile beraber olurken bile bu ve buna benzer bir çok dua etmiştir. Bu duaları inceleyen bir kimse Rasulullah sallallahü aleyhi ve sellemin, hayata ne kadar büyük manalar yüklediğini, ne kadar zengin bir iç dünyaya ve ne kadar derin bir anlayışa sahip olduğu açıkça görür.(5) Meselâ bir meclisten kalkarken devamlı yaptığı şu dua ne kadar mühim ve ne kadar anlamlıdır. “Allahım senin korkundan bize günah işlememize engel olan bir pay ver. Sana itaattan bizi cennete götüren bir parça ver. Dünya musibetlerini bize hafifleten yakini bir iman ver. Allahım, bizi yaşattığın müddetçe kulaklarımızdan, gözlerimizden ve kuvvetimizden faydalandır. Ölümümüze kadar onları devamlı kıl. Bize zulmedenlerden öcümüzü sen al. Bize düşamanlık edenlere karşı bize yardım et. Bizi dinimizde musibete uğratma. dünyayı en büyük düşüncemiz ve gayemiz; ilmimizin de ulaştığı son nokta yapma. Bize merhamet etmeyenleri üzerimize yönetici ve otorite tayin etme.(6)

Senin korkundan bize günah işlememize engel olan bir pay ver; Allahın emir ve yasaklarını çiğnemek insanı hem dünyada hem de ahirette felaketlere sürükleyen büyük bir suçtur. Günahlar insanı dünyada korkunç zarara uğrattığı gibi ahirette de insanın ebedi hayatını mahveder. Bu günahlardan dolayıdır ki insan, bir kıvılcımı dünyayı kül eden cehennemi hak eder. Bu günahlardan dolayıdır ki, insan cenneti veya cennetin daha güzel yerlerini kaybeder. Bu günahlardan dolayıdır ki, insan iç dünyasını ve ruhunu tahrip ettiği için dünyada işlemediği suç, haksızlık ve zulüm kalmaz, böyle önemli ve hassas bir mesele karşısında beşerin efendisinin bizlere öğretmek için Rabbine yakarışı: Allahım, kalbime senin korkundan öyle bir pay ver ki, nefsim günah işlemeye yöneldiğinde o korku benimle günahın arasına girsin ve günah işlemekten uzak durayım. Temiz tertemiz bir insan olayım. Bembeyaz bir defter ve parlak bir yüz ile sana döneyim..

Sana itaatten, bizi cennete götüren bir parça ver; Kalbime sana itaat duygusunu yerleştir. Beni cennete ulaştıracak kadar sana itaat etmeyi bana nasip eyle.. O cennet ki, orada hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın duymadığı, hiç bir insanın aklına hayaline gelmeyen güzellikler, nimetler, zevkler ve tadlar var.. Zira O sevgili bir başka duasında Rabbine şöyle yakarıyordu “Ey kalpleri evirip çeviren Allahım benim kalbimi sana itaata çevir..”

Dünya müsibetlerini bize hafiflettirecek yakini bir iman ver; Yakîn, kesin bilgi demektir. Kuran-ı Kerim ölüme “yakîn” ismini vermektedir. Çünkü insan öldüğü zaman melekleri ve perde arkasındaki dünyayı gözüyle gördüğü için ahiret, cennet, cehennem, yaratıcı ve alemin hakikatı hususunda kesin bilgiye ulaşır. İşte dünyada, bu yakini bilgi ve imandan pay alan bir kimseyi, cenneti ve cehennemi görüyormuş gibi inanan bir kimseyi nakillerde perde arkası hakkında verilen haberlere yakinen bağlanan bir kimseyi, dünyanın hangi bir musibet ve belası üzebilir ki?!

Ey güzel peygamberim! Bize ne yüce bir anlayış, ne geniş bir ufuk, ne büyük bir talep öğretiyorsun!.. Allahım, perde arkası hakkında bana öyle bir iman ver ki, başıma dünyanın hangi musibet ve belası gelirse gelsin, o belalar bana bu imanla hafif gelsin, beni üzmesin..

Bu duayla Efendimiz aleyhissalat-i vesselam, Rabbinden, dünyanın sıkıntılarına karşı bir nevi ruhî donanım istemektedir. Zira bu gücün zayıflığından dolayıdır ki bir çok insan kendisine isabet eden bir bela, bir musibet karşısında ezilmekte, yıkılmakta ve ruhsal bunalımlara düşmektedir. O nedenledir ki bu dua, dünyanın her türlü acılarını, belalarını ve sıkıntılarını, çeşidi ve şiddeti ne olursa olsun, büyük bir müjdeye, kolaylığa ve rahatlığa çeviren engin bir muhtevaya sahiptir.

Allahım bizi yaşattığın müddetçe, kulaklarımızdan, gözlerimizden ve kuvvetimizden faydalandır; Bu da çok önemli ve büyük bir taleptir. Zira bir çok insan bazen gözünü kaybederek, bazen işitmesini yitirerek, bazen kendisine felç isabet ederek başkalarına muhtaç hale düşmektedir. Hele “yaşlandığımda eğer elden ayaktan düşersem ben ne yaparım?” sorusu hepimizin en büyük endişesidir. İşte günümüzde bir çok insanın kendisine sahip olamayacak duruma gelince en yakınlarının bile kendisini terkettiğini görünce bu cümlelerin ne büyük değer taşıdığını daha iyi anlıyoruz. Bize bu acıyı tattırma Allahım..

Bize düşmanlık edenlere karşı bize yardım et; Haksızlıklar ve zulümler günden güne artmaktadır. İnsanlar, başkalarının haklarına ve hukukuna saygı göstermemektedir. Böyle olunca da hayatta bir çok haksızlıklar ortaya çıkmaktadır.

İşte böyle durumlarda Allah’ın yardımını talep etmek bizim için büyük bir teselli, huzur ve sevinç kaynağıdır. Zira bir başka hadis-i şerîfte sevgili peygamberimiz “Mazlumun bedduasından kork. Zira mazlumun bedduasıyla Allah arasında hiç bir engel yoktur.”(7) buyurmaktadır.

Bizi dinimizde Musibete uğratma; Musibet ve belamızı dinde verme. Namaz kılmamak, oruç tutmamak, günah işlemek, inancı bozuk olmak, Allah’a ve Rasulü’ne itaat etmemek vb. gibi şeyleri dinde musibete uğramaya misal verebiliriz. Dünya işlerinde musibet ve belaya uğrayan bir kimse, dünyanın en büyük acılarını çekse bile, ölüm ile bütün bu acılardan kurtulur ve ahirette mutlak mutluluğun kaynağına ulaşır. Oysa dinde musibet ve belaya uğrayan bir kimse bir yandan dünya hayatını mahvettiği gibi, öte yandan ahiret hayatını da zehir eder, işte bundan daha korkunç bir felaket olamaz!.. Dininde musibet ve belaya uğramayan ve dini hayatı düzgün olan bir kimse ise hem dünyasını hem de ebedi hayatını cennet eder. O nedenle bu dua son derece mühimdir.

Dünyayı en büyük düşüncemiz ve gayemiz yapma; En önem verdiğimiz, öncelikli meseleler arasına dünyayı yerleştirme. Günümüzde milyonlarca insanın en önem verdiği öncelikli meseleler arasında hep dünya gelmektedir. Dünyaya önem verip ahireti bir kenara atan bir kimse dünyayı doğru yorumlayamadığı için bir çok haksızlıklara sapar. Oysa ahireti unutmayan bir kimse ise dünyayı doğru yorumladığı için onu ebedî güzelliklere ulaşmaya bir vesîle yapar. Bu nedenle Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) dünya hayatını, bir yerden başka bir yere yolculuk yaparken bir ağacın gölgesi altında dinlenen, sonra kalkıp yoluna devam eden bir adamın ağacın gölgesi altındaki durumuna benzetmiştir. Akıllı bir insan ömür sermayesini ağacın gölgesinde harcayarak ebedi yolculuğunu perişan etmez.

Dünyayı ilmimizin ulaştığı son nokta yapma; Burada dünya ile kast olunan fizik âlemidir. Duyularla hissedilen madde alemi, şuhûd alemidir. Bir de fiziğin ötesinde, perdenin arkasında (metafizik) bir alem var.. Gayb alemi… İşte Efendimiz bu duayla şöyle demek istiyor. Ey Rabbimiz! Bizim ilmimizi bu fizik (şuhûd) alemiyle sınırlandırma.. Perdenin arkasındaki alemden de bize bilgiler ver.. İlmimiz maddeyi de aşıp madde ötesine taşsın..

Günümüzde bile pozitif bilimler dünya kadar bilimsellikle boğuşurken ondört asır önce çölün ortasında okuma yazma bilmeyen bir ümmi’nin fiziğin ötesine taşan bir ilmi Rabbinden talep etmesi ve “Allahım mevcudâtı hakikatine uygun olarak bize göster” diyerek yakarması derin bir anlayışı gösteren muazzam bir olaydır. İşte bu dualara icabet eden Rabbimiz Ona perdenin arkasından bir çok ilim vermiştir. Bu nedenle Efendimiz şöyle diyordu; “Hiç şüphesiz ki ben sizin görmediğiniz şeyleri görüyorum. Sema çatırdadı. Çatırdamakta da haklı, zira semada dört parmak miktarı boş hiçbir yer yok ki bir melek alnını oraya koyup Allaha secde etmiş olmasın. Allah’a yemin ederim ki şayet siz benim bildiklerimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız. Yataklarda kadınlardan lezzet almaz, dağlara çıkıp Allah’ın yardımını isterdiniz.(8)”

Bize merhamet etmeyenleri üzerimize otorite yapma; Bize merahmet etmeyen bir yöneticiyi üzerimize musallat etme. Bize acımayan, şefkat ve nezaket ile yaklaşmayan kimseleri bizim üzerimize güç, kuvvet ve iktidar sahibi yapma.

Her insanın üzerinde bir otorite vardır. Bu otorite anne, baba, koca ve öğretmenden tutun da siyasi iktidara hatta uluslararası güç odaklarına kadar uzanabilir.

Bir işçinin veya memurun kendisine acımayan zalim bir patronun veya amirin altında ne sıkıntılar çektiğini müşahade ettiğimiz dünyamızda – zira bu durumdaki bir kimse ne işi bırakabiliyor ne de devam edebiliyor- halkına merhamet etmeyip sadece kendi çıkarları için çalışan yöneticilerin altında ızdırap çeken halkları gördüğümüz günümüzde ey yüce Peygamber! Senin öğrettiğin bu duanın ne demek olduğunu çok iyi anlıyoruz. En güzel selamlar senin üzerine olsun.

Rabbim Efendimiz’in (S.A.V) Dua’ları ile sana iltica ediyoruz. Rabbim Efendimiz (S.A.V)  duası ile onun ummetim kardeşlerim duasına nail olmayı nasip eylesin RABBİM AZZE VE CELLE…

HATİCE BAŞKAN

Dipnotlar:

1) Furkan: 77.

2)Bakara: 186.

3) Ebu Davud, Edeb 103, Tirmizi Daavat 34.

4) Ebu Dâvud, Libas 1, Tirmizi, Libas 28.

5) Maalesef günümüzde bir çok insan manasız ve anlamsız bir hayat yaşamakta, böylece duygu anlam ve his yoksulu bir nesil türemektedir.

6) Tirmizi, Daavât 80.

7) Buhari, Megazi 60, Müslim, İman 29.

8 ) Tirmizi, Züht 9

“Hz. Peygamber (s.a.v.) İslam ile ahlak arasındaki ilişki”

“Hz. Peygamber (s.a.v.) İslam ile ahlak arasındaki ilişki”

“Din (İslam), güzel ahlâktır;  ahlâk, İslam’ın hedefidir: “Ancak güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.(1)

Ahlâk, imanla sıkı bir bağa sahiptir: “Müminlerin imanca en kâmil olanı, ahlâkça en güzel olanıdır.” Ahlâktan soyutlanmış bir iman kabul olunmaz:

 

“Güvenilirliği olmayanın imanı yoktur, ahde vefası olmayanın dini yoktur.”(2)

 

Ahlak, kıyâmet günü hasenât ile mizanı dolduran şeydir:

 

“Mizanda güzel ahlâktan daha ağır basan bir şey yoktur.”3)

 

Yine ahlâk, insanların cennete girmesine sebeb olan şeylerdendir: Bir gün Hz. Peygamber’e (s.a.v) insanların cennete girmesine en çok vesile olan şey soruldu, o şöyle dedi: “Allah’a takvâ ve güzel ahlâk.” 4 Yine güzel ahlâk, kıyamette Hz. Peygamber’in meclisine yakınlaştıran şeydir:

 

“Kıyamet Günü bana en sevimli olanınız ve yerce bana en yakın olanınız, ahlâkça en güzel olanlarınızdır.”5

Dolayısıyla, ahlâkın, imanın ve sahih itikadın semeresi olduğu söylenebilir.

 

Ahlâklılığın, rabbânîlik, âlemşümûllük, insânîlik, vasatlılık, tamlık-mükemmellik, hoşgörü ve çeşitlilik ile birlikte İslam’ın mümeyyiz vasıflarından biri olduğu söylenebilir. 6 İslam, ahlâkın bölünmesini veya insanlardan ayrılmasını tanımaz; helal ve hayır, herkes içindir, haram ve şer de böyledir. İslam, “Amaçlar, araçları mubah kılar” kaidesini tanımaz. Allah temizdir, sadece temiz olanı kabul eder.7

 

İbadetlerin gayesi, fazilet ahlâkını gerçekleştirmektir. Namaz, fahşâ ve münker işlerden alıkor:

 

“Namaz, edepsizlikten ve uygunsuzluktan nehyeder.” 8

 

Oruçta, organlar kötülüklerden alıkonulur:

 

“Her kim iftirayı ve onunla ameli bırakmazsa Allah’ın onun yiyip içmeyi bırakmasına ihtiyacı yoktur.”9

 

Zekât, “onları tathîr ve tezkiye” eder.10 Hacca gelince;

 

“Hac esnasında kadına yaklaşmak, günah sayılan davranışlara yönelmek ve kavga etmek yoktur.”11

 

Said Nursî, ahlâkın önemini ve imanla bağlantısını vurgular ve

 

“…gaye-i insaniyet ve vazife-i beşeriyet, ahlâk-ı İlâhiye ile ve secâyâ-yı hasene ile tahallûk etmekle beraber.”  der.

 

Belîğ üslûbuyla müminden, Kur’ân’ın emirlerine imtisal eden Müslüman’dan bahseder ve onu kâinât ağacının meyvesi olarak görür.

 

Ahlâkın insanlar için önemi Allah, insanı Rahmân’ın sûreti üzere yaratmasından kaynaklanır ki, bu, “sîret ve ahlâk” anlamına gelir.13 Bunun yanısıra Allah Teâlâ, Resûlünü (s.a.v.) güzel ahlâkı sebebiyle sevmiştir. Bu muhabbet, Allah’ın kendi cemâline, san’atına ve mahlûkâtının ahlâkına muhabbeti zımnında yer alır. Nursî şöyle der:

 

“Hem kendi mahlûkâtının mehâsin-i ahlâkiyelerini sevdiği için, mehâsin-i ahlâkiyede bil-ittifak en yüksek mertebede bulunan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtu Vesselâmı sever ve derecâta göre ona benzeyenleri dahi sever. En yüksek makam, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtu Vesselâma mahsustur ki, ‘Habîbullah’ lakabı ona verilmiş.”

 

Müslümanlar için mühim olan ahlâk nedir?

 

Ahlâk bakımından en faziletli ve en iyi olanı araştırdığımızda, ahlâkî hasletler arasında tercih yapmamız zor olmakla birlikte en faziletli olana ulaşmak mümkündür; nitekim o, bu zamanda ahlâkın esasının takvâ olduğu görüşündedir:

 

“Her zaman def-işer, celb-i nef’a râcih olmakla beraber, bu tahribat ve sefahat ve câzibedâr hevesât zamanında bu takvâ olan def-imefâsid ve terk-i kebâir üssü’l-esas olup büyük bir rüchâniyet kesbetmiş.”

Nur talebelerinin takva ile silahlanmalarını tavsiye ederek bunu vurgular ve şöyle der:

 

“Risâle-i Nûr şakirtlerinin bu zamanda en mühim vazifeleri, tahribata ve günahlara karşı takvâyı esas tutup davranmak gerektir. Madem her dakikada, şimdiki tarz-ı hayat-ı ictimâiyede yüz günah insana karşı geliyor; elbette takvayla ve niyet-i i ctinabla yüzer amel-isâlih işlenmiş hükmündedir.”16

Âyette geçen “umulur ki sakınırsınız” şeklindeki ibarenin tefsirinde beşerin yaratılış hikmetinin takva olduğunu ifade eder. Aynı şekilde ibadetin neticesinin takvâ mertebesi olduğuna işaret eder. Yine takvânın mertebelerin en büyüğü olduğuna imâda bulunur.17 Ardından takvânın mertebelerini zikreder: Şirkten takvâ, bunun ardından Allah’ın gayrından -mâsivâdan- kalbi hıfz ile takvâ, cezâdan kaçınma ile takvâ, gazaptan sakınma ile takvâ.18

Said Nursî, birbirine yakın olup karıştırılabilecek ahlâkî hasletler arasındaki sınırları ve farklılıkları ortaya koyar. Mesela izzet-i nefis, kuvvetli kişide tekebbür olur; tevâzu’ tezellülden, vakar tekebbürden farklıdır. O şöyleder:

“Zayıfın kavîye karşı izzet-i nefsi, kavîde tekebbür olur. Kavînin zayıfa karşı tevâzuu, zayıfta tezellül olur. Mesela, bir ulu’l-emr, makamındaki ciddiyeti vakar, mahviyeti zillettir. Hanesinde ciddiyeti kibir, mahviyeti tevâzudur.”

“Mizana konan ameller arasında güzel ahlaktan daha ağır gelecek hiçbir şey yoktur.İnsan güzel ahlakı sayesinde oruç tutan namaz kılan kimseler derecesine yükselir.

Başka bir hadiste “Bir baba evladına güzel ahlaktan daha büyük bir miras bırakamaz.”diye buyurulur.İslamın güzel ahlakıyla ilgili daha verilebilecek yüzlerce binlerce örnek vardır.Önemli olan bunları bilmemiz değil hayatımıza uygulamamızdır.Yüce Allah ahlakımızı güzelleştirsin hayırlı ameller nasip etsin…

 

Selam ve dua ile…

Hatice Başkan

DİPNOTLAR:

  • Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/381; Mâlik, Muvattâ, s. 651.
  • Ahmed, Müsned, 3/135.
  • Buhârî, el-Edebu’l-mufred; Ebû Dâvûd, 7/172. Tirmizî
  • Buhârî, el-Edebu’l-mufred; Tirmizî. Ayrıca bk. Fethu’l-bârî, 10/458.
  • Tirmizî, 4/370. O, bu rivayetin hasen olduğunu söyler. Ayrıca bk. Câmiu’l-usûl, 4/6.
  • es-Sekâfetu’l-arabiyyeti’l-İslâmiyye beyne’l-asâle ve’l-muâsara, s. 26.
  • g.e., s. 27. Hadisin rivayeti için bk. Müslim, hd. no 1015; Tirmizî, hd. no 2989; Ahmed, 2/328.
  • el-Ankebût, 29/45.
  • Müslim hariç Kütüb-ü Sitte’deki diğer eserler rivayet etmiştir. Ayrıca bk. et-Tâc, 2/61.
  • et-Tevbe, 9/103.
  • el-Bakara, 2/197.