Etiket arşivi: Mustafa Nutku

KIŞ…

Okul kitaplarında kış ayları: Aralık-Ocak-Şubat olarak yazılı olsa da, mevsimler gelip geçerken bu tarihlere her sene kesin olarak uymazlar. Bazen Aralık ayı henüz gelmeden, Kasım ayının ortasını geçince kış mevsiminin geldiğini bildirmesi, bu sebeptendir. Benzeri bir durum, bazen Ağustos ayının ortasından sonra yaz havasının sonbahar havasına değişmesinde de görülür.
 
Şiddetli kışlar, insanları zor durumlara sokar. Fakat, Her gecenin bir gündüzü, her kışın da bir baharı vardır. Geceler, gündüzlere; kışlar da baharlara gebedir ve o­nları doğurur. Bu dünya, insanın ömür boyu imtihanı sebebiyle, zıtlıkların birbiri içine girdiği; tahavvüllerin ve tebeddüllerin birbirini takip ettiği bir yer olduğu için, gündüzlerden sonra gecelerin, baharlardan sonra kışların gelmesi, dünya hayatımız boyunca devam edip gider. Ebedî olan âhiret hayatı ise, imtihan yeri olmadığı için, dünya hayatına ait bu hususiyetler orada görülmez; âhirette (mü’minler için Cennet’te) ebedî bir gündüz ve ebedî bir bahar iklimi vardır.
“Evet, bu kâinatta hayır-şer, lezzet-elem, ziya-zulmet, hararet-bürûdet, güzellik-çirkinlik, hidayet-dalâlet, birbirine karşı gelmesi ve içine girmesi, pek büyük bir hikmet içindir. Çünki, şer olmazsa, hayır bilinmez. Elem olmazsa, lezzet anlaşılmaz. Zulmetsiz ziya, ehemmiyeti olmaz. Soğukla, hararetin dereceleri tahakkuk eder. Çirkinlik ile, hüsnün bir tek hakikati, bin hakikat ve binler çeşit hüsün mertebeleri vücud bulur. Cehennemsiz cennetin lezzetleri gizli kalır. Bunlara kıyasen her şey, bir cihette zıddiyle bilinebilir. Ve bir tek hakikati, sünbül verip çok hakikatler olur.
Madem bu karışık mevcudat dâr-ı fâniden dâr-ı bekaya akıp gidiyor; elbette nasıl ki, hayır, lezzet, ışık, güzellik, iman gibi şeyler cennete akar. Öyle de, şer, elem, karanlık, çirkinlik, küfür gibi zararlı maddeler de cehenneme yağar ve bu mütemadiyen çalkanan kâinatın selleri o iki havza girer, durur.”(RN Külliyatı, Meyve Risalesi).
Bu hakikate burada kısaca işaret ettikten sonra, kışın o soğuk yüzünün arkasında nice rahmet cihetleri bulunduğuna dikkati çekmemiz de icap ediyor:
“O (Allah) her şeyi en güzel yarattı.” (Secde Suresi, 32/7) âyetine göre;
“Her şeyde, hatta en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki her şey, her hadise, ya bizzat güzeldir, o­na hüsn-ü bizzat denilir, veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, o­na hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hadiseler var ki, zahiri çirkin, müşevveştir, fakat o zahir perdesi altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var.”
“Meselâ ‘kar’ı pek bâridâne ve tatsız telâkki ederler. Halbuki o bârid, tatsız perdesi altında o kadar hararetli gayeler ve öyle şeker gibi tatlı neticeler vardır ki, tarif edilmez.” O tatlı neticelerden biri, “O kış perdesi altında, nazenin güzel bir bahara yer ihzar etmektir.”(RN Külliyatı, Sözler).
Tabiat bilimleri, “Kâinatın Büyük Kitabı”ndan alınmış ciltler dolusu bilgi hazinesine sahiptir. Bu bilimleri öğrenip meslek sahibi olan gençler, sadece dünya hayatları için değil, o­ndan çok daha mühim olan âhiret hayatları için de bunlardan istifadeye çalışmalı; Allah (c.c.)’ı tanımak için, O’nun kâinattaki isim ve sıfatlarının tecellilerini müşahede ve tefekkürle en kıymetli nafile ibadet sevabını alabilmek için, bu bilimleri fikrî malzeme olarak kullanmalıdırlar.
Bu değerlendirmeler ile biz, her sene yeniden gelen kışdaki hikmetleri gözardı ederek o­nu hemen “kış..kış..” diye kovalamayı (!) düşünmeden önce, hikmetleriyle ilgili derince bir tefekkürle, o­na “Hoş Geldin…” demeyi bilmeliyiz.
Prof. Dr. Mustafa Nutku

En mühim şey için “Buldum..Buldum..” diyebilmek…

“.. Arşimed, yıkandığı hamamdan kendini dışarı atıp;

‘Evreka..Evreka..’ ( Buldum..Buldum..)

diye bağırarak sokağa fırlayıp, deli gibi koşmuş!..”

Acaba Arşimed o zaman neyi bulmuştu da, kendini böylesine kaybetmişti?

Arşimed’le ilgili, onun adını taşıyan fizik kanunuyla birlikte bazen bahsedilen bu eski ve meşhur hikayenin ayrıntısı kısaca şöyledir:

Milattan iki asır kadar önce, Sicilya kralı saray kuyumcusuna bir miktar som altın vererek bundan kendisine bir taç yapmasını ondan istemiş; ancak vermiş olduğu miktardaki som altının içine kuyumcusunun o tacı yaparken daha ucuz metaller karıştırıp hile yaptığından şüphelenmiş. Bu şüphesini araştırmasını da Arşimed’den istemiş.

Arşimed, o tacın yapılmasında altın hırsızlığı ile ilgili bir hile olup olmadığını nasıl anlayabileceğini günlerce düşünmüş ve bir gün hamamda tamamen su dolu küvetin içine girdiğinde su küvetten taşınca, bu meseleyi nasıl çözebileceğini bulmuş olmanın sevinciyle, yukarıda bahsedildiği şekilde ‘Evreka..Evreka..’diye bağırarak sokağa fırlamış!.

Arşimed daha sonra, Sicilya kralının kendisine verdiği görevle ilgili olarak, tamamen su dolu bir kaba tacı daldırdığında taşan sudan bulduğu tacın hacmini, taçla ayni ağırlıktaki som altının ayni şekilde bulduğu hacmiyle karşılaştırmış. Neticede, kuyumcunun yaptığı tacın som altınla ayni ağırlıkta olmasına rağmen tacın hacminin daha fazla olmasını delil olarak kullanarak, tacın yapılırken içine altından daha hafif ve ucuz metallerin karıştırıldığını ve kuyumcunun hile yaptığını ispatlamış. Arşimed bu düşüncesinden hareketle, suyun kaldırma kuvvetinin nelere bağlı olduğunun matematik ifadesini de keşfetmiş ve bu, o  tarihten beri “Arşimed Kanunu” olarak anılarak fizik kitaplarına geçmiş.  

Okullarda ilköğretimden itibaren verilen laik eğitim şeklinin tesiriyle, cisimlerin suda yüzmesinden bahsedilince öğrencilerin büyük çoğunluğunun çağrışımla hatırına gelen sadece Arşimed ve “Arşimed Kanunu“ olur.

Halbuki bütün kâinatla birlikte Arşimed’i ona  bazı kabiliyetleri emanet olarak  vererek yaratmış, o emanetleriyle belirli bir müddet yaşaması için onu bu dünyaya göndermiş, belli bir müddet bu dünyada yaşatmış ve onun bu dünyadaki hayat müddeti esnasında vücudunun tüm atomlarını, moleküllerini, hücrelerini, organlarını ve bütün bunlarla birlikte de Kendisinin yaratıp çalıştırdığı “akışkanların kaldırma kuvvetiyle ilgili Arşimed Kanunu” olarak bahsedilen kanunu keşfeden beynini de yaratıp çalıştırmış Allah (C.C.) olduğu halde bu en mühim husus üzerinde okullarımızdaki laik eğitim sisteminde ekseriya hiç durulmamaya ve düşündürülmemeğe çalışılır.

Evet, Arşimed milattan iki asır kadar önce, yıkandığı hamamdan kendini dışarı atıp;

“Evreka.. Evreka..” (Buldum..Buldum..)

diye bağırarak, sokaklarda deli gibi koşmuş…

Bu bilgi, bize emanet olarak verilmiş olan aklımızı yerinde ve iyi kullanmamıza ve aklımızla, Arşimed’in bulduğundan daha mühim hakikatleri bulmamız gerektiği konusuna dikkati çeken çarpıcı bir anekdot olarak hafızamızda kalsa, belki bize çok daha fazla faydalı olabilir. Çünkü akıl, insana Allah (C.C.) tarafından, en mühim hakikati bulmak için verilmiştir; onunla bulunacak hakikat, Arşimed’in bulduğu ve binlerce yıldır onun adıyla anılan, suyun ve diğer akışkanların kaldırma kuvvetinin nelere bağlı bulunduğunun keşfedilmesiyle ilgili hakikat olabileceği gibi, ondan çok daha mühim ve kıymetli hakikatler de olabilir ve olmalıdır.

Kâinatta insan aklının bulabileceği en büyük hakikat ise, Allah (C.C.)’ın varlığı ve birliği, yani “Tevhid” hakikatidir.  Asıl onu bulmalı;  bulunca da tabii ki Sicilya’lı Arşimed’in binlerce yıl önce yukarıda bahsedildiği gibi delileri andırır şekilde yaptığını (!) taklit değil, belki bizim kültürümüzdeki Yunus Emre gibi;

“Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun…”

diyebilmeli ve mutlaka o en mühim hakikatle hayatımızın sonuna kadar yaşamaya çalışmalıyız.

Prof. Dr. Mustafa Nutku

2016-2017 Eğitim-Öğretim Yılı Başladı

Bugün 19 Eylül 2016 Pazartesi günü açık öğretimde, örgün eğitimde, resmî ve özel ilk ve orta öğretimde 2016-2017 Eğitim-Öğretim yılı, 18 milyon 43 bin 15 öğrenci ile başladı. İki ay kadar önce 15-16 Temmuz 2016’da meydana gelen başarısız menfur askerî darbe teşebbüsüyle ilgili olarak Millî Eğitim Bakanlığının  2016-2017 Eğitim-Öğretim Yılının ilk haftasında tüm okullarda “15 Temmuz Demokrasi ve Şehitleri Anma”teması ile etkinlikler düzenlenmesine dair genelgesi, önceki yıllara göre bu yılın farklılığını meydana getiren unsurlardan biri oluyor. Bu genelge ve uygulanması şekli ile ilgili bilgilere çeşitli medya organlarından ulaşılabiliyor. Bu genelge ile okullarda yapılacak etkinliklerle öğrencilerde millî şuuru ve vatan sevgisini daha fazla yerleştirmenin mühim, faydalı ve çok isabetli olduğu inkâr edilemez.
Osmanlı Devleti dünyanın bir numaralı super devletiyken onu parçalayan dış güçler, şimdi de o super devletten geriye kalmış olan Türkiye’yi parçalamak için çok hainane planlar, programlar ve gayretler içerisindeler. İçinde bulunduğumuz coğrafyanın özelliği sebebiyle sürekli tehdit altında oluşumuzun uyanıklığı ile, tüm İslâm âleminin de ümitlerini bağlamış olduğu ülkemizde elbette çok yönlü olarak çeşitli tedbirlerin alınması, programların hazırlanıp uygulanması gerekmektedir ki, idarecilerimiz bunun gereğini yapmağa çalışmaktadırlar.
Yıllarca eğitim-öğretim mesleğinde bulunmuş olmam sebebiyle, Eğitim-Öğretim Yılının başladığı bugün bir yazı yazmayı düşününce, bu mevzuda “nostalji” olsun diye değil, fakat güncelliğini kaybetmiş  sayılamayacağı için, 12.10.1975 tarihinde (41 yıl önce!) İstanbul’daki bir günlük gazetede yayınlanmış olan “Yeni Ders Yılı” başlıklı yazımı pek az imlâ düzeltmeleriyle aynen vermeyi düşündüm:
YENİ DERS YILI
Okul çağında çocukları bulunan Müslüman ailelerinde okula başlayacak çocuklarının okulla ilgili maddî ve manevî meselelerinin meşguliyeti, her ders yılı başında tekerrür etmektedir.
Laik eğitim sistemimizde okula giden çocukları olan şuurlu Müslüman ana-babalar, bu okullarda yeni bir ders yılına başlanırken belki her yıl ayni endişeleri hissediyorlardır.
Bilhassa köylerimizde, “okul”la ilgili şu iki görüşün çatışmasına çok rastlanır:
“–Okula giden adam olur.”
“–Okula giden dinsiz olur.”
Bu iki çatışan görüş arasında hakemlik yaparak birkaç cümle ile meseleyi basit bir hükme bağlamak kolay değildir. Zira laik eğitim sistemindeki okullara giderek, tahsillerini tamamlayanlar arasında “adam olanlar” da, “dinsiz olanlar” da bulunabilir. Diğer taraftan, o okullara fazla gitmeyenlerden “dinsiz olanlar” da çoktur.
Meseleyi teferruatlı bir şekilde incelemeden basit görüşlülükle kestirip atmak, yanlış hüküm vermeğe sebep olur.
Bir kere “adam olmanın ve dinini muhafaza edebilmenin” şartları nelerdir ki, bunlar üzerinde okulun tesirini tesbit edebilelim?
“Adam olmak”, hakikî insaniyetini idrâk etmek ve hakikî insaniyetini yaşamak demektir. Bunu verebilen bir okula giden “adam” olur. Böyle bir okul bulamıyoruz diye okulları tamamen boykot etmenin ise, manâsı ve faydası yoktur.
Çünkü, laik eğitim sisteminde de olsa, okulların verebildiği çok şeyler vardır. Dinî yaşayıştan tâviz vermemek şartıyla bunlardan istifade etmek, aklıselimin icabıdır. Hem her meslekten dindar ve ahlâklı kişilere cemiyetin de büyük ihtiyacı vardır. Müslüman doktor, mühendis, eczacı, hukukçu, iktisatçı, öğretmen, v.s. nin yetişebilmesi için Müslümanların bu meslekleri veren okullarda okuması ve mezun olması icabetmektedir.
Peki, “Okula giden dinsiz olur.” iddiasının hakikati nedir?
Maalesef, mevcut maarif sistemimiz birçok bakımlardan ıslâha ihtiyaç göstermektedir. Bilhassa aile ve okul dışı muhitinden kuvvetli bir dinî terbiye almayanlar, tahsil için aile muhitlerinden ve memleketlerinden uzak yerlere gidip oralarda iyi bir muhit içine giremeyenler arasında, “dinden çıkmak” gibi en kötü akıbete duçar olanlar da bulunabiliyor.
“Adam olmak” için okula gidip “dinsiz” olan, “Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” ata sözümüzün en kötü misalidir. Bir insan için bundan daha kötü bir âkıbet tasavvur edilemez!
Fenden ve felsefeden gelen dehşetli dinsizlik cereyanlarının îman esaslarına devamlı olarak hücumda bulunduğu, dehşetli bid’atların hüküm sürdüğü bir devirde yaşıyoruz. Köyde, tarlasıyla ve hayvanlarıyla, dükkânında alışverişi ile meşgul olan Müslümanlar bu dehşetli îman-küfür savaşının ileri saflarından bir derecede uzak sayılabilirler; dolayısıyla bu savaştan bizzat alabilecekleri manevî yara, zarar ve kayıp az olabilir. Geri safta olmakla bir derece manen mahfuz sayılabilirler.
Bu manevî savaşın en ileri saflarından biri, belki bütün saflardan da ileride olanı ise, laik eğitim sistemindeki okullardır. Küfür, çeşitli silâhlar ve üniformalar kuşanmış halde, o okullarda ekseriya ehl-i îmanın îman esaslarına saldırır.
Okula gittikten sonra oğlunun değiştiğini, dinî inançlarının zayıfladığını, namaz kılmayı terk ettiğini, dininin emir ve yasaklarını tenkide cüret ettiğini söyleyip evlâdının okula gittikten sonraki hallerinden şikâyet eden ve bundan sonra şikâyet etmesi muhtemel babalar, evlatlarını böyle bir savaş alanına manevî zırhsız, silâhsız, azıksız ve eğitimsiz gönderirlerse, evlâtlarının “manevî yaralar” almaları ve bazen de telef olmaları elbette ki, ihtimal dahilindedir.
Zira laik eğitim sistemindeki okullarda manevî düşman, bazen “Darwinizm” olur. Hz. Âdem (A.S.) ile beraber bütün peygamberler silsilesini ve insaniyetini inkâr ettirmeğe ve onu insan kılığında fakat “konuşan bir hayvan” derekesine düşürmeğe çalışır.
Bazen de, o “manevî düşman”, “çağdaşlık” kılığı ve silâhı ile, bizi İslamiyet’e bağlılığın geri bıraktığını, “çağdaş milletler seviyesine ulaşmak için”(!) İslâmiyetten uzaklaşmamız gerektiğini, gençlerin kalbine manevî bir kılıç gibi batırarak oradaki İslâmiyet’i söküp atmağa çalışır.
Velhasıl, okullardaki “manevî düşman” bazen tabiata ulûhiyet vererek, bazen her şeyi tesadüfe bağlayarak, bazen Hâlıkıyeti, bazen Rezzakiyeti, bazen Kayyumiyeti ve bazen da diğer Esma-i Hüsnanın görünen âlemdeki tecellîlerini inkâr ile dehşetli manevî taarruzlarını yapar.
Allah korusun! Memleketimizde bir “umumî seferberlik ve harp hali” olsa, oğlu sıcak savaşın olduğu cepheye gidenler ne kadar endişe ve merak içinde kalırlar!..
Halbuki öyle harpler, her işinde Allah’ın rızasını esas maksat yapmış îmanlı ve amel-i salih sahibi kişiler için “şehitlik” veya “gazilik” sıfatlarının kazanılmasına vesiledir. Burada hayatını kaybetse, âhiret âleminde buradan çok daha iyi ve ebedî bir hayata kavuşur.
Manevî harpte ise kayba uğrayan, îmanını, dinini, Allah’a bağlılığını kaybeder. Onun bu dünyada muvakkaten bir müddet daha yaşaması yanında ebedî bir hayatını kurtarabilmesi, en başta Allah’a tahkikî îmanı kazanmak için devamlı çalışmasıyla; bu esnada da günahlardan sakınmasıyla ve ibadetine ihlâs ile devam etmesiyle olabilir. Laik eğitim sistemindeki bir okula giden,  ancak bu şekilde hakikî insaniyetle “Adam” olur.
Evlâdının dünyevî istikbalini her şeyin üstünde tutan, “Aman, okusun da…” ile başlayan tâviz cümlesiyle oğlunun namaz kılmamasını, oyun salonu iptilâlarını, futbol fanatikliği içindeki bahs-i müşterek kumarcılığını, dinî emir ve yasaklara karşı kayıtsızlığını, kötü arkadaşlarını, helal-haram hassasiyetinden uzak yaşayışını hoş gören anne-babalar: “Oğlum falan mektepte okuyor…” diye kendi kendine ve etrafa karşı övünmek gayretiyle içine düştükleri hatalı durumu idrâk etmelidirler. Böyle okuyan belki falan veya filân mektepten mezun olur, ama bunun yanında belki de dinsiz olur!
Bugünkü laik eğitim sistemi okullarda dinî ve fennî ilimleri birlikte ve birbirleriyle meczederek vermiyor; talebeler, okul dışında aldığı dinî bilgileri okulda aldığı bilgilerle birarada te’lif edebilmekte, anlamakta ve hazmetmekte güçlük çekiyorlar. Talebelere ya dinî inançlarını ya da okulda kendisine öğretilenleri “esas” kabul edip, sanki biri için diğerini inkâr icabettiğinin îma edildiği oluyor. Dindar öğretmenlerin bulunduğu okullar, tabii ki bahsimizden hariçtir.
İnsan için havadaki oksijenden çok daha fazla önemli olan İslâmiyetin îman esaslarının teneffüsünü zorlaştıran, iaik eğitim sistemimizin bazı okullarındaki bu “manevî hava kirliliği”nin mahiyeti ve sebebi iyi incelenmeğe ihtiyaç göstermektedir. Burada bahis konusu etmek istediğimiz asıl şey, böyle okullara devam edenlere ve onların ailelerine düşen iş ve vazifenin, “okulu boykot etmek” yerine, okul dışı zamanları değerlendiren iyi bir programla, okulun verdiklerindeki boşlukları ve yanlışlıkları en iyi şekilde telafi etmek olduğudur.
İnsan bu dünyaya sadece dünyevî istikbalini kazanmak, doktor, mühendis, avukat, v.s. olmak için gelmemiş olduğundan, bir talebe dünyevî bir istikbalin programı yanında asıl ebedî hayatını, ebedî istikbalini de kazandıracak, kaybettirmeyecek bir çalışma programına riayet etmelidir. İleride bir meslek sahibi olması için lüzumlu bilgileri basitten başlayarak okullarda öğrenirken, “hakikî insaniyet” sıfatını inkişaf ettirecek bilgi ve faaliyetlerden de kendisini mahrum bırakmamalıdır. İnsanın asıl istikbali âhirettir ve âhiretine sermaye olabilecek kazancı  da budur.
Mustafa Nutku

Biz, Hepimiz Allah’ın Askerleriyiz

İnsanları yoktan var eden, sadece var etmekle kalmayıp taş, toprak, bitki veya hayvan değil de varlık âleminin en mükemmeli insan cinsinden olarak var eden, ve Onlara ebedî Cennetini ve ondan çok daha kıymetli olan Cemalullah’ı vaad eden Allah, bu vaadini tahakkuk ettireceklerini seçmek için onları dünya imtihanına sokuyor.

Onun insanlardan telafisi, tekrarı olmayan bu en mühim dünya imtihanında beklediği: İsmlerinin ve sıfatlarının  âlemdeki akisleri vasıtasıyla O’nu tanımak ve “amentü”de özet olarak bildirilenlere de iman ettikten sonra en mühim olarak da, “bir mü’minin miracı” hükmünde olan günde beş vakit namazla huzuruna çıkmayı aklı var oldukça ihmal etmemektir.

Askerliğin esası itaattir; biz Allah’ın askeriyiz ve ona itaatle mükellefiz. Askerlikte en mühim vazife, günlük ictimalarla usulüne göre kumandanın karşısına çıkmaktır; askerlikte bunu yapmayan cezalandırılır.

Bütün kumandanlardan çok daha büyük ve en kudsî kumandan (Kumandan-ı Akdes) olan Allah, biz askerlerini günde beş defa huzurunda içtimaya çağırıyor, ezanlar da  bu içtima davetini ilan ediyor. Alah’ın mahlûku bir kumandanın içtima davetine bir defa bile gelmeyen asker bundan dolayı cezalandırılırken, “Kumandan-ı Âkdes”in günlük içtima davetlerine geçerli mazeretleri olmadan gelmeyenler, bunun dünya imtihanları bittikten sonra ceza ve mükafat yeri olan âhirette cezasının ne kadar büyük olacağını düşünmeleri gerekmez mi?

Hele, dünya hayatları boyunca O “Kumandan-ı Âkdes”i, onun emir ve yasaklarını inkâr hali içinde de yaşayarak imtihan müddetlerini geçirmişlerse…

Mustafa Nutku / NurNet.Org

Uzun lafın kısası

İnsanlar ekseriya, meşhur kişilerin hatıralarını okumaya meylederler. En başta, âlemlerin efendisi ve en büyük rehberimiz Peygamberimiz’in (s.a.s.) olmak üzere, din büyüklerinin ve örnek alınabilecek şahsiyetlerin hayat hikayelerini ve onlardan hatıra olarak kalmış olanları öğrenmeye ve onlardan alınabilecek dersleri kendi hayatlarına tatbik ederek yaşamalarının lüzumuna ve önemine dikkat çekerek, bunu yapmaları için teşvik edilmeleri gerekir. Fakat sadece beşerî merakların ve tecessüslerin tatmini için hatıra okumak tavsiyelerinde bulunmak için ise, ayni şey söylenemez.
Madem ki, hatıra türü yazılar, insanların en çok okuduğu edebî türlerden biridir; insanların en çok bilmeleri gereken mevzulardan biri olduğu halde, en az bildiği mevzulardan biri olan hususların da sadece İslâmî emir ve yasakların kaynaklarına dayalı olarak nakliyle kalınmayarak bazı hatıralar içerisinde verilmek suretiyle daha iyi anlaşılmasında,  hatırlanmasında ve yaşanan hayata tatbikinin sağlanmağa çalışılmasında fayda olabilirdi.
Çünkü, insanların büyük çoğunluğu maalesef, “hakikî insaniyet” vasfından uzak bir şekilde bu dünyada yaşamakta ve o halde bu dünyayı terk etmektedir. Bununla ilgili şahidi olduğum bir hatıram da şöyledir:
Lise arkadaşları olan o kişiler ayni liseye başladıklarından beri elli yıl olmuştu. Bu uzun müddet içinde yaşları ilerlemiş, çeşitli görevler yapanlar yaş haddinden emekliye ayrılmışlardı, ölenler de olmuştu. Zaman durmuyordu; insanı bir sel gibi önüne katmış götürüyordu. Ölüm, hiç değişmeyen ve insanların hiçbiri için istisnası olmayan, hayatın en büyük gerçeğiydi. Her gün yüz binlerce kişi ölerek bu gerçeği insanlara ders veriyordu. Bu dersi bazıları anlıyor, bazıları anlamağa, bazıları da anlamamağa çalışıyordu. Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde mealen “Size iki nasihatçi bırakıyorum; onlardan biri ölüm, diğeri ise Kur’an’dır ” demişti.
Elli yıl önce ayni liseye birlikte başlamış bu insanlar, son yıllarda daha da sıkı bir irtibat ve dayanışma halinde idiler. O gün de, aylık buluşma günlerinden biriydi. Bir masa etrafında iki saate yakın bir süre birlikte oturdular; bir şeyler yediler, içtiler, sohbet ettiler. Ayrılmalarına yakın, aralarından birisi biraz güçlükle yerinden kalktı, birkaç adım yürüyüp durdu. Bitkin bir şekilde:
“Arkadaşlar..” dedi. “Bir limanda şöyle bir Latince yazı vardır: ‘Ultima Forsan’.
Bu, ‘Bir daha görüşemeyebiliriz’ demektir. Ben de ayni şeyi söylüyorum.” dedi.
Onun bu sözlerinden sonra kısa bir sessizlik oldu, daha sonra da bir küfür sesi duyuldu. Bu ses, biraz evvel masada birlikte oturduğu taraftaki arkadaşlarından birinin, duyduğu kısa konuşmaya sert tepkisiydi. Düşünmemeye çalıştığı bu inkâr edilemez gerçeği hatırlatana, elli yıllık arkadaşı oluşuna bakmadan, küfrederek tepkisini göstermişti. Belli ki, arkadaşının o çok kısa konuşması, onun küfretmekten kendini alamayacak kadar damarına dokunmuştu. Ama küfretmek, gerçeği değiştirebilir miydi? Görüştüğü kişilerle bu dünyada bir daha görüşememek ihtimali,  yok sayılabilir miydi?  Bu ihtimale dikkati çekene küfretmek, neyi halledebilirdi? Dostlar, akrabalar, insana ancak kabir kapısına kadar arkadaş; kabirden sonra ise, insan yalnız değil miydi? O halde insan ne yapmalıydı? Arkadaşlıklarının başlangıç tarihinden beri geçen elli yıl, az zaman değildi. Zaman ilerledikçe, lise arkadaşlarının birbirlerinden ölümle ayrılık ihtimalleri de artıyordu. Arkadaşlarından bazıları dünyadan ayrılmışlardı; sıra bir gün kendilerine de gelecekti. Bu düşünceler ciddî şekilde devam ettirilirse, insanlığın en temel sorularına geliniyordu: “Ben neyim? Ben nereden geldim? Ben nereye gidiyorum? Bu dünyaya kendi isteğimle gelmediğime göre beni kim gönderdi? Ve niçin gönderdi? Bu dünyada nasıl yaşamalıyım?”
Her insanın yanında taşımaya ve gerektiğinde gösterip işlem yaptırmaya çalıştığı bir kimliği vardır. Fakat, T.C. Nüfus İşleri Genel Müdürlüğündeki nüfus kütüğünde yer alan kayıtların sureti olan o kimlik, yukarıdaki mühim soruların cevabını ihtiva etmez. O soruların cevabını, akıl ve cüz’î irade verilerek gönderildiği bu dünya imtihanında insanın kendisinin bularak diğer kimliğinden çok, bilhassa o kimliğiyle bu dünyada yaşaması icap eder.
Hak dinden uzak felsefecilerin, üzerinde asırlarca durduğu üç temel soru olmuştu:
1 – Kâinattaki mutlak hakikat nedir?
2 – Varlıkların hikmeti ve gayesi nedir?
3 – İnsan nedir ve onun vazifesi nedir?
Hak dinden uzak felsefeciler, bu üç temel soru üzerinde durarak, mükemmel bir hayatın nasıl yaşanabileceğinin yollarını asırlardır araştırmışlardı. Önce, maddî gelişme ile dünyada saadetin elde edilebileceği zannedilmiş; malda, parada, eşte, evladda, zînette, mevki ve makamda, saltanatta, şöhrette saadet aranmış; fakat hakikî saadet bunlarda bulunamamıştı.
Bu soruların cevabının verilebilmesi, dünyada mükemmel bir hayatın yaşanabilmesi ve dünyada gerçek saadetin elde edilebilmesi hak dinden uzak felsefeyle, malla, parayla, eşle, evladla, zînetle, mevki ve makamla, saltanatla, şöhretle değil; “hakikî insanlığı”nı idrâk edip o insanlığı yaşamakla mümkün olabilir. İnsana hakikî insanlığını ders veren ise, İslâmiyettir.
Üniversitede ders arasında öğrencilerle bir sohbetim esnasında, kız öğrencilerden biri “Allah’ın bizi Cehennemde yakacağına ihtimal vermiyorum” deyince, onun görünüşte Allah’ın çok merhametli oluşuyla ilgili bir inancın ifadesi gibi, fakat gerçekte ise hak din olan İslâm’a, onun kitabı olan Kur’an’a, Kur’an’dan sonra en mühim kaynağı olan Peygamberimiz’in (s.a.s) hadislerine aykırılık manâlarına da kapılar açan bu çok tehlikeli sözüne hemen müdahale etmiş ve düzeltmeğe çalışmıştım. İslâm dinî hakkında verilen ilk bilgilerden biri olan “Besmele”nin manâsı bile, onun çok tehlikeli sözüne tek kelimelik bir cevaptı.
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
“Bismillahirrahmânirrahîm” kelimesi, Türkçe’ye “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla” olarak tercüme edilebilir.
“Rahmân” kelimesi Kur’an’da 57 defa geçmektedir ve Allah’a mahsus bir sıfat olarak lügatta “çok merhametli olan” manâsındadır. “Esirgeyen”, “bağışlayan”, “acıyan” gibi kelimelerin, “Rahmân” kelimesinin manâsını tam ifade etmemekte olduğu Diyanet İşleri Başkanlığı ‘nın “Dinî Kavramlar Sözlüğü”nde açıklandığı halde, Türkçe’de ekseriya bu kelimeler “Rahmân” kelimesi karşılığında yanlış olarak kullanılmaktadır. Yüce Allah, Rahmân sıfatının gereği olarak, yarattığı bütün varlıklara, mümin, kâfir, ibadet eden ve etmeyen ayırımı yapmadan dünyada merhamet eder.
Kur’an’da 114 defa geçen “Rahîm” kelimesi de “lügatta çok merhametli olan” manâsında olmakla beraber, “Rahmân” ismine nisbeten daha özeldir ve “sadece iman edip salih amel işleyenlere, muttakî ve muhsinlere yöneliktir.
Allah’ın âhirette sadece mü’minlere merhamet edeceği, âyetlerde bildirilmiştir.
الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالأَغْلاَلَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ فَالَّذِينَ آمَنُواْ بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُواْ النُّورَ الَّذِيَ أُنزِلَ مَعَهُ أُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ 
Yukarıdaki A’raf Sûresi, 7/157 âyetinin meali şöyledir: “Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları ümmî, nebî, resûle tâbî olurlar. Onlara ma’ruf ile (irfanla) emreder, onları münkerden nehyeder ve onlara tayyib olanları (temiz ve güzel olan şeyleri), helâl kılar. Habis olanları (kötü ve pis şeyleri) onlara haram kılar. Ve onların ağırlıklarını (günahlarını sevaba çevirip, günahlarının ağırlığını) kaldırır. Ve üzerlerindeki zincirleri, (ruhu vücuda bağlayan bağ ve fetih kapısının üzerindeki 7 baklalı altın zincir) kaldırır. Artık onlar, O’na îmân ettiler ve O’na saygı gösterdiler ve O’na yardım ettiler ve O’nunla beraber indirilen Nur’a (Kur’ân-ı Kerim’e) tâbî oldular. İşte onlar, onlar felâha (kurtuluşa, Cennet mutluluğuna ve dünya mutluluğuna) erenlerdir.” 
İnsan için herşeyden önemli olanı: “Marifetullah”tır, Allah’ı tanımak ve bilmektir. Allah Hâlık (yaratıcı), Allah’ın haricindeki tüm varlıklar (insan dahil) ise, mahlûktur (yaratılmıştır). Mahlûk (yaratılmış) olanlar, ve onların arasında en mükemmel varlık ve akıl sahibi de olmasına rağmen insan da, kendisini yaratanı zatıyla tanıyamaz; ancak onun eserlerinden ve fiillerinden isimlerini ve sıfatlarını tanıyabilir. İnsanın Allah’ı tanıması ve bilmesi de bu şekilde olabilir.
Allah’ı bize tanıtan üç büyük, küllî muarrif (tanıtıcı ve bildirici) vardır. Onlardan birincisi “Bu kitab-ı kebîr-i kâinattır” (adına “kâinat” denilen büyük kitaptır). Kâinat kitabı Allah’ın varlığının ve birliğinin delilleriyle dolu olarak, aklî bakımdan engellilik hali bulunmayan insanlara, bu kâinatın sahipsiz, başıboş, tesadüflerin, atomların, moleküllerin eseri olmadığını; onun sahibi,  yaratıcısı, çalıştıranı olduğunu insanlara ders verir.
Sekiz daireli bir apartmanda iki tane apartman yöneticisi olsa apartmanın yönetimi yapılamazken, bu muazzam kâinatta her şeyin büyük bir intizamla cereyanı ve işleyişinin oluşu da, Allah’ın birliği hakikatini, insan aklına kabul ettirmelidir.
İnsanın maddî varlığının da en mükemmel bir parçası olduğu bu büyük “kâinat kitabı”, Allah’ı sıfatları ve isimleri ile tanıtıcı tekvinî (yaratılış) âyetleri (isbatları) ile doludur. Tabiat bilimleri ve fenler bunları insanlara anlatmakta; insanlardan bazıları kendilerine Allah tarafından verilmiş akıllarını iyi kullanarak bunları anlarken, bazıları ise daha az akıllı olmadıkları halde, bu mevzuda akıllarını ve onunla birlikte cüz’î iradelerini iyi kullanmayarak en mühim vazife ve mükellefiyetlerini yapmadıklarından, ahrette cezaya müstahak olmaktadırlar.
Cemiyet hayatından tamamen uzak olarak, balta girmemiş ormanlarda doğmuş, büyümüş; hiçbir eğitim almamış, hiçbir vesileyle hakikî insanlığına dair ders almamış ilkel ve vahşî bir insan bile, aklî bakımdan engelli değilse, sadece “kitab-ı kebîr-i kâinat”taki Allah’ın varlığı ve birliği ile ilgili tekvinî âyetleri doğru okuyarak Allah’ın varlığı ve birliği inancına varabilirse, Allah’a kulluk vazifesini yerine getirmiş olabilir; İslâmın diğer iman esasları ve ibadetlerini öğrenebilmek imkânı olmayınca, onlarla ilgili mükellefiyeti de olmaz.
Allah’ı bize tanıtan üç büyük, küllî muarrifden (tanıtıcı ve bildiriciden) ikincisi: Allah’ın kelamı olan Kur’an ve üçüncüsü de Onun Resulü olan Hz.Muhammed’dir (s.a.s.).
Bu çok mühim dünya imtihanında kâinat: Biz insanlar için Allah’ı bize tanıtıcı eğitim araçları ile dolu büyük bir laboratuar, Kur’an: Bize Allah’ı tanıtan ders kitabımız, Peygamberimiz (s.a.s.):  bize Allah’ı tanıtan öğretmenimizdir.
Dünya hayatımız içindeki diğer imtihanlarımız, bu en mühim ve en büyük imtihanımızın içindeki diğer küçük imtihanlarımızdır. Asıl ve en büyük imtihanımızda -onun içindeki diğer küçük imtihanlarımızın tam aksine-  defter ve kitap açmak, soru sormak ve yardım almak  ve hatta kopya çekmek de serbesttir ve hem de imtihanı yapan tarafından teşvik edilmektedir!
Böyle bir imtihanda başarı göstermemekte ve başarısızlıkta ısrar edene asla acınmaz; çünkü o, zarara kendi rızası ile girmiştir. Zarara kendi rızası ile girene ise bakılmaz ve merhamet edilmez!
Üniversitede ders arasında sohbetimiz esnasında bir kız öğrencinin,  meselenin bu mühim mahiyetini pek düşünemeden cahilce söylediği “Allah’ın bizi Cehennemde yakacağına ihtimal vermiyorum” sözünün yanlışlığıyla ilgili söylenebilecekler olarak akla gelebilenlerden bazıları bunlardır.
 Yukarıda bahsettiğim “Ultima forsan” latince sözünü, aylık buluşma yemeğinde elli yıllık arkadaşlarına nakledip “Bir daha görüşemeyebiliriz.” mesajını veren yaşlı adam, bir arkadaşından haksız bir tepki almış olmasına rağmen, müsbet manâda “maksadını aşan” çok kısa ve çok vecîz bir konuşma yapmıştı. Asıl maksadı ne olursa olsun, hayatın değişmez ve herkes için mukadder büyük gerçeği olan ölüme dikkati çekmiş; onun insanlara -ders alırlarsa- en büyük vaiz olabileceğini düşündürmüştü. Bu söz, genç-ihtiyar, kadın-erkek, hasta-sıhhatli; ne olursa olsun, herkes için geçerli değil miydi? Hangimiz, ayrıldığımız kişilerle tekrar görüşebileceğimizi iddia edebiliyorduk? Tekrar görüşmek, bir iddia değil; ancak bir dilek ve temenni olabiliyordu:
Birbirlerinden ayrılırken “Tekrar görüşmek dileğiyle..”  deniliyor; fakat, “Tekrar görüşmek iddiasıyla..” diyebilmeğe kimsenin dili varmıyordu.
              “Ultima forsan” latince kelimelerinin de, yazılı olduğu o limanda okuyanların dikkatini çektiği gibi, madem ki ayrıldığımız kişilerle dünyada tekrar görüşmek iddiasında bulunamıyoruz; bununla alâkalı şu düşünce zincirinin halkalarına ve bağlantılarına bir göz atmamız faydalı olabilir:
“Bu dünyada tekrar görüşemeyebiliriz, çünkü ölüm hepimiz için mukadderdir ve bizi her an ayırabilir. Bunu bilen bir insanın, hissî bir veda konuşmasından başka, bu dünyada  yapması icap edenler vardır.
Hak dinden uzak felsefecilerin asırlardır cevabını aradıkları o üç temel sorunun cevabı bulunmalıdır, o cevap nedir?
Bu dünyaya gelmek ve bu dünyadan ayrılmak niçindir?
Bir gün ölüp bu dünyadan ayrılacaksak, bu dünyaya niçin geldik? Kendi isteğimizle geldiğimizi iddia edemeyeceğimize göre,  bizi bu dünyaya kim gönderdi, niçin gönderdi ve bizim nasıl yaşamamızı istiyor?  Onun istediği gibi yaşıyor muyuz? Yaşamıyorsak niçin?”
“Bizi bu dünyaya kim gönderdi, niçin gönderdi ve bizim nasıl yaşamamızı istiyor?” sorusuna cevap olabilecek âyetlerden birinde (Zâriyât Sûresi, 51/57) Allah-ü Tealâ  şöyle demektedir::
وَمَاخَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُون
(Cinleri ve insanları ancak bana iman ve ibadet etsinler diye yarattım)
“Bu âyet-i uzmânın sırrıyla, insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi; Hâlık-ı Kâinat’ı tanımak ve ona îman edip ibâdet etmektir. Ve o insanın vazife-i fıtratı ve farîza-i zimmeti, mârifetullah ve îman-ı billâhdır ve iz’an ve yakîn ile vücûdunu ve vahdetini tasdik etmektir.”
Bu dünyaya Allah tarafından gönderilmiş insanlar olarak, önce Allah’ın bizi bu dünyaya göndermesinin hikmetini ve gayesini öğrendikten ve kabul ettikten sonra, bu dünyada nasıl yaşamamızı istediğini de Onun kendi kelamı olan Kur’an âyetlerinden ve Resulü’nün (s.a.v.) hadislerinden iyi öğrenerek yaşamamız gerekmektedir.
 “Uzun lafın kısası”  budur.
Mustafa Nutku