Etiket arşivi: ümit şimşek

İsraf, insanı nasıl şeytana kardeş yapar?

 

“Akrabaya, yoksullara, yolculara hakkını ver; israfla saçıp savurma.
Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.”

İsrâ Sûresi, 17:26-27

Bu âyette, Yüce Allah, israftan kaçınma emrini,

(1) ihtiyaç içinde olanları gözetmek

(2) şeytanlara kardeş olmaktan kaçınmak

şeklinde iki ibretli öğüt arasında bize sunuyor.

Böylece, israfın asla gözardı edilmemesi gereken iki önemli boyutunu gözlerimizin önüne seriyor.

Bu boyutlardan birincisinde, bir hak ihlâli söz konusudur. Zira Allah’ın kuluna cömertçe bağışladığı nimetlerde, akrabanın, yoksulun, yolcunun da bir payı vardır. Bu nimetlerden ihtiyaç fazlasını gelişigüzel saçıp savuran kul, sadece Rabbinin nimetine karşı saygısız davranmakla kalmaz, aynı zamanda, gözetmekle yükümlü tutulduğu hemcinslerine karşı da haksızlık etmiş olur.

Birinci âyette ihtiyaç sahiplerine haklarını verme emri ile israf fiilinin karşıtlık teşkil edecek şekilde bir arada sayılması, her ikisi arasında bir ilişki bulunduğu fikrini hatıra getiriyor. Toplumların bugünkü haline baktığımız zaman ise, bu ilişkiyi açıkça görebiliyoruz. Meselâ, Birleşmiş Milletlerin 2001 yılına ait İnsanî Gelişme Raporuna bu açıdan göz attığımızda, kendimizi şu çarpıcı rakamlar karşısında buluyoruz:

Dünya halkının toplam gelirinin dörtte üçünü, onların dörtte biri cebe indiriyor.

Dünyanın en zengin insanları arasında, en üst seviyede yer alan yüzde 1’lik kesim, dünya halkının yarısından daha fazla gelire sahip bulunuyor.

1990 yılında 100’e yakın ülkeden 1300 temsilci, dünyanın geleceğini konuşmak için Moskova’da bir araya geldiğinde, dünya 100 haneyi barındıran bir köye benzetilmiş ve dünya halkının durumu şöyle bir manzara ile tasvir edilmişti:

Bu hanelerden 70’inin evinde içme suyu yoktu. Tüm arazinin yüzde 60’ı sadece 7 ailenin elindeydi. Bu aile, kullanılabilir enerjinin yüzde 80’ini tüketiyordu. 100 aileden 60’ı ise, arazinin yüzde 10’luk bir kısmına tıkışmıştı. Hava, su, çevre, günışığı, her geçen gün daha da kötüye gidiyordu.

Daha başka anket ve araştırmalar ise, Bangladeş’te 2 bin, Nijerya’da bin dolar seviyesinde olan yıllık ortalama gelirin İngiltere’de 30 bine, ABD’de 40 bine yükseldiğini gösteriyor. Bunun bir başka ifadesi, Nijeryalının 3 bin yıllık gelirini tek bir Amerikalının bu dünyadaki ömrü içerisinde tüketmesi demek…

Dünyanın halinden sual edecek olanlar için, gezegenimiz işte böyle bir manzara sunuyor: bir tarafta, eriştiği nimetleri nasıl saçıp savuracağını şaşırmış bencil bir azınlık; diğer tarafta, temel ihtiyaçlarını güçlükle sağlayabilen — çoğu zaman da sağlayamayan — bir çoğunluk. Aslında bu gezegen, karaları ve denizleriyle, bugünkü nüfusundan kat kat fazlasını barındıracak imkânlara ve besleyecek kaynaklara sahip; fakat maddî imkânların büyük kısmını elinde tutan azınlığın bilinçsiz ve bencil kullanımı sebebiyle, var olan kaynaklar tükeniyor, sınıflar ve ülkeler arasındaki uçurum derinleşiyor, karada ve denizde fesat yayılmaya devam ediyor.

Ve, Allah’ın bağışladığı nimetleri kendi içinde âdil bir şekilde paylaştırmayan dünya, sonuçta, adım adım topyekûn bir yoksulluğa doğru gidiyor.

Bu manzaraya karşılık, bir de, İslâm toplumlarının zaman zaman, zekâta muhtaç kimse bırakmayacak derecede refah seviyesini yakalamış olmasını hatırlayalım. Bugünün medeniyet anlayışı ile, hattâ bu anlayışın etkisinde kendi benliğinden uzaklaşmış zamanımız İslâm toplumlarının durumu ile, öyle bir Kur’ân medeniyeti arasındaki fark ne büyüktür!

Bu farkı kapatacak ve insan sınıfları arasındaki uçurumu ortadan kaldırarak dünyayı yaşanır hale getirecek bir çözümü, pek çok âyetiyle Kur’ân tekrar tekrar ders veriyor.

“Ne bağışlayalım?” diye soranlara, “İhtiyaçtan fazlasını” buyuruyor.[1]

Allah’ın makbul kullarını, “harcadıkları zaman saçıp savurmayan, ama cimrilik de etmeyip orta bir yol tutan kimseler”[2] olarak tanımlıyor.

Ve bu âyette de, tutumluluğu, ihtiyaç sahiplerine yönelen bir şefkat duygusuyla birlikte ders vererek bu dünya üzerindeki huzur ve mutluluk anahtarını bize sunuyor.

ÜMİT ŞİMŞEK

[1] Bakara Sûresi, 2:219.

[2] Furkan Sûresi, 25:67.

Din ve dünyanın şifresi: Kolaylık

“En kolay olanı Biz sana kolaylaştıracağız.”
A’lâ Sûresi, 87:8

Kolaylık, bu dinin esaslı bir ilkesi olduğu gibi, yaratılışın da en temel gerçeklerinden biridir. Ve her iki yönüyle de, bu hakikat, bir yandan yaratılış ile İslâm dininin birbirine o muhteşem uyumuna bir delil teşkil ederken, bir yandan da İlâhî rahmetin biz kullar üzerindeki pek büyük lütuflarına işaret etmektedir.

Yaratılışın en temel gerçeklerinden biri olarak biz bu hakikatle o kadar iç içeyizdir ki, bilinçli bir şekilde durup da düşünmezsek, onu fark edemeyiz. Hattâ, farkına vardığımız zaman bile, onun hayatımızdaki örneklerini saymakla bitiremeyiz.

Nefes alışımız bir kolaylıktır. Biz bunu hiç aralıksız, gece ve gündüz, bütün hayatımız boyunca yaparız. Bu, her saniye trilyonlarca beden hücresinin oksijen ihtiyacını karşılamak ve zararlı gazları vücut dışına atmak demektir. Fakat Yüce Allah, sınırsız rahmet ve kereminin bir eseri olarak bu işi bizim için kolaylaştırmış, hiç zahmetsizce bir nefes alış verişi haline getirmiştir.

Yiyip içtiklerimizin boğazımızdan kolaylıkla geçmesi de, tıpkı soluk alıp vermek gibi, son derece karmaşık işlemleri içeren ve trilyonlarca beden hücresine enerji sağlayan bir mucizeler zinciri demektir. Ancak bunun da bize bakan yönü, sayısız tatlarıyla, renk ve kokularıyla bize lezzet veren yiyeceklerin kolayca çiğnenmesinden, boğazımızdan kolaylıkla akıp geçmesinden ibarettir.

Bu kolaylıklar, hayat ile ilgili olan herşeyde ortaya çıkar ve bizi her taraftan kuşatır. Bunu, her türlü enerji ihtiyacımızın bir güneş ışığı ile karşılanmasında görebiliriz. Yağmurun yağışında görebiliriz. Yerin bitirdiklerinde görebiliriz. Gece ve gündüzün değişmesinde görebiliriz. Kısacası, Kur’ân’ın bize birer ibret tablosu olarak gösterdiği kâinat âyetlerinden hangisine dikkat edecek olsak, İlâhî rahmetin onda bizim için pek çok şeyi kolaylaştırdığını görebiliriz.

Aynı hakikat, iman konusunda da aynen geçerlidir.

Biz, ilmi ve kudreti her şeyi kuşatan tek bir Yaratıcıya iman etmekle, en kolay, en gerçekçi ve en doğal yolu bulmuş oluruz. Zaten varlık âlemindeki her şey ve her hadise, üzerinde o sonsuz ilmin ve sonsuz kudretin eserlerini açıkça göstermektedir. Bu imanla, bir elektrik düğmesine dokunmuşçasına, bütün âlemimiz aydınlanıverir, her şey bir anlama kavuşur. Aksi takdirde, o sonsuz ilmi ve kudreti herbir varlıkta ayrı ayrı kabul etmek gerekecektir. Çünkü bu özelliklerin varlığı, âlemdeki her şeyden açıkça anlaşılmaktadır; onları yok farz etmek mümkün değildir. Bediüzzaman, eserlerinin birçok yerinde bunu “yüsr-ü vahdet,” yani, “birlikteki kolaylık” olarak niteler; bu kolay yolu kabul etmemekte direnenlerin, tek bir Yaratıcı yerine, varlıklar sayısınca yaratıcıları kabul etmek gibi bir zorlukla karşı karşıya bulunduklarını belirtir.

Yaratılıştaki ve imandaki bu kolaylık, dinin yaşanmasında da kendisini gösterir. İnsan, bu dinin buyruk ve yasaklarından hangisine dikkat edecek olsa, onda, bu hayata anlam ve huzur kazandıran özellikler bulur. Namaz vasıtasıyla insan her gün defalarca günlük hayatın sıkıntıları arasında teneffüs etme ve Rabbiyle bir sohbete erişme imkânı bulur. Zekât, vermenin hazzını ona yaşatır ve böylece onu Rabbinin kereminden bir nasip sahibi yapar. Allah’ın ve Resulünün hedef olarak gösterdiği iyilikler, ona bu dünyada Cennetin manevî hazlarını yaşatır. Yasaklanan kötülüklerden uzak bir hayatta insan kolaylık ve mutluluk bulur.

Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, “Seni en kolay yola ileteceğiz” vaadine hak kazanmak için, kulun üzerine düşen bir yükümlülük de vardır. Eğer kul kendine düşeni yerine getirirse, Rabbi de ona olan vaadini en güzel bir şekilde gerçekleştirir. Bir başka âyet, bu konuyu özlü bir şekilde açıklar:

Kim bağışta bulunur ve kötülükten sakınırsa,
Ve en güzel olanı [Kelime-i Tevhid] doğrularsa,
En kolay olanı Biz ona kolaylaştırırız.[1]

Bu âyet-i kerimeden bütün bu anlamları çıkaran bir insanın, sadece kolaylığa erişen değil, aynı zamanda, kolaylaştıran bir kul olarak, Rabbinin bu nimetine iki yönlü bir ayna olması gerekir. Zira, din ve dünyasında Rabbinin sayısız kolaylıklarına böylece muhatap olan insana, artık bütün bu kolaylıklardan sonra yaraşan bir tek şey vardır:

Kolaylaştırıcı olmak.

Eğer insan, bağışta bulunmak ve kötülükten sakınmak suretiyle kolaylığa hak kazanır ve ondan sonra da bu kolaylığın hakkını, başka kullarla olan ilişkilerinde, alışverişlerinde, muamelelerinde kolaylaştırıcı olmak suretiyle öderse, yaratılışın en önemli hikmetlerinden birini keşfetmiş ve hem Kur’ân’ın, hem de kâinat kitabının âyetlerine uygun bir hayatın anahtarını elde etmiş demektir.

[1] Leyl Sûresi, 92:5-7.

ÜMİT ŞİMŞEK

Bir insan = Bir kâinat

Yaprak üzerindeki bir çiy damlasına güneş vurduğu za­man, bütün özellikleriyle beraber vurur. O damla, artık gü­neşle baş başa bir sohbet içindedir. Yanındaki diğer damlala­rın, yeryüzündeki sayısız damlaların, hattâ koca okyanusla­rın güneşle doğrudan münasebeti, onun bu sıcak ve özel soh­betine engel olmaz ve değerinden hiçbir şey eksiltmez. Eğer güneş koca uzayda sadece o çiy damlasını aydınlatıp ısıtacak olsaydı, bunu yine aynı şekilde yapacaktı.

Âlemlerin Rabbi karşısında her bir varlığın her bir hali, gü­neş karşısında çiy damlasının durumu gibidir. O tek bir şeyi yaratıp yaşatırken, sanki bütün kâinatı bir yana bırakmış gibi onu yaratıp yaşatır. Bütün kâinatı da, sanki tek bir şeyi yara­tır gibi yaratır ve idare eder.

Onun sanatı bir kuşu rengârenk tüylerle süslerken, sanki kâinatı süslüyor gibidir. Yahut kâinat yok, sadece o kuş var­dır ortada. Öylesine önemle ona yönelir, duasını dinler, ihtiyacını görür ve üzerinde nakış nakış bir elbise dokur. Aynı anda yeryüzünün dört bir köşesinde milyarlarca kuşun giyiniyor olması, onun elbisesinde tek bir nakış nok­san bırakmaz.

Onun rahmeti bir yavrunun feryadını dinlerken, sanki kâinatı dinliyormuş gibidir. Yahut kâinat yok, sadece o yavru vardır ortada. Şekeri, tuzu, proteini, kaymağı sadece o yavru için özel şekilde terkip edilmiş bir sütü ana şefkatiyle sarıp sarmalar, tam ihtiyaç zamanında ve hiç umulmadık bir yer­den onun imdadına gönderir. Aynı anda yeryüzünün dört bir köşesinde milyarlarca yavrunun aynı özenle besleniyor olması, o yavruya gönderilen sütü bir dakika geciktirmez, kaymağından bir miligram noksan bırakmaz, onun mazhar olduğu şefkatten de hiçbir şeyi eksiltmez.

Her birimiz Onun ilminden, kudretinden ve rahmetinden nasiplenirken sanki bir kâinat oluruz. Kanımızın her bir dam­lası, bir kâinat yaratılıyormuşçasına Onun emriyle yaratılır ve damarlarımızda dolaşır. Ciğerlerimize girip çıkan her bir hava zerresi, sanki kâinatta başka bir zerre yokmuşçasına Onun gözetimi altında iş görür. Adım atarken, otururken ve yatarken her an vücudumuzun her parçasının durumunu beyne bildirmek için koşuşturup duran sodyum ve potas­yum iyonları da, bütün o bilgileri Allah’ın izniyle alıp değer­lendiren beynimiz de, her an, sanki Âlemlerin Rabbi sadece onunla meşgul oluyormuş gibi Ondan emir ve kuvvet alır.

Elimizi açtığımız zaman, adetâ bütün kâinatı bir yana bı­rakmış gibi bizi dinleyen öyle bir Zâtın rahmetine el açmışızdır. Artık isteyin isteyeceğinizi; çünkü duanız, kâinatın duası gibi dinlenecek ve cevap verilecektir.

Günde beş defa Onunla mazhar olduğumuz “bâkiyâne sohbet” de, Onun kudretinin ve rahmetinin nazarında mil­yonlarca kişinin namazından bir namaz değil, sanki kâinatta o anda kılınmakta olan yegâne namaz gibidir. Çünkü “gafle­tin hiçbir çeşidi hiçbir zaman Ona arız olamaz.” Onun huzurundayken bizim hayalimiz nerelerde dolaşırsa dolaşsın, O her an bizi görmekte ve dinlemektedir. Savuşturulacağım bile bile bir devlet büyüğünden randevu alıp birkaç dakika görüşebilmek için aylarca beklemeyi göze alan, üstelik bunu bazan bir ömür boyu anlatılacak bir hatıra haline getiren in­sanlar, Âlemlerin Rabbi huzuruna her gün beş defa çağrılma­nın ve hiçbir sınırlamaya tâbi tutulmadan her türlü dileğini dilediği gibi Ona arz edip doğrudan doğruya Ondan cevap almak için her gün defalarca önüne serilen imkânların kaç tane kâinat demek olduğunu da kolayca takdir edebilirler.

— Hayat Meydan Okuyor’dan

Ümit Şimşek

İmanlar Çizilmesin

Yıllarca her gün İstanbul trafiğine çıkıp da arabasını çizdirmemek bugüne kadar kaç kişiye nasip olmuş bir ayrıcalıktır, bilemem. Fakat ondan çok daha zor olan birşeyi biliyorum:

Bugünün toplumu içinde bir hayat yaşayıp da imanını “çizdirmemek”…

Problemi daha da ağırlaştıran, imanımızın hasar gördüğünü çoğu zaman fark etmeyişimizdir. Arabasının boyasındaki ufacık bir çizik için hemen pasta-cilâ yaptırmaya koşan nicelerimiz var ki, ebedî hayatının yegâne sermayesi olan imanları hergün bir taraftan darbe yediği halde, bunu problem olarak dahi algılamıyor.

Buna karşılık, memlekette tek bir kişinin imanını sağlam bırakmamaya azmetmiş olan bir kısım mihraklar, hergün yeni bir kılığa bürünen tuzakları yolumuzun üzerine yerleştirmeye  devam ediyorlar.

***

Balkonuna bir kuşun yuva yaptığını sosyal medyada duyuran bir vatandaşın notuna, bir başkası “Ne mutlu size, bu iş için doğa sizi seçmiş” diye cevap veriyor! Bu cümleye imza atan bir kimsenin Müslümanlığına şahitlik edebilir misiniz?

Daha önce de, hatırlanacağı gibi, Müslüman memleketinde doğaya şükürler sunan bir ilânla malını satan firma, karşılaştığı onca tepkilere rağmen geri adım atmamış; yıllarca aynı duyuruyla ürününü satmaya devam etmişti. Belli ki bilerek bu işi yapıyor ve sonuç da alıyordu. Peki, bu ürünü bu kepazeliğe rağmen birkaç dakikalık menhus bir damak zevkinin hatırı için satın almaya devam edenler neyin sponsorluğunu yaptıklarını biliyorlar mı? Yahut, daha da kötüsü, bilmek istiyorlar mı?

Münhasıran Yer ve Gökler Rabbine ait olan şükrün mercii olarak doğa’nın gösterilmesi neredeyse yadırganmaz oldu. Artık “doğaya şükür” gibi sözler, birbirinden örnek alan insanların dilinde fütursuzca dolaşabiliyor. Şimdi ise, bunun bir adım ötesine geçilmiş, duaların mercii olarak da “evren” gösteriliyor. Eriştiği nimetler için şükran duygularını doğa’ya sunanlar, erişmek istedikleri nimetler için de evrene yöneliyor, dileklerini ona sunuyorlar. Ve, Allah’ın dualara cevap vereceğinden emin olan kullar gibi, onlar da evrene sundukları duaların mutlaka kendilerine kabul edilmiş olarak geri döneceğine dair bir tür “iman” besliyorlar.

***

“Bir ateistin en talihsiz ânı, şükretmek isteyip de şükredilecek birisini bulamadığı andır” diyor Dante Gabriel Rossetti. Doğayı, evreni karşılarına alıp onlara şükür ve dileklerini sunmak, onları bir nebze olsun rahatlatıyor olmalı. Toplum içinde alenen Allah’a şükretmekten ve Ona niyazda bulunmaktan sıkılanlar da belki bunu bir çıkış yolu olarak görüyorlardır, kimbilir?

Ne yazık ki, bu niyaz ve şükürler sadece belirli kişilerin şahsî tercihleri olmakla kalmıyor, medyada sistemli bir şekilde işlenerek toplum içinde yaygınlaştırılıyor. Bu konuda en önemli rolü de dizilerin üstlenmiş olduğunu anlıyoruz.  Bir dostumuz, “Şimdi evrene dua edelim” şeklindeki bir ifadeyi son zamanlarda en az dört beş defa muhtelif dizilerde işittiğini söyledi. Bu durum, evrenperestlik gibi bir itikadı halk arasında yaymak hususunda televizyon dizilerinin bir misyon üstlenmiş olduğunu göstermiyor mu?

***

Kurt gövdenin içinde ilerliyor, fakat bu bize bir rahatsızlık vermiyor. Çünkü tehlikeyi vaktiyle fark edip de ondan korunma yollarını araştırmış değiliz. Hoş, fark etsek de fazla birşey değişecek değildi. Tiryakisi olduğumuz bir diziyi veya zıkkımlanmaktan bir türlü vazgeçemediğimiz bir içeceği gözden çıkarmak, imanımızı tehlikeye atmaktan daha ürkütücü geliyor bize. Birileri de bizim bu zaafımızı çok iyi bildiği için, bizi yoldan çıkaracak ifadeleri ustalıkla beynimize çakıyor.

Evvelâ biz bu sözleri işite işite yadırgamaz oluyoruz. Daha sonra aynı sözler yavaş yavaş bizim lisanımıza da bulaşıyor. Bu safhaya geldiğimizde zaten hassasiyetlerimiz bütünüyle devre dışı bırakılmış olduğu için, işittiklerimiz veya söylediklerimiz, bizde herhangi bir alarmı tetiklemiyor. Derken, bir de bakmışsınız, o menhus sözler sıradan insanların konuşma ve yazışmalarında boy göstermeye başlamış bile!

Oysa dilde hafif, cezada çok ağır nice sözler var ki, hiç düşünülmeksizin ağızdan çıkar, sonra da sahibi için ebedî bir pişmanlık sebebi olur. Bunların başında imanı “çizdiren” sözlerin geldiğinde hiç şüphe yoktur. Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamayacağını açıkça ilân ettiği gibi (Nisâ, 4:48, 116), ebedî hayatın güvenliğini de “imanına şirk bulaştırmama” şartına bağlamıştır (En’âm, 6:82).

Bu kadarı, imanı çizdirmemeyi hayatın en önemli becerisi olarak görmek için yetmez mi?

ÜMİT ŞİMŞEK

Hayret

Güçlü bir imanı elde etmek isteyenler için, hayret duygusuyla yeniden tanışıp kâinat ile tekrar bağlantı kurmaktan daha kestirme ve etkili bir yol yoktur.

Kâinattan uzak düşmenin en ağır bedelini “hayret” cephesinde ödüyoruz. Modern hayat bu duygumuzu tamamen yok etmese de başka hedeflere yöneltmiş, varlığı ile yokluğu arasında ciddî bir fark bırakmamıştır. Bugünün insanına “Bütün benliğinizin tarifsiz bir hayret hissiyle dolduğu en son ânı hatırlıyor musunuz?” diye soracak olsanız, olumlu bir cevap alma ihtimaliniz yok denecek kadar düşüktür.

Bu mahrumiyeti küçümsemeyin. Hayret, insanın en “insanî” bir yeteneği ve onu Rabbine ulaştıran en önemli bir vesiledir. Hayret etmeyi unutan kişinin bu dünyada niçin bulunduğunu hatırlaması için de sebep yoktur. Zira göklerin ve yerin güzellikleri, bütün bunları yaratanın “hayret verici gizli kemâlâtını göstermek üzere” [1] düzenlenmiştir ve insandan, “hayret içinde bir marifet ile mukabele” [2] ister. Eğer bu kâinat bir kitap olarak yazılmışsa, insana düşen şey, “mevcudat sayfalarını, arz ve semâ yapraklarını mütalâa ile hayretkârâne bir tefekkürdür”; eğer bir mescid olarak düzenlenmişse, ondan beklenen bir “hayret ve muhabbet secdesidir.” [3] Onun içindir ki, insan, hayret duygusunu, en olgun anlamda ve en yoğun şekilde, Rabbinin eserleri karşısında tadar. Tabiatla baş başa, göklerin ve yerin güzellikleriyle kuşatılmış bir halde iken insanı kaplayan bir hayret duygusundan daha fasih, daha belâgatli bir lisanla ona Rabbini hatırlatacak hangi şey vardır?

Gelin, görün ki, çağdaş hayatın meşgaleleri, insanın kâinatla doğrudan bağlantı kurmasına kolay kolay izin vermez. Tek bir bakışla insanı hayretten hayrete düşürecek ışıl ışıl bir semâyı şehir ışıkları saklar. Etrafımızda gündoğumu, dolunay, gökkuşağı, baharın gelişi, kırlangıçların dönüşü, bir kelebek, bir çiçek, bir yağmur damlası gibi ne kadar hayret vesilesi olabilecek şey varsa, modern hayatın da onları bize hissettirmemek üzere ürettiği bir o kadar parazit vardır. Dört bir yandan böyle parazitlerle sağırlaşmış ve kâinata doğru adım atabileceği her yer mayınlanmış bir haldeki modern insanın hayret duygusundan payı, artık gazete manşetleri ve televizyon dedikoduları karşısındaki şaşkınlıklardan ibaret kalmıştır. Biçare insan, bu şaşkınlıklar içinde, eğlenceden eğlenceye koşarak “yaşama sevincini” tatmaya çalışır. Oysa o sevinç, şaşkınlığın değil, hayretin olduğu yerde aranacak ve kâinatın bütün varlıklarıyla paylaşılarak yaşanacak bir sevinçtir. “Sen hayrete düştün; onlar ise eğleniyorlar” [4] âyeti, iki bakış açısı arasındaki farkı pek keskin bir şekilde ortaya koymaktadır.

Bediüzzaman, eserlerinin pek çok yerinde, insana “kâinat ağacının meyvesi” olarak atıfta bulunur. Maalesef bugünün insanı dalından koparılmış bir meyveye benziyor. Oysa o meyve ağaçla beraber var olan, ağaçtan beslenen ve ağaçtan kuvvet alan bir meyvedir. İnsan, bütün güzel isimlerin müsemmâsı olan Rabbinin büyüklüğünü de, Ona mensup olmanın hazzını da, en güzel şekilde, Onun sanatıyla süslenmiş kâinat tablolarının içinde hisseder ki, kendisi de zaten o tablonun bir parçası ve en güzel bir nakşıdır. Kalabalıklar içinde kendisini yalnızlığa mahkûm hisseden insan, gerçekte hiç de yalnız olmadığını, Rabbinin eserleriyle baş başa kaldığı tenha tabiat köşelerinde anlayabilir. Önünde kâinatın güzelliklerini, arkasında bütün bir kâinatın dostluğunu bulan insanın gözünde, bir küçük gezegenin fâni boğuşmaları ne değer taşır? Bu küçücük gezegenin küçücük firavunları onu ne kadar korkutur?

Güçlü bir imanı elde etmek isteyenler için, kâinat ile tekrar bağlantı kurmaktan daha kestirme ve etkili bir yol yoktur. Bunu “tekrar yaratılışa dönmek” şeklinde de tanımlayabiliriz. Baharın olduğu kadar sonbaharın coştuğu günler de yılların biriktirdiği külleri silkelemek için bize en güzel fırsatları sunuyor. Bu fırsatları yakalayabilmek için belki de en etkili çare, kendi yaratılışımıza, yani çocukluğumuza dönmektir:

Hayret yeteneği körelmemiş olan ve bir kuş ötüşü, bir örümceğin ağ örüşü gibi “basit” olaylar karşısında heyecanlanabilen bir çocuğun her ânı keşiflerle dolu dünyası bizi bekliyor.

ÜMİT ŞİMŞEK

[1] Onuncu Söz.

[2] On Birinci Söz.

[3] Yirmi Üçüncü Söz.

[4] Sâffât Sûresi, 12.