Etiket arşivi: gayb

Deizmin çukurları merdivenleşirken…

Baudelaire Paranoyası’nda geçen bir cümle var: “Dünyan altüst olmuşsa ardından belli bir özgürlük duygusu gelir.” Ben bu tarz bir özgürlüğü tattığımı anımsıyorum. Seneler önceydi. Tuhaf zamanlardı. Ben de tuhaftım. Yıkmıştım. Hem de pek fena yıkmıştım. Ama rahatlamıştım.

Daha ilk anından itibaren, yani ne yaptığımın farkına vardığım andan itibaren, zerre miktar pişmanlık yoktu içimde. Mutluydum. Döndüğüm eşiğin dehşetinden daha çok umursadığım şey dönemeyecek olduğum eski düzendi. Yıkmanın şehveti de tam olarak buradan kaynaklanıyor bence. Düzeni korumak zordur. Yıkılansa geri gelmez. Yükü tekrar omuzlamak yok. Gemileri yakmışsın. Geride bıraktığından daha zor ne olabilir ki önünde? Bir kaçışa sahip olduktan sonra varılacak yer önemsizleşiyor.

Doğduğun günden beri korumaya çalıştığın kurgunun yapmacıklığı, kurgu giriftleştikçe/büyüdükçe artan ilişki ağı ve o ağı korumak için muhtaç olduğun çaba, yitirmemen gerektiğini düşündüğün insanların sevgisi, insanların hatrı, insanların saygısı, insanların… Bu nedir biliyor musun? Her sabah borçlu uyanmak birilerine veya birşeylere. Sonra, işte dediğim gibi, veresiye defterinin yanında kibritle oynamaya başlıyorsun. Delirmek değil bu. Roma’yı yakmak Roma’yı yönetmekten daha kolay görünüyor sadece.

Bütün bunlar kalmaya çalışmaktan. Kalmaya çalışmak içimizdeki herşeyi dengesizleştiriyor. Akarken böyle değiliz. Dünyada sonsuza dek kalacakmışsınız gibi davranmak, akıntıya kapılmış giderken kenardaki çalılıklara tutunmaya çalışmak gibi, can yakıyor. Daha fazla kalma çabası daha çok el kanaması. Daha çok yara. Daha çok kırgınlık. Daha çok ayrılık.

Akışına bıraktıkça rahatlar insan. Boşvermek değil bu söylediğim. Boşvermek tevekkülü ararken düşülen çukur. Boşvermekten aşkın birşey tevekkül. Bir yüzü kadere iman etmeye bakıyor. Mürşidimin örneklemesiyle ‘yükü sırtından indirip gemiye bırakmak’ gibi. Boşvermekse kendini/yükünü denize fırlatmaktır. Öyle ya! Yük dediğim şeyin içinde sevdiklerin de var. Kim sevdiklerini denize atmakla mutluluğa erişebilir? Ancak bir nihilist der bu ‘herçi bad abad’ı. Karamsarlığı nihilisti merhametsizliğe getirir.

Ama ’emanet etmek’te bu yok. Emin bulduğun bir ele bırakıp tevekkül etmek bu açıdan boşvermenin sahip olamayacağı bir avantaja sahip. İman bize bu avantajı da sağlıyor. Allah’a bıraktığın her işinde aslında kendine de şunu söylüyorsun: “Daha fazla tutmaya çalışma! Görüyorsun. Çok yoruldun. Hem ellerin de hep yarabere. Bırakmakla rahatla biraz.”

Söylediklerime şaşma arkadaşım. 6. Söz‘ün fısıldadığı fırtınalı zamanlardayız. Yahut da fırtınayı burada değildi. Akıl sahibi olmakla fırtınamızı dünyaya biz getirdik. (Tıpkı bir gün cennete/cehenneme yükümüzle gideceğimiz gibi.) Bizden başka böyle telaş eden de yoktur. Bu fırtınanın rahatlaması ancak tevekkülle olur. Yani akla değer verdikleri hakkında düşünmeyi bırakması için ikinci bir alan/imkan açmakla.

Birşeyleri de ardında bırakmalısın. Hepsini kalbine sığdıramazsın. Çünkü sınırlısın. Gördüğün her yüz aklında kalamaz. Duyduğun her tatlı söz kulaklarında saklanamaz. Elbette unutacaksın bazı gözlerin renklerini. Siluetler belirsizleşecek. Hatıralar karışacak. Çünkü hatırlamak da bir tutmaktır. Yolcu olana kalmaya dair her çaba acı verir. Yolcunun psikolojisi lazım biraz bize. Eşyayla yolcu gibi ilişki kurmak. Ne çok bağlanmak, ne çok kırılmak, ne çok aldırmak/aldanmak. Aslolmadığını farketmek. Bize lazım olan bu. Ve sonra: Tutamadıklarını sahibine emanet etmek.

Kendi nefsime hitaben demiştim: Ey gafil Said! Bil ki, şu âlemin fenâsından sonra sana refakat etmeyen ve dünyanın harabıyla senden mufarakat eden birşeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırazıyla seni terk edip arka çeviren ve bahusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyî etmeyen, hususan bir iki sene zarfında ebedî bir firakla senden ayrılıp günahını senin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husulü ânında seni terk eden fâni şeylerle kalbini bağlamak kâr-ı akıl değildir.

Bediüzzaman, iman ve küfür muvazeneleri yaparken, anlattığı her hikayede ehl-i küfrü temsil eden karakterin karamsarlığına nazarımızı çevirir. Yapısı gereği etkilenmeye bu kadar açık olan insan, eğer iman sahibi de olmazsa, kalmaya çalışmakla karamsarlaşır. Çünkü bir yanıyla sürekli gittiğinin, yani her çabasının boş olduğunun farkındadır.

Aynaya her baktığında farkettiği yeni kırışıklıklar, solgunluklar, aklar… Çalıların bıraktığı izler, yaralar, gamlar. Güzel ki faniliğimizi bir nebze unutturandır bize. Daha güzelin varlığı güzelin de umududur. Güzel varlığa daha güzel olmaya çalışmakla tutunur. Ahirete inanmayan önce bunu yitiriyor. Daha güzeli olmayan güzelliğin elinden gitmekte olan olduğunu düşünüyor. Bu gidiş, önce karamsarlık, ilerisinde daimî bir küsmek ve sonrasında kemikleşmiş bir öfke şeklinde kendisini gösteriyor. Kâfirin Allah’a düşmanlığının da buradan geldiğini söylüyor Bediüzzaman.

Karamsar insandan korkarım. Allah’a inansa bile ‘Allah yokmuş gibi’ konuşmasından tanırım onu. Karamsar insanla sohbet etmek zehirlenmektir. Öyle hissederim. Nihilizme çok yaklaşmıştır. Şefkatini yitirmiştir. Bu yüzden dengesizdir. Karamsar için herşeyin rengi pek kolay değişir. Gaybın varlığına imanını yitirdiği ve olup olacak herşeyin onun gördüğü şekle münhasır olduğunu zannettiği için amansızdır da. Esfeli’s-safilini alâ-i illiyyin bilir.

Örneğin: Kaos/karmaşa, aklı başında herkes için bir çukurdur. Kimse daha kötüye talip olmak istemez. Oraya düşmek istemez. Belirsizliğin dibidir. Herşeyin, her an başa gelebilmesidir. Anarşidir. Kestirilmezliktir. Korkudur. Yeistir. (Halbuki ümidin/hayalin bile aklın kestirmesine ihtiyacı vardır.) Fakat karamsar, kaosu dahi bir merdiven gibi görmeye başlar. Olan zaten kötüyse ve bundan daha kötüsü olmayacaksa, neden kaos denenmesin? Belki de daha iyi birşey olacaktır? (Hele bir de imansızsa zaten varlığın da bir kaos içinden şu anki haline geldiğine iman etmektedir.)

Ardında bıraktığından daha kötüsüne iman etmez ki, başına geleceğinden korksun da, teenni ile hareket etsin. Cennet ve cehenneme iman etmenin böylesi bir güzelliği de olduğunu düşünüyorum. ‘Daha kötüsüne’ ve ‘daha iyisine’ iman etmiş olmak, yaşanılanın tek kıstas olduğu bir cehennemden kurtarıyor bizi. Özgürlük, yükü denize atmakta değil, gemiye bırakmakta. Muhatap olduğun her anı sağlam bir kazığa bağlamakta.

Biraz da bu yüzden deizmin gerçek bir mutluluk arayışından doğduğunu düşünmüyorum. Getireceğini de düşünmüyorum. Deizm bir kaçıştan doğuyor. Nereye varacağı umursanmayan bir kaçıştan. Tedavisi de kendisi üzerine yapılacak tartışmalarda yatmıyor. Bu insanlara tekrar yüklerini bırakmayı seçecekleri kadar güvenli bir gemi sunmak gerek.

Ahmet AY – risalehaber.com

Kadere iman etmek neden kaçınılmazdır?

Bugün sizinle ‘gayba iman etmek’ ve ‘hakikati arayış şeklimiz’ arasındaki bağı konuşmak istiyorum. Çünkü bu meselede kimileri bizi ‘kolaycılık’ yapmakla suçluyorlar. Bu doğrudur. Ama doğru olarak doğrudur. Yanlış olarak doğru değildir. Sohbetimize şöyle bir yerden başlayalım: Bir insan gaybı iken varlığına iman etmediği bilginin şahidi olamaz. Onu elde edemez. Ona ulaşamaz. Bunu söylemekle kastım aslında şudur: Eğer siz, bir ‘şey’in olabileceğine (en azından) ihtimal verip (henüz vücudu müşahade edilmemişken) onun peşine düşmezseniz bilgisine de ulaşamazsınız. Yani, bir açıdan, hayaliniz dahi gaybınızdır sizin.

Nitekim ne Edison’un ampulü ne de başka bir ismin başka şeyi keşfi ‘tesadüf işi’dir. Yani, bu isimler, yolda ıslık çalarak yürürlerken aniden ceplerinden ampul veya başka bir teknolojik icad çıkmamıştır. Bizzat onu bulmaya yönelik özenli/kararlı adımları vardır. Emek emek, dilek dilek, hayal hayal duaları vardır. Onlar, bunların varolabileceğine ihtimal verip, hatta ne ihtimal vermesi, çılgıncasına iman edip çalışmalarıyla bu icadlara (yani gıyabında iman ettikleri şeyin hakikatine) ulaşmışlardır.

Tamam, meşhur hikayede Newton yerçekimini ararken başına elma düşmüştür, fakat hüner ne Nasreddin Hoca’nın kavuğunda ne de elmadadır. Elma sadece aranılanın üzerinden verildiği sebep olmuştur. Düşmesine tesadüf dense bile okunuşuna tesadüf denemez. Newton’un açlığını taşımayan bu okumayı yapamaz. Bu yüzden diyorum ki: Gayb iken iman edilmeyen şeyin marifetine ulaşılamaz. Çünkü her bilinen önce ‘bilinmeyen’dir. Kestirilmeden önce sezilendir. Tahakkuk etmeden önce tahayyül edilendir. Bilmek yolculuğunun kaçınılmaz adımlarıdır bunlar. Kimse bu adımları atlayamaz. Gaybken imanı olmayan hakikate ulaşamaz.

Bu noktada, gayet hikmetli bir şekilde, tesadüfün kollarını en çok kıran şeyin gayba iman olduğu görülüyor. Ancak tersten bir bakışla. Tesadüf eseri bilim olmuyorsa (ki olmuyor), yani herşey önce zan/tahmin içeren bir teori üretimiyle başlıyorsa, o halde hiçbir keşfediş tesadüf işi değildir. İnsan tesadüfen hiçbir harikalığa rastlamamıştır. Ancak olabileceğine ihtimal verdikleri, bu ihtimale dikkat ettikleri ve dikkatinde zaman harcadıkları şahitliği olmuştur. Yani imanı ilmini doğurmuştur.

Ne gariptir ki, elde ettiği ve pek güvendiği modern harikalara taparcasına ve onlardan kendisine ilahlık payesi çıkarırcasına rağbet eden modern insan; elde ettiği payenin ardından varlığı tesadüflerle açıklamayı seçiyor. Öncesinden hayali dünyasına girmemiş hiçbirşeye ulaşamayan beşer, her nasıl oluyorsa, varlığın ötesinde daha ‘önceki aşamalar’ ve ‘sonraki aşamalar’ olduğuna iman etmede tereddütler yaşıyor. Orada olanı şurada inkâr ediyor. Halbuki varlık âleminin bir ara âlem olduğunu beyninde yakinen biliyor. Vücudu olmayanların önce hayalde varolup sonra dünyasına teşrif etmesi; giderken de hatırasını yine başka bir vücud şeklinde bırakması; bu âlemin sadece bu âlemle açıklanamayacağının en büyük delilini oluşturuyor. Yani, insan, hayali ve hafızası üzerinden bile kadere iman edebilir kolayca. Gelenlerin gelmeden önceki sezilişinden ve gidenlerin hatırlanmak kaydıyla gidişinden şu çıkarımı yapabilir.

Herbir mevcut, vücuttan gittikten sonra, ifade ettiği mânâlar ve arkasında baki kalan hüviyet-i misâliyesi âlem-i misâlde mahfuz kalır. Hem hayatının etvâriyle ‘mukadderat-ı hayatiye’ denilen sergüzeşte-i hayatiyesi, âlem-i misâlin defterlerinden olan levh-i misâlide yazılır. Ruhanilere, dâimi mevcut bir mütalâagâh olur. Hem, cin ve insin amelleri gibi, âhiret pazarına ve âlem-i ahirete gönderilecek mahsulâtı baki kalır. Hem, etvâr-ı hayatiyeleriyle ettikleri envâ-ı tesbihat-ı Rabbaniye bâki kalıyor. Hem, şuûnat-ı Sübhâniyenin zuhuruna medâr çok şeyleri arkasında mevcut bırakır, öyle gider.

Unutmaya çalışmak bile bir tür hatırlamaktır. Buradan kadere de önemli bir delil vardır. Nasıl? Belki şöyle: Dünyasında, hayal/tasavvur/akıl sahalarında bir ‘takdir’den geçirmeden varlık sahasına hiçbirşey çıkaramayan insan ve yine bunları kendince yokettikten(!) sonra hiçbir şekilde tam anlamıyla dünyasındaki izlerini yokedemeyen aynı canlı; nasıl oluyor da dışındaki âlemde varoluş ve yokoluşu sadece burayla açıklıyor?

Varlığın en iradelisi, en akıllısı, en ihtiyarlısı olan insanın elinden bile önceden takdir edilmemiş, karar kılınmamış, planlanmamış işler varolmazken; varlık sahasındaki harikalar nasıl takdir edilmeden meydana gelebilir? ‘Nasıl olacağı önceden bilinmeyen’ nasıl düzen içinde yaratılabilir? İnsan pastanın nasıl olacağını bilmeden ununu karıştıramıyorsa ondan milyon kere milyon daha düzenli olan âlem, her an, nasıl öncesinde bir ilim olmadan varlık sahasına çıkabiliyor?

İşte kadere delil olarak Kur’an’da bize öğretilen bir hakikat: Her şeyin hazineleri yalnız bizim yanımızdadır. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz. Takdir, sadece bu ayette değil, Kur’an’ın genelinde altı çizilen birşeydir. Âlem düzenlidir. Düzen takdirle olur. Takdir ise kaderi gerektirir. Tesadüf düzensizliği iktiza eder. Sanırım böyle ‘takdirli bir âlem’ algısını da aşılıyor bize Kur’an. Olanları tesadüf penceresinden okumamızı yanlışlıyor.

Buradan şuna da geleceğim: Bir mümin ile kafirin âleme bakışı, bilgiyi arayışı bu noktadan da farklılık arzeder. Prof. Dr. Kenan Gürsoy’un ‘Bir Felsefe Geleneğimiz Var mı?’ kitabında ilk kez dikkatimi çektiği şeydi bu. Orada dinin ve felsefenin bilgiye bakışları arasında şöyle bir nüans zikrediliyordu: Din önceden varlığına iman ettiği şeyin bilgisini arar. Yani vahiy zaten mü’mine ulaşılacak sonuçların en uçlarını vermiştir. Okumalarının nihayetini bağışlamıştır.

İslam bu yüzden tefekküründen, yeni bir akide şekli değil, o akideye yeni deliller çıkarır. Akide, istikametten sapılmadıkça, hep aynı kalır. Yani, mürşidimin tabirince, ürettikleri yeni bir dava olmaz da davanın içinde bir burhan olur. Fakat felsefe için ulaşılacak sonuçlar kesin değildir. Kesin sonuçlara imanı yoktur. O hem delil hem sonuç çıkarır. Tam anlamıyla ‘bilinmeyeni’ arar… Gaybı hakikaten kayıptır. Her defasında silbaştan bulunmalıdır. Bugünün modernist müslümanlarının düştüğü hata da budur. Yani, dini de felsefe gibi algılayarak, itikadı üzerinde ‘görüş oynatılacak’ bir saha sanmalarıdır.

Felsefeyle ilgilenenler kızmasınlar. Fakat zannederim vahyi kuşananların salt felsefe ile âleme bakanlara karşı en büyük kazancı bu: Sizin tırmanmaya çalıştığınız dağın tepesinde duruyoruz zaten. Ve bu yüzden sizin kadar yamaçlarda yıpranmıyoruz. Sadeyiz. Belki sizin kadar kelime oyunları yapamıyoruz. O dolambaçlı yollardan nasıl gelinir (belki) bilmiyoruz. Çilesiyle tanışık değiliz. Sonuçların netliği nedeniyle her istediğimizi söyleme konusunda sizin kadar hür de değiliz. Ancak şu var: Daha huzurluyuz. Daha netiz. Ve ürettiğimiz marifet taş taş üstüne koyuyor. Neticenin belirginliği nedeniyle deliller birbirine yardım ediyor. Tıpkı mürşidimin dediği gibi: “Nefyedenlerin dâvâları sureten bir iken, müteaddittir; birbiriyle ittihad edemez ki kuvvetlensin. İspat edicilerin dâvâları ittihad ediyor, birbirinden kuvvet alır.

Ene Risalesi’nin ahirindeki üç yolu hatırlayarak bitirelim: Biz Kur’anî asansörle şıp diye geldik hakikate. Siz dağları/ovaları aştınız geldiniz (o da belki). Bu çileyi çekmek sizin hüneriniz değil kabahatiniz. Hamakatiniz. Çilenizle hava atamazsınız. Nihayetinde Bediüzzaman’ın da dediği gibi: Zararsız yol zararlı yola müreccahtır. Seçmediyseniz sorumluluk kimde?

Ahmet AY – risalehaber.com

Allah insanın yapacağı fiilleri bilmez iftirası…

Soru:

Bazı kimseler ve onları takipçileri, Allah insanın yapacağı fiilleri bilmediğini iddia ediyorlar. Ayrıca, Tebbet suresinin Ebû Leheb’in ölümünden sonra nazil olduğunu söylüyorlar. Bu kesim, Allah’ın ğaybı bildiğini fakat imtihan olan yerlerde bilmediğini söylüyorlar. Allah’ın imtihanı da bildiğine Kuran’dan ve hadisten delil istiyorum. Allah’ın ğayb bilgisinin imtihan için de geçerli olduğunu gösteren görüşlerini istiyorum. Lütfen vesvese deyip geçiştirmeyin. Hem kendim hem arkadaşlarım için saydığım hususlarda net cevaplar istiyorum.

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Ne acayip bir zamanda yaşıyoruz! Kimi, kendini yaratan Allah’ı inkâr ediyor; kimi de Müslüman olduğunu iddia edip inandığı Allah’ın ilmini inkâr ediyor.

Bir kâfirin, Allah’ın her şeyi kuşatan ilmini inkâr etmesini, hadi bir derece anladık diyelim. Peki, Müslüman’ım diyen ve sözüm ona ilim sahibi olduğunu iddia eden kişinin, Allah’ın ilmini inkâr etmesini neyle izah edeceğiz. Cahillikle mi, art niyetle mi, yoksa bu dini bozma gayretiyle mi?..

Her ne ise, biz onların niyetlerini bir kenara bırakalım ve onların görüşleriyle ilgilenelim, daha doğrusu görüşlerini çürütelim.

Şimdi onlar diyorlar ki:

“Allah, kulunun yapacağı fiilleri bilmez. Önce kul bir fiili işler, Allah ondan sonra bilir. Yine Allah, bir kulun mümin olarak mı yoksa kâfir olarak mı öleceğini de bilmez. Kulun iradesine bağlı bütün fiiller, ancak o fiillerin yapılmasından sonra Allah tarafından bilinmektedir…”

İşte onlar böyle safsataları söylüyorlar. Şimdi bizler, Allah’ın, her şeyi, daha vukua gelmeden önce bildiğini haber veren ayet-i kerimeleri gösterelim ve bu ayetleri onların kör gözlerine sokalım. Ayrıca, onların kendi fikirlerine delil olarak gösterdiği ayetlerin hakiki manalarını da izah edelim. Bu sayede de Ümmet-i Muhammed’i onların şerrinden muhafazaya çalışalım. İnayet ve tevfik Allah’tandır.

1. AYET

“Ebu Leheb’in elleri kurusun; kurudu da. Malı ve kazandığı ona fayda vermedi. Yakında alevli bir ateşe girecek. Odun taşıyıcı olan karısı da… Boynunda bükülmüş bir ip olduğu hâlde.” (Tebbet, 111/1-5)

Bu sure-i celile, Ebu Leheb ölmeden on beş sene önce nazil olmuştur. Surenin iniş sebebi şu hadisedir:

Peygamberimiz (sav) Kureyşlileri etrafında toplayarak: “Eğer ben size, düşmanın sabahleyin veya akşam üstü geleceğini söylersem, beni doğrular mısınız?” dedi. Onlar: “Evet.” dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz (sav): “Ben sizi şiddetli bir azaba karşı uyarıyorum.” buyurdu. Ebu Leheb: “Bizi bunun için mi topladın? Yazıklar olsun sana, iki elin kurusun.” dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ Tebbet suresini sonuna kadar inzal buyurdu. (İbni Kesir, Fahreddini Razi)

Görüldüğü gibi bu sure-i celile, Ebu Leheb ölmeden önce nazil olmuş ve Ebu Leheb’in iman etmeyeceğini beyan buyurmuştur. Bu sebeple müfessirler bu surenin gaybi bir mucize olduğunda ittifak etmiş ve şöyle demişlerdir:

“Bu sure Peygamberimiz (sav)’in nübüvvetine apaçık bir delil ve ayan beyan bir mucizedir. Çünkü bu ayette: ‘Alevli ateşe girecektir. Odun taşıyıcısı olan karısı da…’ buyrularak onların şakiliği ve her ikisinin de iman etmeyeceği haber verilmiştir. Ve vakıa, tam ayetin haber verdiği gibi vuku bulmuş ve her ikisi de imana muvafık olamamışlardır.”

“Allah, kulunun yapacağını bilmez.” diyenler, bu ayetin beyanı karşısında ne yapacaklarını şaşırmışlar ve Allah’a iftiradan başka bir de bu sureye iftira atarak: “Mezkur sure Ebu Leheb öldükten sonra inmiştir.” demişler. Şimdi en sahih tefsir kitaplarından bu surenin iniş vaktinin naklini yapmak istiyoruz:

“Tebbet suresi beş ayet olup, ittifakla Mekke’de nazil olmuştur.” (Fahreddini Razi, Mefatihu’l gayb)

“Mekke’de Resulullah (sav)’in gizli döneminden sonra nazil olmuş bir suredir.” (Besâirü’l-Kur’an)

“Mekke Dönemi’nde nazil olmuştur. Beş ayettir.” (Büyük Kur’an tefsiri)

“Mekke’de indiği hususunda görüş birliği vardır.” (El-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an)

“Mekkîdir. Beş ayettir.” (Furkan tefsiri)

“Mekke döneminde indiği konusunda ittifak olan bu sure… Ebu Leheb hakkındaki bu ayetler üç yönden gayptan haberler içermektedir: 1. Onun helak ve hüsranını ve fiilen vuku bulmasını haber vermektedir. 2.  Onun, malı ve evladından yararlanamayacağını ve bunun fiilen vukuunu haber vermektedir. 3. Onun cehennemlik olduğunu haber vermektedir ki, öyle de olmuştur. (Tefsirü’l-Münir)

“Mekke’de inmiştir, beş ayettir.” (Safvetü’t-Tefasir)

“Mekke’de inmiştir. Beş ayettir.” (Samerkandi)

“Mekke devrinde nazil olmuştur, beş ayetten müteşekkildir.” (Şifa tefsiri)

“Bu mübarek sure, Mekke-i Mükerreme’de nazil olmuştur. Beş ayet-i kerimeyi ihtiva etmektedir. Ebu Leheb’in hüsrana, helake uğradığını gösterdiği için kendisine “Tebbet” adı verilmiştir…” (Ömer Nasuhi Bilmen)

“Ebu Leheb’in ölümü, Kur’an’ın on beş sene kadar önceden haber verdiği tarzda cereyan etmiştir.” (Elmalı Hamdi Yazır)

“Mekke’de nazil olmuştur.” (İbni Kesir)

“Mekke’de nazil olmuştur.” (Esbabı nuzül)

Daha birçok tefsirden “Bu sure Mekke’de inmiştir.” sözünü nakledebiliriz. Ancak naklettiğimizi kâfi görüyor ve daha başka nakillerle meseleyi uzatmıyoruz.

Sözün özü: Tebbet suresi, Ebu Leheb’in ve hanımının küfür üzere öleceğini haber vermiş ve hadise haber verdiği gibi vuku bulmuştur. İşte bu sure ispat eder ki, Allah Teala her şeyi, daha vukua gelmeden önce bilmektedir. Bu sure, “Allah, kulların cüzi iradeleriyle yapacağını bilmez.” diyenlere büyük bir tokattır.

2. AYET

“Şüphesiz o kâfirleri uyarsan da uyarmasan da onlara müsavidir, onlar iman etmezler. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir.”(Bakara, 2/6-7)

Şimdi bu ayet-i kerimeler üzerinde tefekkür edelim: Cenab-ı Hak, mezkûr ayet-i kerimede, kâfirlerin -uyarılsa da uyarılmasa da- iman etmeyeceğini haber vermiştir. Eğer birisi, bu ayet-i kerimeye karşı şöyle dese:

“Bu ayet, kâfirlerin iman etmeyeceğini haber veriyor. Hâlbuki bizler birçok kâfirin iman ettiğini görüyoruz. Demek, bu ayetin ‘Onlar iman etmezler.’ beyanı -hâşâ- yanlıştır.”

Bizim -yani Allah’ın her şeyi bildiğine iman edenlerin- bu söze karşı cevabı çok basittir. Biz deriz ki:

“Bu ayet-i kerime ve bunun emsali olan diğer ayet-i kerimeler, Allah’ın ezeli ilminde kâfir olarak öleceği bilinen kişiler hakkında inmiştir. Bu kişiler, uyarılsa da uyarılmasa da iman etmezler. Cenab-ı Hak ezeli ilmi ile bu kişilerin iman etmeyeceklerini bilmiş ve onlar hakkında ‘İman etmezler.’ buyurmuştur.”

Zaten ayetin başındaki “ellezi” tabiri, ismi mevsuldür. İsmi mevsuller marife olup belirli kişiler hakkında kullanılır. Burada iman etmeyeceği belirli olan kişiler de ilmi ezelide kâfir olarak öleceği bilinen kişilerdir.

İbni Abbas, İmam Taberani, İbni Cerir, İmam Beyhaki, İmam Suyuti ve diğerleri bu ayet hakkında şöyle demiştir:

“Peygamber Efendimiz (sav) kâfirlerin iman etmesine karşı çok arzuluydu ve onların iman etmemesi O’nu çok üzüyordu. İşte bu ve emsali ayetlerle, Allah’ın ezeli ilminde kâfir olarak öleceği bilinen insanların imana gelmeyecekleri beyan buyrulmuş ve onların hidayetinin Peygamberimizin elinde olmadığı beyan edilerek O’na teselli verilmiştir.”

Bizler, “Onlar iman etmezler.” ayeti hakkındaki soruya kısaca bu şekilde cevap verdik. Peki, Allah’ın ezeli ilmine inanmayanlar ve Allah’ın, insanın işleyeceği amelleri bilmediğini iddia edenler, yukarıda kaydettiğimiz soruya nasıl cevap verecekler. Yani birisi onlara dese: “Allah ‘iman etmezler.’ diyor, ama birçok kâfir iman ediyor. Demek -hâşâ” ayetin beyanı yanlıştır…” Onlar bu soruya nasıl cevap verecekler?

Ya da onlara şöyle sorsak:

Acaba ayette belirtilen “Onlar iman etmezler.” ifadesiyle hangi kâfirler kastedilmiştir. Bizler, Allah’ın ezeli ilminde kâfir olarak öleceği bilinen kâfirler kastedilmiştir, diyoruz. Ama siz ezeli ilme inanmıyorsunuz. Allah’ın, kulunun akıbetini bilemeyeceğini söylüyorsunuz. O halde ayetteki, iman etmeyecek olan kâfirler kimlerdir?

Şimdi de ayetin devamına bakalım:

“Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir.”

Şimdi birisi şöyle dese:

“Bunların ne suçu var? Eğer Allah kalplerini ve kulaklarını mühürlemeseydi onlar iman ederlerdi. Suç -haşa- Allah’ın…”

Bu soruya yine bizim cevabımız çok basittir: Allah Teala, onların cüzi iradeleriyle küfrü seçeceklerini ve imana asla yanaşmayacaklarını ezeli ilmi ile bildi. Bu sebeple de kalp ve kulaklarını mühürledi. Yoksa, imanı tercih edecek kâfirlere bu mühür vurulmamıştır.

Biz böyle derken, sizler -Allah’ın ezeli ilmini inkâr edenler- ne diyeceksiniz? Eğer Allah, kulunun akıbetini ve cüzi iradesiyle küfrü seçeceğini bilmiyorsa, bu mührü neye göre vurmuştur? Yoksa şuna mı inanıyorsunuz: -haşa- Allah bilmiyor, ama seçtiği kullardan bir kısmının kalbini ve kulağını mühürledi, o kullar da bu mühürden dolayı iman edemiyor…

Buna mı inanıyorsunuz? Bakın, bozuk itikadınız nasıl bir netice verdi. Sizler sadece Allah’ın ilmini inkâr etmekle kalmıyor, aynı zamanda ona zulüm de isnat ediyorsunuz. Zira Allah mühürlediği için onlar iman edemiyorsa ve iman etmedikleri için de cehenneme gireceklerse, bu zulümdür. Bu tıpkı, birinin dilini kesip, onu konuşmaya davet etmeye ve konuşamadığı için de cezalandırmaya benzer. İnandığınız Allah, böyle bir Allah mıdır?

Şimdi bu delili şu sorularla bir daha toparlamak istiyoruz:

1. Altıncı ayet-i kerimede kâfirler için: “Onlar iman etmezler.” buyrulmuştur. Burada bahsedilen kâfirler kimlerdir?

2. Baştaki ismi mevsul, bu kâfirlerin bilinen kişiler olduğunu göstermektedir. Bu kişiler, Allah’ın ezeli ilminde kâfir olarak öleceği bilinen kişiler değilse kimlerdir?

3. Eğer Allah kimin kâfir, kimin mümin olarak öleceğini bilmiyorsa, “Onlar iman etmezler.” sözü ile neyi kastetmiştir?

4. Bazı kâfirlerin iman ettiği görülmektedir. Dolayısıyla bu hâl, “Onlar iman etmezler.” ayetinin hükmünü delmektedir. “Onlar” ifadesiyle, ilmi ilahide kâfir olarak öleceği bilinen kişilerin kastedildiğini kabul etmezsek, “iman eden kâfirlerle” “onlar iman etmezler” hükmünü nasıl cem edeceğiz?

5. Yedinci ayet-i kerimede, Allah’ın onların kalp ve kulaklarını mühürlediği bildirilmiştir. Bu mühür bize göre, kâfir olarak öleceği bilinen kişilere vurulmuştur; size göre kime vurulmuştur?

6. Eğer Allah bu mührü kâfir olarak öleceğini bildiği kullara vurmamışsa ve mühür vurulduğu için bu kişiler imana muvafık olamıyorsa, bu zulüm değil midir?

7. Eğer Allah’ın, bu mührü, ezeli ilmiyle kâfir olarak öleceğini bildiği kişilere vurduğunu kabul etmezseniz, şu sorumuza da cevap verin: “Allah bu mührü neye göre vurmaktadır?”

3. AYET

“Nuh’a vahyolundu ki: Senin kavminden -daha önce iman etmiş olanlar müstesna- artık kimse asla iman etmeyecektir… Zalimler hakkında benimle konuşma, onlar suda boğulacaklardır.” (Hud, 11/36-37)

Şimdi mezkur ayet-i kerimenin meselemize bakan cihetini tahlil edelim:

Allah Teala Hz. Nuh’a, kavminden daha önce iman edenler müstesna, diğerlerinin iman etmeyeceğini ve onların suda boğulacağını haber vermiştir. Bu sebeple de Hz. Nuh’un onlar için dua etmesini yasaklamış ve bir gemi yapmasını emretmiştir. Hz. Nuh bu gemiyi bir rivayete göre iki, diğer bir rivayete göre de dört yılda tamamlamıştır. Ve Allah Teala’nın haber verdiği gibi, bu zaman diliminde O’nun kavminden hiç kimse iman etmemiş ve neticede hepsi suda boğulmuşlardır.

Kıssanın detayını tefsir kitaplarına havale ediyor ve şimdi, “Allah, insanın yapacağını ancak insan yaptıktan sonra bilir.” diyenlerin şu sorularımıza cevap vermesini istiyoruz:

1. Eğer Allah Teala, kullarının akıbetini bilmiyorsa, Hz. Nuh’un kavminin iman etmeyeceğini ve onların suda boğulacaklarını nasıl bildi? Yoksa -hâşâ- tahmin mi etti?

2. Ya da Allah Teala onların cüzi iradelerini ellerinden aldı ve iman etmelerine mani oldu da onlar -gemi yapımında geçen iki yıllık sürede- iman edemediler mi? Eğer böyleyse, onlar ahirette şöyle demezler mi:

“Ey Allah’ımız, eğer sen bizi zorla kâfir yapmasaydın ve irademizi elimizden almasaydın, Hz. Nuh gemiyi yaparken biz iman ederdik. Biz suçlu değiliz, bizi küfürde kalmaya mecbur eden sen suçlusun…”

Yoksa bu ihtimale mi inanıyorsunuz? Halbuki peygamberlerin gönderilmesinin bir maksadı, insanların:

“Bize uyarıcı ve müjdeleyici gelmedi. Eğer gelseydi biz iman edenlerden olurduk.” (Maide, 5/19)

sözünü söyleyememeleridir. Yani insanların Allah’ın aleyhinde bir hüccetleri kalmaması içindir (Nisa, 4/165). Bu hüccetin kalmaması, Allah’ın insanların iradesini ellerinden almamasına bağlıdır.

Şimdi bu müşkülü nasıl çözeceğiz: Allah Teala, iki sene sonra Hz. Nuh’un kavminin -önceden iman edenler müstesna– küfür üzerine öleceğini peygamberine haber vermiş ve onlar için dua etmesini yasaklamıştır. Allah geleceği bilmiyorsa ve onların iradelerini ellerinden de almamışsa, bu bilgiye nasıl sahip olmuştur? Yoksa siz -hâşa- Allah’ın bir tahminde bulunduğunu ve tahmininin de tuttuğuna mı inanıyorsunuz? Buna inanıyorsanız, biz size daha ne diyelim? Vicdanı olmayana ne denilir ki?..

Sonuç: Allah Teala Hz. Nuh’a kavminin iman etmeyeceğini ve suda boğulacaklarını, bu hadisenin vukuundan iki sene önce -diğer bir rivayete göre dört sene önce- haber vermiş ve haber verdiği gibi de tahakkuk etmiştir. İşte bu ayet gelecekten haber vermek nevinden olup, Allah’ın, kullarının geleceğini bildiğini açıkça ispat etmektedir.

Ebu Leheb’in küfür üzere öleceğini haber veren Tebbet suresine: “Bu sure Ebu Leheb öldükten sonra indirilmiştir.” diye itiraz edenler, Hud suresinin mezkur ayetine nasıl itiraz edecekler merak ediyoruz. Hem de bu sefer Allah Teala bir kişinin değil, -önceden iman edenler müstesna– kavminin bütün fertlerinin küfür üzere öleceğini haber vermiş ve haber verdiği gibi de çıkmıştır.

Şimdi karşımızda üç yol var:

1. Allah Teala, Hz. Nuh’un kavminin iman etmeyeceğini ezeli ilmi ile biliyordu ve bunu Hz. Nuh’a vahyetti.

2. Allah Teala -hâşâ yüz bin defa hâşâ- bir tahminde bulundu ve bu tahmini tuttu.

3. Allah Teala -hâşâ yüz bin defa hâşâ- onların iradelerini ellerinden aldı ve bilmecburiye onları küfürde bıraktı. Sonra da onları hem suda boğarak hem de ahirette azap ederek onlara zulmetti.

Ey Allah’ın ezeli ilmini inkâr eden gafiller! Biz birinci şıkkı kabul ediyor ve diğer iki şıktan Rabbimizi yüz binler defa tenzih ediyoruz. Ya siz hangi şıkkı kabul ediyorsunuz?

4. AYET

“Bir vakit Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.’ demişti. Melekler dediler ki: ‘Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın?’(Bakara, 2/30)

Bu ayet-i kerimede üzerinde duracağımız iki nokta var. Birinci nokta, Cenab-ı Hakk’ın “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” demesidir. Evet, Cenab-ı Hak: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” demiş; ancak Hz. Âdem’i yarattıktan sonra O’nu cennetine koymuştur. Yani O’nu direkt yeryüzüne göndermemiş ve malum imtihanla cennette imtihan etmiştir. Hz. Âdem’in yasaklanan ağaca yaklaşması sonucu da O’nu cennetten çıkarmış ve yeryüzüne göndermiştir.

Bundan şu anlaşılmaktadır ki: Allah Teala, Hz. Âdem’in o ağaca yaklaşacağını biliyordu. Zira ayet-i kerimede, “Yeryüzünde bir halife yaratacağım.” buyurmuştur. Hz. Âdem’in yeryüzüne inmesi, yasak edilen ağaca yaklaşması sebebiyledir.

Burada, “Peki, eğer Hz. Âdem ağaca yaklaşmasaydı yeryüzüne iner miydi?” diye bir soru sorulsa, deriz ki: Ayet-i kerimede, daha Hz. Âdem yaratılmadan önce onun yeryüzüne gönderileceği açıkça bildirilmiştir. Dolayısıyla elbette inecektir. Ancak Allah Teala, birçok hikmetinin tahakkuku için O’nu önce cennete sokmuş ve işlemiş olduğu zelle sebebiyle O’nu cennetten çıkarmıştır. Bizim meselemiz, niçin çıkartıldığı meselesi olmadığından o kapıyı açmıyoruz. Sadece meselemize bakan cihet olan şu noktaya dikkat çekiyoruz:

Demek ki Allah Teala, Hz. Âdem’in cennetten çıkmasına sebep olacak zelleyi işleyeceğini biliyordu. Eğer bilmeseydi, yeryüzü için yarattığı Hz. Âdem’i önce cennete sokmazdı. Öyle ya, -sebepler altında- eğer Hz. Âdem menedildiği ağaca yaklaşmasaydı cennetten çıkarılmayacaktı. Bu durumda, dünya için yaratılan Hz. Âdem’in ebedi olarak cennette kalması meydana gelmez miydi?

Ayet-i kerimede üzerinde duracağımız 2. nokta şurasıdır: Melekler insanın yaratılışı hakkında: “Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın?” dediler. Acaba melekler insanın fesat çıkaracağını ve kan dökeceğini nereden biliyorlardı? Öyle ya, daha insan yaratılmamış ve dünyaya gönderilmemişti. Peki, bu gaybi bilgiye melekler nasıl sahip olmuşlardı?

Bu soruya verilebilecek iki cevap vardır:

1. Allah Teala’nın bildirmesiyle bilmişlerdir.

2. Levh-i mahfuzdan okumuşlardır ki, levh-i mahfuzda, olacak her şey kayıtlıdır. Bu iki cevap da Allah’ın her şeyi bildiği neticesini vermektedir.

Bakın, değil Allah, melekler bile -kendilerine bildirildiğinde- geleceği biliyorlar. Hal böyle iken, “Allah geleceği bilmez.” demek, ne büyük bir cehalettir!

Şimdi bu delili sorularla toplamak istiyoruz:

1. Allah Teala, “Yeryüzünde bir halife yaratacağım.” demesine rağmen, Hz. Âdem’i ilk önce cennete yerleştirmiştir. O’na bütün cenneti serbest edip sadece bir ağaca yaklaşmasını yasaklamıştır. Allah Teala, Hz. Âdem’in o ağaca yaklaşacağını bilmiyor muydu?

2. Allah Teala, Hz. Âdem’in ağaca yaklaşacağını -hâşâ- bilmeseydi, O’nu direkt yeryüzüne göndermez miydi?

3. Peki, ya meleklerin insanoğlunun fesat çıkaracağını ve kan dökmesini bilmesi… Bu konu hakkında ne dersiniz? Biz, ya Allah bildirdi ya da levh-i mahfuza bakıp öğrendiler diyoruz ki, ikisi de Allah’ın ezeli ilmini ispat eder. Peki sizler, Allah’ın geleceği bilmediğini iddia edenler, cevap verin bize, melekler insanın fesat çıkarıp kan dökeceğini nasıl bildi?

5. AYET

“Hiç kimsenin Allah’ın izni olmaksızın ölmesi mümkün değildir. Ecel, belirlenmiş bir yazıyla yazılmıştır.” (Âl-i İmran, 3/145)

Bu ayet-i kerimede, ecelin belirlenmiş olduğu haber verilmektedir. Başka ayetlerde de bu hususa dikkat çekilmiş ve ecelin öne alınamayacağı ve ertelenemeyeceği beyan edilmiştir. (A’raf, 7/34; R’ad, 13/38; Nahl, 16/61)

Demek, daha bizler yaratılmadan önce Cenab-ı Hak her birimiz için bir ömür takdir etmiş ve bir ecel vakti belirlemiştir. O vakit gelmeden ölmemekte ve o vakti de tehir edememekteyiz.

O hâlde şimdi, bir insanın kendisini dağdan attığını ve intihar ettiğini farz edelim. Bu durumda şu şıklardan hangisi doğrudur:

1. Allah Teala, o kişi için bir ömür takdir etmişti, ama o intihar ederek ölümünü öne aldı.

Bu şık doğru olamaz. Çünkü ayeti-i kerimelerde, ecelin ertelenemeyeceği ve öne alınamayacağı açıkça belirtilmiştir. Mesela, Nahl, 16/61‘de şöyle buyrulmuştur: “Ecelleri geldiğinde, onu ne bir saat erteleyebilirler ne de öne alabilirler.” Demek, intihar eden ecelini öne alamıyor. O hâlde bu şıkkı eledik.

2. Allah Teala bu kişi için bir ecel takdir etmiş ve takdir ettiği ecelin vakti geldiğinde bu kişiyi intihara mecbur etmiştir. İntihar eden kişi, iradesiz bir şekilde kendini dağdan aşağıya atmıştır. Daha doğrusu Allah onu atmış, o da Allah’ın kudretine karşı koyamamıştır. Bu sayede de takdir edilen ecel, ne bir vakit geri kalmış, ne de tehir olmuştur.

Ancak bu şık da doğru olamaz. Çünkü bu durumda, kulun cüzi iradesi elinden alınmış ve zorla intihar ettirilmiş olur. Halbuki Allah Teala, intiharın büyük bir günah olduğunu bildirmiş ve intihar edeni cehennem azabı ile tehdit etmiştir. Eğer intihar edenin elinden cüzi iradesi alınsaydı, bu tehdit manasız kalır ve ceza zulüm olurdu. O hâlde bu şıkkı da eledik. Çünkü Allah Teala zulümden münezzehtir.

3. Allah Teala, o kişinin cüzi iradesini kullanarak intihar edeceğini ezeli ilmiyle bilmiş ve ona o kadar ömür takdir etmiştir. Eğer o kişi, cüzi iradesini kullanarak intihar etmeyecek olsaydı, belki Allah onun için daha uzun bir ömür takdir eder ya da başka bir sebeple yine ölümünü o zamanda kaza ederdi. Bu bizim bilemeyeceğimiz bir şeydir.

Tek doğru şık bu şıktır. Bu şıkta ne kula zulüm vardır ne de ecel vaktini öne almak!..

Şimdi gelelim bu tahlilin bizim meselemize bakan yönüne:

– Allah Teala, bir kulun cüzi iradesini kullanarak intihar edeceği vakti ezeli ilmi ile biliyor ve ona o kadar ömür takdir ediyorsa, diğer fiillerini de -daha yapmadan önce- bilmez mi?

– İnsanın ne zaman ve nasıl öleceğini bilen ve bunu “belirlenmiş bir yazıdır” ayetinin fermanıyla levh-i mahfuzda kaydeden Rabbimiz, bizim diğer amellerimizi niçin bilmesin ve kaydetmesin?

– İnsanın ne zaman öleceğinin, ölümünden önce bilinmesi; diğer amellerinin, vukuundan önce bilineceğini göstermez mi?

6. AYET

“Rum (orduları) yenilgiye uğradı. Dünyanın en alçak yerinde. Ama onlar yenilgilerinden sonra yeneceklerdir. Üç ile dokuz yıl içinde. Bundan önce de sonra da emir Allah’ındır. Ve o gün müminler sevineceklerdir.” (Rum, 30/2-4)

Bu ayet-i kerimenin meselemize bakan cihetine geçmeden önce, dilerseniz, ayetin iniş sebebi üzerinde biraz duralım:

613-614 yılları arasında Mecusi olan Pers orduları, Hristiyan olan Bizans ordularını mağlup etmiş ve çok ağır bir yenilgiye uğratmıştı. Mekke müşrikleri, Ehl-i kitap olan Hristiyanların mağlubiyetine çok sevinmiş ve Müslümanlara: “Eğer Allah sizin dediğiniz gibi yegâne galip olsaydı, Ehl-i kitap olan Bizans’ı üstün getirir ve Perslere karşı galip kılardı.” demişlerdi. Bunun üzerine Kur’an-ı Kerim, bir mucize olarak, o an imkânsız gibi gözüken gelecekteki bir sonucu haber verdi: Üç ilâ dokuz yıl arasında Bizans Perslere galip gelecek ve bununla Müslümanlar sevinecekti.

Nitekim Hz. Ebu Bekir (r.a.) Allah’ın bu vaadine dayanarak, Perslerin galibiyetine sevinen müşriklere: “Allah sizin sevincinizi fazla sürdürmeyecek. Çünkü Allah, birkaç sene içinde Rumların tekrar galip geleceğini haber verdi.” dedi. Hz. Ebu Bekir (r.a.)’in bu sözü üzerine müşriklerden Ubey b. Halef iddiaya girmeyi teklif etti. On deve üzerine ve üç yıl içinde Bizans’ın galip gelip gelemeyeceği hususunda iddiaya girdiler.

Hz. Ebu Bekir olup biteni Peygamber Efendimiz (sav)’e anlatınca, Peygamberimiz (sav), ayette geçen  بِضْعِ sözünün üç sene değil; üç sene ile dokuz sene arasını ifade ettiğini, bu sebeple süreyi de deve sayısını da katlamasını Hz. Ebu Bekir’e söyledi.

Bu sefer, dokuz sene içinde Bizans’ın galip gelip gelmeyeceğine dair yüz deve üzerine bahse girdiler. Tirmizi’nin Sahih’inde haber verdiğine göre, Bedir savaşına tesadüf eden günlerde Bizanslar Perslere karşı yaptıkları savaşta galip gelmiş ve böylece Kur’an’ın gaybdan verdiği haber tahakkuk etmiştir. Hz. Ebu Bekir, Ubey b. Halef’in varislerinden, kazandığı develeri alarak Peygamber Efendimizin tavsiyesi üzerine fakirlere dağıtmıştır.

Şimdi mezkur ayetin meselemize bakan cihetini tahlil edelim:

Onlar diyorlar ki: “Allah geleceği bilmez. Bir olay ancak yaşandıktan sonra Allah tarafından bilinir…” Eğer onlar bu davalarında sadıklarsa şimdi şu sorularımıza cevap versinler:

1. Allah gaybı bilmiyorsa Bizans’ın zaferini nasıl haber verdi?

2- Yok, eğer siz: “Allah kulun cüzi iradesiyle yapacaklarını bilmez, diğer şeyleri bilir.” derseniz, biz de deriz ki: Rum’un zaferinde onların cüzi iradeleri yok muydu? Ya da Perslerin iradesi ellerinden mi alındı da mağlup oldular? Hayır! Her bir taraf da cüzi iradelerini kullandılar. Cenab-ı Hak, onların cüzi iradelerini kullanarak yapacakları işleri ve ortaya çıkacak neticeyi, ezeli ilmi ile bilmiş ve Kur’an’da bize haber vermiştir. Bu apaçık bir şekilde Allah’ın gaybı bildiğini ispat etmez mi?

3. Allah Teala Rum’un galibiyetini ve Perslerin mağlubiyetini haber verdiğine göre, demek ki bu savaşın olacağını, bu savaşa kimlerin katılacağını, katılanlardan kaçının öleceğini, kaçının yaralanacağını ve bunlar gibi diğer meseleleri biliyordu. Öyle ya biliyordu ki, bir tarafın galibiyetini, diğer tarafın da mağlubiyetini haber vermiş. Eğer Allah, insanların bu savaşta neler yapacağını bilmeseydi bu neticeyi haber verebilir miydi?

4. Eğer hâlâ “Allah gaybı bilmez.” sözünde ısrar ediyorsanız, Allah’ın bu olayı vukuundan önce nasıl bildiğini bizlere izah edin de dinleyelim.

7. AYET

“Siz güven içinde, başlarınızı tıraş etmiş ve saçlarınızı kısaltmış olarak korkmadan Mescid-i Haram’a inşallah gireceksiniz.” (Fetih, 48/27)

Bu ayetin meselemize bakan cihetine geçmeden önce, dilerseniz, ayetin iniş sebebi üzerinde biraz duralım:

Peygamber Efendimiz (sav) Medine’de iken bir rüya görmüştü. Rüyasında, müminler güven içinde Mescid-i Haram’a girip Kâbe’yi tavaf ediyorlardı. Bunun üzerine Peygamberimiz (sav) müminleri bu haberle müjdelemişti. Çünkü Mekke’den Medine’ye hicret eden müminler, o zamandan beri Mekke’ye gidemiyorlardı. Bunun üzerine Allah Teala Fetih suresinin 27. ayetini indirmiştir. Gerçekten de bir süre sonra Mekke’nin fethi ile Müslümanlar aynı ayette bildirildiği gibi güven içinde Mescid-i Haram’a girmişlerdir.

Şunu da unutmamak ve ayete öyle bakmak gerekir: Baharın başında baharı müjdelemek kolaydır. Zor olan, kışın ortasında baharı müjdelemektir. Kur’an’ın verdiği haberler, kış ortasında baharı müjdelemek gibidir. Zira bu ayetlerin indiği dönemde Müslümanlar gayet zayıf ve azdı. Hicrete mecbur bırakılarak, vatanlarını ve mallarını terk etmişlerdi. Medine’den Mekke’ye Kâbe’yi ziyaret için gelmişler, ama Mekke müşrikleri buna bile müsaade etmediğinden üzülerek Medine’ye dönmüşlerdi. İşte böyle bir hengâmda Kur’an, Kâbe’ye güvenle gireceklerini ve İslam’ın diğer dinlere üstün geleceğini haber vermiş ve verdiği haber tam dediği gibi doğru çıkmıştır.

Şimdi mezkur ayetin meselemize bakan cihetini tahlil edelim:

Onlar diyorlar ki: “Allah geleceği bilmez. Gelecek ancak yaşandıktan sonra bilinir…” Yani onlara göre, Allah da bizim gibi zamanla kayıtlıdır. Madem onlar böyle inanıyorlar, o hâlde şimdi şu sorularımıza cevap versinler:

1. Allah gaybı bilmiyorsa, Mekke’nin fethedileceğini nasıl haber verdi?

2. Yoksa -hâşâ- Allah bir tahminde bulundu da tahmini mi tuttu?

3. Allah’ın gaybdan verdiği bu haberleri duyduğunuz hâlde, hâlâ nasıl olur da “Allah gaybı bilmez.” dersiniz?

4. Yoksa, “Bazı şeyleri bilir, ama çoğunu bilmez.” mi diyorsunuz? Eğer böyle diyorsanız, bu taksimi neye göre yapıyorsunuz?

8. AYET

“Her ne hâlde bulunsan, o Kur’an’dan her ne okusan ve her ne iş yapsanız, ona daldığınız zaman mutlaka biz üzerinizde şahidizdir. Yerde ve gökte zerre kadar bir şey Rabbinden gizli kalmaz. Ne bundan daha küçük ne de daha büyük hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta bulunmasın.” (Yunus, 10/61)

Allah Teala bu ayet-i kerimede, her şeyin apaçık bir kitapta bulunduğunu haber vermektedir. Bu haber, Kur’an’ın diğer ayetlerinde de geçmektedir. Mesela, En’am suresi 59. ayet-i kerime, Hud suresi 6. ayet-i kerime, Neml suresi 75. ayet-i kerime ve Sebe suresi 3. ayet-i kerimede, yine her şeyin apaçık bir kitapta kayıtlı olduğu bilgisi verilmektedir.

Ayet-i kerimede geçen “apaçık kitap” ifadesi hakkında İmam Zeccac Hazretleri şöyle der: “Cenab-ı Hak, bütün malûmatları, mahlukatı yaratmazdan evvel bir kitapta yazmıştır.”

Bu yazının hikmeti hakkında müfessirler şu sözleri söylemişlerdir:

1. Bu yazı, mükelleflerin sevap ve azabı kapsayan durumlarının ihmal edilmeyeceğine dair uyarmak içindir. Bu görüş, Hasan-ı Basri Hazretlerinin tercihidir.

2. Her şeyin daha yaratılmadan önce levh-i mahfuzda kaydedilmesinin bir hikmeti de şudur: Melekler, olayların Allah’ın malûmatına uygun olarak tıpatıp oluşlarını görerek ibret alırlar ve Allah Teala’yı tesbih ederler.

3. Yüce Allah’ın bütün her şeyi yazması işin azametini ortaya koymak içindir. Yani şu nazara verilir ki: Hakkında sevabın ve cezanın söz konusu olmadığı her şey yazılıysa ya sevap ve cezayı gerektiren şeylerin durumu nedir?

Fahreddin-i Razi Hazretleri şöyle der: Kitab-ı mübin (apaçık kitap) hakkında iki görüş vardır: 1. Kitab-ı mübin, Allah’ın ilmidir. 2. Allah Teala’nın, mahlukatı yaratmadan önce, malumatın (bilinecek şeylerin) keyfiyetini bir kitapta yazıp tespit etmiş olmasıdır. İmam Zeccac bu görüşü kabul etmiştir.

Bu izahı yapan Fahreddin-i Razi Hazretleri 1. görüşü tercih etmiş ve kitab-ı mübinin Allah’ın ilmi olduğunu söylemiştir.

Kitab-ı mübin hakkında yapılan bütün izahları inceleseniz, naklettiğimiz iki izahtan başka hiçbir izah bulamazsınız ki, ikisinin de özü, her şeyin, daha yaratılmadan önce Allah Teala tarafından bilinmesidir.

Şimdi, “Allah gaybı bilmez.” diyenlere şu sorularımızı sormak istiyoruz:

1. Ayet-i kerimelerde, her şeyin kitab-ı mübinde kayıtlı olduğu haberi verilmiştir. Alimler bu ifadeyi, Allah’ın ilmi veya Allah’ın, olacak her şeyi kaydettiği kitabı yani levh-i mahfuz olarak tefsir etmişlerdir. Bu da her şeyin Allah tarafından bilindiğini ispat etmektedir. Sizler, kitab-ı mübin ifadesini nasıl tefsir ediyorsunuz?

2. Bütün alimlerin ittifak ettiği bir mesele batıl olabilir mi?

3. Yoksa sizler Fahreddin-i Razi’den, İmam Zeccac’dan ve diğerlerinden daha mı alimsiniz?

9. AYET

Kehf suresinde Hz. Musa ile Hz. Hızır’ın seyahati anlatılmaktadır.

Bizler bu seyahatin detayını mezkur sureye havale ediyor ve sadece meselemize bakan bölümüne dikkat çekiyoruz. Şöyle ki:

Kehf suresinin 71. ayetinde, Hz. Musa ile Hz. Hızır’ın bir gemiye binmesinden ve Hz. Hızır’ın gemiyi delmesinden bahsedilir. Buna dayanamayan Hz. Musa: “Gemiyi içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu şaşılacak bir şey yaptın.” der. Hz. Hızır gemiyi delmesindeki hikmeti 79. ayet-i kerimede şöyle izah eder: “Gemi denizde çalışan yoksullara aitti. Onu kusurlu kılmak istedim. Zira arkalarında, her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı.”

Yani Hz. Hızır’ın gemiyi delmesinin sebebi, zorba hükümdarın gemiyi gasp etmemesi içindir. Evet, zorba hükümdar gemiye el koymaya niyet eder, ancak geminin delik olduğunu görünce bundan vazgeçer. Daha sonra da geminin sahibi olan yoksullar gemiyi tamir ederek çalışmalarına devam ederler.

Hz. Musa ve Hz. Hızır gemiden inerek seyahatlerine devam ederler. Suresin 74. ayetinde, Hz. Hızır’ın bir çocuğu öldürdüğü zikredilir. Buna dayanamayan Hz. Musa: “Cana karşılık olmaksızın masum bir kimseyi mi öldürdün? Doğrusu çok kötü bir şey yaptın.” der.

Hz. Hızır çocuğu öldürmesindeki hikmeti 80 ve 81. ayetlerde izah eder ki, o hikmet, çocuk büyürse anne-babasını azgınlığa sürükleyecek olması ve Allah’ın o anne-babaya, o çocuktan daha temiz ve daha merhametli bir evlat vermeyi istemesidir.

Kıssayı kısaca bu şekilde özetledikten sonra, “Allah gaybı bilmez.” diyen gafillere şu sorularımızı sormak istiyoruz:

1. Kıssayı dinlediniz, zaten detayını da biliyordunuz. Bu kıssayı bilmenize rağmen nasıl olur da “Allah gaybı bilmez.” diyebilirsiniz?.. Bu cehalet değil, olsa olsa bir hıyanettir!..

2. Hz. Hızır gemiyi delmiş ve buna sebep olarak da zorba hükümdarın gemiyi gasp edecek olmasını göstermiştir. Demek, Hz. Hızır hükümdarın gemileri gasp edeceğini biliyordu. Bakın, değil Allah, bir kul bile, Allah’ın bildirmesiyle gayba muttali olabiliyor. Eğer Allah Teala hükümdarın cüzi iradesiyle yapacağı gaspı bilmiyorsa, yani gayba muttali değilse, bu olay nasıl gerçekleşmiştir? Hz. Hızır bu bilgiye nasıl sahip olmuştur?

3. Peki, ya Hz. Hızır’ın çocuğu öldürmesine ne diyeceksiniz? Hz. Hızır buna sebep olarak, çocuğun eğer yaşarsa, anne-babasını azgınlığa ve küfre sürükleyecek olmasını göstermiştir. Peki, Hz. Hızır bunu nerden biliyordu? Tek cevap, Allah’ın bildirmesiyle bildiğidir. Peki, Allah bunu nasıl biliyordu? Cevabı bize göre çok basit: Zamanlardan münezzeh olan ezeli ilmi ile biliyordu. Bu bilgininin kaza edilmemesi için çocuğun öldürülmesine hükmetmiştir.

Peki sizler, Allah’ın ezeli ilmini inkâr edenler, size göre Hz. Hızır çocuğun akıbetini nasıl bildi? Yoksa tahmin mi etti? Ve çocuğu bu tahmin üzerine mi öldürdü?

4. Allah’ın gaybı bildiğini ve hikmet tahtında bazı olayların olmaması için tedbir aldığını gösteren bu kadar açık ayetlerden sonra, hâlâ “Allah gaybı bilmez.” iddianızda ısrar mı edeceksiniz? Akıllarınız bu kadar kör ve kalpleriniz bu kadar ölmüş mü ki, hâlâ bu batıl fikirde ısrar ediyorsunuz?

10. AYET

“Her vadenin bir yazısı vardır. Allah dilediğini siler, dilediğini de sabit bırakır. Ana kitap O’nun yanındadır.” (Ra’d, 13/39)

Ayet-i kerimede geçen, “Her vadenin bir yazısı vardır.” hükmü hakkında Fahreddin-i Razi Hazretleri şöyle demektedir: Her şeyin takdir edilmiş bir vakti vardır. Bu takdir levh-i mahfuzda yazılmıştır. Hayat, ölüm, zenginlik, fakirlik, saadet ve mutsuzluk gibi her hadisenin belli bir vakti vardır. Allah Teala, onun o zaman meydana gelmesine hükmetmiştir. Bu zaman değişmez. Bu ayet, Hz. Peygamber (sav)’in şu hadisinin bir benzeridir:  “Kader kalemi, kıyamete kadar olacak şeyleri yazıp bitirmiştir.” (Tefsir-i Kebir)

Ayetin devamındaki, “Allah dilediğini siler, dilediğini de sabit bırakır.” ifadesini İmam-ı Rabbani Hazretleri şöyle izah eder: Kaza (Allah Teala’nın yaratacağı şeyler) levh-i mahfuzda iki kısımdır: 1. Kaza-i muallak, 2. Kaza-i mübrem. Birincisi, şarta bağlı olarak yaratılacak şeyler demektir ki, bunların yaratılma şekli değişebilir veya hiç yaratılmaz. İkincisi ise; şartsız, muhakkak yaratılacak demek olup, hiçbir suretle değişmez ve muhakkak yaratılır. Kaf suresinin 29. ayetinde: “Sözümüz değiştirilmez.” buyrulmuştur. Bu ayet-i kerime, kaza-i mübremi bildirmektedir. Kaza-i muallak için de Ra’d suresinde, “Allah dilediğini siler, dilediğini de sabit bırakır.” mealindeki 29. ayet-i kerime vardır. (Mektubat-ı Rabbani, 217. Mektup)

Burada Fahreddin-i Razi Hazretlerinden şu nakli de yapmak istiyoruz: Şayet birisi derse: “Sizler, kaderin daha önceden tayin edildiğini, kader kaleminin bunları yazıp bitirdiğini, işlerin yeni meydana gelmediğini iddia etmiyor muydunuz? Bu iddiaya göre ‘silmek’ ve ‘sabit bırakmak’ hususu nasıl doğru olabilir?” Biz onun bu sözüne karşılık deriz ki: “O silme ve sabit bırakma da kalemin yazdığı şeylerdendir. Allah, kaderinde ve kazasında silinmesini ezelde takdir ettiği şeyleri siler, diğerlerini ise sabit bırakır.”

Ayetin son kısmında geçen “Ana kitap O’nun yanındadır.” ifadesiyle de levh-i mahfuz kastedilmiştir. Levh-i mahfuz, olmuş ve olacak her şeyin yazıldığı kader kitabıdır.

Bahsettiğimiz konularda onlarca alimin aynı görüşünü nakledebiliriz. Ancak meseleyi uzatmamak için bu kadarla yetiniyoruz.

Şimdi dilerseniz, buraya kadar yaptığımız izahları maddeleyerek konuyu daha iyi anlamaya çalışalım:

1. Allah’ın, levh-i mahfuz isminde bir kader kitabı vardır ki, olmuş ve olacak her şey bu kitapta yazılmıştır.

2. Levh-i mahfuzda da iki çeşit kader yazısı vardır: 1. Kader-i muallak, 2. Kader-i mübrem.

3. Kader-i muallaktaki yazılar değişebilmektedir. Yani bu yazılar, “Eğer falanca şu sebebe yapışırsa böyle olacak, yapışmazsa böyle olacak.” şeklindedir. Kaderin bu yazısı, kulları tembellikten kurtarmak ve sebeplere yapışmasını sağlamak içindir.

4. Kader-i mübremdeki yazılar ise, Allah’ın ezeli ilminin bir tecellisidir ve değişmemektedir. Eğer bu yazının değiştiğini kabul edecek olursak, Allah’ın ilminde olacağı bilinen bir şeyin olmayacağını veya olmayacağı bilinen bir şeyin de olabileceğini kabul etmek gerekir. Bu durumda da Cenab-ı Hakk’a cehalet isnadı yapılmış olur. Bu ise muhaldir. Sekizinci ayet-i kerimede, bu kader kitabının yazılma hikmetini anlattığımızdan burada tekrara lüzum görmüyoruz.

Meseleyi bu şekilde maddeledikten sonra, şimdi, “Allah gaybı bilmez.” diyenlere şu sorularımızı sormak istiyoruz:

1. Tahlilini yaptığımız ayet-i kerimede, “Her vadenin bir yazısı vardır.” buyrularak, olacak her şeyin yazılı olduğu açıkça bildirilmiştir. Ve bütün alimler bu ayet-i kerimeyi bu mana ile tefsir etmişlerdir. Sizler, kaderi inkâr edenler olarak, bu ayeti nasıl izah ediyorsunuz?

2. “Allah dilediğini siler, dilediğini de sabit bırakır.” ayeti, silinecek ve sabit bırakılacak bir yazının varlığını gerekli kılmıyor mu? Eğer yazı yoksa, silinen şey ve bırakılan şey nedir?

3. Bütün müfessirler, mezkur ayet-i kerimeyi “Kader-i muallak” ve “Kader-i mübrem” ile tefsir ederken, sizler bu ayeti nasıl tefsir ediyorsunuz?

4. “Ana kitap O’nun yanındadır.” ayetini bütün müfessirler levh-i mahfuz ile tefsir etmişlerdir. Sizler levh-i mahfuzu inkâr ediyorsunuz, o halde size göre Allah’ın yanında olan “ana kitap” nedir?

5. Ayrıca şunu da sormak istiyoruz: Alimlerin güneşleri hükmünde olan Fahreddin-i Râziler, İbni Kesirler, İmam Zeccaclar, İbni Abbaslar ve diğer bütün alimler, bu ayetin tefsirinde hata yaptı da bir tek siz mi isabet ettiniz? Yoksa buna mı inanıyorsunuz?

11. AYET

“Yeryüzünde ve nefislerinizde başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılı bulunmasın. Şüphesiz bu, Allah’a çok kolaydır.” (Hadid, 57/22)

Şunu merak ediyoruz: “Allah gaybı bilmez.” diyenler, bu ayet-i kerimeyi hiç mi görmüyorlar? Allah’ın geleceği bildiğine dair bundan daha açık bir ifade olabilir mi? Yoksa, Allah’ın gaybı bildiğine inanmak için, gayb perdesinin kaldırılmasını ve levh-i mahfuzu görmeyi mi şart koşuyorlar?

Ayet-i kerimede, yeryüzünde ve nefislerimizde başımıza gelen her musibetin, daha yaratılmadan önce bir kitapta kaydedilmiş olduğu açık bir şekilde belirtilmiştir. Ve bunun Allah’a çok kolay olduğu zikredilmiştir. Şimdi başımıza gelecek bir musibet üzerinde tefekkür edelim. Mesela:

Bundan on yıl sonra bize bir arabanın çarpacağını farz edelim. Kur’an diyor ki: Bu musibet, daha başınıza gelmeden önce bir kitapta yazılmıştır. Şimdi şunu bir düşünelim: Bu musibet başımıza gelmeden önce bir kitapta yazılı olduğuna göre, demek Rabbimiz, on sene sonra bu musibet saatinde bizim nerede olacağımızı biliyor. Bize çarpacak arabayı biliyor. Nasıl çarpacağını biliyor. Ve bu musibetle ilgili diğer bütün detayları biliyor. Ve hepsini bir kitapta kaydetmiş. Eğer Allah geleceği bilmeseydi, bu yazıyı yazabilir miydi?

Şimdi bu mülahazalar üzerinden, “Allah gaybı bilmez.” diyenlere şu sorularımızı soruyoruz:

1. Ayet-i kerimede, yeryüzündeki ve nefsimizdeki bütün musibetlerin daha yaratılmadan önce bir kitapta kaydedildiği beyan buyrulmuştur. Bu, Allah’ın gaybı ve geleceği bildiğini ispat etmez mi?

2. Eğer Allah gaybı bilmiyorsa, vukua gelecek musibetleri bu deftere (levh-i mahfuza) nasıl kaydetmiştir?

3. Siz, “Allah gaybı bilmez.” diyenler, “Yeryüzünde ve nefislerinizde başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılı bulunmasın.” ayetini nasıl anlıyorsunuz?

4. Ayetin sonunda, “Şüphesiz bu, Allah’a çok kolaydır.” buyrulmuş. Allah’a kolay olan şey bize göre, ezeli ilmi ile olacak her şeyi bilmesidir. Siz ise bu ezeli ilmi inkâr ediyorsunuz. O hâlde size göre, Allah’a çok kolay olan şey nedir?

5. Ayet-i kerimenin tefsirini yapan bütün müfessirler, ayette geçen, her şeyin kendisinde yazılı olduğu kitabı levh-i mahfuz olarak tefsir etmişlerdir. Levh-i mahfuza inanmayan sizler, bu kitabı neyle tefsir ediyorsunuz?

6. Ayetin bu kadar açık beyanına karşı, hâlâ “Allah’ın gaybı bilmediği” safsatasında ısrar mı edeceksiniz?

12. AYET

“Bilmez misin ki, Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir. Şüphesiz bunlar bir kitaptadır. Hiç şüphe yok ki, bunlar Allah’a pek kolaydır.” (Hadid, 57/22)

İnanın şaşırıyoruz… Ayetlerin bu kadar açık beyanına karşı bir insan, kaderi ve Allah’ın geleceği bildiğini nasıl inkâr eder, buna şaşırıyoruz. Bundan daha açık bir ifade olabilir mi? Bakın, Rabbimiz mezkur ayette ne diyor, diyor ki: “Gökte ve yerde ne varsa, ben hepsini bilirim. Bütün bunlar bir kitapta kayıtlıdır. Ve bunları bilmek ve bir kitapta kaydetmek bana çok kolaydır.”

Allah Teala böyle diyor, ama onlar: “Yok, sen bilmezsin. Öyle her şeyin yazılı olduğu bir kitap falan da yok. Bunu yapmak sana kolay falan da değildir. Sen benim yapacağımı, ancak ben yaptıktan sonra bilebilirsin. İlmin daha öteye geçemez…” diyorlar ve bizim yazarken titrediğimiz bu sözleri söylüyorlar.

Bu, Allah’a iftira atmak ve Allah’ı tekzip etmek değildir de nedir? Biraz aklı olanın titremesi ve hemen bu batıl itikadını terk ederek tövbe etmesi gerekmez mi?

13. AYET

Yusuf suresinde bildirildiğine göre, Allah Teala Hz. Yusuf’a rüya tabirini öğretmiştir. Surenin 4. ayet-i kerimesinde Yusuf aleyhisselam gördüğü bir rüyayı babasına anlatır. Bu rüya, “O’nun on bir yıldızla Güneş’i ve Ay’ı kendisine secde ederken görmesi”dir.

Surenin 100. ayetinde ise; babası, annesi ve on bir kardeşinin Hz. Yusuf’a secde ettiği zikredilir. Bu secde üzerine Hz. Yusuf şöyle der: “İşte bu, önceki rüyamın tevilidir. Gerçekten Rabbim onu hak kıldı.”

Hz. Yusuf’un tabir ettiği bir başka rüya da surenin 36. ayetinde zikredilmektedir. Hz. Yusuf rüyasını anlatan iki kişiye şöyle der: “Biriniz efendisine şarap sunacak. Diğeri de asılacak ve kuşlar başından yiyecekler.”

Olay tam da Hz. Yusuf’un haber verdiği gibi gerçekleşir. Onlardan birisi idam edilir, diğeri ise saraya giderek krala hizmet eder.

Hz. Yusuf’un tabir ettiği bir başka rüya yine surenin 43. ayetinde zikredilmektedir. Kral görmüş olduğu rüyayı şöyle anlatır: “Ben rüyamda yedi cılız ineğin yedi semiz ineği yediğini ve yedi yeşil başakla yedi kuru başak görüyorum. Ey ileri gelenler! Siz rüya tabir edebiliyorsanız benim bu rüyamın tabirini bana bildirin.”

Hz. Yusuf bu rüyanın tabirini 47. ayet-i kerimede yapar ve hadise aynen haber verdiği gibi çıkar.

Bütün bu anlattıklarımızı şuraya bağlamak istiyoruz: Bir kul dahi, Allah’ın izni ve bildirmesiyle gaybı bilebiliyorsa, Allah’ın gaybı bilmemesi hiç mümkün müdür?

Şimdi şunları düşünelim:

1. Hz. Yusuf’un babası, annesi ve kardeşleri yıllar sonra O’na secde etmiştir ki, Hz. Yusuf bunun olacağını rüyasında daha çocuk iken görmüştü. Eğer Allah gaybı bilmeseydi, yıllar sonra tevili çıkacak bu rüyayı Hz. Yusuf’a gösterebilir miydi?

2. Hz. Yusuf zindandaki iki kişinin rüyasını tabir etmiş, yani onların geleceğine dair iki haber vermiş ve verdiği haber tam doğru çıkmıştır. Onlardan biri asılmış, diğeri ise sarayda hizmet etmiştir. Hz. Yusuf’un verdiği bu haber gaybı bilmek değil midir? Hz. Yusuf Allah’ın bildirmesiyle gaybın bazı meselelerine muttali olabiliyorsa, O’nun rabbi olan Allah bütün gayba muttali olmaz mı?

3. Kralın rüyası da Hz. Yusuf tarafından tabir edilmiş ve tabire birebir uygun olarak hadise vuku bulmuştur. Yedi sene bereket olmuş, peşinden yedi sene kuraklık ve kıtlık olmuş ve daha sonra tekrar bereketler gelmiştir.

Şimdi soruyoruz: Hz. Yusuf’a gaybı bildiren Allah’ın gaybı bilmemesi hiç mümkün müdür?

Allah Teala’nın gaybı bildiğine dair daha sizlere gösterebileceğimiz birçok ayet-i kerime var. Ancak bu kadarı kâfi görüyor ve daha fazlasına ihtiyaç duymuyoruz. Aslında yazdıklarımızı dahi fazla buluyoruz. Çünkü bizler bir Müslüman’ın “Allah gaybı bilmez.” itikadını taşıyabileceğine inanmıyoruz ve inanmak istemiyoruz. Evet, bu sözü söyleyen gafiller var. Ancak onlar dini bozmak için kiralanmış kişilerdir. Bizler bir Müslüman’ın ne kadar da cahil olsa onların bu sözüne kanacağına ihtimal vermiyoruz.

“Kur’an’dan daha birçok ayet-i kerime gösterebiliriz.” dedik. Bu sözümüze inanın. Eserin bu kısmına kadar gösterdiğimiz ayetleri sadece bir saat içinde Kur’an’dan çıkardık. Kur’an’ı elimize alarak sayfalarını hızlıca çevirdik ve gözümüze ilişen ayetleri kaydettik. Çünkü dediğimiz gibi, onların “Allah gaybı bilmez.” sözünü ciddiye almıyor ve bu söze inanacak kişilerin olabileceğine inanmıyoruz. Ama buna rağmen bu kadar yazdık ki, eğer onların sözüne inanan biri varsa, yarın ahirette yakamıza yapışmasın ve “Niye beni uyarmadınız, sizler Kur’an’ı anlıyordunuz, niye doğruları yazmadınız?” demesin.

Ayrıca sadece Kur’an’dan delilleri yazdık. Hadis-i şeriflerden deliller getirmedik. Halbuki Kur’an’dan sonra en sağlam kaynak olan Kütüb-i Sitte’de meselemize delil olacak onlarca hadis-i şerif var. Bunları kaydetmedik, çünkü Kur’an’ın ayetlerini inkâr edecek kadar haddi aşanlara, hadisten delil getirmek beyhudedir. Ayetleri inkâr edenler hadislere ne yapmaz ki? Senetlerine bile bakmadan bir çırpıda “uydurma” der, bir kenara atıverir.

Yine tefsirini yaptığımız ayetlerde görüşlerini naklettiğimiz müfessirler müstesna, alimlerden de nakil yapmadık ve bu konudaki icmayı da göstermedik. Zira onlar zaten icmaya ve alimlere inansalar, bu batıl sözü söylemezlerdi. Ayeti inkâr eden ve ayetleri nefsine göre tevil eden hangi alime inanır, kimin sözüne itibar eder? O ancak Allah’ın gaybı bildiğini ölünce anlayacaktır ki, o zaman da iş işten geçmiş olacaktır.

Şimdi onların, “Allah gaybı bilmez.” derken, ileri sürdükleri sözde delillerine daha doğrusu safsatalarına cevap yazalım. Ancak bu cevap onlara değil, onların sözleriyle yaralanan zavallı kişileredir. Biz, bu sözün sahiplerine cevap yazmıyoruz.

Bizim cevabımız, yaralanmaması gerekirken, cehaleti ve Kur’an’a uzaklığı sebebiyle yaralanan ve yarasına sürecek ilmi bir merhemi olmayan zavallı kardeşlerimizedir. Bu sebeple direkt onlar ile konuşacağız.

“Allah gaybı bilmez.” diyenler şu üç şüpheyi kalbe atmaktadırlar:

1. Onlar diyorlar ki: Eğer Allah ne yapacağımızı biliyorsa bizim suçumuz ne? Ben Allah bildiği için yapıyorum. Eğer Allah bilmeseydi ben de yapmazdım, o halde suçlu olamam… Madem cennete ya da cehenneme gideceğim yazılmış, o hâlde ben kaderimi nasıl değiştireyim; zaten her şey yazılı?.. Mesela, benim bir adamı öldüreceğim kaderimde yazılıysa, o zaman ben öldürdüğüm için niçin katil oluyorum? Eğer kaderimde yazılı olmasaydı öldürmezdim… Her şey kaderde yazılıysa, böyle uğraşmak ve bir şeyleri başarmaya çalışmak niye? Zaten ne yazılıysa o vukua gelecek… O hâlde yaptıklarımdan sorumla olabilmem için Allah’ın gaybı bilmemesi gerekir…

Soruları çoğaltmamız mümkündür. Hepsinin altında yatan ana sebep, kaderin anlaşılamamasıdır. Bu soruları soranlar Allah’ın ezeliyetini ve “ilmin maluma tabi olması” kaidesini bilmemektedirler. Bizler “Feyyaz Bilişim Hizmetleri” olarak, kader hakkındaki bütün sorularınızın cevabını, iki kere iki dört eder katiyetinde bulacağınız görsel bir eseri sizler için hazırladık.

Yaklaşık dört saatlik bu video eserde, yukarıda yazdığımız ve akılınıza gelen bütün soruların cevaplarını bulabilirsiniz. Mezkur eserde bu soruların cevapları verildiğinden, bu bahsi burada açmıyor ve ilgili esere havale ediyoruz. Bu esere seyretmek için vereceğimiz linke tıklamanızı rica ederiz. Ayrıca her videonun altında video metni de kaydedilmiştir. Bu metinleri de dilerseniz okuyabilirsiniz.  

2. Onlar diyorlar ki: Eğer Allah bizim ne yapacağımızı biliyorsa ve her şey kaderde yazılıysa biz niye yaratıldık ve bu alem niye yaratıldı?..

Herhalde onlara göre, alemin yaratılmasındaki hikmetlerin tahakkuku için Allah’ın onların ne yapacağını bilmemesi gerekiyor. Bu zan, onların ne kadar cahil olduğunun ispatı için kâfidir. Eğer onlar kendilerinin ve alemin yaratılış gayelerini bilselerdi, bu gayelerin, Allah’ın onların yapacağını bilmesiyle yok olmayacağını bilirlerdi.

Bizim ve şu alemin yaratılış gayelerini burada teker teker beyan etmek çok uzun kaçar. Burada yapacağımız şey yine sizi, bu konuda hazırladığımız eserlere havale etmektir. Zira sadece bu mesele için hazırlanmış bir eserin tesirini üç beş cümleyle yakalamak ve onlarca sayfada ancak anlatabildiğimiz gayeleri birkaç satırda anlatmak mümkün değildir. Eğer gerçekten bu sorunun cevabını öğrenmek ve Allah’ın yapacaklarımızı bilmesiyle, alemin ve bizim yaratılış gayelerimizin yok olmayacağını anlamak istiyorsanız, bir tıklamayı çok görmeyin ve vereceğimiz kaynakları inceleyin. Bu konuda sizleri şu kaynakları havale ediyoruz:

A. İnsanın ve alemin yaratılış gayelerinin anlatıldığı videoyu seyredebilir ve kaderimizin bilinmesiyle bu gayelerin kaybolmadığına hakkalyakîn şahit olabilirsiniz.

B. Bediüzzaman Hazretlerinin “On Birinci Söz” isimli eserini mütalaa edebilirsiniz. Bu eserde insanın ve alemin yaratılış gayeleri anlatılmıştır. Elinde Sözler isimli eser olmayanlar www.sorularlarisale.com sitemize girerek mezkur esere ulaşabilirler.

3. “Allah gaybı bilmez.” diyenlerin en çok dile getirdikleri şey, Kur’an’da “Allah bildi. Allah bilmek için yaptı.” gibi ifadelerdir. Onlar der ki: “Allah bilmek için yaptığına göre demek ki önceden bilmiyordu!..”

Onların bu sözleri, aynı zamanda onların, Kur’an bilgisinden ne kadar uzak olduğuna bir delildir. Şimdi, Kur’an’daki “Allah bildi. Allah bilmek için yaptı…” gibi sözlerin manasını izah edelim ve onların bu fitnesini de neticesiz bırakalım.

Kur’an’daki “Allah bildi. Allah bilmek için yaptı…” gibi ifadeler iki manaya gelmektedir:

1. Buradaki “bilmek”ten murad, temyiz yani ayırt etmektir. Mesela: “Allah, müminleri ve münafıkları bilmek için yaptı.” denildiğinde, buradaki “bilmek” temyiz manasında olup, ayetin manası: “Allah, müminleri ve münafıkları ayırt etmek için yaptı.” şeklindedir.  عَلِمَ  fiilinin  مِنْ  harfi ceri ile kullanıldığı bütün ayetler temyiz manasındadır. Bu ayetlerdeki  مِنْ  harfi cerine de “fârika min’i” denir. İsterseniz bu  مِنْ  harfi cerini bir örnek üzerinde görelim:

يَعْرِفُ الْاُسْتَاذُ الْمُجْتَحِدَ  cümlesi “Öğretmen çalışkanı bildi.” manasındadır. Eğer  عَرَفَ  fiilini مِنْ  harfi ceri ile kullanıp,  يَعْرِفُ الْاُسْتَاذُ الْمُجْتَحِدَ مِنَ الكَسْلاَنِ  desek, mana: “Öğretmen çalışkanı tembelden ayırt eder.” şeklinde olur. Gördüğünüz gibi, tek başına “bildi” manasında olan  عَرَفَ  fiili,  مِنْ harfi ceri ile kullanıldığından “ayırt etti” manasına gelmektedir.

Aynı şey   عَلِمَ  fiili için de geçerlidir. Dolayısıyla bu fiilin  مِنْ  harfi ceri ile kullanıldığı bütün yerlere “bildi” manası değil, “ayırt etti” manası vermemiz gerekir.  عَلِمَ  fiilinin  مِنْ  harfi ceri ile kullanıldığı yerleri bu şekilde hallettikten sonra, şimdi bu fiilin harfi cersiz olarak kullanıldığı yerlere bakalım:

Bazen Kur’an’da  عَلِمَ  (bildi) fiili Allah’a atfedilir ve “Allah bilmek için yaptı.” “Allah henüz bilmedi.” denilir. Bu durumda ise şu mana murad edilmiştir: “Allah, ezelde olacağını bildiğini, olduktan sonra bildi.” Ve “Allah ezelde olacağını bildiğini, daha bu yazı kaza edilmediğinden dolayı henüz olduktan sonra bilmedi.”

Buradaki kaide şudur: “İlmi ezeli, kadim olduğu halde taalluku hadis olabilir.” Bu meseleyi biraz izah edelim:

Cenab-ı Hak bizim ne yapacağımızı, zamanın ve maddenin olmadığı ezelde biliyordu. Ancak yapılmış ve mevcut olarak değil, yapılacak olarak biliyordu. (Bu meseleyi “Kadere İman” isimli video eserimizi seyrettikten sonra çok daha iyi anlayacaksınız.)

Ne zaman ki kudretiyle, olacağını bildiği şeyi yarattı; o zaman, olacağını bildiği şeyi, olmuş olarak bildi. Buradaki değişiklik Allah’ın ilim sıfatında değil, ilmin taalluk ettiği eşyada olmaktadır. Daha önce, olacak diye bilinen eşya, vücuda geldikten sonra olmuş olarak bilinmektedir. Allah’ın ilminde ise bir artma ya da eksilme söz konusu değildir. Demek, ilmi ezeli kadim olduğu halde, taalluk hadis olabiliyor.

İşte ayet-i kerimelerdeki “bildi” ve “bilelim diye yaptık” gibi ifadeler, “olacağını bildiği şeyi, olduktan sonra bildi” ve “olacağını bildiğimiz şeyi, olduktan sonra bilelim diye yaptık” manasındadır.

Bizler bu manadaki her ayeti tek tek incelemeye gerek görmüyoruz. Sizler hangi ayeti ele alsanız, bu manayı  عَلِمَ  fiiline verebilirsiniz.

Eserimizi burada tamamlıyor ve bizi bu hizmette istihdam eden Rabbimize hamdüsena ediyoruz. Son olarak şunu da ifade etmek istiyoruz:

“Allah gaybı bilmez.” diyen kâfir olur ve dinden çıkar. Eşi boş olur. İbadetleri iptal olur. Kestiği yenilmez ve üzerine cenaze namazı kılınmaz. Allah’ın varlığını inkâr eden kâfire hangi muamele yapılıyorsa, bu kişiye de aynı muamele yapılır. Allah bu kişilerin şerrinden Ümmet-i Muhammed’i muhafaza etsin. Âmin!..

Selam ve dua ile…
Sorularla İslamiyet

İslâmî B/ilim – Bilimsel Bilim Karşılaştırmaları-1

Bedî’üzzaman Said Nursî Hazretleri’nin (R.Â.) “Medresetüz Zehra” Projesinin Ders Müfredatı kapsamında; “Bilimsel Bilim’in Eksik – Yanlış – Zararları ve İslâmî (B)İlim’e niçin Geçmeliyiz? / Metabilgi – Metabilim (Sihrin Yapısı)” isimli kitap çalışmamızın ön hazırlığı niteliğindeki Yazı Dizimize kaldığımız yerden devam ediyoruz.

 

Birkaç hafta sürecek bu çalışmamızda Bilim’in en temel yöntem ve ayırtedici tanım ve ta’rifini ifade eden “Bilimsel(lik) İnancı”nın yapısını anlatmaya çalışacağız. Böylelikle “akıl mı – inanç ve iman mı, bilim mi – din mi, bilgi mi – inanç mı öncelikli ve asıl?” gibi soruların da yanlış ve eksiklik ve mantıksızlığı görülebilir. Başka vesilelerle önceki haftalarda dediğimiz gibi: Yanlış sorunun, doğru cevabı olmaz; bu sebepten önce bu yanlış soruları düzeltmek gerekiyor.

 

Konuya bu açıdan bakarsak, öncelikli olarak sorulması gereken doğru soru şu: “Bizi Bilim mi geri bıraktı!?, Zihinsel olarak (hatta alet ve teknoloji olarak) Cahiliyet Asrına gerileyişimizin ana sebebi: Pranga gibi zihnimize vurulan Bilim’in; seküler (yani ateist ve materyalist, determinist ve natüralist) Bilimsel Yöntemi ve Bilimsellik Felsefesi mi!?”

 

Bu sorunun kısa cevabı: Evet. Uzun cevabı aşağıda.

 

Önceki haftalarda bilgi” (ilim – veri – data – info – information – knowledge) ve bilim”in (science) aynı şeyler olmadığını; dolayısıyle birbirine karıştırılan bu iki kavramın ayrılması, sanki eşanlamlılarmış gibi birbirleri yerine kullanılmaması gerektiğinden bahsetmiştik.

 

Konunun devamında; objektif ve tarafsız, olgusal ve nesnel, inanç ve değer’den bağımsız; yani nötr “bilgi (ilim)” ve nötr “bilim (science)” olamayacağını; bunun en başta mantık ve dil açısından mümkün olmadığını belirtmiş ve birşeyi gözler ve gözlem sonuçlarımızı ifade ederken ya “Rabbi var(mış) ve fâili O(ymuş)” veya “yok(muş)” gibi Araştırma Yöntemi ve İfade Biçimi seçebileceğimizi; bunun ortası veya dışarıdan bakılacak eşit mes’âfeli başka bir orta ve dış noktası yok demiştik.

 

Bir bilgi’nin Bilimsel Yöntemle elde edilip; yani “bilimsel olup olmaması” ayrı şey, “doğru olup olmaması” ayrı şeydir; çünkü “bilim”, “bilgi”ye eşit değildir; olsa olsa ve sadece, kâinattaki mevcut bilgi’nin 5 duyuya daraltılmış ve saptırılmış bir hâlidir “Bilim.”

 

Bilimsel(lik) Felsefe ve Yöntem ve Kriterlerine göre çalışan Bilim; evreni araştırma ve içindeki bilgi’yi keşfetmenin sığ ve dar, eksik ve yanlış bir türü olabilir ancak. Yani evrendeki mevcut “bilgi”nin, “bilimsellik prizma ve filtresi”nden geçmiş hâline “bilim” diyoruz biz.

 

Halbuki çoğumuz, varlık ve mahlûkatın vücud ve mevcudiyetinden bile çok daha önceye dayanan (daha doğrusu ezelî ve ebedî olan) “bilgi / ilim (veri – data – information – knowledge)” ile 1800’lü yıllarda sistemleşip, yöntem ve tanımları şekillenmeye başlayan “bilim (science)”ın aynı şeyler olduğunu; birbirinin müteradifi olduğunu zannediyoruz!

 

Mes’elâ “suyun belli şartlarda hep aynı derecede kaynamaya başlaması” bir bilgi’dir, ölçüm bilgisi’dir; fakat “bilim” değildir. Bu gözlem / ölçüm / ham data / veri; “Bilim”in “Bilimsellik” filtresinden geçip, diğer verilerle harmanlanıp, işlenerek “bilim / bilimsel bilim”e; uygulamada ise “teknoloji”ye dönüşüyor.

 

Evren ve içindeki bilginin Bilimsel Yöntem ve Bilimsellik Kriterleri’ne göre gözlem – ölçüm ve yorumlanması sonucu elde edilmiş “filtreli bilgi”ye; yani bilgi’nin “bilimsellik” prizma ve yorumundan geçerek, ateizm ve materyalizm’e kırılmış hâline “bilim” diyoruz biz! Bu tanımıyla “bilim” ve “bilgi” farklı olup; bu açıdan “bilim”; evrendeki bilgi’nin dar ve eksik, yanlış ve saptırılmış bir türü olabilir ancak.

 

Bu açıdan “Bilimsellik” denilen şey; “ateizm ve materyalizm’e meşruiyet ve onay oluşturma; bu inancın delil – ispatını keşfedip, üretmeye çalışma ve bu inanç ve önvarsayım doğru ve gözlenebiliyormuş gibi” yayın ve ifadelerde bulunmanın aldatıcı ve gizli bir yöntemi olmaktadır! Bu tanımıyla “bilimsellik”; kâinat ve içindeki eşya ve biz insanların, Rabbimizle aramızdaki bağlantı ve münasebetleri, zihin ve hayâl ve vehimde karartıp, örtme veya kopartıp, kesmenin adı olmaktadır!

 

Elhasıl evrenin gözlem, deney ve ölçümü sonucu elde edilen ham veri / bilgi / data, Bilim’in ateist ve materyalist, natüralist ve determinist Bilimsel(lik) Filtreleri’nden geçerek “bilim (science)”e dönüşür. Bu filtreleme ve istihâle neticesinde; eksik ve yanlış ve sahte bir kâinat kurgu ve anlayışı zihne ilka ve inşa edilir. Bu sahte ve sanal kurgu; kâinattaki varlık ve hâdiselere Rabbi’nden bağımsız ve ilgisiz ve kopukmuş; yani “yok(muş!)” gibi bakmaya ve öyle algılama ve anlamlandırmaya zihni yönlendirir ve programlar! Zihnimize yüklenen bu Program neticesinde; çevremizden duyularımıza gelen bilgi / veri / info (data – information – knowledge) ve gözlemlerimiz, güya tarafsız ve olgusal, güya objektif ve nötr “bilimsel” ifadelere dönüşür!

 

Burada sorun; Bilimsel Bilim’in bir yöntem olarak kullandığı gözlem – ölçme / deney ve bunlardan elde ettiği ham veri / data / bilgi’lerde (knowledge) değil. Sorun: Bilim’in bu bilgi parçalarını birleştirip, işlerken, Bilimsel İfadelerini, kendi ateist ve materyalist, natüralist ve determinist felsefesinin, inanç / değer / tarafının rengine boyamasında!

 

Yani gözlem ve ölçüm, isimlendirme ve ifadelerini “Rabbimiz yok(muş), varsa bile kâinattaki varlık ve işleyişine karışmıyor(muş)!” gibi anlamlandırıp, tasvir ve nedenselleyen “bilim (science)” ile “bilgi / ilim (veri – data – information – knowledge)”ı ayırmak ve aralarındaki farkı görmek önemli.

 

Bilgi ve Bilim’in eşanlamlı zannedilmesi örneğinde olduğu gibi, düştüğümüz başka bir zihinsel tuzakta; “bilgi ve inanç”, “epistemoloji ve ontoloji”, “maddî ve manevî”, “fizik ve metafizik” gibi kavram ve ayrım ve sınıflandırmaların da, yapay ve aldatıcı ve zihni çeldirici olduğunu unutmamız oluyor.

 

Önceki haftalarda “Bilgi ve İnanç arasındaki İlişki / Etkileşim: Bilgi ve İnanç arasındaki Ayrım Yapay ve Aldatıcıdır” isimli Yazımızda; “bilgi” ve “inanç” arasındaki ayrımın da yapay ve aldatıcı olduğunu söylemiştik.

 

Doğruluk ve kesinliğinden emin olduğumuz ve aksinden şüphe duymadığımız haber ve veriye “bilgi” isim ve etiketi veriyoruz. Yani işitip – okuyarak öğrendiğimiz herhangi bir veri / haber’i, önvarsayım olarak, bir şekilde doğru ve kesin olduğuna inanmaya meyilliyiz ve inanıyoruz. Bu önvarsayımın sonucu olarak; öğrendiğimiz veri / data’ya, (aksine bir ihtimâl ve delil yoksa) hemen “bilgi / doğru bilgi” etiket  ve değer’i atıyoruz.

 

Mes’elâ “suyun 100 oC’de kaynadığınaklî haber / verisi’nin, “bilgi / doğru bilgi ve ölçüm” olduğuna şüphesiz inanıyor; bu inancımız sebebiyle bu “haber / bilgi”nin kesinlik ve doğruluğunu bizzat test etmeye; yani aynelyakîn görme ve şahid olmaya ihtiyaç duymuyoruz.

 

Bu örnekteki gibi; “doğruluğunu araştırmadan doğruluğundan emin olduğumuz” okuduğumuz veya işittiğimiz her naklî bilgi / haber’de, aslında “görmeden doğruluğuna inanılan” ve “görmeden doğruluğu bilinen” birşeyden bahsediyoruz demektir.

 

Bununla birlikte; “delil – ispat süreciyle doğruluğundan emin olduğumuz” her naklî bilgi / haber’de de, “görmeden doğruluğuna inanılan” veya “görmeden doğruluğu bilinen” birşeyden bahsediyoruz demektir.

 

Yani sadece bizzat tanığı olup, görüp – algıladığımız ve ölçtüğümüz şeylerin “delil – ispat”a ihtiyacı yoktur. Yani “Big Bang’in olduğu” duyumu veya “suyun 100 derecede kaynadığı” haberi ile bizim bizzat algılayıp, şahid olduğumuz “2 kulağımız olduğu” gözlemi arasında, inanç ve bilgi ve derece farkı vardır. Çünkü 2 kulağımız olduğu hakkında delil – ispat gerekmiyor, çünkü olayın bizzat tanığı, hatta yaşayanıyız! Fakat bizim yaşamadığımız geçmiş zamanlarda “Big Bang”in olduğu konusunda; eğer bilimadamıysak “ışığın kızıla kayması, kozmik fon radyasyonu” gibi bir takım delillerden bu sonuca ulaşıyoruz.

 

Eğer bilimadamı değilsek; bilim kitaplarında okudumuz haberlerden, uzmanların “biz bu bilimsel gözlem – deney – ölçümleri yaptık, evrenin Big Bang’le başladığını bulduk” sözlerini delil kabul edip, gerçekten bu bilimsel deney – gözlemlerin yapıldığı ve Big Bang sonucuna ulaşıldığına inanıyoruz. Nitekim aynı gözlem – deneyleri biz de yaparsak, bizim de aynı sonuca ulaşacağımıza inanıyor ve bundan eminiz.

 

Yani “Big Bang, suyun kaynama derecesi” gibi haberlerin “doğru” ve “bilimsel bilgi” olduğuna, aksine bir ihtimâl yoksa, delil aramamayı, uzmanlara güven temeline dayalı, onlara delilsiz (taklîden) inanmayı tercih ediyoruz.

 

Buradan “bilmek” ile “inanmak” arasındaki tanım ve ayrımın yapay ve aldatıcı ve flû olduğu sonucu çıkıyor. Demek bazı naklî (işiterek, okuyarak) öğrendiğimiz “haber(ler)”in doğru olduğuna inanıyor ve bundan eminsek bu haber’e “bilgi / doğru bilgi” ismini veriyoruz; yanlış olduğuna inanıyorsak “yalan / yanlış bilgi” ismi veriyoruz. Yani “bilgi” atomunu mikroskopla büyüttüğümüzde; “veri, haber, yorum ve zan, vehim, şüphe, inanç, kesinlik derecesi” gibi altparçalardan müteşekkil olduğu görülüyor.

 

Buradan “delil ve ispat, bilgi ve inanç” arasındaki bağlantı ve etkileşimlerinden gelmek istediğimiz nokta: Bilimsel Bilim’in delil – ispat süreciyle elde ettiği bilgiler “görmeden inanmaya” (siz isterseniz bu inancınıza “bilmek” deyin farketmez) karşılık gelir.

 

Biz ise o bilimadamının (veya insanının) o yaptığını söylediği ve şöyle şöyle sonuçlar aldığını belirttiği o delil – ispat sürecini ve sonucunu bile görmeden inanıyoruz “bu haberin doğruluğuna” ve “doğru bilgi olduğuna bu haberin!”

 

Yani bu Bilimsel Bilgilerin doğruluk ve kesinliğine görmeden, bizzat gözlemlemeden inanıyoruz. Bilimadamıysak elde ettiğimiz gözlem – delil – deney – ispatlarla; bilimadamı değilsek bu bilimadamının yaptığını söylediği, “bu gözlem – deney – ölçümleri ve delil – ispatları yaptık; sonuç olarak şunu gözledik, bunu bulduk ve ispat ettik” gibi sözlerine inanmamızla “haberdar oluyoruz bu bilgi’den” veya “doğru, kanıtlanmış bilgi olduğuna inanıyoruz bu haberin.

 

Elhasıl görmediğimiz herşey salt “inanç”ın konusuna girmez, aynı zaman da “bilgi”nin de konusudur bu. Daha doğrusu “bilgi” ve “inanç” arasındaki ayrım yapay olup; dışarıda bu kavram ve isimlendirmelere birebir karşılık gelen ve örtüşen bir nesne veya süreç yoktur. Bu, insan zihin ve algısını bozan ve zihnindeki bilgi’yi de manipüle edip, bozan sahte bir ayrım, bir yanılsamadır. Tıpkı “evsahibi – kiracı” ayrım / isimlendirmesinin; evin sahibinin de aslında kalıcı olmayıp “kiracı” olduğunu şuurumuzdan saklayıp, hatırlatmaması gibi…

 

Buraya kadar anlattıklarımızdan çıkan sonuçlardan birincisi: “Bilgi” ve “inanç” arasında mahiyet farkı yoktur; sadece derece farkı vardır; eminlik ve kesinlik derecesi. Ve birşeyin “bilgi / doğru bilgi / haber” olup olmadığına bir takım delil – ispatlarla karar verip, inanma ve emin olmamız gibi; bir “inanç”ın da bilgi / doğru bilgi / haber olup – olmadığına bir takım delil – ispatlarla karar verir ve inanırız. Bu bilgi ve haberin doğruluğundan emin oluruz. Yani doğru veya yanlış her bilgi “inançsız”; doğru veya yanlış her inançta “bilgisiz” olmaz; bilgisiz inanç, inançsız bilgi ol(a)maz.

 

Bu açıdan “bilgi / bilmek” dediğimiz şey, “inanç / inanmak”ın bir alt kümesi olup; “inanç”ın alt parçasını oluşturmaktadır. Neye “doğru ve / veya yanlış bilgi” diyeceğimize, önceki mevcut inançlarımızla karar veriyoruz. Neye inandığımız, neye “bilgi / doğru veya yanlış bilgi” diyeceğimizi belirliyor.

 

Bu açıdan; “Ay’a çıkıldığı haberi” ile “Mi’rac’a çıkıldığı haberi” arasında veya kitaplardan okuduğumuz “hidrojen’deki elektron – proton sayıları haberi” ile gene başka bir Kitap’tan okuduğumuz “7 semânın olduğu haberi” veya “tanımadığımız, hatta diplomasını bile sorgulamadığımız ve görmediğimiz doktorlara ameliyatta bedenimizi emanet etmemiz ve verdiği reçete ve ilâçları gönül rahatlığıyla kullanmamız” ile “Peygamber’e güven” arasında kategorik veya yapısal bir fark olup olmadığı sorulabilir. Direkt veya indirekt yollarla bile deney – gözlem – ölçüm yapılamayan, belki ancak matematikî yöntem veya teorik model / modellemelerle olduğu varsayılan “Paralel Evrenler, Sicim Teorisi, Atomaltı Parçacıklar” gibi Bilim’in bir nev’i metafiziği diyebileceğimiz haberleri ile “Cin, Melek, Arş” gibi haberlerin de zihnimizde karşılıkları sorgulanmalı…

 

Sonuçlardan ikincisi: Yani öyle zannedildiği gibi; “inanç”, “bilgi”den ileriye, bilginin ulaşamadığı ve dolduramadığı alanların boşluğundan karşıya bir atlayış ve sıçrayış değil; “bilgi”nin bizi getirip tam önüne bıraktığı bir kapı ve yol ayrımıdır. Yani “bilgi” ile “inanç” arasında; aklın ayaklarını yerden kesip, sıçramasını gerektirecek bir boşluk yoktur.

 

Bununla birlikte; Hür İrademiz’in inanıp – inanmama serbestiyetini kaybetmemesi ve hiçbir zorlama ve mecburiyet altında kalmadan tercihte bulunmasını sağlamak için; yani Hür İrademiz’in kendi seçim ve tercihiyle adım atabilmesi için “bilgi” ile “inanç” arasında bir adım atma boşluğu, adım atma mes’âfesi bırakıldığı konular da vardır.

 

İrademize inanıp – inanmama konusunda adım atma ortamı sağlayan bu boşluklar sayesinde; bazı konularda inanıp – inanmama yönüne bir adım atması ve tercih yapabilmesi mümkün olabiliyor irademizin.

 

Konuyla bağlantılı olarak; doğru olan bir mes’elede irade ve ihtiyarımızın inanmama yönünde tercihte bulunabilmesi için o konuda cehalet veya yanlış bilgimiz olması yeterlidir. Yani o konuya inanmamak için, o mes’ele hakkında hiçbir şey duymamış olmak yeter. Veya duysak bile; hakkındaki delili bilmemek veya anlamamaktan veya % 0,1 bile ihtimâl olmayan (yani vehmî ve zannî ve hayalî) ihtimâllere ihtimâl verebilme evham ve zülûmatı gibi sebepler ve hissî nedenlerden gene de inanmamayı seçmiş olabiliriz.

 

Yani doğru bir mes’eleye inanmak için hakkında bir duyum ve haber ve yanlış bile olsa bir delil vardır. Ama inanmamak ve kabul etmemek, hatta red ve inkâr etmek için; konu hakkında herhangi bir haber ulaşmamış olmak veya ulaşsa bile doğruluğuna bir delil ulaşmamak veya o delil(ler)i bilmemek veya anlamamak yeterlidir…

 

Bilgi / bilmek ile inanç / inanmak ve objektif bilgi ile subjektif inanç gibi ayrım ve kavramsallaştırmalar yapay ve aldatıcıdır diyorduk. Bilimsel Bilim’in “deneyselleme, tekrarlama” ve “ölçme” dediği Ampirik Bilimsel Yöntem; mes’elâ “Big Bang” ve “Yerçekimi / kütleçekimi” için mümkün değil. “Kızıla Kayma, Kozmik Fon Işıması” gibi delil ve gözlemlerle; zamanın bile olmadığı bir geçmişte olduğu söylenen “Big Bang”in, aynı şartlarda bugün deneysellenip, tekrarlanması mümkün değildir veya zamanda yolculuk yapıp geçmişteki o olayı aynelyakîn gözlemekte mümkün değildir. Yani bu örnekteki gibi, Bilimsel Bilim’in çoğu şeyi nazarî ve teoriktir, şuhudî değil gaybîdir.

 

Yani Bilim’in delil – ispat süreciyle yaptığı keşif ve gözlem, ölçüm ve izahları; nazarî ve teorik olup; bütün bu tasvir ve açıklamaları “görmeden inanma” ve “görmeden bilmeye” denk gelir. Direkt gözlem yapamadığı atomaltı parçalar, hatta atom vs. hep böyle direkt gözlem ve incelemenin yapılamayıp; indirekt yollarla varlık ve özellik ve etkileri anlaşılmaya çalışılmaktadır. Yani Bilim’in % 1’i doğrudan gözlem ve ölçme; kalan % 99’u dolaylı ve indirekt gözlem ve yorum, teori ve modellemedir! Başka bir açıdan; Bilim’in %1’i gözlem ve ölçüm, %99’u yorumlama ve modelleme, isimlendirme ve sınıflandırmadır.

 

Örneğin: “Evrendeki kütlelerin birbirine doğru çekildiği” gözlemini nedensellemek ve nasıllayıp, açıklamak için; “yerçekimi / kütleçekimi” diye bir “kuvvet”in olması gerektiği sonucuna varan Bilim için; eğer böyle bir “kuvvet” varsa (ki mes’elâ Einstein’ın Relâtivite Teorisi’ne göre; kütlelerin birbirine çekilmesinin nedeni “çekim kuvveti” değil, uzay – zaman’ın bükülme ve çökmesidir), ne direkt ve ne de dolaylı yoldan gözlenememekte ve görülmemektedir!

 

Bilgi / bilmek” ile “inanç / inanmak” arasındaki ilişki ve etkileşim ve aralarındaki ayrımın yapay ve aldatıcı olduğu konusundan bahsederken; maddî ve fiziksel duyularımızla müşahede edilemeyen ve algılanamayan anlamında (şuhud’un zıttı) “gayb/p” konusuna girmemek olmaz.

 

Bedî’üzzaman Hazretleri’nin (R.Â.) “gayb” tanım ve ta’rifine göre; “şimdiki ân / mekân” (yani “bu ân / bu yer”) haricinde olan tüm “geçmiş ve gelecek zaman ve yerler” (duyu ve algı, görüş ve şuhud alanımızın dışında olduğundan) “gaybî” olup, “gayb”a dahildir. Buradaki “gayb” tanım ve ta’rifinde; gayb’ın epistemolojik veya ontolojik nedenlerle mutlak veya izafî olup olmamasının herhangi bir farkı yoktur.

 

Elhasıl “Big Bang” gibi geçmişten bahseden “fizik, astronomi” veya eski zamanlardan bahseden “tarih” ve diğer “sosyoloji, psikoloji” vs. disiplinler; hatta “suyun 100’de kaynaması deney – gözlem – ölçümünün sonucunun tümevarımla genelleştirilmesi” gibi; Bilim’in tüm dene(ye)meyip – gözle(ye)mediği tüm zaman – yer ve nesneler hakkındaki bilgi ve haber ve yorumlarıgörmeden inanma ve kabul etme ve bundan emin olmaya”, yani “gayb”a tekabül eder.

 

Yani “tümevarımsal” olarak genelleştirmeler yaptığı tüm deney – gözlem – ölçümler (hatta mantık kuralı olarak “tümevarım”ın kendisi bile) görmeden / gözlem yapmadan “gayba inanç / inanmaya” denk gelir! Çünkü deney – gözlem sayı ve çeşitlerinin arttırılarak hep aynı sonucun bulunması, gelecekteki gözlem – ölçümlerimizde de aynı sonucu bulacağımızı garanti etmez. Yani “tümevarım” denilen genelleştirme mantığı, “doğrulamalar”la ispat edilemez; sadece doğruluğunun delilleri arttırılabilir ve bu da o deney / konu hakkında yakîn ve zannımızı arttırmaya yarar. Olay gene gayb kapsamındadır yani. (“Delil” ve “ispat” arasındaki ayrımı önceki haftalarda yazmıştık.)

 

Zaten suyla yapılan 1000 deneyden çıkan olgusal ve nesnel somut sonuç: “Yapılmış o 1000 deneyde, o suyun 100 derecede kaynadığını tespit ve gözlem ve ölçümü” iken; “aynı şartlarda yapılacak 1001 veya 10000. deneylerde de o suyun ve başka suların gene 100 derecede kaynamaya başladığını görürüz / göreceğiz” gibi; gelecek hakkında yaptığımız tüm öngörü ve tümevarım ve genellemeler nazarî ve teorik ve aklî bir sonuçtur, yani “inançtır!” Gelmemiş gelecek hakkında yaptığımız bu öngörü ve tahmin, vardığımız bu aklî sonuç ve evrenselleştirmeler “görmeden inanma” ve “görmeden bilme” kapsamındadır. Yani “suların gelecekte yapacağımız deneylerde de 100’de kaynadığını göreceğimiz düşüncesi”; ampirik (deneysel) bir bilgi ve gözlem değil; “geçmiş ve şimdi”de yapılmış deney – gözlem ve ölçümlerden, “gelecekte (yani yapılmamış)” deney – gözlemlere aklın bir sıçramasıdır!

 

Bilim Kitaplarında geçen; “o Bilimsel deney, gözlem ve ölçümün yapılıp, hep aynı sonuçların alındığı” haber / bilgi / verisi; o deney – gözlemi şahsen biz de yapmadığımız veya yapılırken şahid olup, görmediğimiz sürece; o kitaplarda geçen ve “bilimsel” ve “doğru” olduğu söylenen haber / bilgiler; biz okuyucular için (o deney – ölçüm ve haber’in doğru veya yanlış olmasından bağımsız olarak;) “taklidî ve naklî bilgi ve haber ve bunun doğruluğuna duyulan inanç ve güven” olmaya devam edecektir.

 

O kitapların yazdığı ve bizim deney yapmadan okuyup – işiterek öğrendiğimiz ve doğru olduğuna inandığımız için, doğruluğundan şüphe ederek aynı deney – gözlemi bizim de yapmaya çalışmamızın saçmalık olduğunu düşündüğümüz o naklî bilgi ve haberler; (onların doğruluk – yanlışlığından bağımsız olarak) bizim için “gayb’a iman / inanç” kapsam ve kategorisindedir. Yani o deney – gözlem – ölçümleri şahsen biz yaparak, doğrulamadığımız veya yapılırken gözlemci ve şahid olmadığımız sürece; o “bilimsel ve doğru bilgi olduğu” söylenen o gözlem ve ölçüm, sonuç ve keşifler, biz okuyucular için “gaybî” ve “metafizik”tir!…

 

Bu açıdan “bilgi” ve “inanç” arasında zıtlık ve uzaklık yok; içiçe geçmiş çift yönlü bir etkileşim ve besleme var. Yani bildiğimiz her bilgiye eşlik eden; bu bilginin doğruluğundan “eminlik” ve “eminlik derecemiz” var. Hatta “inanç”; neye “bilgi” ismi vermeyeceğimizi bile belirleyen bir etki ve öneme sahip bilgi üzerinde! Yani “inanç”, “bilgi ve haber”in doğru veya yanlış olduğunu belirleyen bir değer; hatta gelen malûmatın “bilgi” olup olmadığını tanımlayan, etiketleyen ve sıfatlayan asıl temel olarak; neyin bilgi olup olmadığına karar verdiğimiz bir “ana değer, algoritma ve kod”dur. Bu açıdan; “bilgi’den önce gelir ve bilgi’nin nedenidir ‘inanç” diyebiliriz.

 

İslâmî B/ilim – Bilimsel Bilim Karşılaştırmaları”nın ikinci kısmına haftaya devam edelim inşâallah.

Ayhan Küflüoğlu