Etiket arşivi: insanın yaratılışı

Bu Mevzu Çok Mühim ve Derindir!

Bazı dükkânların tabelalarında “Saat Dünyası“, “Mobilya Dünyası“, “Oyuncak Dünyası” vb gibi yazıların yer aldığı görülür. “Dünya” kelimesinin yer aldığı bir tabela, dünyanın kendisi için de hazırlanacak olsa; o tabelaya da “İmtihan Dünyası” yazılması en uygun olur.

Çünkü, bütün insanların bu dünyada okul hayatı içinde ve dışında çeşitli büyüklük ve önem derecelerinde ömür boyu imtihanları olur. Bu imtihanlar için heyecan duyulur, çalışılır, başarılı olmak arzusu ve gayreti gösterilir.

İnsanların dünya hayatlarında akıl ve iradeleriyle en büyük ve en mühim imtihanları ise, onların Marifetullah (Allah’ı tanımak) ile ilgili imtihanlarıdır.

Allah; Hâlık (Yaratan), insan ise mahlûktur (yaratılmış olandır). Bir sanat eseri, herhangi bir eşya veya makinenin kendi yapımcısını zatıyla tanıması mümkün olmadığı gibi, insan da canlı ve ayrıca başka hiçbir varlıkta olmayan akılla teçhiz edilmesine rağmen, o da Hâlık olan Allah’tan başka tüm varlıklar gibi mahlûk olduğundan, Hâlıkı olan Allah’ı zatıyla tanıyamaz; ancak isim ve sıfatlarının, yaratmış olduğu varlıklardaki akislerini, tecellîlerini görmek şeklinde Allah’ı tanıyabilir.

İşte, insanın içinde yaşadığı “İmtihan Dünyası“ndaki en büyük ve en önemli imtihanı olan “Marifetullah ile imtihanı” budur. Okullarımızda, fizik, kimya, biyoloji, jeoloji vd fen ve tabiat bilimlerinde tabiattaki varlıklar ve olaylar “Tabiat Kanunları” ismi verilen bazı sebeblere bağlanarak açıklanmaya çalışılır. Halbuki (“Âdetullah Kanunları” denilmesi daha doğru olan) “Tabiat Kanunları“, sadece “Sebebler Perdesi“dir; bahsedilen varlıkları ve olayları açıklamakta aslında çok yetersizdir.

İnsanın “İmtihan Dünyası“ndaki en büyük ve en önemli olan “Marifetullah” konusundaki imtihanı, fen ve tabiat bilimlerinde bahsedilen, tabiattaki bu “Sebebler Perdesi”ni aşarak, o “perde”nin arkasındaki “Sebebleri Yapan ve Çalıştıran“ı aklını iyi kullanıp akıl gözüyle görebilmesi ve iradesini de iyi kullanıp, O’nun istediği şekilde dünyada yaşamasıyla ilgili olan imtihanıdır.

Sebebler Perdesi“, fabrika dokuması polyester perdeler yaygınlaşmadan önce, elle örülen ve yakından bakılınca arkasını iyice gösteren iri delikleri bulunan tenteneli perdeler gibidir; ona yakından ve dikkatle bakan, o perdenin arkasını da görebilir ve o perdeyi bu şekilde gözüyle ve aklıyla aşabilir. Bu mevzu çok mühimdir ve derindir; insanın ebedî saadeti kazanabilmesi veya kaybedip tam aksi bir akıbetle “Dünya İmtihanı”nı kaybetmesiyle çok yakından ilgilidir.

Allah hepimizi, ‘Dünya İmtihanı’nı başarabilenlerden eylesin” duasını kolayca yapabiliriz; fakat bunu başarabilmek meyli, isteği ve gayreti kişi tarafından gösterilmezse, bu duanın o kişi için kabul edilebilme ihtimali yok denilecek kadar azdır.

Sebebler Perdesi“ni aşarak onun arkasındaki “Sebebleri Yapan ve Çalıştıran” Allah’ı akıl gözüyle görüp tanıyabilmemiz (Marifetullah) ile ilgili olarak, dünya hayatımız boyunca varlıklar ve olaylar karşısındaki anlayış ve yorumlayış şeklimiz, her varlık ve olay için mühim birer imtihan sorusuna, neticesini âhirette göreceğimiz cevabımız olabilir.

Prof. Dr. Mustafa Nutku

www.NurNet.Org

Üç Dalda Açan Çiçekler (İnsanın Yaratılışı)

İnsanın vücudunu oluşturan atomlar, moleküller çevrede dağılmış bir vaziyette iken özel kanunlara tabi olarak ve bir nizam ve intizam altında yediği içtiği gıdalarla insan vücuduna girerler. Dışarıda cansız olan bu maddelere içerde canlılık kazandırılır, ilgili organlar içinde erkeklerde sperm hücreleri, kadınlarda yumurta hücresi yaptırılır. Bunların yapılışında özel bir kasıt ve hikmet vardır. Sonra ana rahminde çok değişik olaylar gelişir, iki hücre birleşip tek hücre olur sonra onlardan et olur, kemik olur, zincirleme olaylar gelişir. Her yeni olay, bir öncekinden daha mükemmel olarak meydan getirilir. O kadar karmaşık olaylar yaşanmasına karşın hiçbir düzensizlik olmaz.

Annelerin karnında iki ayrı hücrenin birleşmesiyle başlayan olay, üç karanlıkta bölünerek ve çoğalarak devam eder. İnsanın anne karnı içindeki gelişimi, bir gövdeye bağlı üç ana daldan gelen küçük dallar ile bunun uçlarında açmış güzel çiçekleri olan bir ağaca benzer. Bir yumurta hücresinin bir spermle birleşmesiyle ana rahminde başlayan hayat, çok çeşitli halden hale dönüşür. Bir damla sudan başlayan bu insan olma serüveni önce embriyo halini alır, sonra bir çiğnem et parçasına benzer, sonra kemikler oluşur ve ete bürünerek şekillenir sonunda da insan olur.

Bu ağacın dış, iç ve orta dallarındaki atomlar, moleküller belli zaman aralılarında bir plan içinde dizilerek hücreleri, hücreler bir araya gelerek dokuları, dokular organları ve hepsi beraber ise insanı meydana getirirler. 

Her üç daldan insanda farklı organlar meydana getirilir. Dış tabakadan; Sinir sistemi, beyin ve deri, Orta tabakadan; Böbrek, Kalp, Kaslar, Kemikler, kemik iliği ve kan hücreleri, İç tabakadan ise; Karaciğer, akciğer ve bağırsaklar gibi organlar oluşturulur. Ve sonunda iki hücrenin birleşmesinden 9 ay 10 gün sonra, 100 trilyon farklı hücreden ve farklı organlardan meydana getirilmiş özel bir insan yaratılır.

Mesela Kalp, 19.günde gelişmeye başlar, 22.günde atmaya başlar, dakikada 113 kez atar. Tam şeklini alıncaya kadar da gelişimini sürdürür. Beyin ve sinir sistemi ise 3.haftada gelişmeye başlar. 3-4 hafta sonunda vücut planı ortaya çıkmaya başlar. Her organın oluşmaya başladığı gebelik haftaları birbirinden farklıdır. 9 ay 10 gün sonra vakit gelir ve bebek tamgelişmiş vaziyette dünyaya gözünü açar.

Bediüzzaman bu olayları aşağıdaki gibi anlatır:

*İnsanın cesedini teşkil eden zerreler, alemin zerratı içinde camid, dağınık bir şekilde iken, bakarsın ki, mahsus bir kanunla, muayyen bir nizamla intizam altına alınarak alem-i anasıra gönderilir. alem-i anasırda sakit, sakin, gizli bir vaziyette iken, birden bire kafile kafile, muayyen bir düsturla, yevmi bir intizamla, bir kast ve hikmet altında alem-i mevalide intikal eder. alem-i mevalidde de, sükut içinde iken, birdenbire acip, garip bir tarzla nutfeye inkılap eder. Sonra müteselsil inkılaplarla alaka olur, sonra mudga olur, sonra et, kemik olur. Bu inkılapların herbirisi, evvelkisine nisbeten daha mükemmel ise de, layıkına göre mevattır, yani hayatsızdır. (İ.İCAZ)

*en basit bir cismin geçirmiş olduğu inkılabat ve tahavvülata dikkatle bakılırsa görülür ki, alem-i zerrattaki zerreler, alem-i anasıra intikal edince başka suretlere girerler, alem-i mevalidde, başka suretlere dönerler, nutfede başka vaziyet alırlar, sonra alaka olur, sonra mudga olur, sonra bir insan suretini giyer, ortaya çıkarlar. Bu kadar inkılabat-ı acibe esnasında, zerreler öyle muntazam harekat ve muayyen düsturlar üzerine cereyan ederler ki, sanki bir zerre, mesela alem-i zerratta iken vazifelendirilmiş ve Abdülmecid’in gözünde yer alıp vazife görmek üzere yola çıkarılmıştır. Bu hali, bu vaziyeti, bu intizamı gören bir zihin, bila-tereddüt hükmeder ki, o zerreler, bir kasıtla ve bir hikmet altında gönderilir.(İ.İCAZ)

*Vücud-u insan, tavırdan tavıra geçtikçe acîb ve muntazam inkılâblar geçiriyor. Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan azm ve lâhme, azm ve lâhmden halk-ı cedîde, yani insan sûretine inkılâbı gayet dakîk düsturlara tâbidir. O tavırların herbirisinin öyle kavânîn-i mahsusa ve öyle nizâmât-ı muayyene ve öyle harekât-ı muttarıdaları vardır ki, cam gibi, altında bir kasd, bir irâde, bir ihtiyâr, bir hikmetin cilvelerini gösterir.

İşte, şu tarzda o vücudu yapan Sâni-i Hakîm, her sene bir libas gibi o vücudu değiştirir. O vücudun değiştirilmesi ve bekâsı için inhilâl eden eczâların yerini dolduracak, çalışacak yeni zerrelerin gelmesi için bir terkibe muhtaçtır. İşte o beden hüceyreleri, muntazam bir kanun-u İlâhî ile yıkıldığından, yine muntazam bir kanun-u Rabbânî ile tâmir etmek için rızık nâmiyle bir madde-i latîfeyi ister ki, o beden uzuvlarının ayrı ayrı hâcetleri nisbetinde, Rezzâk-ı Hakiki, bir kanun-u mahsus ile taksim ve tevzî ediyor. (SÖZLER, 29.Söz)

Dr. Selçuk Eskiçubuk

www.NurNet.Org

3 Karanlığın Mucize Hikayesi

Annelerinizin karnında sizi üç karanlık içinde, bir yaratılıştan diğerine çevirerek yaratıyor. İşte Rabbiniz olan Allah Odur; bütün mülk Ona âittir. Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde yüzünüz nasıl haktan çevrilir?” (Zümer, 39/6)

Kızlarda bulunan yumurtalıklar içinde başlangıçta yaratılmış olan dişi yumurta hücreleri, ergenlik çağına kadar olgunlaşmaz. Ergenlik çağında her ay bir tanesi olgunlaşarak yumurtalıktan dışarı atılır. Eğer bu hücre, erkek yumurta hücresiyle birleşirse işte o zaman yeni bir canlı yaratılmaya başlar. Ve birbirinden farklı, ama birbiriyle uyumlu olaylar ile gelişim ve değişim zinciri, doğuma kadar rahim içinde devam eder.

*Evet, meselâ mezkûr âyetlerin ferman ettikleri gibi üç karanlık içinde bütün validelerin erhamında insanların suretlerini ayrı ayrı, mizanlı, imtiyazlı, ziynetli ve intizamlı olarak, hem şaşırmadan, yanlış etmeden, karıştırmadan, basit bir maddeden açmak ve yaratmak olan fettâhiyet; ve umum rû-yi zeminde aynı kudret, aynı hikmet, aynı san’atla umum insanları ve hayvanları ve nebatları ihata eden bu feth-i suver hakikatı, vahdâniyetin en kuvvetli bir burhanıdır. Çünkü, ihata etmek bir vahdettir; şirke yer bırakmaz. Ve Birinci Bab’da vücub-u vücuda şehadet eden on dokuz hakikat, nasıl ki vücutlarıyla Hâlık’ın vücuduna delâlet ederler; öyle de ihatalarıyla da vahdete şehadet ederler.”(ŞUALAR, 7. Şua)

Anne karnındaki bu 3 karanlık yer acaba neresidir? Bu konuda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bize göre; 1.Karanlık yer: Yumurtalıklar, 2.karanlık yer: Tüp adı verilen borular, 3.karanlık yer ise ana rahmidir.

1. Karanlık: Yumurtalıklar, her kadında rahmin iki yanında yer alırlar ve 2 adettirler. İçlerinde, doğumla beraber 700 bin- 2 milyon kadar olan olgun olmayan yumurta hücreleri bulunur. Ergenlik çağına kadar bunların sayıları gittikçe azalır, 400 bine düşer ve hayat boyu bunlardan en çok 500 tanesi olgunlaşır. Her ay bir tanesi yumurtalıktan dışarı atılır. Ve bu olay 28 günlük dönemler halinde, ergenlikten menopoza kadar devam eder. Bu dönemin 0-14 günlük aralığı ile 14-28. günlük ikinci aralıkta çok farklı yaratılışlar yaşanır. Ama hamilelik olursa ana rahminde bu sefer de bambaşka bir yaratılış süreci başlar.

2. Karanlık: Tüp adı verilen boru şeklindeki oluşumlarda 2 adet olup yumurtalıkla rahim arasında bulunur ve onlar arasında bir köprü gibi vazife görür. Yumurtalıktan dışarı atılan bu olgun yumurta hücresini yakalar ve içine alır, sperm ile birleşeme bu kanal içinde gerçekleşir. Döllenmiş yumurtaya Zigot denir. Bundan sonra artık hücre bölünmesi başlar. 2-4-8-16-32 şeklinde katlanarak çoğalır. Bu hücreler ise Blastomer adını alır. 12 veya daha fazla hücreden tüp içinde meydana gelen ve duta benzeyen hücrelerden meydana getirilen yeni oluşum Marula adını alır.

Tüpden anarahmine gelen Marula hücreleri bölünerek çoğalmaya devam eder. 5-6 gün sonunda ise 100 hücreli bir yapıdırve Blastokist adını alır. Bu oluşum olan ana rahminin iç duvarına yapışır. Bu hücre yumağı bir kese içinde doğuma kadar birçok kez bölünerek gelişir ve değişerek bebek halini alır. Bize göre 3. karanlık oda da burasıdır.

Her 3 odada da farklı zamanlarda, birbirinden harika ve farklı yaratılışlar yaşanır. Bu değişimler günümüzde Embriyoloji adı verilen bir bilim dalının konuları olarak incelenir.

Dr. Selçuk Eskiçubuk

NurNet.Org

Kur’an’da İnsanın Yaratılışı – Ademin Çocukları

* Gerçekten insan üzerine, o uzun devirden öyle bir zaman geçti ki (o, henüz) anılan bir şey değildi.”(İnsan, 1)

Âdemin çocukları artık dünyada ilk yaratılıştan farklı bir yaratılış olayı ile yani hamilelikle, anne karnında büyüme ve gelişme yoluyla çoğalarak yeryüzüne geliyorlar. İnsanlar için anne karnında 9 ay 10 günlük uzun bir süreç gerekiyor. Sonunda doğumla bebekler dünyaya geliyor, sonra onlara isimler konuyor, büyüyorlar, adı sanı anılır oluyorlar ve sonra ölüyorlar. Ardından yenileri geliyor. Ve bu düzenin kıyamete kadar da böyle devam edeceğini gözlüyoruz.

İnsanın vücudunu oluşturan atomlar, moleküller çevrede dağılmış bir vaziyette iken özel kanunlara tabi olarak ve bir nizam ve intizam altında yediği içtiği gıdalarla insan vücuduna girerler. Dışarıdan alınan maddelere insan vücuduna uygun canlılık kazandırılır, ilgili organlar içinde erkeklerde sperm hücreleri, kadınlarda yumurta hücresi yaptırılır. Bunların yapılışında özel bir kasıt ve hikmet vardır. Sonra ana rahminde çok değişik olaylar gelişir, iki hücre birleşip tek hücre olur sonra onlardan et olur, kemik olur, zincirleme olaylar gelişir. Her bir yeni olay, bir öncekinden daha mükemmel olarak meydan getirilir. O kadar karmaşık olaylar yaşanmasına karşın hiçbir düzensizlik olmaz.

* İnsanın cesedini teşkil eden zerreler, âlemin zerratı içinde câmid, dağınık bir şekilde iken, bakarsın ki; mahsus bir kanun ile, muayyen bir nizam ile intizam altına alınarak âlem-i anâsıra gönderilir. Âlem-i anâsırda sâkit, sâkin, gizli bir vaziyette iken, birdenbire kafile kafile, muayyen bir düstur ile, yevmî bir intizam ile, bir kasd ve hikmet altında âlem-i mevalide intikal eder. Âlem-i mevalidde de, sükût içinde iken birdenbire acib, garib bir tarz ile nutfeye inkılab eder. Sonra müteselsil inkılablar ile alaka olur; sonra mudga olur, sonra et, kemik olur. Bu inkılabların herbirisi, evvelkisine nisbeten daha mükemmel ise de, lâyıkına göre mevattır, yani hayatsızdır.”(İŞARET’ÜL İCAZ , İhyâ-yı Ervah- Bakara 28. âyet)

Bu konuda Kur’an şunları söylüyor:

(O,) akıtılan bir menîden bir nutfe değil miydi?”(Kıyame, 37)

*Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten şübhe içinde iseniz, artık muhakkak ki biz, sizi bir topraktan, sonra bir nutfeden, sonra bir alakadan, sonra da (ne) yaratılmış (ne de) yaratılmamış (henüz kemâle ermemiş) bir mudgadan yarattık ki, size (kudretimizi) açıkça gösterelim.” (Hacc, 5)

“O, sizi (önce) bir topraktan, sonra bir nutfeden (hakir bir damla sudan süzülmüş hulâsadan), sonra bir alakadan yaratandır. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyor; sonra gücünüzün kemâle ermesi için, sonra da ihtiyar olmanız için (sizi yaşatıyor). İçinizden kimi de, (kiminizden) daha önce vefât ettirilir; tâ ki belirli bir vakte erişesiniz ve olur ki akıl erdirirsiniz.” (Mümin, 67)

Bir yumurta hücresinin bir spermle birleşmesiyle ana rahminde başlayan hayat, çok çeşitli halden hale dönüşür. Bir damla sudan başlayan bu insan olma serüveni önce embriyo halini alır, sonra bir çiğnem et parçasına benzer, sonra kemikler oluşur ve ete bürünerek şekillenir sonunda da insan olur.

*İnsanın cesedini teşkil eden zerreler, alemin zerratı içinde camid, dağınık bir şekilde iken, bakarsın ki, mahsus bir kanunla, muayyen bir nizamla intizam altına alınarak alem-i anasıra gönderilir. alem-i anasırda sakit, sakin, gizli bir vaziyette iken, birden bire kafile kafile, muayyen bir düsturla, yevmi bir intizamla, bir kast ve hikmet altında alem-i mevalide intikal eder. alem-i mevalidde de, sükut içinde iken, birdenbire acip, garip bir tarzla nutfeye inkılap eder. Sonra müteselsil inkılaplarla alaka olur, sonra mudga olur, sonra et, kemik olur. Bu inkılapların herbirisi, evvelkisine nisbeten daha mükemmel ise de, layıkına göre mevattır, yani hayatsızdır. (İ.İCAZ)

*en basit bir cismin geçirmiş olduğu inkılabat ve tahavvülata dikkatle bakılırsa görülür ki, alem-i zerrattaki zerreler, alem-i anasıra intikal edince başka suretlere girerler, alem-i mevalidde, başka suretlere dönerler, nutfede başka vaziyet alırlar, sonra alaka olur, sonra mudga olur, sonra bir insan suretini giyer, ortaya çıkarlar. Bu kadar inkılabat-ı acibe esnasında, zerreler öyle muntazam harekat ve muayyen düsturlar üzerine cereyan ederler ki, sanki bir zerre, mesela alem-i zerratta iken vazifelendirilmiş ve Abdülmecid’in gözünde yer alıp vazife görmek üzere yola çıkarılmıştır. Bu hali, bu vaziyeti, bu intizamı gören bir zihin, bila-tereddüt hükmeder ki, o zerreler, bir kasıtla ve bir hikmet altında gönderilir.(İ.İCAZ)

*Vücud-u insan, tavırdan tavıra geçtikçe acîb ve muntazam inkılâblar geçiriyor. Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan azm ve lâhme, azm ve lâhmden halk-ı cedîde, yani insan sûretine inkılâbı gayet dakîk düsturlara tâbidir. O tavırların herbirisinin öyle kavânîn-i mahsusa ve öyle nizâmât-ı muayyene ve öyle harekât-ı muttarıdaları vardır ki, cam gibi, altında bir kasd, bir irâde, bir ihtiyâr, bir hikmetin cilvelerini gösterir.

İşte, şu tarzda o vücudu yapan Sâni-i Hakîm, her sene bir libas gibi o vücudu değiştirir. O vücudun değiştirilmesi ve bekâsı için inhilâl eden eczâların yerini dolduracak, çalışacak yeni zerrelerin gelmesi için bir terkibe muhtaçtır. İşte o beden hüceyreleri, muntazam bir kanun-u İlâhî ile yıkıldığından, yine muntazam bir kanun-u Rabbânî ile tâmir etmek için rızık nâmiyle bir madde-i latîfeyi ister ki, o beden uzuvlarının ayrı ayrı hâcetleri nisbetinde, Rezzâk-ı Hakiki, bir kanun-u mahsus ile taksim ve tevzî ediyor. (SÖZLER, 29.Söz)

Başlangıçta 2 ayrı hücrenin birleşmesiyle başlayan olay, bölünerek ve çoğalarak devam eder, dış, iç ve orta daldaki atomlar bir plan içinde dizilerek hücreleri, hücreler aynı amaç için bir araya gelerek dokuları, dokular organları ve hepsi beraber insanı meydana getirirler.

İNSANIN GELİŞİM AĞACI

İnsanın gelişimi bir gövdeye bağlı 3 ana daldan gelişmiş bir ağaç gibi gelişim gösterir. Her 3 daldan farklı organlar meydana getirilir. Dış tabakadan; Sinir sistemi, beyin ve deri, orta tabakadan; Böbrek, Kalp, Kaslar, Kemikler, kemik iliği ve kan hücreleri, iç tabakadan ise; Karaciğer, akciğer ve bağırsaklar oluşturulur. Erişkin bir insanın organlarının çoğu orta tabakadan meydana getirilir. Ve sonunda 100 trilyon farklı hücreden yaratılmış bir insan olur.

*Zâten eşyanın asıl menşe’leri, şu dört maddedir. Yeni hikmetle, müvellidü’l-mâ, müvellidü’l-humuza, karbon, azot’tur ki, bu anâsır, evvelki unsurların eczâlarıdır. (SÖZLER,22.Söz)

Vücut kütlemizin %65’i Oksijen, %18’i Karbon, %10’u Hidrojen, % 3’ü Azot, %1.5 Ca, %1 P %’tur.Vücudumuzun yapı taşları olan Proteinler, yaklaşık olarak %50 C, %23 O, %7 H, %16 N ve çok az miktarlarda olmak üzere de S, Cu, Fe, Zn, Mn’den meydana getirilmişlerdir.İnsanlarda proteinleri yapan 12 çeşit aminoasit vücutta sentezlenebilir. Geriye kalan 8 çeşit aminoasit temel aminoasittir, dışarıdan alınmak zorunluluğu vardır. 20 farklı aminoasitten insan vücudunda farklı proteinler meydana getirilir.

Karbonhidratla ve Lipitler; C,H ve O meydana getirilmiş bileşiklerdir. İlaveten lipitlerde N, P, S da bulunur.

*insanın, zerre vaziyetinden, insan-ı mü’min suretine gelinceye kadar camidiyet, nebatiyet, hayvaniyet, insaniyet gibi geçirdiği etvar ve ahvaline (M.NURİYE, Zeyl’ül Habbe)

Toprakta iken cansız, inorganik olan moleküller; bitkiler ve hayvanlar dünyasında birden hayat kazanır ve organik hale getirilirler. Bitki ve hayvanlardan insan vücuduna gelen moleküller, bu sefer de her insana özel organik bir yapılanma gösterirler. İnsan vücudu içindeki atomlar, görevli bir memur gibi işlerine hiç durmadan devam ederler. Alınan gıdalar ağızda parçalanır, midede bulamaç olur, ince bağırsaklardan emilir, kalın bağırsaktan da suyu emilir ve sonunda vücuda girer, karaciğere gelir orada yeniden kişiye özel olarak şekillenirler. Oradan damarlar vasıtasıyla kalbe gelir, dolaşıma geçer. Bütün vücudu dolaşır, hücrelere uğrarlar. Akciğere, böbreklere ve cilde gelirler. Dışarı atılacaklar buradan atılır.

1-Ağız, 2-Yemek borusu ve mide, 3-İnce ve kalın barsaklar, 4-Karaciğer gıdaların değişime uğradığı, pişirildiği 4 farklı mutfağa benzer.

1- Böbrek, 2- Akciğer, 3-Deri, 4-Fagositik sistem ise,4 farklı süzgeç görevi yapan hücreler topluluğudur.

Böbrek, akciğer ve deri; vücuttan kimyasal atıkları dışarı atarlar. Böbrekler kanda fazla miktarlarda bulunması zararlı olan maddeleri kandan süzerek vücut dışına atarlar. Akciğerler ise vücuda zararlı bazı maddeleri, mesela karbon dioksit gibi dışarı atar. Cilt de terleme yoluyla aynı görevi yapar.

Gıdalar arasında bulunan meyve, salata ve yaş sebze gibi yiyeceklere mikroplar, yabancı cisimler bulaşmış olabilir. Vücutta çeşitli yerlerde bulunan zararlı ve yabancı maddeleri yiyen fagositik hücreler(Karaciğer Kupfer hücresi, Lenf bezleri, Dalak, Mukoza altı lenfoid hücreler, Dentritik hücreler ve kandaki Monositler gibi) ise vücuttan zararlı maddeleri, yabancı cisimleri, ölü hücreleri ve mikropları yakalayıp süzerler. Bu hücreler topluluğu; insan vücudunda çok ince süzgeç görevi yaptırılan özel görevli hücrelerdir.

*Şimdi, o Rezzâk-ı Hakîmin gönderdiği o madde-i latîfenin etvârına bak; göreceksin ki, o maddenin zerrâtı bir kafile gibi küre-i havada, toprakta, suda dağılmış iken, birden hareket emrini almışlar gibi bir hareket-i kasdîyi işmâm eden bir keyfiyet ile toplanıyorlar. Güyâ onlardan herbir zerre bir vazife ile, bir muayyen mekâna gitmek için memurdur gibi gayet muntazam toplanıyorlar. Hem, gidişâtından görünüyor ki, bir Fâil-i Muhtarın bir kanun-u mahsusu ile sevk edilip, cemâdât âleminde mevâlide, yani zîhayat âlemine girerler. Sonra, nizâmât-ı muayyene ve harekât-ı muttarıda ile ve desâtir-i mahsusa ile rızık olarak bir bedene girip, o beden içinde dört matbahta pişirildikten sonra ve dört inkılâbât-ı acîbeyi geçirdikten sonra ve dört süzgeçten süzüldükten sonra bedenin aktârına yayılarak, bütün muhtaç olan âzâların muhtelif ve ayrı ayrı derece-i ihtiyaçlarına göre, Rezzâk-ı Hakikikin inâyetiyle ve muntazam kanunları ile inkısam ederler. İşte o zerrâttan hangi zerreye bir nazar-ı hikmetle baksan, göreceksin ki, basîrâne, muntazamâne, semîâne, alîmâne sevk olunan o zerreye, kör ittifak, kanunsuz tesadüf, sağır tabiat, şuursuz esbâb, hiç ona karışamaz. Çünkü, herbirisi unsur-u muhîtten tut, tâ beden hüceyresine kadar hangi tavra girmiş ise, o tavrın kavânîn-i muayyenesi ile güyâ ihtiyâren amel ediyor, muntazaman giriyor. Hangi tabakaya sefer etmiş ise, öyle muntazam adım atıyor ki, bilbedâhe bir Sâik-i Hakîmin emri ile gidiyor gibi görünüyor. İşte, böyle muntazam tavırdan tavıra, tabakadan tabakaya, git gide hedef-i maksadından ayrılmayarak, tâ makam-ı lâyıkına, meselâ Tevfik’in gözbebeğine emr-i Rabbânî ile girer, oturur, çalışır. İşte bu halde, yani erzaktaki tecellî-i rubûbiyet gösteriyor ki, ibtidâ o zerreler muayyen idiler, muvazzaf idiler, o makamlar için namzed idiler. Güyâ herbirisinin alnında ve cephesinde “Filân hüceyrenin rızkı olacak” yazılı gibi bir intizamın vücudu, her adamın alnında kalem-i kader ile rızkı yazılı olduğuna ve rızkı üstünde isminin yazılı olmasına işaret eder. (SÖZLER, 29.SÖZ)

*sen mevcutsun. Ve basit bir madde ve câmid ve tagayyürsüz değilsin. Belki, daima teceddüdde olarak, gayet muntazam bir makine ve harika ve daima tahavvülde bir saray gibisin. Senin vücudunda her vakit zerreler çalışıyorlar. Senin vücudun kâinatla, hususan rızık münasebetiyle, hususan beka-yı nevi itibarıyla alâkadar ve alışverişi vardır. Senin vücudunda çalışan zerreler, o münasebâtı bozmamak ve o alâkadarlığı kırmamak için dikkat ediyorlar, öylece ihtiyatla ayaklarını atıyorlar. Güya bütün kâinata bakıyorlar, senin münasebâtını kâinatta görüp öyle vaziyet alıyorlar. Sen zâhirî ve bâtınî duygularınla, o zerrelerin o harika vaziyetine göre istifade edersin.

Eğer sen vücudundaki zerreleri, Kadîr-i Ezelînin kanunuyla hareket eden küçücük memurları veya bir ordusu veya kalem-i kaderin uçları (herbir zerre bir kalem ucu) veya kalem-i kudretin noktaları (herbir zerre bir nokta) olduğunu kabul etmezsen, o vakit senin gözünde çalışan herbir zerreye öyle bir göz lâzım ki, senin mecmu-u cesedinin her tarafını görmekle beraber, münasebettar olduğun bütün kâinatı dahi görecek bir gözü ve bütün senin mazi ve müstakbel ve nesil ve aslın ve anâsırının membalarını ve rızkının madenlerini bilecek, tanıyacak, yüz dâhi kadar bir akıl vermek lâzım geliyor. Senin gibi bu meselelerde zerre kadar aklı olmayanın bir zerresine bin Eflâtun kadar bir ilim ve şuur vermek, bin derece divanece bir hurafeciliktir. (LEMALAR, 3.Lema)

*İnsan, arza nisbeten bir zerredir. Arz da kainata nazaran bir zerredir. Ve keza, insanın bir ferdi, nev’ine nisbeten bir zerredir; nev’i de, sair ortakları bulunan enva içinde bir zerre gibidir. Ve keza, aklın düşünebildiği gayeler, faydalar hikmet-i ezeliye ve ilm-i İlahideki faydalara nisbeten bir zerreden daha aşağıdır. (İ.İCAZ,İ badet ve Tevhid bahsi)

*Senin vücudun bin kubbeli harika bir saraya benzer ki, her kubbesinde taşlar, direksiz birbirine baş başa verip muallâkta durdurulmuş. Belki senin vücudun, bin defa bu saraydan daha aciptir. Çünkü, o saray-ı vücudun, daima, kemâl-i intizamla tazelenmektedir. Gayet harika olan ruh, kalb ve mânevî letâiften kat-ı nazar, yalnız cesedindeki herbir âzâ, bir kubbeli menzil hükmündedir. Zerreler, o kubbedeki taşlar gibi birbirleriyle kemâl-i muvazene ve intizamla başbaşa verip, harika bir bina, fevkalâde bir san’at, göz ve dil gibi acip birer mucize-i kudret gösteriyorlar.

Eğer bu zerreler, şu âlemin ustasının emrine tâbi birer memur olmasalar, o vakit herbir zerre, umum o cesetteki zerrelere hem hâkim-i mutlak, hem herbirisine mahkûm-u mutlak, hem herbirisine misil, hem hâkimiyet noktasında zıt, hem yalnız Vâcibü’l-Vücuda mahsus olan ekser sıfâtın masdarı, menbaı, hem gayet mukayyet, hem gayet mutlak bir surette olmakla beraber, sırr-ı vahdetle yalnız bir Vâhid-i Ehadin eseri olabilen gayet muntazam bir masnu-u vâhidi o hadsiz zerrâta isnad etmek-zerre kadar şuuru olan, bunun pek zâhir bir muhal, belki yüz muhal olduğunu derk eder. (LEMALAR, 23.Lema)

*Senin vücudunda her vakit zerreler çalışıyorlar. Senin vücudun kâinatla, hususan rızık münasebetiyle, hususan beka-yı nevi itibarıyla alâkadar ve alışverişi vardır. Senin vücudunda çalışan zerreler, o münasebâtı bozmamak ve o alâkadarlığı kırmamak için dikkat ediyorlar, öylece ihtiyatla ayaklarını atıyorlar. Güya bütün kâinata bakıyorlar, senin münasebâtını kâinatta görüp öyle vaziyet alıyorlar. Sen zâhirî ve bâtınî duygularınla, o zerrelerin o harika vaziyetine göre istifade edersin.

Eğer sen vücudundaki zerreleri, Kadîr-i Ezelînin kanunuyla hareket eden küçücük memurları veya bir ordusu veya kalem-i kaderin uçları (herbir zerre bir kalem ucu) veya kalem-i kudretin noktaları (herbir zerre bir nokta) olduğunu kabul etmezsen, o vakit senin gözünde çalışan herbir zerreye öyle bir göz lâzım ki, senin mecmu-u cesedinin her tarafını görmekle beraber, münasebettar olduğun bütün kâinatı dahi görecek bir gözü ve bütün senin mazi ve müstakbel ve nesil ve aslın ve anâsırının membalarını ve rızkının madenlerini bilecek, tanıyacak, yüz dâhi kadar bir akıl vermek lâzım geliyor. Senin gibi bu meselelerde zerre kadar aklı olmayanın bir zerresine bin Eflâtun kadar bir ilim ve şuur vermek, bin derece divanece bir hurafeciliktir. (A.MUSA, 2.Kısım)

*kanda her bir zerre o kadar muntazam ve çok vazifeleri görüyor ki, yıldızlardan geri kalmıyor. Ve kanda bulunan her bir küreyvât-ı hamrâ ve beyzâ, o derece şuurkârâne ceset için muhafaza ve iaşe hususunda öyle işleri görüyor ki, en mükemmel erzak memurlarından ve muhafaza askerinden daha mükemmeldir. (ŞUALAR, 2.Şua)

*herbir zerre, herbir mevcut, herbir zîhayat, bir nefer askere benzer ki, orduda muhtelif dairelerde, o neferin ayrı ayrı nisbetleri, vazifeleri olduğu gibi, herbir zerre, herbir zîhayatın dahi öyledir. Meselâ senin gözünde bir zerre, gözün hücresinde ve gözde ve âsâb-ı veçhiyede ve bedenin şerâyin tabir edilen damarlarında birer nisbeti ve o nisbete göre birer vazifesi ve o vazifeye göre birer faydası vardır. Ve hâkezâ, herşeyi ona kıyas et. (M.NURİYE, Zühre)

*zerrat kafilelerine güya hayatın yuvası olan her ceset, o zerrelere vazife görmek, nurlanmak, talimat yapmak için bir misafirhane, bir mektep, bir kışladır. Adeta Zât-ı Hayy ve Muhyî, bu makine-i hayat vasıtasıyla, bu karanlıklı ve fâni ve süflî olan âlem-i dünyayı lâtifleştiriyor, ışıklandırıyor, bir nevi beka veriyor, bâki bir âleme gitmeye hazırlattırıyor. (LEMALAR, 30.Lema)

*Evet, bir zîhayatın cesedindeki zerrelerin herbir âzâya mahsus bir heyetle küme küme toplanıp dağılmadıkları ve sel gibi akan unsurların fırtınaları içinde vaziyetlerini muhafaza edip dağılmamaları ve muntazaman durmaları, bilbedâhe, kendi kendilerinden olmayıp, belki sırr-ı kayyûmiyetle olduğundan, herbir ceset muntazam bir tabur, herbir nevi muntazam bir ordu hükmünde olarak, bütün zîhayat ve mürekkebâtın zemin yüzünde ve yıldızların feza âleminde durmaları ve gezmeleri gibi, bu zerreler dahi hadsiz dilleriyle sırr-ı kayyûmiyeti ilân ederler. (LEMALAR, 30.Lema)

*zihayatın bedeninde acib vazifeleri gören her bir zerreye her şeyi görecek bir göz ve her şeyi bilecek bir ilim verilmek lazımdır ki, o ince ve mükemmel vazife-i hayatiyeyi yapabilsin.(ŞUALAR, 15.Şua)

*Eğer bütün eşya birden o Kadîr-i Ezelîye ve Alîm-i Külli Şeye verilmezse, o vakit sinek gibi en küçük bir şeyin vücudunu, dünyanın ekser nevilerinden hususî bir mizanla toplamak lâzım gelmekle beraber; o küçük sineğin vücudunda çalışan zerreler, o sineğin sırr-ı hilkatini ve kemâl-i san’atını bütün dekaikiyle bilmekle olabilir. Çünkü esbab-ı tabiiye ile esbab-ı maddiye, bilbedahe ve umum ehl-i aklın ittifakıyla, hiçten icad edemez. (LEMALAR, 6.Lema)

*Her bir zerre, bir nefer gibi, askerî dairelerinin her birinde, yani takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında, ordusunda, her birisinde bir nisbeti, o nisbete göre bir vazifesi ve o vazifeye göre dahi, senin gözünde, başında, vücudunda ve kuvve-i müvellide, nizâmı dairesinde bir hareketi olduğu gibi; hem meselâ, senin gözbebeğindeki o câmid zerrecik kuvve-i câzibe, kuvve-i dâfia, kuvve-i müsavvire gibi deverân-ı deme ve his ve harekeye hizmet eden evride ve şerâyin ve sâir âsablarda, hem senin nevinde, ilâ âhir; birer nisbeti, birer vazifesi bulunduğunu, bilbedâhe bir Kadîr-i Ezelînin eser-i sunu ve memur-u muvazzafı ve taht-ı tedbîrinde olduğunu, kör olmayan göze gösterir. (SÖZLER, 2.SÖZ)

* insan başı içinde bir hardal küçüklüğünde bir yerde yerleştirilen kuvve-i hâfızaya bakıyoruz, görüyoruz ki; öyle bir câmi’ kitap, belki kütüphâne hükmündedir ki, bütün sergüzeşt-i hayatı, içinde karıştırılmaksızın yazılıyor. Acaba şu mu’cize-i kudrete hangi sebep gösterilebilir: telâfif-i dimağiye mi, basit şuursuz hüceyrât zerreleri mi, tesadüf rüzgârları mı?(33.SÖZ,27.Pencere)

*Cisim içinde cisim, birbiri içinde cüz olup giden bütün bu terkiblerde, nasıl bir nefer, takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında, ordusunda mütedâhil o heyetlerden herbirisine mahsus birer vazifesi, hikmetli birer nisbeti, intizamlı birer hizmeti bulunuyor. Hem, nasıl ki senin gözbebeğinden bir hüceyre, gözünde bir nisbeti ve bir vazifesi var, senin başın heyet-i umumiyesi nisbetinde dahi hikmetli bir vazifesi ve hizmeti vardır. Zerre miktar şaşırsa, sıhhat ve idare-i beden bozulur. Kan damarlarına, his ve hareket âsablarına, hattâ bedenin heyet-i umumiyesinde birer mahsus vazifesi, hikmetli birer vaziyeti vardır. Binlerle imkânât içinde, bir Sâni-i Hakîmin hikmetiyle o muayyen vaziyet verilmiştir. (SÖZLER, 33.Söz)

*Hem hangi kanunla zerreyi Mevlevî gibi tahrik ederse, aynı kanunla küre-i arzı meczup ve semâa kalkan Mevlevî gibi döndürüyor. Ve o kanunla âlemleri böyle çeviriyor ve manzume-i şemsiyeyi gezdiriyor.

Hem hangi kanunla senin bedenindeki hüceyrâtın zerrelerini tazelendiriyor, tamir ve tahlil ediyorsa, aynı kanunla senin bağını her sene tecdid eder ve her mevsimde çok defa tazelendirir. Aynı kanunla, zemin yüzünü her bahar mevsiminde tecdid eder, taze bir peçe üstüne çeker. (MEKTUBAT, 24.Mektup)

Dr. Selçuk Eskiçubuk

www.NurNet.Org