Etiket arşivi: inanç

Yeni bir Bilim Anlayışının İnşasında, İslâmî bir Epistemoloji Önerisi (6)

Mona Lisa resminin bile, Fail ve Ustası varken; hakikî Mona Lisa’nın neden yok!?

Sonra da ortaya; “Din ayrı – Bilim ayrı; İnanç ayrı – Bilgi ayrı; Vahiy ayrı – Akıl ayrı” diyen; bu ayrımların mümkün olabileceğini düşünen; davranış ve konuşmalarında, İslâm’dan ve Rabbimiz’den bağımsız ve ayrı alanlar olduğunu zanneden; lâik ve seküler, bir nevi “çift kişilikli” bireyler çıkıyor!

“Kalbi” birşeye inanırken, “aklı” başka birşeye inanan, “nefs ve menfaâti” ise başka söyleyen ve bunun sonucunda; “davranışları”, “kâlp – akıl – nefs” üçgeninde gerilim yaşayan insanlar çıkıyor!

Kişisel bütünlük, algı ve zihni parçalanıp, bozulmuş; kâlp – akıl – nefis arasındaki boşlukları kapatamamış veya köprüleri kuramamış; camide müslüman, işyerinde kapitalist, askerde milliyetçi, laboratuvarda ateist; bir nevi “part-time müslümanlar” çıkıyor!…

Sanki “Bilim/sellik” denilen şey, insan faâliyetlerinin sonuç ve ürünü değilmiş gibi; sanki “Bilim”in, insan dışında, nesnel ve ayrı bir “özü” ve “tözü” varmış gibi; bu öze göre, sanki “Bilim”; gökte, insandan bağımsız ve ayrı bir nesne ve ideymiş gibi; “Bilim/sellik’in; evrensel ve objektif olduğu, tüm din ve inançlara eşit uzaklıkta ve tarafsız olduğu”; yani “Bilim idesi”nin, “lâik ve nötr, nesnel ve olgusal” olduğu iddia ediliyor!

Şimdi, birincisi: “Tarafsız ve objektif ve inançtan bağımsız olacağım” diye; “Bilim yapacağım, Bilimsel olacağım” diye; madde ve evrenin, açıklama ve tasvirlerinde; niye dinimi, inancımı, Rabbim’i ikinci plâna atayım; niye görmezden geleyim!? Benim için en üst değerler; “bilim veya objektiflik ve tarafsızlık” değilki!

Tamam herhangi bir dine inanmayan için, tüm din ve inançlara karşı eşit mesafede ve nisbeten tarafsız ve objektif olmak; arayışta olan o insan için, “en üst değer” olabilir ve burada (tüm inançlara eşit mesafede olmak anlamında) “tarafsızlık ve objektiflik” zaten olması gerekendir. Yani başlangıçta “hak din hangisi” diye; tüm din ve inanç ve felsefelere, nisbeten tarafsız ve aynı uzaklıktan bakarız ve bakmalıyız.

Fakat “objektif” yaptığımız bu hakikât arayışından sonra; hak din olarak “İslâm”ı (veya başka bir din veya inancı) seçmişsek; artık o insanın dil’i başka – kalbi başka, ağzı başka – kalemi başka oynayamaz! Çünkü hak – bâtıl hangi din olursa olsun; bir dine girmiş ve inanmışsa bir insan; artık o dinden taraf olduğunu söylüyor ve ilân ediyor demektir!

Şimdi, bir insan, İslâm’ın hak olduğuna, tüm samimiyetiyle inanıyorsa; hele bir de buna, aklî gerekçe ve delil – ispatlarıyla, “bilmek derecesinde iman” ediyorsa; kalbi ve aklı, sözü ve kalemi başka tarzında; yani ikiyüzlü bir şekilde (yani bir müraî ve münafık gibi, riyakârane), çift dilli ve şizofrenik bir söylem kullanamaz! Sözde “tarafsız ve objektif olacağım ve bilimsel takılacağım” diye; “failsiz” veya “faili meçhul” ve “sahte failliBilimsel İfade ve tasvirler kullanamaz!

Fakat “Bilimsellik Kriterleri ve Terminolojisi”, bir nevi “engizisyon” gibi “epistemolojik şiddet ve baskı” uygulayarak, bizi: “Evren deney ve gözlem, ölçüm ve sonuçlarını, tüm din ve inançlardan çıkarak, tasvir ve ifade etmek zorundasın!” şeklinde özetlenebilecek, “kâfirâne” bir “Bilim/sellik Prangasına” mahkûm ve mecbur ediyor! Bilimsel gözlem ve ifadelerimizi, bir ateist veya deist gibi kurgulamaya bizi zorluyor!

Bilimsellik Felsefesi’nin hem “sebebi” ve (karşılıklı, interaktif etkileşimle) hem de “sonucu” olan Bilim’in bu “epistemolojik baskısı”; herşeyin “yatay sebep – sonuç ilişkileriyle / deterministik” bir tarzda; yani failsiz, sanki madde ve evrenin otomatik bir makina ve bilgisayar gibi işlediği, bir varlık ve evren tasvirine bizi zorluyor!

Madde ve Enerji + Tesadüf ve Zorunluluk + Tabiât ve Kanun + Evrim (Adaptasyon, Mutasyon, Elenme) + Uzun Zaman = Herşey Mümkün” önvarsayım ve kabül, aksiyom  ve inancına göre; bu Ateist Kâinat Modeli’ne dayanan bir kurguya bizi zorluyor!

Bu bilim/sellik, bizi; “Sanki Allah yok(muş); varsa ve olsa bile, bu otomatik işleyişte, O’nun etki ve fiiline, zaruret ve ihtiyaç duyulacak, mantıkî bir zorunluluk ve ampirik bir sebep boşluğu yok(muş)” inancına göre, cümle ve ifadeler kullanmaya zorluyor! (Burada, Bilim’in “Tanrı’yı gerektirecek sebep boşluğu yok” ifadesindeki; bizim Allah’a inanma gerekçemizi, “Boşlukların Tanrısı / God of the Gaps” olarak tanımlamasındaki yanlışa hiç girmiyoruz!)

Bilim ve Bilimsellik’in bu “epistemolojik baskı ve şiddetiyle”; Bilimsel Araştırma ve ölçümlerin tasvir ve ifadesinde; zihinlerde, “Tanrı’nın olmadığı / olsa da karışmadığı ve zaten evren kendi başına işleyebilip, O’na ihtiyaçta olmadığı”; (yani “Kayyum Allah” yerine, bizatihî “Kayyum Kâinat” İnancı); yani “ateist ve materyalist, natüralist ve determinist” bir kâinat tasviri inşa edilir!

Elhasıl: Bilimsellik Felsefesi’nin “evrenin varlık ve işleyişinde, fail ve özne olan Allah yok(muş), varsa ve olsa bile bu işleyişe karışmıyor(muş); zaten sebep ve mekanizma, kanun ve kuvvetler, faile gerek kalmadan pekalâ bu işleri yapabilir ve yapar(mış)”ateizm şıkkına” göre; bu önvarsayım ve inanca göre, Bilimsel Bilgi kodlanır ve bu “alt/derin/bilinçaltı/subliminâl mesaj” arkafon/eşliğinde, şuuraltımıza telkin ve tekrar, ilka ve icbar edilir!

Kâinattaki Bilgi’nin (veri / data – information – knowledge), Ateist Bilimsellik (scientific / scientificness) Filtresinden geçerek, Bilim (science) hâlini almasını kabul ederek; böyle Bilim yapmak, Bilimsel Davranmak; aslında ve hakikâtte, inkâr ve şirk’e delil üretmenin diğer adı olmaktadır!

Üstelik: Bilim’in bu “küfür / inkâr / şirk inancı” sanki doğruymuş gibi; sanki Bilimsel olarak gözlenip – ispatlanmış gibi, evren ve işleyiş tasvirleri yapan cümleler kullanmanın, (yani aldatmanın) diğer adı olmaktadır!

Bu açıdan “Bilim/sellik”; Rabbimizin kâinatla ilişki ve illiyetini; algı ve zihinde kesme ve kopartma; çağrışım ve hayâlde, karartma ve köreltmenin diğer adı olmaktadır! Ateizm veya Deizm’e, küfür ve şirk’e delil üretmeye çalışma ve bu felsefî inançlar sanki doğruymuş gibi Bilimsel İfadeler kullanmanın diğer adı olmaktadır!…

İkincisi: Önceki yazılarımızda demiştik: Tarafsız ve olgusal ifade, nötr ve lâik bilgi; Dil ve Mantık açısından mümkün değil. Yani “Dil’in mantığı” ve “Mantık’ın dili”, ayrıca “insanın beşerîliği” icabı, böyle birşey imkânsız. Bu sebepten; gözleyip – ölçtüğümüz birşeyi, ya “yaratıcı ve işletici, fail ve öznesi Allah var(mış)” veya “yok(muş)” olarak, tasvir ve ifadelendirebiliriz. Bunun ortası veya dışarıdan eşit mesafede bakılabilecek, tarafsız ve objektif bir gözlem ve koordinat noktası; olgusal ve nesnel bir referans açısı yok!

Bilimsellik Felsefesi’nin ürün ve sonucu olan Bilim; (güya inançtan bağımsız ve tarafsız olacağım diye!) “var(mış)”ı kabul etmediği için; gözleyip – ölçtüğü tüm olay ve olguları; “Allah yok(muş); varsa ve olsa bile, bu olay/olgu/işleyişe karışmıyor(muş)ateistik inancına taraf ve delil, destek ve onay verir tarzda kurgulayıp, tasvir eder.

Bilim/sellik; bu “ateist ve materyalist, determinist ve natüralist” inanç (ve inançsızlığına) göre; gözlem – ölçümlerini, tasvir ve inşa eder. Bilimsel Cümle ve İfadeleri, tasvir ve açıklamalarında, takipçilerine; dinimizin “Tevhidî Paradigma”sına zıt ve aykırı olan, (yani küfür ve şirk bulaşıklarıyla kodlanmış), subliminâl “Kirli Bilgi Virüsleri”ni telkin ve ilka eder!

“Tarafsız ve olgusal İfade, Nötr ve lâik Bilgi, Dil ve Mantık açısından mümkün değil; Dil’in mantığı ve Mantık’ın dili açısından, böyle birşey mümkün değil” demiştik, örneğin: Dil ve Mantık açısından; “eser, fiilsiz ve müessirsiz ve fiil de, failsiz olamayacağı” için ve “Bilimsellik” de, Rabbimizi “fail ve özne” olarak kabul etmediği için; (çünkü ve zaten; varlık ve işleyişinin, failsiz ve öznesiz işleyebileceği ve işlediğine inandığı için); Bilimsel Bilgi ve açıklamalarda, “fail ve sebep” olarak, Rabbimiz hariç, herşey kabul edilir: “Tesadüfün doğurduğu zorunluluklar ve zorunlulukun doğurduğu tesadüfler; madde ve enerji, uzun zaman ve kuvvet, tabiât ve içgüdü, mekanizma ve fizik yasaları, basınç ve ısı, (doğru – yanlışlığından bağımsız olarak) evrim ve mutasyon, adaptasyon ve elenme vs.” gibi…

Yani: “Bilimsellik”in, gözlem ve deney sonuçlarını, Yatay Neden – Sonuç Şablonuyla, Deterministik Kalıpta tasvir ve ifadesi; “bu işleyiş ve sonucunun, fail ve öznesi yok(muş), Rabbimiz karışmıyor(muş), zaten bu işleyişte O’na ihtiyaçta yok(muş)” virüsünü, subliminâl mesaj olarak, bilinçaltımıza kodlar!

Mona Lisa resminin bile, neden ve nasıl’ı, tuval–boya–fırça hareketleriyle açıklanamazken!…

Yukarıda özetlediğimiz 2 maddenin sonucu olarak: Şimdi, bir “müslüman” olarak yön ve tarafını seçmiş bir kişi; Bilimsel Konferans veya Makalelerinde (inancını askıya alır biçimde veya yoksayıp, yalanlar biçimde): “Burada olgusal ve bilimsel olmalıyım; şu ânda, din/im’den bağımsız ve tarafsız davranmalıyım” diye, (ki yukarıda demiştik; evren gözlem ve ifadelerinin, tasvir ve açıklamalarında; tarafsızlık ve objektiflik, nesnellik ve olgusallık; zaten mümkün değil); ateizm ve deizm veya agnostizmle uyumlu ve onları onaylar biçimde, ifadeler kullanamaz! Böyle yaparak; küfür ve şirkle uyumlu ve çelişmeyen; hattâ onlara delil ve destekler biçimde, tasvir ve ifadeler kullanamaz!

Çünkü ve zaten “Kelime-i Şehadet”; tam olarak, dilinle ve yaşayışınla, davranış ve hâlinle bunu göstermek ve buna şehadet ve şahidlik etmek demek değil midir! Yani: İçi – dışı bir olmak, yani samimiyet değil midir! Yani katıksız, hâlis “ihlâs” demek değil midir!?

O hâlde: “Bilim/sellik; tanım ve ta’rif, amaç ve yöntem olarak ‘ne, nasıl, neden’ gibi soruların cevabını arar; ‘kim, niçin, niye, gaye ve anlamı ne’ soruları Bilim’in dışındadır” diyerek; yani evrendeki “bilgi”yi, “ateist ve materyalist, natüralist ve determinist” inanç ve felsefelerle uyumlu ve onları destekleyecek şekilde; yani Ateist Bilimselllik Paradigması’na göre kodlamak ve dizayn etmek doğru değil.

Halbuki değil evrenin, herhangi bir masa veya sandalyenin bile; fail ve ustasından bahsetmeden, “nasıl ve neden”i açıklanamaz ve rasyonalize edilip, nedensellenemez!

Örneğin: Gerçeğinin taklidi olan, yani 2 boyutlu ve cansız bir “Mona Lisa” tablosundaki sanat ve fiilin nasıl ve nedenini anlatırken bile, “Da Vinci” gibi bir “fail ve ressam, usta ve işleyici”den bahsetmeden; yatayda kalıp, sadece tuvalin şekli ve boya – fırça hareketleriyle, Mona Lisa’nın “nasıl olduğu” ve “nedenini”, tasvir ve açıklamak bile mümkün değilken!

Yani failsiz ve öznesiz; yani sadece Yatay Sebep – Sonuç İlişkileriyle, Mona Lisa’yı rasyonalize edip, nedensellemek ve nasıl olupta olduğunu izah etmek, mümkün değilken! Bilim’in, Bilimsel Cümle ve tasvirlerinde, evrendeki 3 – 4 boyutlu canlı ve hakiki Mona Lisa’yı “nedenseller” ve “nasıllarken”; failsiz ve ustasız cümleler kurması, tasvirler yapması saçmadır; gördüğünden göremediğine ulaşan insan kabiliyet ve aklına hakarettir!

“Bilimsellik”, meselâ “portakal” için: “Bu meyveyi Allah yapmadı ve yaratmadı. Allah varsa bile, evrenin işleyişinin tabiî ve doğal bir sonucu olan bu portakalın üretimine müdahil olması da gerekmiyor! O varsa ve olsa bile, rolü, en fazla, ‘evren’ sistemini kurmak ve ilk hareket ve enerjiyi vermek olabilir, o kadar” diye, kendi inanç ve ateizmini dayatacak ve biz de bir müslüman olarak, hiç rahatsızlık duymayacağız!

Bırak rahatsız olmayı; Bilim/sellik’in bu küfür ve şirk inancıyla uyumlu; hattâ çelişmeyip, bir de destek ve onay veren o “Bilimsel Cümle ve Tasvirleri” biz de kuracağız ve kullanacağız! Neymiş!?: (Güya) “Tarafsız ve objektif olacakmışız; olgusal ve Bilimsel davranacakmışız!

Kur’ân’da ve Peygamberimizin (S.Â.V.) hayatında nerede var, tarafsız ve objektif olmak!? Tam tersi: Dinimiz, bize daima “iyi – doğru – güzel”den taraf olmayı, teşvik ve tavsiye, hattâ emretmiyor mu! “Emr-i bil Ma’ruf ve Nehy-i ânil Münker” derken, siz ne anlıyorsunuz!?

Dinimizin neresinde var: “Allah yok(muş); varsa ve olsa bile, evrenin varlık ve devam, işleyiş ve sonuçlarına karışmıyor(muş)” tarzında; yani “ateist veya deist” ifadelere prim ve geçit vermek!? Bilâkis; kâinattaki tüm fiil ve faâliyetler, eser ve sonuçlar, O’nun fiil ve eseri değil mi!? “Madde ve sebep” dediklerimiz; O’nun kudret eliyle harekete geçip, işleyen; icraatında kullandığı birer “iş aleti” değil mi!?…

Bir torbada bulunan, 1’den 10’a kadar numaralanmış 10 adet taşı, aynı sırayla çekme ihtimâli bile onmilyarda birken; evrendeki sayısız düzen ve işleyişi açıklamak için, Bilim’in “operasyonel sebep” olarak kullandığı “sayısız tesadüf ve zorunluluk”a inanmak mı daha mantıklı ve doğru; yoksa bütün bu işleyişin fail ve ustası olan “Allah”a inanmak mı!?

Zaten, birşeyin olasılık hesaplarına göre gerçekleşme ihtimâli, meselâ “desilyonda 1 ihtimâlse”; bunun tersinden anlamı: O şeyi, “desilyonda 999 999 999 999 999 … 999 kesinlikte” Rabbimiz yapıyor demektir! Çünkü: İstatistik Bilimi’nin hesapladığı o “desilyonda 1 ihtimâlli işler”; her zaman, her ân gerçekleşmeye devam ediyor! Yani (sanki “zorunluymuş” gibi) desilyon yüzü olan zarların, her atışta, hep aynı yüzü geliyor! Bu da, “tesadüf”ü; olası seçenek ve alternatif açıklama olmaktan çıkarıyor!

En basit bir tavla oyununda bile, 6 yüzlü iki zar bile, her atışta hep “Dü–Şeş (6–6)” gelse; bunu “tesadüf”e vermeyip, hile olduğunu anlarken; yani bu hileyi yapan bir “fail” ararken; bu 6–6 zorunluluğuna “sebep” olan bir “fail” ararken; evrendeki hangi “zorunluluk” ve “fizik yasası” ve “doğa kanunu”, failsiz ve öznesiz açıklanabilir!?

“Bilim”, ne zaman matematiksel ve mantıksal olarak ispatladı veya hangi ampirik ve bilimsel gözlem ve ölçüm var elinde: “Evrendeki bu işleyiş ve sonuçlarının, failsiz ve öznesiz olması mümkün ki, oluyor; oluyor ki mümkün!” iddiâsının doğruluğuna dair!?

Halbuki, bu, kerameti kendinden menkûl; yani olması mümkün ki oluyor; oluyor ki mümkün sözü; bir totoloji ve safsatadan ibarettir! Yani “delil” ve “müddeâ / ispat”ın, kısırdöngüsel olarak, devamlı yerdeğiştirip, birbiri yerine kullanıldığı; yani totoloji ve kısırdöngü içeren bir mugalata ve safsata!…

Neymiş!?: “Bilim’in dinle ilgisi yokmuş; Bilim, dinlere karışmazmış; din ve inançlar da, Bilim’e karışamaz ve yol gösteremezmiş!” Diğer dinleri bilmem ama benim dinim; eve nasıl gireceğimden tut, tuvalete nasıl gireceğime ve yatakta nasıl yatacağıma kadar söylüyor!

Benim dinimde, “dünyevî” sayılan iş ve davranışlar bile; o davranışların, ahirette neticeleri olup olmaması açısından ve “dünyevî işlerimi” bile, dinî değerlerimin emrettiği şekil ve doğrulukta yapmam gerektiği için; dünyevî (dünyaya ait) sayılmayıp, uhrevîdir. Zaten, “dünya ve dünyevî hayatım” da, Rabbimin ihsan ve ni’meti, rahmet ve hediyesi olması nedeniyle; Rabbimden bağımsız ve ayrı içerik ve değer’de değil.

Yani: Hayatın hiçbir alanı, dinimden (İslâm), nötr ve yüksüz alanlar değil! Ayrıca: “Dünyevî, lâik, seküler” ismi verilip, dinden bağımsız olduğu söylenen alanlar bile; (iddiâ edilenin aksine) “nötr ve gayri kutsal” değil; ki, bu da ayrı bir yazı konusu.

Neymiş!?: “Fizik – kimya gibi ders ve bilimler ayrı; Din ve Kur’ân gibi ders ve ilimler ayrıymış!” Fakat “fizik – kimya” gibi bilimler, Rabbimin fiil ve eserlerini, konu olarak seçmişler! Nasıl din ve Rabbim’den bağımsız ve ayrı ve lâik olacaklar!? Rabbimin icraat ve eser ve sanatlarını inceledikleri için; illâki ya Rabbim veya eseri hakkında veya dinim hakkında, direkt – indirekt birşey diyecekler! (Ki zaten diyorlar!)

Kaldı ki, benim dinim kabul etmiyor; bu lâik ve seküler, modern ayrımları! Yani “Allah, Peygamber, Kitap” sadece Din Dersi’nin konusu değil veya “madde–enerji, uzay–zaman” sadece Fizik – Kimya Dersinin konusu değil; dinimin, bütünsel Tevhidî Paradigma’sından; “fen – sosyâl – din” tüm derslerin, üzerine temellendiği ana konu!

Kaldı ki, yukarıda: Bilgi” (ham data – veri – information – knowledge) ayrı, Bilim” (science) ayrıdır dedik. “Bilgi”nin kısıtlı bir çeşidi, (ölçüm bilgisi gibi); nötr ve objektif olabilir; fakat kâinatta mündemiç, içkin “bilgi”yi keşif ve gözlem ve ifade yöntemlerinden biri olan “bilim”in (science) nötr ve objektif olması mümkün değil. Buna, “Ateist Bilimsellik Felsefesi”nin izin vermemesini geçtik; en başta Dil ve Mantık açısından mümkün değildir bu dedik!

Örneğin: “Suyun 100 santigrat derecede kaynamaya başlaması”; “bilgi’dir / ölçüm bilgisidir.” Bu gözlem ve ölçüm verisi, nötr ve olgusal olabilir. Fakat iş, bu gözlem – ölçümün pratiğe dökülüp, “teknolojide” kullanım veya bu ölçüm/keşfin açıklama ve ifadesine gelince (meselâ “su”yun nasıl – neden – niçin olduğu; meselâ kaynağı olduğu “yağmur”un nasıl meydana geldiğine gelince); burada su’yun tanım ve tasviri “ya Yaratıcı ve terkip edip, ni’met olarak göndereni var(mış)” veya “yok(muş)” diye yapılabilir.

Bilim “yok(muş) varsa bile karışmıyor(muş)” ateist veya deist tarafı seçtiği için; Bilimsel cümle ve yayınlarda; “yaratma yerine, oluşum; sevk-i ilâhî/ilham yerine, içgüdü/sevk-i tabiî; ilâhî yerine, tabiî/doğal; ni’met ve rahmet yerine, gıda, yiyecek maddesi” gibi kavram ve ifadeler tercih edilip, Bilimsellik Kriteri kabul edilir.

Tüm dünyanın aynı Bilim’i kullanması, doğru olduğunu göstermez

Tanrı’yı hesaba katmadan, evren ve işleyişini açıklama ve nedensellemenin; “bilim, bilimsellik” ismiyle sistemleşip, kendi yöntem ve kavramlarını dünyaya empoze etmeye başladığı 1700 – 1800’li yıllardan itibaren, dünyaya hâkim olmaya başlayan; “ateist ve materyalist, natüralist ve determinist ve pozitivist” Bilim ve Bilimsellik Felsefesi’nin, ülke ve dinlerden bağımsız, bu kadar yaygınlaşması ve halklar üzerinde etkin olmasının nedeni: “Bilim’in; kendisinin, din ve inançlardan bağımsız, tarafsız ve objektif, olgusal ve evrensel olduğu” mitine, insanları inandırmasıdır.

1500 – 1600’lı yıllarda başlayan “Rönesans – Reform” Dönemlerinden beri; bu Bilim’i üretip – destekleyen ve teknolojiyi yönlendiren “büyük” devletlerin, buna arka çıkmasıdır.

Savaş ve sömürü, ve yenen – yenilen ilişkisi gibi süreçler; ayrıca ülke ve halklar arasında, iletişim ve haberleşmenin, çeşit ve sayı ve hızının artmasıyla da; bu “Ateist Bilim Anlayışı”, etkin ve sürâtli bir biçimde tüm dünyaya yayılmıştır.

Bu “Bilim”in yerine, alternatif bir “B/ilim Anlayışı” üretilmediğinden (üretilse bile; gelişme ve yayılması da, ayrı bir zaman ve – belki – iktidar/güce de muhtaç) dolayı da; çağımıza baskın gelip, çağa kendini kabul ettirebilmesidir.

1500’lü yıllarda başlayıp, sonra da büyük bir hızla tüm dünyaya kanser gibi sirayet edip – yayılan “Bilim/selllik Felsefe” ve anlayışına; yani “Tanrı – kâinat/varlık – insan – bilgi” arasındaki kırılma ve kopuş (epistemolojik ve ontolojik kopuş) felâketine; müslüman dünyadan, hâlen sistemli ve bütüncül bir cevap üretilmiş değil…

Bilim/sellik’in bu epistemik baskı ve şiddeti sonucu: “Bilimsellik Kriterleri, Bilimsel Yayın Kriterleri, Tez Kriterleri” gibi, kendi belirledikleri kurallar, tüm dünyaya dayatılıyor.

Böylece; Bilimsel Bilim’in “ateist ve materyalist, determinist ve natüralist” inanç ve felsefesi, epistemoloji ve ontolojisi; (içindeki, ilmî ve mantıksal eksik ve yanlışları; ayrıca ahlâk ve değer’den yoksun olması ve bütün bunların sonucu olarak, tarihte görülmemiş bir vahşette, insan ve doğaya verdiği korkunç zararlar gözardı edilerek);bilgi ve araştırma olarak, insanlığın geldiği en ileri aşama” gibi reklâm ve iddiâlarla, çağa hâkim olur ve oluyor!

Elhasıl: “Bilimsel Bilim”in, ülke ve dinlerden bağımsız, bu kadar yaygınlaşması ve halklar üzerinde etkin ve kullanılıyor olmasının nedeni: Bu Bilim’in, “doğru olması”, değildir. “Evrensel olması”, hiç değildir!

Sonraki Yazımızda; “Bilimsel Bilim yerine, niye İslâmî B/ilim’i tercih edelim? / Bilimsel Bilim’in Eksik, Yanlış ve Zararları” özelinde; “Yeni bir Bilim Anlayışının İnşasında, İslâmî bir Epistemoloji Önerisi / Bilgi’nin değil Bilim’in İslâmîleşmesi: İslâmî B/ilim” yazı serimize devam edeceğiz inşâallah.

Ayhan KÜFLÜOĞLU / 23.Mayıs.2018

Vahiy / Nübüvvet’in; bilgi açısından Epistemolojik Değeri nedir?

“Kâinat kitabı’nın (varsa) dil ve lisanının ne olduğu ve içindeki ‘varlık’ kelime ve cümlelerinin, taşıdığı veya işaret ettiği anlamın tercümesi” probleminin çözümünde; insanın akıl ve duyuları yetersiz olup; ürettiği felsefe ve bilimi de, bunun keşfi için gerekli araçlardan yoksundur. Bu soru(n)un çözümü, ancak “vahiy / nübüvvet” denilen, dışarıdan gelen bir bilgi ve haber akışıyla mümkündür.

Bu açıdan “vahiy”; araştırmalarımız ve bilgimizi genişletmekte, insan aklı için tek imkân ve tek seçenektir. Felsefe ve Bilim’e rehberlik etme ve söylediklerinin, te’yid ve onayında da, hiyerarşik olarak en baştadır.

Fakat “vahiy” derken, burada dogmatik ve körükörüne inanılan ve dayanılan; yani taklidî bir vahiy anlayışından bahsetmiyoruz. Vahyin verilerinin, hem kâinat ve hem de insanın kendi enfüsünde tespit ve onayından sonra; böylece içselleşerek, kesinleşmiş; yani “inanç” aşamasından “bilgi” aşamasına yükselerek, “enfüsî / subjektif bilgi” hâline gelmiş; böyle bir süreç sonucunda, itmi’nanla kabul edilmiş ve teslim olunmuş bir vahiy anlayışından bahsediyoruz.

Enfüs ve âfakta temelleri ve karşılıkları bulunan böyle bir imanın dayandığı temel ve deliller; “enfüsî / subjektif bilgi” kadar olmasa da, belli seviyede başkalarına da gösterilebilen “afakî / objektif bilgi” zeminine taşınabilir.

Kâinattan elde edilmiş, yani kâinatta delil ve karşılıkları bulunan bu “objektif bilgi”nin; kişinin içdünyasında (subjektivite) de karşılıklarının bulunup, tasdik ve onaylanması sonucunda; yani kesinleşmiş subjektif bilgi” hâline gelmesinden sonra, “ilim – hidayet – iman – ibadet – hikmet – ma’rifet – muhabbet” süreci başlayabilir.

Farkedildiği üzere, buradaki “iman”; kelime-i şehadet’i söylemekle başlayıp – biten birşey değil. Kök ve gövde olarak, yani “ağaç” gibi çift yönlü büyüyen ve gelişen bir ma’rifet ve bilme ve anlama süreci. Her yeni soru ve cevapta, bir sonraki durak (soru – cevaplara) devam edilen bir yolculuk…

Anakonumuza dönersek: İnsanın kendi akıl ve duyularıyla elde ettiği “felsefî bilgi” ve bunun altkümesi olan “bilimsel bilim”, kâinatı araştırma ve gözlem – deney – ölçümlerinde “ne, neden, nasıl, ne zaman” sorularının cevabını arar ve sadece bu soruları “aklî” ve “bilimsel”  kabul eder. Zaten sahip olduğu teknolojik araç ve aklî aksiyom, kavram ve paradigmalarıyla, ancak bu soruların cevabını bulabilecek aletleri vardır.

Mevcut bilim ve felsefe, sadece bu soruların cevabı bulunabileceği inancıyla; “bilgi”nin başka imkân ve yöntemlerine çıkan / çıkabilecek yolları kapatır. Zihinlere vurduğu “bilimsellik felsefesi”nin zincirleriyle; “insanoğlunun, bilim ve felsefeden başka bir bilgi edinme yolu ve yöntemi yoktur” diyerek, vahyi reddeder veya kabul etmez.

Mevcut Bilimin, Bilimsellik Felsefesine göre; “varlık ve hareketinin anlamı nedir; kim ve niçin, ne gayeyle yapmıştır” gibi sorular, “felsefî spekülâsyon” ve “inancın” konusu olup; bunların delillendirme ve ispatı, doğrulama ve yanlışlaması yapılamaz.

Bu sebepten, örneğin: “Eser, müessirsiz ve fiilsiz ve fiil de failsiz” olamayacağı için, gayet normâl olarak evren hakkında ilk akla gelen soru olan; “kim, evrendeki eser ve işleyişin, fail ve ustası kim?” sorularını; anlamsız ve gereksiz, hatta yanlış bir soru olarak görür.

Çünkü: Evrendeki varlık ve işleyişi, “sebep – sonuç” ilişki ve şablonuyla, nedenselleyip – açıklayabildiklerini düşündükleri (daha doğrusu, inandıkları) için; evrendeki fizikî ve maddî olayların açıklama ve nedensellemesinde; herhangi bir faile, zaruret ve ihtiyaç olmadığını iddia eder, mevcut bilim ve felsefe. Evrendeki olaylar için; “kim, niye, niçin, gaye” gibi soruların, saçma ve anlamsız veya gereksiz olduğunu söyler.

Çünkü: Evrendeki “neden – sonuç” ilişkileri arasında herhangi bir boşluk veya kesiklik olmadığını; bunları tamamlamak için, araya sokmaları gereken herhangi bir “ek neden” veya “fail” aramaya lüzum olmadığını düşünürler. Çünkü onlar için Tanrı, “boşlukların tanrısıdır!” (God of the gaps) Bu anlayışa göre; “Tanrı”; sebepleri (henüz) bulunamayan olaylarda, cehaletimizi örten ve gizleyen bir kavramdır!

Sanki arada “sebepler” olunca, bu işi Rabbimiz yapmıyor, aradan çekiliyormuş gibi! Sanki olayın faili ve fiilinde, “sebepleri” hareket ettirip, “alet” olarak kullanan Rabbimiz değilmiş gibi! Sanki inşaat malzemelerinin kendi başlarına, sihirli bir şekilde uçuşmaya başlayıp, muhteşem binalar ve sanat eserleri yapmalarını mümkün görmek gibi; “sebeplerin” de, kendilerini aşan bu işleri, kendi başlarına yapabilecek potansiyelleri varmış gibi! Sanki atom ve maddelerin; esrarengiz bir şekilde, sihirlenmişçesine dönmeye ve hareket etmeye başlayıp; türlü gökdelen ve şehirler inşa etmesi gibi! Veya, evrende “otomatik mekanizma” ve “birbirine değen dişliler” var da; işin başında hammaddeyi veriyorsun, bu “hayalî mekanizmalar” da üretiyor gibi!…

Örneklerde görüldüğü üzere; Rabbimize iman ve itikadımızın sebebi ve delili, evren hakkındaki cehaletimiz değil; bilakis artan bilgimiz. İnancımızın dayanağı; anlayamadığımız ve bilmediğimiz şeyler değil; bilakis bildiğimiz şeyler. Üstelik Rabbimiz olmasa; değil evreni anlamak, anlamaya çalışacağımız bir evren bile olmazdı! Çünkü, evrenin varlığı ve varlıkta durması; Rabbimiz’in, eşyayı kudretiyle hareket ettirip, yönlendirmesiyle olur ve oluyor.

Elhasıl, Rabbimiz’in eser ve sanatlarının inceliklerini bilmek ve bu konuda hiçbir karanlık nokta kalmaması, iman ve itikadımızı zedelemez veya boşa düşürüp, gereksiz kılmaz. Ve zaten, gereksiz kılması için de hiçbir mantıklı neden olmayıp, hattâ durum tam tersidir. Çünkü: Önümdeki arabanın işleyiş mekanizmasını çözmem; arabayı yapan mühendis ve ustayı, inkâr etmemi gerektirmez; bilakis zorunlu kılar!

Fakat “ateist aksiyoma” göre düzenlenmiş ve kurgulanmış ve neyi araştıracağı ve araştırma yöntemleri de bu aksiyoma göre belirlenmiş “Bilim/sellik”; evrendeki işleyişin, bizi “ek bir sebep” veya “fail” aramaya yönlendirmediğini iddia eder. Zaten bu işleyişte herhangi bir “fail ve özneye” ihtiyaç olduğunu düşünseler veya bunların failsiz olmadığını veya ol(a)mayacağını gözleyip – keşfetseler; bu veri / bilgiyi, Bilimsel Bilgi ve açıklamalarına eklemekte tereddüt etmeyeceklerini söylerler.

Yukarıda özetle anlattığımız Bilimin Bilimsellik Felsefesinden farklı ve ayrı olarak bizim önerdiğimiz “İslâmî B/ilim” ise; Bilim’in bilimsel ve meşru kabul ettiği bu sorulara ek olarak; “kim, niçin / niye, gayesi ne, anlam ve hikmeti ne” gibi gayrimeşru soruları da, gözlem ve araştırma alanına dahil eder. Ve bunların araştırılma ve gözlem, keşif ve delil – ispatında; bazı ek yöntem ve araştırma enstrümanları, kavramsal şema ve yol haritaları sunar.

Bilim/sellik’in, kuruluş amaç ve kapsamı icabı sor(a)madığı; sorsa da, “bilimsel yönteminin” sınırlılığı ve “bilimsellik” paradigmasının eksik ve yanlışlarından dolayı cevabını bulamayacağı; “kâinattaki bu varlık ve işleyişin anlamı nedir; kim yapmış ve yapıyor; Rabbimiz bunları ne maksadla ve hangi hikmetle yapıyor; olanlar, hangi İlâhî isim – sıfat ve şuûnun tecelli ve tezahürleriyle vücuda geliyor; bunların Esmâ-ül Hüsnâ ve ahirete bakan, ‘melekutî’ vechesi nedir; ölümden sonra hayat var mı, varsa nasıldır?” gibi sorular; İslâmî B/ilim’in merkezinde bulunan, temel paradigmatik sorulardır.

İlimler hiyerarşisinde; Nübüvvet ve Vahiy, Felsefe ve Bilim’in üzerindedir

İnsanoğlu, Allah’ın ona verdiği akıl ve duyularıyla, yani düşünüp – tecrübe ederek ve gözlem – deney – ölçümleriyle, kâinatı “mana-yı ismî” bazında (yani “madde ve hareketi”, kendisi dışında bir manâ ve işaret değeri taşımaz aksiyom ve inancıyla) okuyunca, (bir dereceye kadar ve eksik ve yanlışları da olsa) çok şeyleri bilebilir ve keşfedebilir. Meselâ: Suyun kaynama derecesi ve özellikleri; madde–enerjinin içyapısı ve birbirleriyle ilişkileri gibi.

Fakat konu: Kâinat ve içindeki varlığın anlamı, taşıdığı veya gösterip – işaret ettiği mâna ve mesaj olunca; yani “mana-yı harfî” bazında (yani “madde ve hareketini”; gösteren / işaret / âyet / sembol / temsil ve misâl olarak) okumak olunca; bu alan, beşer akıl ve duyu, gözlem ve deney / tecrübesiyle keşfedilip – bilinebilecek bir alan değil. Neden değil?

Dünya üzerinde, bilinmeyen bir dilde yazılmış bir kitap bulunsa ve insanlık tarihi boyunca, o dili konuşmuş bir insan ve toplum da olmasa. Ve o dilde basılmış ikinci bir yazılı kaynak ve belge de bulunmasa; bu kitabın, tercüme ve anlamı; kitap üzerinde yapılacak bilimsel gözlem – deney – ölçümlerle bulunamaz. Veya felsefî düşünce ve mantıkî aksiyom ve çıkarımlarla bulunamaz. Böyle bir kitabın, değil tercüme ve anlamı; telâffuz, yani okunup – seslendirilmesi bile mümkün değildir.

İşte “kâinat”ta, böyle ikinci bir örneği olmayan ve ihtiva ettiği mâna ve mesajları tercüme edilebilecek lisanı bilin(e)meyen bir kitaptır. Türünün ve yazıldığı dilin tek örneği bir kitabın anlamına; akıl ve mantık, gözlem ve deney gibi yöntemler veya tarih ve fizik gibi bilimlerle ulaşılmasının mümkün olmaması gibi; “Kâinat Kitabı” için de, bu hayli hayli mümkün değildir.

Bu, “vahyin” yolgöstericiliği olmadan, varlığın tercüme ve anlamını bilmenin imkânsızlığının anlaşılması için verdiğimiz “kitap – yazar” örneği yerine; buna, bilgi ve irademiz dışında, uyutularak getirildiğimiz bir “gezegen” veya “ada” örneği de verebiliriz. Haberimiz olmadan, isteğimiz dışında getirildiğimiz bu yere, getiriliş nedenimizi, bizi getirenin maksadını, bize söylenmeden bilemeyiz. Bunu, kendi başımıza, gezegen / adayı gezerek, inceleme – araştırmalar yaparak bulamayız.

Dili bilinemeyen kitap örneğine devam edersek: Bildiğimiz kitaplar 2 boyutlu harflerle yazılmışken; anlamını aradığımız bu “Kâinat Kitabı”, 3 – 4 boyutlu harf ve nakışlarla yazılmış ve hatta “atom” gibi, her bir nokta ve harfinin içinde bile, parçası olduğu bütün’den daha sanatlı ve ayrı bir kitap yazılmış. Yani içi, dışından; küçük, büyükten daha mânidar ve sanatlı yazılmış, “içiçe bir kitaptır.

Hem de, bildiğimiz statik ve durağan kitaplardan farklı olarak; canlı ve hareketli ve devamlı; yani ânbeân yeniden yazılan muhteşem bir kitaptır. Yani kâinatı “kitap”a benzetmemiz; kâinatı anlamak ve açıklamakta yetersiz bir modelleme ve metafor olup; belki kâinatın kitaba benzerliği, “anlam ve mesaj” ihtiva etmesi açısından, sadece bir bakımdan benzerliktir.

İşte, kâinatın tercüme ve anlamı konusunda, insanın acziyetini kabul etmesiyle; yani akıl ve araştırma, gözlem ve deneyiyle, bunu keşfedip – bulmasının mümkün olmadığını bilmesiyle; “Allah – Vahiy – Kitap – Nübüvvet”e duyulan ihtiyaç ve zaruret, bedahet derecesinde akla görünür. Çünkü “varlık ve hareketinin” anlam ve gayesinin ne olduğunun cevabı için (hattâ anlamı olup olmadığının sorusunun cevabı için bile), dışarıdan gelen bir bilgi, yani “vahye” ihtiyaç zorunlu. En temelde: “Nereden geliyoruz, nereye gidiyoruz, niye geldik” sorularının cevabını, Rabbimizin bildirmeden bilemeyiz.

Çünkü: Dili bilinemeyen bir kitabın tercüme ve anlamını, ancak yazarına sorarak öğrenebiliriz. “Kâinat Kitabının” anlamını ve buraya getiriliş maksadımızı keşif ve öğrenmek için; “Yazarı”na sormak, yani “vahiy / nübüvvet”ten başka çare yok.

Burada yanlış anlaşılan nokta: Vahiy / nübüvvetin; sadece “inananlar” için bir bilgi ve haber ve delil değeri taşıyıp, bunun ise subjektif bir ispat olduğunun düşünülmesi. Bilim ve Felsefe’nin ise; inanç ve taraftan bağımsız; yani inanan – inanmayan herkes için geçerli, objektif bilgi ve deliller sunduğunun zannedilmesidir. Halbuki bu yanlış bir düşünce olup; neden yanlış olduğunun izahı için, “Bilgi/bilmek ve İnanç/inanmak arasındaki Ayrım Yapay ve Aldatıcıdır” yazımıza bakılabilir.

Diğer yandan; “objektif – subjektif” ayrımı da yapay ve aldatıcıdır. Çünkü biz, objektiviteyi, subjektivitede deneyimleriz; âfakı, enfüsümüzde algılarız. Hatta içimizdeki bu algı ve bilmeden sonra ancak, o şeyin “objektif – subjektifliğine” karar verebiliriz. Burada objektifin, subjektiften farkı; sadece yaygınlığı; yani herkesin kendi subjektifinde aynı şeyi deneyimlemesine “objektif” denilmiş.

Objektif – subjektif ayrımı, yapay ve aldatıcıdır demiştik. Meselâ, “objektif” gözlem örneklerinden; “ateşin yakıcılığı” ve “suyun kaynama derecesi” kişiden kişiye değişmez ve aynıdır. Fakat biz bunu; ateşin bizde, derimizde uyandırdığı “yakma hissinden” veya veya gözümüzde uyandırdığı “yakma görüntüsünden” ve suyun da gene (eğer o deneyi biz yapmışsak) gözümüze yansıyan “kaynama görüntülerinden” biliriz. Yani o “objektif” deneyimin; içimizde, “subjektif” olarak bizde uyandırdığı ve tetiklediği his ve algı ve görüntülerden biliriz.

İçimizde duyduğumuz bu “subjektif hislere”, “objektif” denilmesinin nedeni ise: Her insanın, o deneyimi aynı algılaması ve aynı şeyleri hissetmesidir sadece. Vahiy ve Nübüvvet’in, “objektif delil” görülmemesinin nedeni ise; çoğu insanın bunların delil ve hakikâtine nüfuz edememesidir sadece.

Üstelik; insandan tut, tâ hayvan ve bitkilere; hatta cansız nesnelere kadar, kesintisiz devam eden çeşitli “vahiy akışları” vardır! Bu akış; derece ve mahiyet olarak, Peygamberlere gelen vahiyden farklı ve ayrıdır. Yer ile gök arasındaki bu çiftyönlü alışveriş ve bağlantı hiç kopmaz; kesintisiz devam eder. Bu, ayrı bir yazının konusu olduğu için, burada bırakıyoruz.

Bilim/sellik Paradigmasının tarafsız ve objektif olamayacağı ve olmadığından bahsediyorduk. “Bilim” de dahil olmak üzere, her düşünce ve yöntemin, doktrin ve ideolojinin, disiplin ve ekolün, başlangıç olarak dayandığı ana aksiyom ve varsayım, önkabül ve postulatları vardır ki; bu aksiyomlara her ne kadar “önvarsayım” da denilse ve başlangıçta gerçekten öyle de olsa; son tahlil ve temelde, bu aksiyomlar bir “inanç”tır ve bir inanca dayanır veya dönüşür; zaten bu sebepten dolayı da kolay kolay terkedilmezler. Bu öninançlar, başlangıçta apriori, delil – ispatsız doğru kabul edilip; düşünsel sistem ve yöntem, bu önsabiteler üzerine bina edilir.

Peki “Bilimsel Bilim”in önvarsayımları nelerdir? Başlangıçta yola çıkarken, neyi ve neleri “doğru ve gerçek” varsaymıştır? İslâmî B/ilim yazılarında defaatle vurguladığımız gibi: Evrende herhangi birşeyi gözler ve inceler, araştırır ve ölçerken ve bunun sonucunda elde ettiğimiz “veri ve bilgi, ölçüm ve keşfimizi” dile döküp, ifade ederken; (incelediğimiz bu olay ve nesnenin) ya “faili (yaratıcı ve ustası ve işleticisi) var(mış)” veya “yok(muş)” gibi ifade eder ve anlatırız.

Bu 2 şıktan yaptığımız seçime göre, evrendeki nesne ve olayları; tanım ve ta’rif, tasvir ve ifade ederiz. Bu 2 şıkkın ortası veya bu 2 şıktan ayrı ve bağımsız; yani dışarıdan bakabileceğimiz, eşit mesafede orta ve olgusal, objektif bir nokta ve koordinat sistemi yoktur.

Şimdi, zorunlu olan bu 2 şıktan, Bilim/sellik “yok(muş)” şıkkını, doğru olarak kabul etmiştir. Bu “ateist aksiyomu” sebebiyle; gözlem ve ölçümlerini, bu öninancıyla tutarlı olacak ve çelişmeyecek şekilde tasvir ve ifade eder. Yani bu “ateistik inancı” doğruymuş ve gözlenip – ispatlanmış gibi bir dil kullanır.

Yani Bilimsel Bilim ve Bilimsellik Felsefesi; tanım ve ta’rif, amaç ve yöntemi icabı “ateist ve materyalist, determinist ve natüralist” olup; bu felsefe ve inançların tarafındadır. Bu küfür ve şirk ekolleri doğru(ymuş) gibi evreni gözler ve buna göre Bilimsel tasvir ve açıklamalar yapar; Bilimsel Bilgi’yi buna göre kodlar ve kurgular. Bilim/sellik Paradigması, hep bu “küfür ve şirk aksiyomunun” ispatına çalışma ve doğru(ymuş) gibi yapma ve evreni de öyle tasvir etme çerçevesinde döner.

Bilimsellik İlke ve Kuralı olarak, başlangıç aksiyom ve önkabulünde; “evrenin varlık ve işleyişinde fail ve özne olan Allah yok(muş), varsa da bu işleyişlere karışmıyor(muş); zaten nedenler, pekalâ faile gerek kalmadan bu işleri yapabilir ve yapar(mış)” ateizm şıkkını işaretlediği için; evrendeki olayları, bu önvarsayım ve inancına göre, tasvir edip, açıklar.

Aksi hâlde, meselâ; “oluşum yerine, yaratma” demesi veya “içgüdü / sevk-i tabiî yerine, sevk-i İlâhî ve ilham” demesi veya “doğanın mu’cizesi yerine, Allah’ın mu’cizesi” demesi veya “tabiât–fizik kanunu yerine, Allah’ın kanunu ve sünnetullah” demesi veya “gıda maddesi yerine, rızık ve ni’met” demesi hiç Bilimsel olmaz, Bilim hiç olmaz!

Bilimsellik Felsefesinin ürün ve sonucu olan Bilim’in temelinde bulunan bu ateist aksiyom ve inancın doğurduğu, diğer hurafe ve inançlar için, “Bilim’den Büyüklere Masallar!” başlıklı yazımıza bakılabilir.

Haftaya inşâallah, “Vahiy / Nübüvvet’in; varlık açısından Ontolojik Değeri nedir?”

* Bu yazının bir kısmı; Üstad Bedi’üzzaman Said Nursî’nin (R.Â.), Risale–i Nur Külliyatından faydalanarak, hazırlanmıştır.

Ayhan KÜFLÜOĞLU / 01.Kasım.2017

www.metabilgi.org

Tarih Şuuru ve Ehemmiyeti

İnsanlar geçmiş zamanın hatıratı ile zaman zaman neşeyâb olduğu gibi, milletler de mazinin irfan ve şehametini yâd ederek maddi ve manevi hayatlarını inkişaf ettirirler. Tarih, mazinin derinliklerindeki hadiseleri anlatan büyük bir hazinedir. İnsan, milletlerin sergüzeşt-i hayatlarını, beşerî kültür ve medeniyetlerin cereyan ve inkişaf tarzlarını açık bir surette tarihin sayfalarından okuyabilir. Zira zihinler nisyan ile malul olsa da, hakikatler tarihin yapraklarındadır. Buna binaen tarihin, her millet için pek büyük bir ehemmiyeti vardır. Hususen, mazisi derin, ihtişamlı ve insani meziyetlerle dolu bu millet, tarihinden ayrı düşünülemez. Ebed müddet yaşamak arzu ve gayretinde olan yüksek seviyeli, akl-ı selim sahibi ve millî şuurla alude bir milletin tarihini yaşatması onun için hayati bir vecibedir. Milletlerin intibah ve inkişafında mazilerinin pek büyük bir tesiri olduğu şüpheden varestedir. Evet, zaman-ı mazi müstakbel tohumlarının ambarı ve şuunatının aynası olduğu gibi, zaman-ı müstakbel dahi mazinin tarlası ve ahvalinin aynasıdır. Bu gayet ehemmiyetli bir hakikattir.

Binaenaleyh, tarihte güzide eserler meydana getiren bir millet, ebediyen yaşamaya layıktır. Hususen, dehâlârıyla ve himmetleriyle medeniyet ve insaniyet namına yüzlerce, binlerce asar-i aliyeyi vücuda getiren milletimiz, kıyamete kadar payidar olmaya ve mazhar-ı taktire layıktır. Millet olarak, daima teali ve terakki etmek için, ecdadımızın sergüzeşt-i hayatını, hususen, mukaddesata hürmet ve muhabbetini inceden inceye araştırıp, tahlil etmemiz icap eder. Zira ecdadımız, örf, âdet ve mukaddesatına itina ve itibar göstermekle terakki etmiştir. Ruhunda sarsılmaz bir iman, bünyesinde layemut bir irade-i hayat taşıyan milletler, hiçbir vakit ve hiçbir suretle ölmez ve öldürülemez. Evet, en müthiş ihanetlere, desiselere, adavetlere ve sadmelere rağmen, bu millet layemut bir azim ile örfüne, tarihine, mukaddesatına sahip çıkarak, eğilmez, yüce dağlar gibi, ayakta kalmayı başarmıştır. Bin seneden beri İslamiyet ve insaniyete kemaliyle hizmet eden şu asilzade millet, kolay kolay özünden, cevherinden uzaklaşmamış, aslına bağlılıktan vazgeçmemiş ve geçmez de…

Tanzimat’tan bu yana çeşitli hile ve desiselerle milletimizi bu ruhtan, bu cevherden, bu merkezden uzaklaştırmak için büyük gayretler gösterildi. Bu hile ve desiseler neticesinde, bu milleti kısmen de olsa merkezinden uzaklaştırdılar, fakat yörüngesinden çıkaramadılar. Zira bugünkü nesil, bu tehlike ve desiselere karşı çok daha uyanık ve dikkatlidir. Artık yabancı kültürlere peyk olmaktan kurtulup, kendi öz mihverinde hareket etme zaruretini idrak etmiştir. Zaten mesele, gençlerimizin hamiyet-i diniye ve millîye ile intibahıdır. Ancak bu sayede istikbâle endişesiz bakılabilir.

Silkinip kendine dönme, derlenip toparlanma şuuru bu milletin çekirdeğinde mevcuttur. Tarihte Selçuklu hanedanının izmihlâlinin akabinde Osmanlı hanedanının hemen ihyası onun en bariz şahididir.

Dâhilî ve haricî rüzgârların tesiriyle Selçuklu hanedanının ahengi sarsıldı, nizamı bozuldu ve neticede hanedan çözüldü. Fakat, hanelerin aile ocaklarının bünyesi sağlamdı. Ahengi, nizamı yerinde idi, fertler salabetliydi, faziletliydi… Ruhlarında cihanşümul bir İslam İmparatorluğu ideali hâkimdi. Bu yüzden Selçuklu saltanatı çözülür çözülmez, hemen yerine küçük bir beylikten koca Osmanlı saltanatını çıkardılar ve asırlarca ihtişamlarını sürdürdüler.

Burada ehemmiyetli bir sual akla gelmektedir: Acaba bunların ruhlarına bu şevki, bu enerjiyi kimler üfledi? Belli ki bu iş mahdut düşüncelerin işi değildi!Bu teşebbüs fikrini nereden aldılar? Yetmiş iki milleti bir pota içerisinde eritip, pişirip terbiye eden ve devletler arasında en yüksek seviyeye çıkaran, asırlarca üç kıtada at koşturan bir devlet-i aliyeyi nasıl ihya ettiler?

Cenab-ı Hak, rahmetinin muktezası olarak Anadolu’ya; Mevlânalar, Edebaliler, Yunuslar gibi nice nice erenler, nice necip simalar, ziyâdar mürşitler, harikulade zekâya sahip ali himmetli gayyur mütefekkirler ihsan etti. İşte bu âlicenap zatlar, milletin manevi mimarları ve rehberleri oldular. Bunlar, tarihimizin semasında üfûl etmeyen fazilet yıldızlarıdır. Tarihimiz, bunlar sayesinde Avrupa ve Amerika gibi milletlerin mazisine nasip olmayan seciyeli ve seviyeli bir şeref kazanmıştır. Amerika henüz keşfedilmemişken, Ruslar canavarlar gibi birbirine saldırırken, Avrupa cehalet sisi altında, zulüm ve vahşetin cehenneminde kavrulurken, ecdadımız hikmet ve adaletin, ilim ve irfanın, şan ve şerefin şahikasındaydı… İftiharımıza vesile olan böyle fazilet abideleri eğer Avrupa milletlerinin tarihinde olsaydı, emin olunuz ki, onları altın harflerle yazar, yıldızlar kadar levhâlâr yapar, semalara kadar yükseltirlerdi. Hamiyet-i diniye ve millîye sahibi bir edibimiz Avrupalının bu hissiyatına tercüman olma sadedinde; “… bir İngiliz vatandaşına Shakespeare’i İngiliz edebiyatından silmeye karşılık altın kaynağı Hindistan’ın tekrar geri verilmesini teklif etseler bunun kesinlikle reddedileceğini” ifade ediyor.

Maalesef bizde ise, tarihimizin semasında celâdetiyle, irfan ve imanıyla parıldayan nice fazilet güneşleri nisyan bulutlarıyla perdelenmiştir. Bu perdeleri kaldırmak, zulümatlı bulutları dağıtmak, bizim için dinî ve millî bir vazifedir. Ta ki mazinin ihtişamını, meziyetlerini bütün berraklığıyla gösterelim, yaprak yaprak okutalım, nesl-i cedide onu tarihin sadık lisanıyla anlatalım… Ancak böyle şanlı tarihimizin hakkını yeniden iade etmiş oluruz. Onun hakkını vermeden, onun zevkini tam yaşamadan yalnız bu günün zevk ve neşesini hissedip duymak milletimizi ebed müddet yaşatamaz. Allah (c.c) korusun, şu devlet; milleti millet yapan değerlerden koparsa, mevcudiyet ve bekasını, vahdet ve istikrarını muhafaza edemez. Tarih şahittir ki, ecdadımız ne zaman dinine, diline, örf ve âdetlerine temessük etmişse terakki etmiştir. Kendi ruh ve kabiliyetine münasip olmayan kültür, örf ve âdetler bu milletin bünyesini tamirden ziyâde tahrip eder, tezelzüle uğratır.

Milletimiz için diğer bir tehlike, tarihiyle arasında ruhi ve hissi bir uçurumun bulunmasıdır. İstikbal ancak bu uçurumun süratle doldurulup hatt-ı muvasalanın temin edilmesiyle garantiye alınabilir. Bu uçurumun dolması için, hayatını, dinine ve milletine vakfedecek, bütün kıymetli mefhumların ve meziyetlerin kaynağı olan tahkiki imana sahip, iradeli, iffetli, ali seciyeli, mazi ile hâlin muhasebesini yapacak, dirayetli, münevver bir neslin yetiştirilmesi lazımdır. Ta ki kaybettiğimiz cevheri, ilmin, irfanın ışığında arayıp bulalım. En sağlam, en emin ve en metin yol bu olsa gerektir. Elbette bir millet için ilimde, irfanda teceddüt etmek, medeniyeti geliştirmek zaruridir. Fakat bu teceddüt ihtiyacı o milleti ruhundan koparmamak, ona mazisini, tarihini unutturmamak şartıyla fayda verir. Selametli, emniyetli yol, ecdadın ruhunu tahlil, seciyesini tetkik ederek, bunu vicdan-ı millîye mal etmek, hâlkı bu noktada tenvir ve irşad ederek teceddüde adım atmaktır.

Bir milleti muhafaza eden ve onu diğer milletlerden ayıran, o milletin inancı, örfü ve âdetleridir. Bir Yahudi, bir İngiliz, yahut bir Japon dünyanın neresinde olursa olsun kendi milletinin inanç, örf ve âdetlerine bağlı olarak yaşar. Milleti gibi düşünür, onun gibi yer, içer, giyinir, kuşanır. Millî ahlak ve seciyelerini aynen muhafaza eder. Bir millet için en korkunç şey, mağlubiyet veya mahkûmiyet değil, kendi mukaddes değerlerinden uzaklaşarak başkasının kültürüne, örf ve an’anesine tabi olmasıdır. Çünkü mağlubiyet, mahkumiyet gibi musibetler muvakkattır. Dün, mağlup ve mahkûm olan bir millet, mukaddes değerlerini kaybetmediği takdirde, bugün galip ve hâkim olabilir. Bir zaman sukut etse de, daha sonra suûd edebilir, inhitat şevkete, zillet izzete döner. Müthiş ve korkunç felaketler içinde inkıraza, inhizama mahkum olan milletlerin iman ve mukaddesatlarına bağlılıkları sayesinde dirildiği, mağlup iken galip, mahkum iken hâkim olduklarını gösteren nice misaller tarihte mevcuttur.

Bugün hepimize düşen ortak vazife, cihana nûmune-i fazilet olan asil milletimizin tarihine, şahsiyet-i maneviyesine, irfanına, inancına, örfüne, âdetine hürmet etmek ve onu yaşayıp yaşatmaktır. Buna hem dinen, hem de vicdanen mecburuz. Evet, bu sadece bir vecibe-i iman ve vicdan değil belki bir vecibe-i insaniyedir. Eğer biz dört başı mamur, sağlam, şerefli ve haysiyetli bir hayatla ebediyen yaşamak istiyorsak, tarihimizden, ecdadımızdan bize miras kalan şu maddi ve manevi hazinelerden azami derecede istifade etmek mecburiyetindeyiz. Cidden şu necip milletin sergüzeşt-i hayatı haşmetli, şerefli ve zevkli menkıbelerle dolup taşmaktadır. Bunlar kıyamete kadar söylenip yazılsa bitmez denilse sezâdır. Fakat maalesef bu hazinelerin kapıları kapalıdır, gizlidir, mesturdur. Bu hazinelere müracaat etmek ve kapılarını açmak şu millet için zaruri bir ihtiyaçtır. Milletin bu zaruri ihtiyacını temin etmek, kapalı kapıları açmak, hazineleri ortaya çıkarmak da bu milletin eğitimcilerinin, idarecilerinin, rehberlerinin vazifesidir. Bu millî ve dini vazifeyi yerine getirmeyip de sadece hamiyetten, âlicenaplıktan, millîyetperverlikten dem vurmak abestir, manasızdır.

Malumdur ki, tarih bir milletin mihengidir, mizanıdır, bir mukayese unsurudur. Hangi sebepler ile yükselip zirveye çıktığımız ve yine hangi sebeplerle gerileyip sukut ettiğimizi fehmetmek için tarihe vukufiyet şarttır. Bu nokta-i nazardan tarihimiz nesl-i cedide ibretengiz ve ihatalı bir nazarla ders verilmelidir. Tarihin muhakemesi ve felsefesi derinden derine tahkik ve tahlil edilmelidir. Çünkü bir millet ancak tarihin iyi ve kötülüklerini, ibretengiz derslerini unutmamak sayesinde istikbalini kurtArabîlir. Kur’an-ı Kerim Peygamber kıssalarını (sav.) zikrederek müminleri tarihten ders almaya davet ettiği gibi, birçok ayette de

“Yeryüzünde seyahat ediniz! Sizden önce gelip geçen kavimlerin hâline ve yalancıların akıbetine ibretle bakınız.”1

emirleriyle onlara, tarihte cereyan eden hadiselere nazar-ı ibretle bakmalarını, inceden inceye tahkik ve tahlil etmelerini ferman buyurdular.

Şu da ehemmiyetli bir noktadır ki, tarih sadece harplerden, muzafferiyetlerden, mağlubiyetlerden ibaret olmayıp, milleti millet yapan unsurların bir mecmuasıdır. Bu unsurlar din, dil, kültür, örf ve ahlak gibi manevi değerlerdir. Bu sebepledir ki, tarihi, bu değerlerle beraber mütalaa etmek gerekir. Bütün muzafferiyetlerin, terakkilerin temelinde bunlar yatmaktadır. Bu değerler her milletin manevi hayatının meşaleleridir. Tecrübe edilmiş bir hakikattir ki, manevi meşaleleri sönen bir milletin hayatı gevşer, kanı kurur, bedeni felce uğrar, belki de izmihlal ve inkıraza gider.

Bu hakikat, şuur-u umumiyi alakadar eden en büyük bir hayati meseledir. İstikbali, nurlu ve saadetli bir devreye kalbetmek için, mezkûr manevi değerleri ecdadımız gibi, şuurla kaynaştırıp, lahûti bir feyz ile hayata mal etmeliyiz. Böylece, İslamiyet’le mezc olmuş ecdadımızın şahsiyet-i maneviyesindeki kabiliyet-i temeddünü enzar-ı âleme yeniden arz edilecek ve o, eski satvet ve haşmetiyle bütün milletlere rehber olacak bir mevki-i muallaya oturacaktır. İstikbâl buna hamiledir. Evet, millî şuurla alûde, imanlı, faziletli, gayretli nesli cedit bu hakikati, biiznillah tahakkuk ettirecektir.

Mehmed Kırkıncı – 2010

Dipnotlar:

1 Rum Suresi, 30/42.

İslâmî B/ilim – Bilimsel Bilim Karşılaştırmaları-1

Bedî’üzzaman Said Nursî Hazretleri’nin (R.Â.) “Medresetüz Zehra” Projesinin Ders Müfredatı kapsamında; “Bilimsel Bilim’in Eksik – Yanlış – Zararları ve İslâmî (B)İlim’e niçin Geçmeliyiz? / Metabilgi – Metabilim (Sihrin Yapısı)” isimli kitap çalışmamızın ön hazırlığı niteliğindeki Yazı Dizimize kaldığımız yerden devam ediyoruz.

 

Birkaç hafta sürecek bu çalışmamızda Bilim’in en temel yöntem ve ayırtedici tanım ve ta’rifini ifade eden “Bilimsel(lik) İnancı”nın yapısını anlatmaya çalışacağız. Böylelikle “akıl mı – inanç ve iman mı, bilim mi – din mi, bilgi mi – inanç mı öncelikli ve asıl?” gibi soruların da yanlış ve eksiklik ve mantıksızlığı görülebilir. Başka vesilelerle önceki haftalarda dediğimiz gibi: Yanlış sorunun, doğru cevabı olmaz; bu sebepten önce bu yanlış soruları düzeltmek gerekiyor.

 

Konuya bu açıdan bakarsak, öncelikli olarak sorulması gereken doğru soru şu: “Bizi Bilim mi geri bıraktı!?, Zihinsel olarak (hatta alet ve teknoloji olarak) Cahiliyet Asrına gerileyişimizin ana sebebi: Pranga gibi zihnimize vurulan Bilim’in; seküler (yani ateist ve materyalist, determinist ve natüralist) Bilimsel Yöntemi ve Bilimsellik Felsefesi mi!?”

 

Bu sorunun kısa cevabı: Evet. Uzun cevabı aşağıda.

 

Önceki haftalarda bilgi” (ilim – veri – data – info – information – knowledge) ve bilim”in (science) aynı şeyler olmadığını; dolayısıyle birbirine karıştırılan bu iki kavramın ayrılması, sanki eşanlamlılarmış gibi birbirleri yerine kullanılmaması gerektiğinden bahsetmiştik.

 

Konunun devamında; objektif ve tarafsız, olgusal ve nesnel, inanç ve değer’den bağımsız; yani nötr “bilgi (ilim)” ve nötr “bilim (science)” olamayacağını; bunun en başta mantık ve dil açısından mümkün olmadığını belirtmiş ve birşeyi gözler ve gözlem sonuçlarımızı ifade ederken ya “Rabbi var(mış) ve fâili O(ymuş)” veya “yok(muş)” gibi Araştırma Yöntemi ve İfade Biçimi seçebileceğimizi; bunun ortası veya dışarıdan bakılacak eşit mes’âfeli başka bir orta ve dış noktası yok demiştik.

 

Bir bilgi’nin Bilimsel Yöntemle elde edilip; yani “bilimsel olup olmaması” ayrı şey, “doğru olup olmaması” ayrı şeydir; çünkü “bilim”, “bilgi”ye eşit değildir; olsa olsa ve sadece, kâinattaki mevcut bilgi’nin 5 duyuya daraltılmış ve saptırılmış bir hâlidir “Bilim.”

 

Bilimsel(lik) Felsefe ve Yöntem ve Kriterlerine göre çalışan Bilim; evreni araştırma ve içindeki bilgi’yi keşfetmenin sığ ve dar, eksik ve yanlış bir türü olabilir ancak. Yani evrendeki mevcut “bilgi”nin, “bilimsellik prizma ve filtresi”nden geçmiş hâline “bilim” diyoruz biz.

 

Halbuki çoğumuz, varlık ve mahlûkatın vücud ve mevcudiyetinden bile çok daha önceye dayanan (daha doğrusu ezelî ve ebedî olan) “bilgi / ilim (veri – data – information – knowledge)” ile 1800’lü yıllarda sistemleşip, yöntem ve tanımları şekillenmeye başlayan “bilim (science)”ın aynı şeyler olduğunu; birbirinin müteradifi olduğunu zannediyoruz!

 

Mes’elâ “suyun belli şartlarda hep aynı derecede kaynamaya başlaması” bir bilgi’dir, ölçüm bilgisi’dir; fakat “bilim” değildir. Bu gözlem / ölçüm / ham data / veri; “Bilim”in “Bilimsellik” filtresinden geçip, diğer verilerle harmanlanıp, işlenerek “bilim / bilimsel bilim”e; uygulamada ise “teknoloji”ye dönüşüyor.

 

Evren ve içindeki bilginin Bilimsel Yöntem ve Bilimsellik Kriterleri’ne göre gözlem – ölçüm ve yorumlanması sonucu elde edilmiş “filtreli bilgi”ye; yani bilgi’nin “bilimsellik” prizma ve yorumundan geçerek, ateizm ve materyalizm’e kırılmış hâline “bilim” diyoruz biz! Bu tanımıyla “bilim” ve “bilgi” farklı olup; bu açıdan “bilim”; evrendeki bilgi’nin dar ve eksik, yanlış ve saptırılmış bir türü olabilir ancak.

 

Bu açıdan “Bilimsellik” denilen şey; “ateizm ve materyalizm’e meşruiyet ve onay oluşturma; bu inancın delil – ispatını keşfedip, üretmeye çalışma ve bu inanç ve önvarsayım doğru ve gözlenebiliyormuş gibi” yayın ve ifadelerde bulunmanın aldatıcı ve gizli bir yöntemi olmaktadır! Bu tanımıyla “bilimsellik”; kâinat ve içindeki eşya ve biz insanların, Rabbimizle aramızdaki bağlantı ve münasebetleri, zihin ve hayâl ve vehimde karartıp, örtme veya kopartıp, kesmenin adı olmaktadır!

 

Elhasıl evrenin gözlem, deney ve ölçümü sonucu elde edilen ham veri / bilgi / data, Bilim’in ateist ve materyalist, natüralist ve determinist Bilimsel(lik) Filtreleri’nden geçerek “bilim (science)”e dönüşür. Bu filtreleme ve istihâle neticesinde; eksik ve yanlış ve sahte bir kâinat kurgu ve anlayışı zihne ilka ve inşa edilir. Bu sahte ve sanal kurgu; kâinattaki varlık ve hâdiselere Rabbi’nden bağımsız ve ilgisiz ve kopukmuş; yani “yok(muş!)” gibi bakmaya ve öyle algılama ve anlamlandırmaya zihni yönlendirir ve programlar! Zihnimize yüklenen bu Program neticesinde; çevremizden duyularımıza gelen bilgi / veri / info (data – information – knowledge) ve gözlemlerimiz, güya tarafsız ve olgusal, güya objektif ve nötr “bilimsel” ifadelere dönüşür!

 

Burada sorun; Bilimsel Bilim’in bir yöntem olarak kullandığı gözlem – ölçme / deney ve bunlardan elde ettiği ham veri / data / bilgi’lerde (knowledge) değil. Sorun: Bilim’in bu bilgi parçalarını birleştirip, işlerken, Bilimsel İfadelerini, kendi ateist ve materyalist, natüralist ve determinist felsefesinin, inanç / değer / tarafının rengine boyamasında!

 

Yani gözlem ve ölçüm, isimlendirme ve ifadelerini “Rabbimiz yok(muş), varsa bile kâinattaki varlık ve işleyişine karışmıyor(muş)!” gibi anlamlandırıp, tasvir ve nedenselleyen “bilim (science)” ile “bilgi / ilim (veri – data – information – knowledge)”ı ayırmak ve aralarındaki farkı görmek önemli.

 

Bilgi ve Bilim’in eşanlamlı zannedilmesi örneğinde olduğu gibi, düştüğümüz başka bir zihinsel tuzakta; “bilgi ve inanç”, “epistemoloji ve ontoloji”, “maddî ve manevî”, “fizik ve metafizik” gibi kavram ve ayrım ve sınıflandırmaların da, yapay ve aldatıcı ve zihni çeldirici olduğunu unutmamız oluyor.

 

Önceki haftalarda “Bilgi ve İnanç arasındaki İlişki / Etkileşim: Bilgi ve İnanç arasındaki Ayrım Yapay ve Aldatıcıdır” isimli Yazımızda; “bilgi” ve “inanç” arasındaki ayrımın da yapay ve aldatıcı olduğunu söylemiştik.

 

Doğruluk ve kesinliğinden emin olduğumuz ve aksinden şüphe duymadığımız haber ve veriye “bilgi” isim ve etiketi veriyoruz. Yani işitip – okuyarak öğrendiğimiz herhangi bir veri / haber’i, önvarsayım olarak, bir şekilde doğru ve kesin olduğuna inanmaya meyilliyiz ve inanıyoruz. Bu önvarsayımın sonucu olarak; öğrendiğimiz veri / data’ya, (aksine bir ihtimâl ve delil yoksa) hemen “bilgi / doğru bilgi” etiket  ve değer’i atıyoruz.

 

Mes’elâ “suyun 100 oC’de kaynadığınaklî haber / verisi’nin, “bilgi / doğru bilgi ve ölçüm” olduğuna şüphesiz inanıyor; bu inancımız sebebiyle bu “haber / bilgi”nin kesinlik ve doğruluğunu bizzat test etmeye; yani aynelyakîn görme ve şahid olmaya ihtiyaç duymuyoruz.

 

Bu örnekteki gibi; “doğruluğunu araştırmadan doğruluğundan emin olduğumuz” okuduğumuz veya işittiğimiz her naklî bilgi / haber’de, aslında “görmeden doğruluğuna inanılan” ve “görmeden doğruluğu bilinen” birşeyden bahsediyoruz demektir.

 

Bununla birlikte; “delil – ispat süreciyle doğruluğundan emin olduğumuz” her naklî bilgi / haber’de de, “görmeden doğruluğuna inanılan” veya “görmeden doğruluğu bilinen” birşeyden bahsediyoruz demektir.

 

Yani sadece bizzat tanığı olup, görüp – algıladığımız ve ölçtüğümüz şeylerin “delil – ispat”a ihtiyacı yoktur. Yani “Big Bang’in olduğu” duyumu veya “suyun 100 derecede kaynadığı” haberi ile bizim bizzat algılayıp, şahid olduğumuz “2 kulağımız olduğu” gözlemi arasında, inanç ve bilgi ve derece farkı vardır. Çünkü 2 kulağımız olduğu hakkında delil – ispat gerekmiyor, çünkü olayın bizzat tanığı, hatta yaşayanıyız! Fakat bizim yaşamadığımız geçmiş zamanlarda “Big Bang”in olduğu konusunda; eğer bilimadamıysak “ışığın kızıla kayması, kozmik fon radyasyonu” gibi bir takım delillerden bu sonuca ulaşıyoruz.

 

Eğer bilimadamı değilsek; bilim kitaplarında okudumuz haberlerden, uzmanların “biz bu bilimsel gözlem – deney – ölçümleri yaptık, evrenin Big Bang’le başladığını bulduk” sözlerini delil kabul edip, gerçekten bu bilimsel deney – gözlemlerin yapıldığı ve Big Bang sonucuna ulaşıldığına inanıyoruz. Nitekim aynı gözlem – deneyleri biz de yaparsak, bizim de aynı sonuca ulaşacağımıza inanıyor ve bundan eminiz.

 

Yani “Big Bang, suyun kaynama derecesi” gibi haberlerin “doğru” ve “bilimsel bilgi” olduğuna, aksine bir ihtimâl yoksa, delil aramamayı, uzmanlara güven temeline dayalı, onlara delilsiz (taklîden) inanmayı tercih ediyoruz.

 

Buradan “bilmek” ile “inanmak” arasındaki tanım ve ayrımın yapay ve aldatıcı ve flû olduğu sonucu çıkıyor. Demek bazı naklî (işiterek, okuyarak) öğrendiğimiz “haber(ler)”in doğru olduğuna inanıyor ve bundan eminsek bu haber’e “bilgi / doğru bilgi” ismini veriyoruz; yanlış olduğuna inanıyorsak “yalan / yanlış bilgi” ismi veriyoruz. Yani “bilgi” atomunu mikroskopla büyüttüğümüzde; “veri, haber, yorum ve zan, vehim, şüphe, inanç, kesinlik derecesi” gibi altparçalardan müteşekkil olduğu görülüyor.

 

Buradan “delil ve ispat, bilgi ve inanç” arasındaki bağlantı ve etkileşimlerinden gelmek istediğimiz nokta: Bilimsel Bilim’in delil – ispat süreciyle elde ettiği bilgiler “görmeden inanmaya” (siz isterseniz bu inancınıza “bilmek” deyin farketmez) karşılık gelir.

 

Biz ise o bilimadamının (veya insanının) o yaptığını söylediği ve şöyle şöyle sonuçlar aldığını belirttiği o delil – ispat sürecini ve sonucunu bile görmeden inanıyoruz “bu haberin doğruluğuna” ve “doğru bilgi olduğuna bu haberin!”

 

Yani bu Bilimsel Bilgilerin doğruluk ve kesinliğine görmeden, bizzat gözlemlemeden inanıyoruz. Bilimadamıysak elde ettiğimiz gözlem – delil – deney – ispatlarla; bilimadamı değilsek bu bilimadamının yaptığını söylediği, “bu gözlem – deney – ölçümleri ve delil – ispatları yaptık; sonuç olarak şunu gözledik, bunu bulduk ve ispat ettik” gibi sözlerine inanmamızla “haberdar oluyoruz bu bilgi’den” veya “doğru, kanıtlanmış bilgi olduğuna inanıyoruz bu haberin.

 

Elhasıl görmediğimiz herşey salt “inanç”ın konusuna girmez, aynı zaman da “bilgi”nin de konusudur bu. Daha doğrusu “bilgi” ve “inanç” arasındaki ayrım yapay olup; dışarıda bu kavram ve isimlendirmelere birebir karşılık gelen ve örtüşen bir nesne veya süreç yoktur. Bu, insan zihin ve algısını bozan ve zihnindeki bilgi’yi de manipüle edip, bozan sahte bir ayrım, bir yanılsamadır. Tıpkı “evsahibi – kiracı” ayrım / isimlendirmesinin; evin sahibinin de aslında kalıcı olmayıp “kiracı” olduğunu şuurumuzdan saklayıp, hatırlatmaması gibi…

 

Buraya kadar anlattıklarımızdan çıkan sonuçlardan birincisi: “Bilgi” ve “inanç” arasında mahiyet farkı yoktur; sadece derece farkı vardır; eminlik ve kesinlik derecesi. Ve birşeyin “bilgi / doğru bilgi / haber” olup olmadığına bir takım delil – ispatlarla karar verip, inanma ve emin olmamız gibi; bir “inanç”ın da bilgi / doğru bilgi / haber olup – olmadığına bir takım delil – ispatlarla karar verir ve inanırız. Bu bilgi ve haberin doğruluğundan emin oluruz. Yani doğru veya yanlış her bilgi “inançsız”; doğru veya yanlış her inançta “bilgisiz” olmaz; bilgisiz inanç, inançsız bilgi ol(a)maz.

 

Bu açıdan “bilgi / bilmek” dediğimiz şey, “inanç / inanmak”ın bir alt kümesi olup; “inanç”ın alt parçasını oluşturmaktadır. Neye “doğru ve / veya yanlış bilgi” diyeceğimize, önceki mevcut inançlarımızla karar veriyoruz. Neye inandığımız, neye “bilgi / doğru veya yanlış bilgi” diyeceğimizi belirliyor.

 

Bu açıdan; “Ay’a çıkıldığı haberi” ile “Mi’rac’a çıkıldığı haberi” arasında veya kitaplardan okuduğumuz “hidrojen’deki elektron – proton sayıları haberi” ile gene başka bir Kitap’tan okuduğumuz “7 semânın olduğu haberi” veya “tanımadığımız, hatta diplomasını bile sorgulamadığımız ve görmediğimiz doktorlara ameliyatta bedenimizi emanet etmemiz ve verdiği reçete ve ilâçları gönül rahatlığıyla kullanmamız” ile “Peygamber’e güven” arasında kategorik veya yapısal bir fark olup olmadığı sorulabilir. Direkt veya indirekt yollarla bile deney – gözlem – ölçüm yapılamayan, belki ancak matematikî yöntem veya teorik model / modellemelerle olduğu varsayılan “Paralel Evrenler, Sicim Teorisi, Atomaltı Parçacıklar” gibi Bilim’in bir nev’i metafiziği diyebileceğimiz haberleri ile “Cin, Melek, Arş” gibi haberlerin de zihnimizde karşılıkları sorgulanmalı…

 

Sonuçlardan ikincisi: Yani öyle zannedildiği gibi; “inanç”, “bilgi”den ileriye, bilginin ulaşamadığı ve dolduramadığı alanların boşluğundan karşıya bir atlayış ve sıçrayış değil; “bilgi”nin bizi getirip tam önüne bıraktığı bir kapı ve yol ayrımıdır. Yani “bilgi” ile “inanç” arasında; aklın ayaklarını yerden kesip, sıçramasını gerektirecek bir boşluk yoktur.

 

Bununla birlikte; Hür İrademiz’in inanıp – inanmama serbestiyetini kaybetmemesi ve hiçbir zorlama ve mecburiyet altında kalmadan tercihte bulunmasını sağlamak için; yani Hür İrademiz’in kendi seçim ve tercihiyle adım atabilmesi için “bilgi” ile “inanç” arasında bir adım atma boşluğu, adım atma mes’âfesi bırakıldığı konular da vardır.

 

İrademize inanıp – inanmama konusunda adım atma ortamı sağlayan bu boşluklar sayesinde; bazı konularda inanıp – inanmama yönüne bir adım atması ve tercih yapabilmesi mümkün olabiliyor irademizin.

 

Konuyla bağlantılı olarak; doğru olan bir mes’elede irade ve ihtiyarımızın inanmama yönünde tercihte bulunabilmesi için o konuda cehalet veya yanlış bilgimiz olması yeterlidir. Yani o konuya inanmamak için, o mes’ele hakkında hiçbir şey duymamış olmak yeter. Veya duysak bile; hakkındaki delili bilmemek veya anlamamaktan veya % 0,1 bile ihtimâl olmayan (yani vehmî ve zannî ve hayalî) ihtimâllere ihtimâl verebilme evham ve zülûmatı gibi sebepler ve hissî nedenlerden gene de inanmamayı seçmiş olabiliriz.

 

Yani doğru bir mes’eleye inanmak için hakkında bir duyum ve haber ve yanlış bile olsa bir delil vardır. Ama inanmamak ve kabul etmemek, hatta red ve inkâr etmek için; konu hakkında herhangi bir haber ulaşmamış olmak veya ulaşsa bile doğruluğuna bir delil ulaşmamak veya o delil(ler)i bilmemek veya anlamamak yeterlidir…

 

Bilgi / bilmek ile inanç / inanmak ve objektif bilgi ile subjektif inanç gibi ayrım ve kavramsallaştırmalar yapay ve aldatıcıdır diyorduk. Bilimsel Bilim’in “deneyselleme, tekrarlama” ve “ölçme” dediği Ampirik Bilimsel Yöntem; mes’elâ “Big Bang” ve “Yerçekimi / kütleçekimi” için mümkün değil. “Kızıla Kayma, Kozmik Fon Işıması” gibi delil ve gözlemlerle; zamanın bile olmadığı bir geçmişte olduğu söylenen “Big Bang”in, aynı şartlarda bugün deneysellenip, tekrarlanması mümkün değildir veya zamanda yolculuk yapıp geçmişteki o olayı aynelyakîn gözlemekte mümkün değildir. Yani bu örnekteki gibi, Bilimsel Bilim’in çoğu şeyi nazarî ve teoriktir, şuhudî değil gaybîdir.

 

Yani Bilim’in delil – ispat süreciyle yaptığı keşif ve gözlem, ölçüm ve izahları; nazarî ve teorik olup; bütün bu tasvir ve açıklamaları “görmeden inanma” ve “görmeden bilmeye” denk gelir. Direkt gözlem yapamadığı atomaltı parçalar, hatta atom vs. hep böyle direkt gözlem ve incelemenin yapılamayıp; indirekt yollarla varlık ve özellik ve etkileri anlaşılmaya çalışılmaktadır. Yani Bilim’in % 1’i doğrudan gözlem ve ölçme; kalan % 99’u dolaylı ve indirekt gözlem ve yorum, teori ve modellemedir! Başka bir açıdan; Bilim’in %1’i gözlem ve ölçüm, %99’u yorumlama ve modelleme, isimlendirme ve sınıflandırmadır.

 

Örneğin: “Evrendeki kütlelerin birbirine doğru çekildiği” gözlemini nedensellemek ve nasıllayıp, açıklamak için; “yerçekimi / kütleçekimi” diye bir “kuvvet”in olması gerektiği sonucuna varan Bilim için; eğer böyle bir “kuvvet” varsa (ki mes’elâ Einstein’ın Relâtivite Teorisi’ne göre; kütlelerin birbirine çekilmesinin nedeni “çekim kuvveti” değil, uzay – zaman’ın bükülme ve çökmesidir), ne direkt ve ne de dolaylı yoldan gözlenememekte ve görülmemektedir!

 

Bilgi / bilmek” ile “inanç / inanmak” arasındaki ilişki ve etkileşim ve aralarındaki ayrımın yapay ve aldatıcı olduğu konusundan bahsederken; maddî ve fiziksel duyularımızla müşahede edilemeyen ve algılanamayan anlamında (şuhud’un zıttı) “gayb/p” konusuna girmemek olmaz.

 

Bedî’üzzaman Hazretleri’nin (R.Â.) “gayb” tanım ve ta’rifine göre; “şimdiki ân / mekân” (yani “bu ân / bu yer”) haricinde olan tüm “geçmiş ve gelecek zaman ve yerler” (duyu ve algı, görüş ve şuhud alanımızın dışında olduğundan) “gaybî” olup, “gayb”a dahildir. Buradaki “gayb” tanım ve ta’rifinde; gayb’ın epistemolojik veya ontolojik nedenlerle mutlak veya izafî olup olmamasının herhangi bir farkı yoktur.

 

Elhasıl “Big Bang” gibi geçmişten bahseden “fizik, astronomi” veya eski zamanlardan bahseden “tarih” ve diğer “sosyoloji, psikoloji” vs. disiplinler; hatta “suyun 100’de kaynaması deney – gözlem – ölçümünün sonucunun tümevarımla genelleştirilmesi” gibi; Bilim’in tüm dene(ye)meyip – gözle(ye)mediği tüm zaman – yer ve nesneler hakkındaki bilgi ve haber ve yorumlarıgörmeden inanma ve kabul etme ve bundan emin olmaya”, yani “gayb”a tekabül eder.

 

Yani “tümevarımsal” olarak genelleştirmeler yaptığı tüm deney – gözlem – ölçümler (hatta mantık kuralı olarak “tümevarım”ın kendisi bile) görmeden / gözlem yapmadan “gayba inanç / inanmaya” denk gelir! Çünkü deney – gözlem sayı ve çeşitlerinin arttırılarak hep aynı sonucun bulunması, gelecekteki gözlem – ölçümlerimizde de aynı sonucu bulacağımızı garanti etmez. Yani “tümevarım” denilen genelleştirme mantığı, “doğrulamalar”la ispat edilemez; sadece doğruluğunun delilleri arttırılabilir ve bu da o deney / konu hakkında yakîn ve zannımızı arttırmaya yarar. Olay gene gayb kapsamındadır yani. (“Delil” ve “ispat” arasındaki ayrımı önceki haftalarda yazmıştık.)

 

Zaten suyla yapılan 1000 deneyden çıkan olgusal ve nesnel somut sonuç: “Yapılmış o 1000 deneyde, o suyun 100 derecede kaynadığını tespit ve gözlem ve ölçümü” iken; “aynı şartlarda yapılacak 1001 veya 10000. deneylerde de o suyun ve başka suların gene 100 derecede kaynamaya başladığını görürüz / göreceğiz” gibi; gelecek hakkında yaptığımız tüm öngörü ve tümevarım ve genellemeler nazarî ve teorik ve aklî bir sonuçtur, yani “inançtır!” Gelmemiş gelecek hakkında yaptığımız bu öngörü ve tahmin, vardığımız bu aklî sonuç ve evrenselleştirmeler “görmeden inanma” ve “görmeden bilme” kapsamındadır. Yani “suların gelecekte yapacağımız deneylerde de 100’de kaynadığını göreceğimiz düşüncesi”; ampirik (deneysel) bir bilgi ve gözlem değil; “geçmiş ve şimdi”de yapılmış deney – gözlem ve ölçümlerden, “gelecekte (yani yapılmamış)” deney – gözlemlere aklın bir sıçramasıdır!

 

Bilim Kitaplarında geçen; “o Bilimsel deney, gözlem ve ölçümün yapılıp, hep aynı sonuçların alındığı” haber / bilgi / verisi; o deney – gözlemi şahsen biz de yapmadığımız veya yapılırken şahid olup, görmediğimiz sürece; o kitaplarda geçen ve “bilimsel” ve “doğru” olduğu söylenen haber / bilgiler; biz okuyucular için (o deney – ölçüm ve haber’in doğru veya yanlış olmasından bağımsız olarak;) “taklidî ve naklî bilgi ve haber ve bunun doğruluğuna duyulan inanç ve güven” olmaya devam edecektir.

 

O kitapların yazdığı ve bizim deney yapmadan okuyup – işiterek öğrendiğimiz ve doğru olduğuna inandığımız için, doğruluğundan şüphe ederek aynı deney – gözlemi bizim de yapmaya çalışmamızın saçmalık olduğunu düşündüğümüz o naklî bilgi ve haberler; (onların doğruluk – yanlışlığından bağımsız olarak) bizim için “gayb’a iman / inanç” kapsam ve kategorisindedir. Yani o deney – gözlem – ölçümleri şahsen biz yaparak, doğrulamadığımız veya yapılırken gözlemci ve şahid olmadığımız sürece; o “bilimsel ve doğru bilgi olduğu” söylenen o gözlem ve ölçüm, sonuç ve keşifler, biz okuyucular için “gaybî” ve “metafizik”tir!…

 

Bu açıdan “bilgi” ve “inanç” arasında zıtlık ve uzaklık yok; içiçe geçmiş çift yönlü bir etkileşim ve besleme var. Yani bildiğimiz her bilgiye eşlik eden; bu bilginin doğruluğundan “eminlik” ve “eminlik derecemiz” var. Hatta “inanç”; neye “bilgi” ismi vermeyeceğimizi bile belirleyen bir etki ve öneme sahip bilgi üzerinde! Yani “inanç”, “bilgi ve haber”in doğru veya yanlış olduğunu belirleyen bir değer; hatta gelen malûmatın “bilgi” olup olmadığını tanımlayan, etiketleyen ve sıfatlayan asıl temel olarak; neyin bilgi olup olmadığına karar verdiğimiz bir “ana değer, algoritma ve kod”dur. Bu açıdan; “bilgi’den önce gelir ve bilgi’nin nedenidir ‘inanç” diyebiliriz.

 

İslâmî B/ilim – Bilimsel Bilim Karşılaştırmaları”nın ikinci kısmına haftaya devam edelim inşâallah.

Ayhan Küflüoğlu

Çocuk, Ebeveyninin İnancını Ne Zaman Terk Eder?

19 yaşında bir gencin babası ağlamaklı hâlde derdini paylaştı benimle: “Nerede yanlış yaptım bilemedim… Küçükken çok iyi idi, bir dediğimi iki etmezdi. ‘Baba baba’ diye peşimden ayrılmazdı. Evde benimle beraber namaz kılar, benimle beraber camiye gitmek için can atardı. Ramazanda sahura kalktığımızda sesimize uyanır, pijamasıyla, uykulu gözlerini ovuştura ovuştura yanımıza gelirdi. Küçük hâli ile sahuru da yapamaz öylece koltukta uyuyakalırdı…”

Islak kirpiklerini silerken devam etti: “Şimdi ne namaz kaldı ne oruç!”

Göz ucu ile anneye baktım, o da gözlerini siliyordu. Yardıma ihtiyaçları vardı ama ne yapacaklarını da bilemiyorlardı.

Konuşmak için delikanlıyı davet ettim içeri…

Kılık kıyafeti düzgün, aklı başında biri idi.

Önce havadan sudan sohbet ettik. Keyifli birine benziyordu, yüzü güleçti.

Konuştukça dost olduk…

Ne yalan söyleyeyim, uzunca zamandır, benim de, böylesi tebessüm eden simalar görmeye ihtiyacım vardı.

Anne babası ile yaşadığı sorunları konuşmaya başladık. “Hocam o konulara hiç girmeyelim, içim daralıyor.” dedi. Sebebini sordum: “Valla bilmiyorum, o konuları konuşunca kendimi iyi hissetmiyorum. Ama merak ediyorsanız söyleyeyim, ben ateistim. Ailem gibi düşünmediğim için evde her gün ha bire kavga var…”

Uzun uzun konuştuk, ateist olma serüvenini anlattı.

Huzur istediğinden bahsetti, bunu da ateizmde bulduğunu söyledi.

“Nasıl yani?” dedim. “Şöyle söyleyeyim.” dedi, devam etti: “Birçok ateist tanıdığım var, çok insancıl kişiler bunlar. Hatta bırakın insancıllığı, hayvancıllar…” dedi, güldü.

“Hayvanları bile seviyorlar yani. Mutlular, huzurlular… Hâlbuki anne babama baktığım zaman, hep bir kaygı, hep bir telaş, hep bir öfke, kızgınlık var. Çocukluğumdan beri dinî hikâyeler dinliyorum, dinlediğim şeyler içimi daraltıyor, anlatabiliyor muyum?” diye devam etti.

Aslında anlattıklarına çok da yabancı değildim…
Şöyle söyleyeyim; din bir yaşam tarzıdır. Ve yaşamın nasıl anlamlandırılacağına dair bilgi kaynağıdır. Her inanış, kişiye hayatın nasıl yorumlaması gerektiği hakkında bilgi sunar. Bu bilgiler insana huzur verdiği kadar, insan o inanışın yaşam tarzını benimser. Her ne kadar, çocuklar başlangıçta anne babalarının inançlarını devam ettirseler de ailelerinden ayrılıp yaşama kendi gözleri ile bakmaya başladıklarında, çocukluk dönemindeki inanışlarını sorgulayabilirler. Kimse kendisine iç çatışmaları ve huzursuzluk veren bir yaşam tarzını tercih etmez.

Aslında inanç, insana huzur verir… Ve kişi kendini iyi hissettiği kadar da inancına tutunur.

İşte sorun da burada yatıyor; eğer bir inanç kişiye huzur vermiyorsa, o kişi o inanca sempati değil, antipati duyar. Sadece o inancın içeriği değil, aynı zamanda o inancı anlatan kişinin bireysel tutumu huzursuzluk veriyorsa, korku ve endişe yaşatıyorsa… Öfke ve kızgınlık varsa, bu da o inancın içselleşmemesinde rol oynar. Bir üçüncü faktör de, o inancın toplum içindeki görüntüsüdür; aynı inançtan olan kişilerin yaşam tarzının, o kişilere yaşattığı huzur veya huzursuzluk hâlidir.

Ondandır ki çocukluk döneminde din anlatımı, çocuğun zihninin kavrayabileceği “sadelikte” ve duygularının gücünün yetebileceği “ağırlıkta” olmalıdır.

Çocuğa anlatılan bilgi korku ve endişe uyandırmamalı… Anlatan kişi, öfkeli ve kızgın olmamalı… Ve toplumda o inancın temsilcileri tebessüm eder bir huzur hâlinde olmalıdır ki çocuk ebeveyninin inancını kendi başına kaldığında da devam ettirebilecek gücü kendisinde barındırsın.

Pedagog Dr. Adem Güneş / Aksiyon Dergisi