Etiket arşivi: sevgi

Evlilik aşkı öldürür mü?

     Evlilik hayalleri kuranlar muhakkak ki, “Aman ha evlenme! Evlendikten sonra aşk meşk kalmıyor. Bekârlık gibisi yok!” sözleri çokça duymuşlardır. Her ne kadar bu sözleri sarf edilse de hemen inanmamak lâzım. “Acaba bu sözler ne kadar doğru? Bunu söyleyenler neye dayanarak böyle söylüyorlar?” gibi sorular sorarak, akıl terazisi ile mihenge vurmak, mantıklı cevapların peşine düşmek ve asla ümitsizliğe kapılmamak gerekir.

     Evet, ne acibdir ki, evlenmeden önce birbirlerini çok sevdiğini ve çok iyi tanıdığını sanan bazı çiftler evlendikten sonra bambaşka bir hâle bürünebilirler. Peki, bu çiftler neden evlendikten sonra böyle bir hâl yaşamaktadırlar?  

     Bu gibi çiftler daha çok, flört diye adlandırılan dönemi yaşayanlardır. Çünkü bu flört dönemi, insanların en fazla yalan söyleyip birbirini kandırdığı, kendisini olduğu gibi değil de farklı tanıttığı ve karşısındakini yanlış tanıdığı bir dönemdir. Bu dönemde her iki taraf, hem kendi kusurlarını olabildiğince gizlemeye çalışır, hem de sevdiğinin kusurlarını görmezden gelir. Taraflar, birbirini üzmemek için hoşlanmadığı şeylerden dahi hoşlanmış gibi gözükerek, kendini kandırır ve karşısındakini de aldatır. Sevdiğinin her eksik ve kusuruna kendince iyi yorumlar getirmeye çalışır. Böylelikle taraflar, sanki yüzlerine birer maske takmışlar gibi, hakîki yüzlerini gizleyip, karşısındakinin hoşlanacağı bir kişilik ortaya koyarlar.

     Fakat, gerçeklerin gün yüzüne çıkma gibi bir âdeti vardır. İşte, bu gibi çiftlerin bütün maskeleri evlendikten sonra ortaya dökülür ve bütün gerçekler bir bir ortaya çıkar. Maksatları, sadece evlilik olduğu için artık hedefe ulaşılmış ve zahmete katlanmaya gerek kalmamıştır. Bu yüzden her iki taraf da gerçek kişiliklerini sergilemeye başlarlar. Özellikle bu çiftlerin önem verdiği nokta cismânî yani dış güzellik ise, sonuç daha da vahimdir. Çünkü, aşkın ve muhabbetin yöneleceği asıl adres, dış görünüş değil, kalb ve ruhtur. Asıl câzibe ve güzellik, duygusallıkta ve ruhsallıkta yani hüsn-ü sîrettedir. Bu güzelliği keşfedemeyenlerin evlilikleri her geçen gün sıradanlaşır ve mutsuzlukla sonuçlanır. Bu sebeple de “Evlilik aşkı ve muhabbeti öldürüyor!” diyerek suçu evliliğe atarlar. Evlenmek isteyen genç kardeşlerim de böyle çiftleri görerek “Evlilik gerçekten de aşkı öldürüyormuş” diye ümitsizliğe kapılırlar.

     Hâlbuki hiç ümitsizlenmeye gerek yok. Çünkü evlilik, sevgiyi ve aşkı öldüren bir sebeb değil, kökleştiren ve eşleri birbirine daha fazla bağlayan bir dönemdir. Gerçek aşk, evlenince devreye girer ve giderek de şiddetlenir. Fakat severken haddi aşmamaya dikkat etmek gerekir. Yani eşler, birbirlerini Allah nâmına sevmelidir. Zira Cenâb-ı Hak nâmına olan sevgi çok daha değerlidir. Çünkü âhirete müteveccih olan bu sevgi, bekàya namzeddir.  Eşlerin birbirine olan sevgisi Cenâb-ı Hakk’ı unutturmamalı, O’na olan sevginin ve muhabbetin önüne geçmemelidir. Kısaca, Samed âyinesi olan bâtın-ı kalbe, hiçbir fânî mahbûbları yerleştirmemeye gayret edilmelidir.

     Sevmek aynı zamanda, acı çekmek, zorluklara katlanmak, feragat, fedakârlık ve vefadır. Karşılığında acı çekilmeyen ya da zorlukların göze alınamadığı sevgi, sevgi değildir. Böyle bir sevgiden kolayca vazgeçilir ve eşler arasında ayrılıklara dahi sebebiyet verebilir. Meselâ, severek ve isteyerek evlenen biri, en ufak bir problem yaşadığında ayrılmanın planlarını yapıyorsa, o kişinin sevgisi gerçek değil, aşkı da yalandır. Kendisi de en büyük sahtekârdır. Hatta yaşanan problemler karşısında, onları çözme cesaretine girişmeyip, “Yanlış kişiyle mi evlendim? Nefsime mi aldandım? Yoksa, şimdiye kadar gördüklerim bir hayal miydi?” diyerek dert yanan kişi, eşine âşık olduğunu zanneden ve kendini aldatan bir zavallıdır. Evlilik çocuk oyuncağı mı ki, eşinizi çok sevdiğinizi söyleyip sonra da en ufak bir problemde bırakıp gideceksiniz? Sevgi dediğiniz şey bu kadar basit mi? Hâlbuki sevgi ömürlüktür. Cenâb-ı Hak nâmına olan bir sevgi ise bâkîdir.

     Evlilik hayalleri kuranlar veyahut evliliğin arifesinde olanlar bu durumu yaşayan kişilerden ders almalı ve geçici olan dünyevî ömrü değil, sonsuz bir hayatı hedeflemelilerdir. Çünkü, nikâh defterini sonsuz hayatı kazanmak üzere imzalayanların aşkını, değil küçük problemler, en ağır şartlar dahi bitiremez inşâallah.

     Elhâsıl: Evlilik aşkı öldürmez. Bilâkis sevgiyi, muhabbeti ve aşkı artıran, eşler arasındaki bağları kuvvetlendiren, Cenâb-ı Hakk’ın bizlere bahşettiği bir ni’mettir. Çünkü, meşrû dairede insanın en fazla ihtiyacını tatmin eden şey, kalbine mukabil bir kalbin mevcud bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübadele ederler ve lezâizde birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine muavin ve yardımcı olurlar. 

 

Said YÜKSEKDAĞ

said_yuksekdag@hotmail.com

Twitter: @SaidYuksekdag

Sevgimizi, saygımızı kaybettik!

Türkiye’mizde hemen her gün kadın katlediliyor. Yaşlı ya da çocuklu kadınlar toplu taşıma araçlarında ayakta dururken, gençler telefonla oynuyor!

Oysa eskiden kadına saygımız vardı…

Lady Craven (1785–1786 tarihleri arasında İstanbul’da yaşayan İngiliz kadın gezgin), “A Journey Through Crimea To Constantinople” (Kırım’dan Konstantiniyye’ye Yolculuk) adlı seyahatnamesinde Osmanlı erkeğinin kadınlara karşı saygısını “aşırı” bulduğunu itiraf ettikten sonra, Osmanlı Devleti’inin kadınlara karşı tavrını hayretler içinde şöyle dile getiriyor: 

“Türklerin kadınlara karşı olan muameleleri bütün milletlere örnek olmalıdır. Meselâ bir erkek ağır bir suçtan dolayı idam edilip bütün mal varlığına el konsa bile karısına ve çocuklarına gayet iyi muamele edilir. Kadınların mücevherlerine dokunulmaz. Çocuklar devlet himayesine alınıp bırakılır.”(Zamanın Avrupa’sında idam edilen erkeğin tüm mal varlığı ile birlikte yakınlarının takılarına da el konulurdu).

Çevreye saygı konusunda da şunları söylüyor: “Türkler tabiatın güzelliğine o kadar hürmet ediyorlar ki, evlerini yapacakları yerde bir ağaç bulunursa, ağacı kesmiyorlar da evlerinin içinde ağaca bir yer ayırıyorlar. Ağaç dallarını, çatılarının en güzel süsü sayıyorlar.”

Öte yandan Osmanlı toplumunda “Nemelazımcılık” yoktu. En azından bu kadar yaygın değildi. Tüm toplum, kaynağı din olan geleneklerin bekçisiydi…

Bunların bozulmaması için herkes üzerine düşeni yapar, bir bakıma her vatandaş “gönüllü polis” gibi çalışır, herkes “vatandaşlık” sorumluluğunu “kullukşuuru”yla buluştururdu.

O kadar ki, mahalle kabadayıları bile, toplumsal düzene bekçilik ederlerdi.

Osmanlı toplum hayatı konusunda Avrupalı gezginlerin sayısız tespitleri olmuştur. Bunlardan Guer şöyle diyor: 

“Türklerin pek mükemmel görgü kuralları vardır. Hepsine can-ı gönülden riâyet ederler. Birbirleriyle karşılaştıklarında sağ ellerini göğüslerine götürmek suretiyle selâmlaşırlar. Muhataplarına, müjdeleyici bir surette, yani rütbe ve mevkilerine göre paşa, ağabey ve sultan gibi vasıflarıyla hitap ederler.”

Meşhur Fransız gezgin Brayer ise şöyle yazıyor: 

“Türk halkının üstü-başı çok temizdir. Hâl ve tavırlarında büyük bir asalet, yüzlerinde tatlı bir sükûnet ve nezaket vardır! Konuştukları dil hoş ve ahenklidir… Sohbet edenlerin ifadeleri veciz, telaffuzları ter temizdir! Tebessümlerine incelik, el hareketlerine zarafet ve sadelik hâkimdir…” 

Brayer, hayranlıkla devam ediyor:

“Yabancıları en çok hayrette bırakan şey, bir kaçının birden konuşmayıp, yalnız birinin söz söylemesidir. Konuşan, umumiyetle sözünü kısa tutar. Dinleyen de, söz bitene kadar sabreder. Birbirlerine karşı fikirlerini hürmetle savunurlar. Söylenen sözlerde herhangi bir fenalık, koğuculuk, iftirâ gibi kötülükler ve edebe aykırı lâubâlilikler yoktur…” 

Sözü Avrupa’da eşine rastlanmayan bir konuya getiriyor:

“Yaşlı ve büyüklere karşı hürmetle onların hakkına riayet, hayal edilemeyecek bir nezâket içindedir…

“Diyebilirim ki Osmanlıların ahlâkî hususiyetleri, insanı âdeta teshîr eder, büyüler. Yürüyüşlerinin serbestlik ve ihtişamı, misafir kabullerindeki güler yüzlülükleri ve nihayet selâmlığa girip çıkarken riayet ettikleri teşrîfat kurallarının zarâfeti karşısında hayran olmamak elde değildir.” 

Yavuz Bahadıroğlu

Anneler Babaları “Silik” Yaparsa!

Bir gün nişanlısından ayrılmış bir arkadaşıma ayrılma nedenini sorduğumda:

“Hocam, nişanlım ile başlarda gayet güzel anlaşıyorduk. Bazen, “Evlendiğimizde evde benim dediklerim olacak!” derdi. Ben de bunu şaka olarak algılar ve güler geçerdim. Ne zaman düğün hazırlıklarına başladık, o zaman bu düşüncesinin ciddi olduğunu anladım. İkimizin karar vermesi gereken konularda benim fikrimi sormaya ihtiyaç hissetmezdi. Sebebini sorduğumda, ‘Ben ikimiz adına da karar veriyorum ya!’ derdi. Tepki verince de; ‘Sözümün üzerine söz söylenmesinden hoşlanmam biliyorsun…”’derdi. Bu yüzden, anlaşamadık ayrıldık.”

Kızın anne ile babasının ilişkilerini sordum. Kızın annesinin otoriter olduğunu ve babasının fazla sözünün geçmediğini söyledi.

Başka bir ifadeyle babasının evde “pasif” olduğunu söyledi. “Anlayacağınız, atalarımızın deyimiyle; “Ağaca çıkan keçinin dala bakan oğlağı olur!” , “Kır atın yanında duran ya huyundan ya suyundan (tüyünden) huy kapar.”  dedi.

Baba Deyince…

Sözlükte baba, “Çocuğu olan erkek” anlamına gelse de gerçek anlamda baba; önce kendini geliştiren, sonra da gelişim dönemlerine ve çocuk psikolojisine uygun olarak en güzel şekilde evladını eğiten kişi demektir.

Günümüzde bütün kavramların içeriği değiştiği gibi anne ve baba kavramlarının da içreği değişti. Anne deyince, sevgi, şefkat ve fedakârlık akla gelmesi gerekirken, günümüzde çocukların sadece temel ve okul ihtiyaçlarını karşılayan bir anne profili karşımıza çıkmaktadır.

Baba deyince de güven, otoriter, duygularını ve sevgisini kolay kolay dışa vurmayan biri olarak çağrışım yaparken; günümüzde çocuklarıyla beraber olmak isteyen fakat iş yoğunluğundan (!) dolayı onlarla bir araya gelemeyen ve otoritesini yitirmiş bir baba profili karşımıza çıkmaktadır.

Günümüzde ihtiyaçların çoğalması ve mevcut iş hayatı şartları babaları evinden ve ailesinden çalmaktadır. Fakat ailenin ve özellikle çocukların evde babaya ihtiyaçlarının olduğu çok açıktır. Çünkü çocukların kişilik ve kimlik gelişiminde anne kadar babaya da ihtiyaç vardır.

Zira kişilik gelişiminde babanın etkisi çok büyüktür. Çocuklar, özellikle erkek çocukları; güven, cesaret, aidiyet, cinsel kimlik gelişimi gibi birçok değeri babalarından öğrenmektedirler. Babayla yeterli zaman geçiren çocuklar, daha sağlıklı bir kişilik geliştireceklerdir.

Anneler Babaları “Silik” Yaparsa!

“Silik Baba” problemi; evde sözü geçmeyen ve anne modelinin baskın olduğu ailedeki babasızlıktır.

Silik baba, çocuklarına karşı ağırlığı olmayan ve kendini hissettirmeyen babadır.

Başka bir ifadeyle silik babalık; babanın bedenen evde olup annenin evde hâkimiyetinden dolayı çocuklar üzerinde söz sahibi olamamasıdır

Aile içindeki kararlarda annenin babaya söz hakkı vermediği, baba söz söylemeye çalıştığı zaman da babanın aşağılandığı, değersizleştirildiği, kusurlarının sürekli gündeme getirildiği bir ortamda yetişen çocuklar, babanın mağduriyetinden dolayı babayı yüceltmek bir yana tam tersi onu değersizleştirir. Bunun sonucunda çocuğun “Lider Baba” modeli bozulmakta, bu yüzden özellikle erkek çocuklarda kişilik bozulmalarına neden olmaktadır.

Babanın vefatıyla ya da boşanma sonunda oluşan baba boşluğunu, model olma açısından, büyükbaba, dayı, amca bir şekilde doldururken, “Silik Baba”nın boşluğunu kimse dolduramamaktadır.

Dirayet sahibi ve ağırlığı olan bir babanın yanında büyüyen çocuklar, başta temel güven duygularını geliştirecektir. Ağırlığı olmayan “Silik Baba”nın yanında büyüyen çocuklar, bundan mahrum kalacaklarından temel güven duyguları gelişmeyecek, bunun yerine pasif bir kişilik geliştireceklerdir

Annenin otoriter olduğu babanın fazla söz sahibi olmadığı aile ortamlarında büyüyen çocuklar, özellikle de erkek çocuklar için bu büyük sıkıntı olacaktır. Erkek çocukların kendisini model alabileceği babanın ağırlığının olmaması kişilik gelişimi kadar cinsel kimlik gelişimini de olumsuz etkileyecektir.

Erkek çocuklar, babaların davranışlarını gözlemleyerek ve taklit ederek öğrenmeye çalışırlar. Babanın evdeki kuralları ve uygulayışı, problemlere yaklaşımı ve çözümü, eş ve çocuklarına yaklaşımı kişilik gelişimi için önemlidir. Çocukluk yıllarında babalarıyla yeterli özdeşim kuramayan çocuklar, ergenlik ve yetişkinlik dönemlerinde olumsuz etkilenmektedirler.

Bunun yanında erkek çocuklar için baba, cinsel kimliğin ve rollerinin gelişimi üzerindeki etkisinden dolayı da önemlidir. Erkek çocukların cinsiyet rollerine ait özellikleri, babanın çocuğa uygun ve sağlıklı model olmasıyla gelişebilmektedir. 

Babanın çocuğuyla kurduğu yakın ve sıcak iletişim, çocuğun özdeşim kurmasını kolaylaştırmakta ve çocuğun kendi cinsiyet rolünü geliştirmesine yardımcı olmaktadır. Uygun model bulamadıkları zaman ise cinsel kimlik gelişimleri olumsuz etkilenebilmektedir.

Kız çocuklarının da hayatlarında tanıdıkları ilk erkek, babaları olacağı için kişiliğinin gelişmesinde baba, önemli bir yere sahiptir. Babalarıyla sağlıklı iletişim kurabilen kız çocukları, güven geliştirme konusunda daha şanslıdırlar. Erkekleri daha iyi tanıma fırsatını elde etmiş olurlar. Bu da çocuklara, iletişim kurma ve problemleri çözme gibi becerileri kazanmasının yanı sıra evlilik hayatında da faydası olacaktır.

Yine kız çocukları; babaların kişiliğinde karşı cinsi tanıma ve anlamada, kendine güven geliştirme de önemli bir figür olmaktadır. Kız çocukları babayla iletişimiyle erkekleri daha iyi tanıma adına farkındalığı sağlayacaktır.

“Silik Baba”nın yanında büyüyen kız çocukları da babalarıyla sağlıklı bir iletişim kuramayacaklarından kişilik gelişimleri olumsuz etkilenecektir. Sağlıklı bir baba modeli oluşturamayan kız çocukları, evlilik hayatlarında da sıkıntılar yaşayacaklardır.

Kız çocukları evlendiklerinde, annelerinin babalarına davrandığı şekilde, eşlerine davranacaklardır. Bu da ister istemez istenmeyen sonuçlar doğuracaktır. Aynı sıkıntı erkek çocuklar için de geçerlidir. Onlar da evlilik hayatlarında silik olacak ya da evliliklerinin sağlıklı yürümemesine neden olacaktır. Yine onlar da çocuklarına uygun model olamayacaklardır.

Annenin otoriter babanın silik olduğu bir ailede büyüyen bir kız, evlendiği zaman kocasıyla ilişkilerinde,  “Evde benim sözüm geçecek, benim dediğim olacak!” tarzında bir yol izleyecektir. Bu kız çocuğu evlendiğinde kocasından devamlı itaat bekleyecek hatta bu beklentisinin normal olduğunu düşünecektir.

Sonuç Olarak sürekli annenin sözü geçtiği; babanın kararlarda hiç söz sahibi olmadığı ortamlarda büyüyen kız çocukları, kendine itaat edecek erkekleri tercih ederken; erkek çocukları da sığınma duygusuna bağlı olarak yaşça kendinden büyük kızları tercih edecektirler.

Selam ve dua ile….

“Sevgi dini”nin neresindeyiz?

 Dinimiz “sevgi dini”, Peygamberimiz “Rahmet Peygamberi”…

Peki biz “sevgi dini”ne mensup Müslümanlar olaraktan “sevgi insanı” mıyız? İnsanları gerçekten seviyor muyuz? Dindaşlarımızı “kardeş”, diğerlerini “türdeş”olarak görüyor muyuz? 

Biz de tıpkı Peygamber-i Âlişân Efendimiz gibi, merhametli miyiz, hamiyetli miyiz, şefkatli miyiz? 

Böyle isek, şu bencilleşmiş, paylaşımsız, acımasız dünya kimin dünyası?

Bu dünyada şefkat yok, merhamet yok, insan yok, izan yok, hakperestlik yok, tevazu yok, yardımlaşma yok…

Tıpkı kapitalist dünya görüşüne kilitlenmiş tek dünyalılar gibi kendi eksenimize kilitlenmiş, sırf kendimiz için yaşıyoruz.

Bu da terörü besliyor. Çünkü bir tarafın her şeyi var, bir tarafın hiçbir şeyi yok. Hiçbir şeyi olmayanlar, normal yoldan elde edemedikleri şeylere ulaşmak için, o imkânı sembolize eden ikiz kuleleri berhava ediyorlar.

Bediüzzaman bir kez daha haklı çıkıyor: “Kalb-i insaniden (insan kalbinden) rahmet ve merhamet çıksa, akıl ve zekâvet daha onu durduramaz, anarşist olur, bir semm-i katil (öldürücü zehir) hükmüne geçer.”

İnsanın gerçekten insan olması, bir başka deyişle “adam gibi adam” olabilmesi için kalbinde “rahmet” ve “merhamet” taşıması lâzım. Bu ikisi “sevgi” eksenlidir. Demek ki, insanın gerçek insan olabilmesi için diğer insanlara karşı merhametli olması ve tabiî hayatı-kâinatı sevmesi gerekiyor.

Ancak durduk yerde insan insanı sevemez. İnsanın insanı sevebilmesi için, o mükemmel varlığın Yaratıcısını kavraması lazım. 

Ancak Yaratıcıyı kavrayabilir, idrak edebilirse, “Eşrefi mahlûkat” (yaratılmışların en yücesi, en şereflisi) olarak yarattığı en müstesna varlığı da (insanı da) sevebilir. 

Yani işin başı yine Allah sevgisi…

Yunusleyin bir deyişle, “Yaradan’dan ötürü, yaradılanı sevme” san’atıdır.

Oysa biz hâlâ Yaratıcı Kudreti kavrayamadık. Onu kavrayamadığımız için de insanı sevmeyi öğrenmedik…

Hâlâ “benim inancım, benim mezhebim, benim milletim, benim tarikatım, benim cemaatim, benim siyasetim, benim partim, benim liderim, benim takımım, benim hemşehrim” mantığındayız…

Farkında olmadan bölücülük yapıyoruz!

Oysa kadîm kültürümüz devlet, para ya da eşya eksenli değil, insan merkezlidir.

***

Çağını aşan devletler kurmuş bir milletin çocuklarıyız. 

“Çağını aşma” tabirini kuru övünme olsun diye kullanmadım. Bunu peşinen söylüyorum ki, tespitlerim tarihle övünme meylimizin dürtüsü olarak görülmesin. Benim derdim tarihle övünmek, ya da dövünmek değil, sadece doğru dürüst tespitler yapmak, bir bakıma geleceğe tarihin ışığını tutmaktır.

Bugünlerde, uyulmasa bile, çok revaçta olan şu “önce insan” sloganı var ya, gerek ceddimizin dünya görüşüne, gerekse Osmanlı Devleti’nin temel felsefesine tamı tamına oturuyor. Bu söz zaten, Osmanlı Devleti’ni kuran Osman Gazi’nin maneviyat önderi ve kayınpederi Şeyh Edebali’ye aittir. Edebali’nin Osman Gazi’ye öğütlerinin bir cümlesi aynen şöyledir: “Oğul Osman, insanı yaşat ki, devlet yaşasın!”

Osman Gazi bu öğüdü tuttuğu, arkadaşlarına değer verdiği için çok kısa sayılabilecek bir zaman diliminde civarındaki Bizans kalelerini fethedip Selçuklu’nun “Uçbeyi” oldu.

Sadece Osman Gazi değil, ondan sonra gelenler de Şeyh’in öğüdünü tutmuş, devleti insan merkezli bir temele oturmuşlar. Ve devleti bir “Şefkat Devleti”ne, “İnfak (yardım) Devleti”ne, açıkçası tümüyle büyük, devasa bir hayır kurumuna dönüştürmüşler.

Osmanlı Devleti, askerî zaferlerinin yanı sıra, siyasal, ekonomik ve medenî başarılarını da bu anlayışına borçludur.

Bugün de insan hakları eksenli devletler çağın önder devletleridir.

Yavuz Bahadıroğlu – yeniakit.com

Eğitim Ektiğini Biçme İşidir

Her anne gibi, o da çocuklarını severdi. Aslında iyi bir eşti, beyine de muhabbet ederdi. Ancak, kayınvalidesinden hiç hazzetmezdi. Eşinin annesiydi ama kendisi onu hiç anne gibi görememiş, bu yüzden de baştan beri hiç sevememişti. Bu sebeble de, zaman zaman kendini tutamaz, çocuklarının yanında da kayınvalidesinin aleyhinde konuşur, onun hatalarını sayar dökerdi. Bazen çocukları annelerine müdahele ederler, babaannelerinin o kadar da kötü olmadığını söylemeye çalışırlardı. Ancak anneleri onlara bu ifadelerinden dolayı fevkalade kızar “Daha sizin bilmediğiniz neleri var.” diyerek, konuyu kendi istikametinde derinleştirirdi.

İki oğlu ile tek kızı, hep bu acı sohbeti dinleyerek büyüdüler. Dolayısıyla da babaannelerini sevemediler. İlerleyen yaşına rağmen kadıncağızın torunlarına gösterdiği bütün ilgi ve sevgi boşuna gitti., Tabii ki o da, gelinini kızı gibi görememiş, bu sebeble de sevememişti. Ancak yıllar sonra, onu, kendi konumunda kabul etmek zorunda kalmıştı. Geride kalan uzun yılların sonunda, mutsuz bir aile vardı… Birbirini sevemeyen bir gelinle, kayınvalidesi… Bu ikisinin arasında ezilip durmuş, hatta bazen hayatından bezmiş olan birinin eşi ve diğerinin oğlu… En kötüsü de, bu ailenin sevgisiz yetişmiş gençleri…

Anne, kendisini haklı çıkarmak ve daha çok sevgiye layık göstermek uğruna, kayınvalidesini sürekli kötülediği için, suçlamayı seven, gıybetten hoşlanan evlatlar yetiştirmişti. Üstelik bu çocuklar, annelerine de, onun beklediği sevgiyi ve ilgiyi hiçbir zaman gösterememişlerdi. Çünkü sürekli suçlayan, evladına suçlamayı öğretmiş olur. Sürekli suçlayan, hiçbir zaman hatayı kendisinde aramayandır

***

Gıybeti meslek haline getiren ise, hem saygınlığını kaybeder, hem de gıybet konusu haline gelir. Unutulmamalıdır ki, çocuklarımız, bizim dediklerimizi yapmazlar; yaptıklarımızı yaparlar.

***

O, tam bir Osmanlı Hanımefendisi idi. Severek evlenmişti. Eşinin iyi bir işi, dolayısıyla kendilerine fazlasıyla yetecek geliri vardı. Evliliklerinin ilk yıllarında çok mutlu idiler. Hele de peşpeşe doğan çocukları mutluluklarını büsbütün artırmıştı. Ne var ki bu hayat, dikensiz bir gül bahçesi değildi. Herkesin burada bir imtihanı vardı. Bu hanımefendi de hayatın ağır ve acı bir imtihanına tabi tutuldu.

Günün birinde, kocası, kendisini ve çocuklarını yüzüstü bırakarak ortadan kayboldu. Aylar, yıllar geçti. Beyinden bir haber alamadı. Neden sonra öğrendi ki, adam bir başka hatunla, bir başka yerde yaşamaktaydı. Onu tekrar yuvasına döndürmek için çok uğraştıysa da, sonuç alamadı. Üzüntüsünün derinliğini çocuklarına yansıtmadı. Saçını süpürge yaptı, gözyaşlarını içine akıttı ama, hiçbir zaman dışarıya dönük feryat figan etmedi. Ortalığı birbirine katmadı. En dikkat çekici olan özelliği de, çocuklarına hiçbir zaman babaları aleyhinde konuşma yapmadı. Tam tersine, çocukları, babalarına kızgınlıklarını ifade ettikleri zaman, onları sakinleştirmeye çalıştı ve daha soğukkanlı düşünmeye davet etti. O’na göre, bu dünya, imtihan dünyasıydı. Onların imtihanı da, böyle bir babadandı. Her şeye rağmen sabır ve şükür içinde olmak gerekirdi. Beterin beteri vardı. Zor da olsa okuyorlar, iyi-kötü geçiniyorlardı. Aç, çıplak kalmamışlardı ya…

Bu Osmanlı Hanımefendisi, bir gün çocuklarını topladı ve dedi ki:

– “Artık büyüdünüz. İkiniz üniversite okuyacak. İnşallah diğer kardeşlerinizi de okutacağım. Ancak sizlerden bir isteğim var: Ola ki bir yerlerde, bir zaman babanızla karşılaşırsanız, ne olur ona karşı kötü, kaba ve kırıcı bir davranışta bulunmayınız. Ne de olsa o sizin babanızdır. Eğer beni seviyorsanız, babanız hakkında kötü düşünmeyin…

Herkes kendi kaderine koşar. Gerçi o, kendisinden beklenmeyecek şeyler yaptı. Yaptıklarını nasıl yaptı, bunca yıl sonra, hala anlayabilmiş değilim. Ama bize ayıplamak ve suçlamak düşmez. Çünkü o zaman, hataya hata ile karşılık vermiş oluruz. Zaten siz, babanıza her şeye rağmen saygı borçlusunuz. Yüreğiniz yettiğince, ona da hayrı ve huzuru için dua etmelisiniz. Tekrarlıyorum ve vasiyetim olarak söylüyorum ki, eğer karşılaşırsanız, babanıza asla saygıda kusur etmeyiniz. Onu kırarak beni mutlu edeceğinizi de hiç düşünmeyiniz.”

Bu anne, vefatına kadar, çocuklarının bütününden çok büyük bir hürmet ve muhabbet gördü. Çünkü sevgi sarayını taş taş örmüş; kendisini bırakıp giden ve bir daha da arayıp sormayan kocası da dahil olmak üzere, hiç kimse için sevgisizliğe prim vermemişti. Bu harika tavrının mükafatı olarak da, başkaları için istediği sevgi ve saygı, en kaliteli haliyle, önce kendisine gelmişti. Zira sevgi, önce telkin edene; saygı da evvela öğretene yönelir.

Vehbi Vakkasoğlu – kadinpenceresi.com