Etiket arşivi: ölüm

Ölüme hazır mısın?

Bismillahirrahmanirrahim. Ey Kendini Dünyanın Gidişine Kaptıran İnsan!
Dünya geçici bir hayaldir. Bir gün mutlaka öleceksin, tüm sevdiklerin de senden önce ya da sonra mutlaka ölecek. Bundan 100 yıl sonra sen de dahil tanıdığın herkes ölmüş olacak. Düşün, 100 yıl da yaşasan bu hayat bir gün bitecek.
Her insanın olduğu gibi sizin de hayatla ilgili bir çok planınız vardır. İş sahibi olmak, ev-araba almak, evlenip çocuk sahibi olup-onları büyütmek, emeklilik, huzurlu bir hayat gibi… bunlardan başka içinde bulunduğunuz durum ve şartlara göre daha bir çok plan ve tasarılarınız vardır. Oysa bu planların hiç birinin gerçekleşmesi kesin değildir. Ölüm ise yüzde yüz gerçekleşecektir. 
Peki akıllı bir insan hangisine öncelik vermelidir? İnsanların çoğu, hayatın her döneminde, bütün planlarını, gelecekte daha iyi ve daha rahat bir hayata kavuşabilmek için yaparlar. Eğer ölümsüz olsaydık, bu davranış gerçekten de mantıklı olacaktı. Fakat bütün planlar, ölüm denen mutlak sona mahkumdur.  Bu nedenle, kesin olan ölümü bırakıp kesin olmayanlara yönelmek akılsızlıktır. Ama insanlar bir türlü bu açık gerçeği fark edemezler. Ölümle birlikte başlayacak olan gerçek hayatlarını tanımaz ve oraya yönelik bir hazırlık yapmazlar. Ölümden sonra diriltildiklerinde, kendileri için özel yaratılmış olan Cehennemden başka bir yere gitmezler. “Kendisinden kaçtığınız ölüm size mutlaka erişecektir. Sonra da gizliyi ve görüneni bilen Allah’a döndürüleceksiniz. O, orada size (hayatta iken) yaptıklarınız tümünü gösterecektir. (Cuma suresi 8), “Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi şerle de hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya suresi 35). Eviniz, arabanız, aileniz, paranız… kısaca dünyadaki hiçbir şey size en ufak bir fayda sağlamayacak. Size yararı olacak tek şey Yüce Allah’ın razı olduğu gibi yaşamak, bizi sakındırdığı şeylerden uzak durmaktır. “Ne malları ne çocukları onlara Allah’ a karşı hiçbir şeyle yarar sağlamaz. Onlar ateşin halkıdır ve orada süresiz kalacakladır.” (mücadele suresi 17). 
Arzu ve istekleriniz bu kısacık dünya hayatına sığmaz. Bu dünyada bir misafirsiniz ve misafir gibi davranmalı; asıl enerjinizi kalıcı yurdunuz olan öbür dünya için harcamalısınız. 
Düşünemeyeceğiniz kadar acizsiniz. 3 gün uyumasanız veya su içmeseniz yaşayamazsınız. Sıcağa, soğuğa hatta gözle görülemeyecek kadar küçük bir mikroba karşı bile dayanıksızsınız. 1 ay banyo yapmasanız yanınıza yaklaşılmaz. Her gün yemek yemek, uyumak, tuvalete gitmek, vücut bakımı yapmak zorundasınız. 
Her canlı, ölüme mahkum olarak doğar. Hiçbir insanın malı, makamı, şöhreti, itibarı, kuvveti ve güzelliği kendisini ölümden kurtaramaz. İstisnasız herkes ölüme boyun eğmiştir ve bundan sonra da eğmeye devam edecektir. Pek çok insan, ölümü düşünmek istemez. Bu mutlak sonun kendi başına da geleceğini aklına getirmez. Düşünmediği sürece, ölümle karşılaşmayacağı gibi batıl bir inanç geliştirmiştir. “Her nefis ölümü tadıcıdır. Kıyamet günü elbette ecirleriniz eksiksizce ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa, artık o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.” (Al-i imran suresi 185).
Bir gün öleceksiniz ve çok sevdiğiniz bedeniniz cansız bir et yığınına dönüşecek. Kefenlenip bir çukura atılacaksınız, cesediniz çürüyüp bir kemik yığını olacak ve dünyadan giden milyarlarca insan gibi u nu tu la cak sı nız. Ancak bu yoklukta bir ümit ışığı var: Sonunda çürüyüp gidecek cesediniz dışında bir de ruhunuz var ve ruhunuz ölümsüz. Eğer dünyada Allah’ın istediği gibi bir hayat yaşadıysanız çok büyük bir ödüle; sonsuz Cennete kavuşacaksınız. Eğer dünyada Allah’ın onaylamadığı bir hayat yaşadıysanız çok kötü bir cezaya çarptırılacaksınız. Sonsuz Cehennem…
Cennet, hayal bile edemeyeceğiniz nimet ve sürprizlerle dolu çok güzel bir ortamdır. İnananlar için süt, bal ve şarap ırmakları, meyvelerin her türlüsü, atlas ve ipekten elbiseler, yüksek ve güzel köşkler ve en önemlisi Allah’ın rızası vardır. “Rableri katında her diledikleri onlarındır.” (şura suresi 22), “Takva sahiplerine vaat edilen cennet; onun ağaçları altından ırmaklar akar, yemişleri ve gölgelikleri süreklidir. Bu korkup-sakınanların sonudur. İnkar edenlerin sonu ise ateştir.” (Rad suresi 35)
Cehennem ise dar, dumanlı ve hücrelere kadar işleyen kavurucu azaplarla dolu korkunç bir ortamdır. Cehennemde yiyecek olarak diken ve zehir; içecek olarak kaynar su, irin ve kan olacaktır. Hayatınızdaki hiçbir şey Cehennemden korunmak kadar önemli değildir. Dünya bir gün yok olacaktır ama Cehennem sonsuza dek var olacaktır. Eğer Allah’ın bize Kur’an-ı Kerim’de bildirdiği hükümlere uygun yaşamaz, tek örnek ve önder olarak Peygamberimizi almazsanız kesinlikle cehenneme gideceksiniz. “Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve bununla tatmin olanlar ve ayetlerimizden habersiz olanlar; işte bunların kendi kazandıkları dolayısıyla barınma yerleri ateştir.” (Yunus suresi 7-8).
Orada 50 milyon yıl, ya da 500 trilyon asır değil, sonsuza kadar kalacaksınız. “Gerçekten Cehennem bir gözetleme yeridir. Taşkınlık edip-azanlar için son bir varış yeridir. Bütün zamanlar boyunca içinde kalacaklardır. Orada ne serinlik tadacaklar, ne bir içecek. Kaynar sudan ve irinden başka.” (Nebe suresi 21-25). Ateşe dayanabileceğiniz kadar günah işleyin. Ateşe ne kadar dayanıklı olduğunuzu anlamak için elinizi bir ateşte ya da kaynar bir suda kaç saniye tutabileceğinizi deneyin.
Canınızı vermeden, cehenneme atılmadan, elleriniz zincirle boynunuza bağlanmadan ve cehennemin kapıları üzerinize kapanmadan ve çığlık çığlığa azabı tatmadan önce kendinize gelin. “Ey iman edenler! Kendinizi ve aile halkınızı yakıtı taşlar ve insanlar olan cehennem ateşinden koruyun.” (Tahrim süresi 6). 
O büyük günde hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin. Çünkü bugünkü hesabın telafisi var. Ama hesap gününün telafisi yok. “Ateşin önünde bekletilecekleri ve: “Ah keşke (hayata) geri döndürülseydik. O zaman Rabbimizin ayetlerini yalanlamaz ve müminlerden olurduk” diyecekleri zaman (onları) görseydin.” (En’am suresi 27).
• Tek yol gösterici ve en yüce dost olarak Allah’ ı kabul ediyor musun? Bazen Allah’ ın bazen başkasının hakimiyetine girilmez. “Allah, iman edenlerin sahibi ve dostudur. Onları karanlıktan aydınlığa çıkarır.” (Bakara suresi 257). Ekonomik, toplumsal, hukuki ve siyasi faaliyetlerinize Allah’ı karıştırmayarak Allah’a kafa tuttuğunuz halde, sadece deprem, hastalık gibi hallerde Allah’a dönüyorsanız, bunun Allah yanında hiç değeri yoktur. Siz de dahil tüm insanlık O’ na isyan etse; bu O’na zerre kadar zarar veremez. Tüm insanlık da O’ nun yolundan gitse; O’na zerre kadar yarar sağlamaz. Yapacağınız tüm zarar ve yarar kendinizedir. 
• Kalbinizde iman mı şeytan mı iktidarda? Emeğinizi, paranızı, zamanınızı ve hayatınızı Allah’ ın yolunda kullanıyor musunuz? Sizin için insanların ne düşüneceği yada ne diyeceği, Allah’ ın razı olmasından daha önemliyse, bu insanların sizi Hesap Günü’nde kurtaracaklarını mı düşünüyorsunuz?
• Din sizin için bir hayat tarzı mı? Yoksa Cami, Ramazan, ya da hacı ve hocalarla mı sınırlı? Dinin sadece ibadet kısmına inanıyor, dinin hayatla ilgili kısımlarına inanmıyorsanız “Müslüman’ım” diyerek kendinizi kandırmayın. “Dinlerini parça parça edip, gruplara ayrılan var ya, senin onlarla hiçbir ilgin yoktur. (En’am suresi 159). Din; Allah’ ın Peygamberleri aracılığı ile insanlara bildirdiği ve insanların hem bu dünyada hem de ahirette mutlu olmalarını sağlayacak ilkeler, kurallar bütünü ve bir hayat tarzıdır. 
• Allah’ın size verdiklerinden Allah yolunda harcıyor musunuz? İman iddianızı ne kadar ispatladınız? Ev, araba almaya milyarlar, yeme-içmeye milyonlar harcadığınız halde, Cenneti bedavaya getirmeyi mi planlıyorsunuz? “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe eremezsiniz. Her ne harcarsanız, Allah onu hakkıyla bilir.” (Al-i imran suresi 92).
• Kur’an-ı Kerim hayatınızın merkezinde mi? Kur’an-ı Kerim dirilere; okumaları, anlamaları ve yaşamaları için indirilmiştir. “Bu (Kur’an), insanlara kurtuluş yollarını gösteren bir delil, sağlam bir inanca sahip olanlar için de bir rehber ve rahmettir.” (Casiye suresi 20). En az günlük haberlerle ilgilendiğiniz kadar, Kur’an-ı Kerim ile ilgileniyor musunuz? Bir hikaye kitabı değil, kulluk kılavuzu olan Kur’an-ı Kerim’i hayatından dışlayan insan dünyada da ahirette de huzur bulamaz.
• Paranız cebinizde mi, Kalbinizde mi? Parasal ilişkiler, çoğu zaman insanların gerçek yüzlerini ortaya çıkarır. Sizin gerçek yüzünüz nasıl? Mirasçılarınıza bırakacağınız mallar için her şeyi göze alıyor musunuz? Bir gün her şeyinizi dünyada bırakacak ve Allah’a ince ince hesap vereceksiniz.
• Dua ibadetin beyni, kulluğun özü, müminin silahıdır. Nefsinize ve şeytana karşı yeterince silahlandınız mı? “Rabbiniz buyurdu k; “Bana dua edin icabet edeyim (karşılık vereyim). Bana ibadet etmekten büyüklenenler cehenneme boyun bükmüş kimseler olarak gireceklerdir.” (Mümin suresi 60).
• Sonsuz bir hayatta, sonsuz mutluluk için günün 24 saatinden birini ayırmak çok mu zordur? Her gün yemek, içmek, nefes almak zor gelmiyor da, ruhun gıdası namaz nasıl zor gelir? Namaz kulluğun en açık göstergelerinden biridir. Allah’ ın günde beş kez yaptığı davete kulak asmayanların kendine “Müslüman” demesi acınacak bir haldir. 
• Bedeninize baktığınız gibi kalbinize de bakıyor musunuz? “Allah sizin suretlerinize ve bedenlerinize bakmaz, lakin kalplerinize bakar.” (Hz. Muhammed A.S.). 
• Kimliğinizde değil kalbinizde ve hayatınızda “İslam” ibaresi var mı? Evinizi Peygamberimizin evine ve cennetin bir şubesine benzetmeye çalışmıyorsanız, boşuna cennet ümit etmeyin.
• Müslüman çevresindeki kötü şeylerden etkilenmez, çevresini iyi şekilde etkiler. Çevrenizdekilere iyiliği tavsiye edip, kötülükten vazgeçirmeye çalışıyor musunuz?
• Karanlık kabre ve dehşetli Hesap Günü’ ne hazır mısınız? 
• Bu dünyada Allah’ın izin verdiği şekilde her türlü zevk ve meyveden yararlanıp; ahirette de akla-hayale gelmeyecek lezzet ve nimetlerden mi tatmak istersiniz? Yoksa ahiretin eşsiz güzelliklerini dünyanın geçici zevklerine feda mı edersiniz? Erkekseniz en çok 50 yıl tat alacağınız dünya ve kadınlar için (harama bakmak da dahil) sonsuz azaba razı olmak çok büyük bir aptallıktır. Kadınsanız en çok 50 yıl sürecek bir güzellik ve zevk için, cennette güzelliği reddetmek en büyük akılsızlıktır. “Size verilen her şey dünya; hayatının metaı ve süsüdür. Allah katında olan ise daha hayırlı ve daha süreklidir. Yine de akıllanmayacak mısınız? (Kasas suresi 60)
Yukarıdaki soruları gönül rahatlığıyla ve olumlu bir şekilde cevaplayamıyorsanız, hayatınızda değişmesi gereken bir şeyler var demektir. Ölüm, en az hayat kadar gerçektir. Dolayısıyla, düşünmekten kaçmak, hiçbir şekilde çözüm değildir. Ölüm sizi her an yakalayabilir. Kim bilir o an, belki de şu andır, ya da size çok yaklaşmıştır. Belki de bu satırlar kendinize çeki düzen vermeniz için ölümünüzden önce size tanınmış son bir fırsat, son bir hatırlatma, son bir uyarıdır.
Vakit henüz çok geç değil, henüz Allah’ın huzuruna çıkarılmadık. Bir an önce kendimize gelip, Allah’a hesabını verebileceğimiz bir hayat kuralım. Yaşadığımız her günü, Allah’ın bize verdiği bir fırsat olarak değerlendirelim. İslam’ı ve Kur’an-ı öğrenmeye ve Allah’ın hükümlerini hayatımıza aktarmaya çalışalım. Bir gün “Biz bunları duymuştuk, keşke yapsaydık” dememek, o acı pişmanlığı yaşamamak için bugün harekete geçelim. “yarın yaparım” düşüncesi nefsin ve şeytanın bir aldatmacasıdır. Bu hayat, sizin ve bizimki sadece kardeşçe bir uyarı… dün geçmiştir, yarının geleceği ise (bizim için) garanti değildir. Oysa bugün bizim elimizdedir. Yeni ve esaslı bir başlangıç için en uygun gün bugündür. Ölüme her geçen saniye daha çok yaklaşıyorsunuz. “UYANIŞI KABRE VE AHİRETE ERTELEMEYİN NE OLUR. O ZAMAN ÇOK GEÇ OLACAKTIR.”
“Her nerede olursanız olun, ölüm sizi bulur; yüksek yerlerde tahkim edilmiş şatolarda olsanız bile. Onlara bir iyilik dokunsa “Bu Allah’tan dır” derler; onlara bir kötülük bu dokunsa “Bu Sendendir” derler. De ki: “Tümü Allah’tandır.” Fakat ne oluyor ki bu topluluğa hiçbir sözü anlamaya çalışmıyor. (Nisa suresi 78)
“Ey insanlar! Rabbinizden korkup-sakının ve öyle bir günün azabından çekinip-korkun ki (o gün hiç) bir baba çocuğu için bir karşılık veremez. Ve hiçbir çocuk da babası için bir şeyi verebilecek (durumda) değildir. Şüphesiz Allah’ın vadi haktır. Artık dünya hayatı sizi aldatmaya sürüklemesin ve aldatıcılarda sizi Allah ile aldatmasın. (Lokman suresi 33).
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Herkes yarın için önden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah’tan korkun, çünkü Allah ne yaparsanız hakkıyla haberdardır. (Haşr suresi 18)
Ey İnsan! Tek başına ölecek, tek başına dirilecek, tek başına hesaba çekileceksin. İsteyerek doğmadığın gibi ölmek isteyip de ölemeyeceğin güne gelmeden önce, bu dünyada ölüm için hazırlan.

“Vahiy / Nübüvvet’in, Varlık açısından Ontolojik Değeri nedir?”

Konuya girmeden önce, önceki Yazımızda:

“İnsanoğlu, Allah’ın ona verdiği akıl ve duyularıyla; yani düşünüp – tecrübe ederek ve gözlem – deney – ölçümleriyle, kâinatı ‘mana-yı ismî’ bazında (yani “madde ve hareketi’, kendisi dışında bir manâ ve işaret değeri taşımaz” aksiyom ve inancıyla) okuyunca, (bir dereceye kadar ve eksik – yanlışları da olsa) çok şeyleri bilebilir ve keşfedebilir. Meselâ: Suyun kaynama derecesi ve özellikleri; madde–enerjinin mahiyet ve özellikleri ve birbirleriyle ilişkileri gibi” demiştik.

Oraya şu notu düşmemiz gerekiyor: İnsanlık olarak, bugüne kadarki tüm bilgi birikimi ve teknolojimiz olarak; Rabbimiz’in muhteşem eserleri karşısında; son model bir uçak veya uzay gemisi karşısında, tüm cehaletiyle, daha okuma – yazma bile öğrenmemiş bir çocuk gibiyiz ve değil ikibin – üçbin sene, milyarlar sene geçse de öyle kalacağız!

Sonuçta “Âlemlerin Rabbi”nin eserlerini inceliyoruz; sonsuz ve zamansız – mekânsız olan Rabbimiz’in fiillerini anlamaya çalışıyoruz! Bu sebepten: “Hah işte, sonunda madde’nin en dibine ulaştık; varlığın, her katmandaki davranışını çözdük; artık madde ve enerji, uzay ve zaman’ın tüm sırları önümüzde” diyecebileğimiz bir nokta, hiçbir zaman olmayacak!

Yani bilgi ve teknolojimiz ne kadar gelişirse gelişsin; yüzyıllar sonra da, Rabbimiz’in eserlerindeki ihtişam ve san’ât ve giriftlik karşısında, çözemediğimiz esrar ve sorularımız, bugünkünden çok daha fazla olacak! Dün olduğu gibi, yarın da; bulduğumuz her 1 cevap, sorularımızı 10 arttırmaya yarayacak sadece; cevabını bulduğumuz her soru, yüzlerce yeni sorunun kapısını açacak.

Varlık hakkında ilmimizin artması, bilmediğimiz ne kadar çok konu ve sorunun olduğunu gösterip; cehaletimize dair bilgimizin, sınır ve boyutlarını arttırmaya yarayacak sadece. Bilmediğimizden, sorusunu bile soramadığımız ne çok sorular olduğunu farkedip; cehaletimizi daha bir net idrak edeceğiz.

Hiç gelecekle ilgili tahmin ve öngörülere girmeye bile gerek kalmadan, bugünkü durumumuz açısından bile baksak; vak’a bundan farklı değil. Yani bugün geldiğimiz bilgi seviyemizle; bugün, düne göre çok daha fazla şey biliyoruz. Yanıtını bulduğumuz sorular, düne göre çok daha fazla arttı. Fakat önümüze çıkan yeni sorular, cevaplarımızdan çok daha fazla arttı ve artmaya da devam ediyor. Bugün sahip olduğumuz soru sayısı ve çözmemiz gereken meseleler, geçmiştekilerden çok daha fazla sayı ve fazla çeşitte.

Bu sebepten bence: “Madde ve enerjinin mahiyeti nedir?, Zekâ ve bilincin, gerçeklikle ilişkisi nasıldır?, Benlik, bilinç ve hafızanın, beyinle ilişkisi nedir?, Yenilenerek, devamlı genç kalma ve ölümsüzlük kodu nedir ve DNA’mıza nasıl programlarız?, Quantum ile Relâtivite’yi nasıl birleştirip; quantum–kütleçekim teorisini kurabiliriz?, Uzay–zamanın, yazılım/kaynak kodu nedir?, Bilgisayar ekranındaki pikseller ve yenileme hızı gibi; Planck Uzunluk ve Zamanı da, evrenimizin çözünürlük ve yenileme [yaratılış / 0 – 1 / var(ediliş) – yok(ediliş)] hız ve frekansı mı oluyor?” gibi soruların cevabını araştırmaktan önce; yani Rabbimiz’in eser ve fiil ve yaratma biçimlerini araştırmaktan önce; “Rabbimiz bizi ve bu varlığı, ne maksadla yaratmıştır?, Bu varlık ve faâliyetlerinin, anlam ve tercümesi nedir?” gibi soruların cevabını aramalı ve bulmalıyız.

Bu tür “manâ sorularının” cevaplarının bulunması ve bu cevapların, “akıl ve deney, gözlem ve ölçüm” gibi yöntemlerle doğrulama – yanlışlamalarının yapılması ve son aşama olarakta, “vahiy”den de kontrol ve te’yid, tasdik ve onay alınması; “madde ve mahiyet soruları”nın cevabının araştırılmasından, çok daha önemli!

Çünkü: İstatistikî olarak; dünyada, çeşitli sebeplerle her saat ölen 8 bin insan ve her gün ölen 192 bin insanın vakti yok/tu! Yaklaşık olarak verdiğimiz bu ölüm sayılarına göre; nisbeten sınırlı sayıda olan, örneğin “kanser”e ilâç ve tedavi bulmaktan, çok daha önemli ve acil cevap ve çözüm bekleyen sorular bu “manâ soruları.”

Çünkü hayatımıza anlam ve amaç, davranışlarımıza ahlâk ve değer katacak konular, bunlar. Çünkü: Bugünden haz alabilmek ve mutlu olabilmek için; hayat ve algımızdan iterek, unutmayı tercih ettiğimiz “ölüm / öleceğimiz” acı ve soğuk hakikâtine, ışık ve çözüm sunacak konular bunlar.

Çünkü: Bu dünyada, oynadığımız tüm oyun ve rollerin finali “ölüm” gibi trajik bir sonla bitiyor! Yani: Son teknoloji ışınlamayla Mars’a da gitsek, oradan yazlık alıp, tatillerimizi oradaki yerçekimsiz ortamda, “uzay sörfü” yaparakta geçirsek; geçici bir mutluluk ve hazdan başka bir anlamı yok!

Veya: Kafa veya beyin nakliyle veya benlik/bilincimizi, dijitalize edip, türlü bedenlere kopyalama ve ışık hızında göndermekle, çeşitli vücut ve yaşam formlarını tecrübe edip; hem bu yolla, çeşitli mekânlara çok hızlı seyahâtler de gerçekleştirsek, bizi tatmin etmez…

Cennet’te yaşamak için, Sonsuz Cennet’e göre dizayn edilmiş ve Rabbine muhatab olabilecek kabiliyet ve potansiyelde yaratılmış “insan”ı, bu hayatın tatmin edip – doyurmasını beklemek, fazla iyimserlik olur.

Konumuza dönersek: Bu dünyada insan, Rabbini inkâr edebilir ve eder; fakat “öleceği” gerçeğini inkâr etmek mümkün değil. İnkâr edemediğimiz bu gerçeğe karşı, “unutmak” şıkkını tercih etmemiz ve böylece hayat ve bilincimizden dışlayarak, şuuraltımıza itmemiz; bizim şimdi’mize, geçici ve bulanık bir rahatlık verebilir; fakat bu “çözüm” olmaz; sadece problemi çözmeyi reddetmek ve görmezden gelmek olur. Halbuki “ölüm” problemine vereceğimiz tepki ve cevap, bu olmamalı.

Elhasıl: “Madde / Manâ-yı ismî” sorularına göre; “Manâ / Manâ-yı harfî” sorularının cevabının bulunmasıdır, asıl önemli ve öncelikli olan. Hem de, bugün dünyada yaşayan, istisnasız her kişiye faydası olan. Tüm insanlık için, “geleceği kesin olmayan yarın” ve “geleceği kesin olan ölüme” ışık tutan; yani hem dünya ve hem de ahiretimize; hem bugün ve hem de yarınımıza; pratik ve direkt faydalı olan soru – cevaplar, bunlar.

Hem farkında değiliz ama; “çevre sorunu” diye yanlış bir isimlendirme yaptığımız “ekoloji problemleri”nin; “çevre” değil, “merkez” problemi olduğunu; yani “bizim” problemimiz olduğunu, yani “insan davranışı” problemi olduğunu da belki buradan anlayabiliriz. Evet, kirlenme ve bozulma, önce içeri/mizden başlayıp, sonra dışarı/dışımıza yayılıyor…

Hem bu “Manâ / Manâ-yı harfî” sorularıyla; gideceğimiz “asılvatan”a, niçin “anavatan” kadar bile kıymet vermediğimizi de, belki buradan çözebiliriz. Daha bunun gibi; çağımızın “depresyon, tatminsizlik, anlamsızlık, kitlesel katliâm ve savaşlar” gibi çoğu problemin; işte bu manâ soruları”nın askıya alınması ve madde soruları”nın ön plâna çıkartılmasından kaynaklandığını görebiliriz… Evet dünya ve içindeki ziynet, altın’a herkes kıymet verdiği için; bunlar, nisbî ve itibarî ve kaydî bir kıymet ve önem kazanıyor; yoksa bunların, zâtî ve özlerinden kaynaklanan bir kıymet ve değerleri yok.

Yukarıda kurduğumuz sahne ve dekor, kamera ve kadraj açısından durumumuza bakarsak; “vahiy / vahyin getirdiği bilgi”nin; insan için hayatî önemde, hava ve su kadar değerli ve önemli olduğu anlaşılır. Çünkü varlık ve insan ve hayatın kıymet ve değeri, ancak bu vahiy kanalıyla gelen bilgilerle bilinebilir ve felsefî varsayım ve tahminlerden öte, doğruluğu anlaşılabilir.

Yoksa salt aklî çıkarımlar, felsefî spekülâsyon ve bilimsel bilgi ve keşiflerle; yani “Madde / Manâ-yı ismî” sorularına cevap bulmakla, çözümlenecek veya “benim dinim hak” diye, cevapları önceden ezberletilmiş sorularla, çözümlenecek ve atlanıp – geçiştirilecek sorular değil bunlar. Doğru şıkların bize önceden söylendiği bir imtihanda; “bu soruların cevabını biliyorum” demek; çözümü bilmeden, doğru şıkkı işaretlemeye benzer ki, bunun da kendimizi kandırmaktan fazla bir farkı yok.

İnsanlığın tarih boyunca elde ettiği tüm “fen – felsefe” ve bilgi birikimi ve ulaştığı teknoloik başarı ve keşiflere göre; “vahiy ve nübüvvet”ten gelen bilginin bütün bunlardan çok daha önemli ve öncelikli ve tüm bu bilgilerden daha kıymetli ve değerli olduğunu, bence en iyi şu fıkra anlatıyor:

Bir profesör, nehrin öte tarafına geçmek için kayığa binmiş ve yolun uzunluğundan mütevellid, belki okuma – yazması bile olmayan kayıkçıyla sohbete başlamış. Kayıkçıya sorduğu: “Fizik bilir misin, kimya bilir misin, falan felsefî meseleyi bilir misin?” gibi sorularına hep “hayır” cevabını alıyormuş. Profesör, kayıkçının her “hayır” cevabında; “hayatının 10’da 1’i gitti, 5’te biri gitti; bilmem şu kadarı boşa gitti” diyormuş. Derken, nehirde kopan bir fırtına, kayığı ceviz kabuğu gibi sallamaya başlamış. Kayıkçı bakmış ki, kayık su almaya başlamış, nehre düşmek mukadder! Biraz önce kendisine acıyarak bakan profesöre dönmüş: “Beyim yüzme bilir misin?”, Profesör: “Hayır.”, Kayıkçı: “O zaman senin hayatının tamamı boşa gitti!” demiş.

İşte “vahy”in yolgöstericiliği olmadan ve rehberliğini kabul etmeden; yani sadece “akıl ve bilim ve felsefe”nin yöntem ve imkânlarıyla; yani salt beşerî çabalarla hakikâte ulaşmaya çalışanlarımız, o yüzme bilmeyen profesöre benzer. Ve hepimizin kayığı birgün batacak ve sadece yüzme bilenler kurtulacak!

Evet, “ölüm” geldiğinde, tüm üstünlük veya farklılıklarımızı, zenginlik ve ayrıcalıklarımızı eşitler ve sıfırlar! İsterseniz ölüm döşeğinde olanlara sorun: O zamana kadar okudukları okullar, kazandıkları derece ve unvan, ödüller, yazdıkları kitaplar, makale ve atıf sayıları; şimdi, ne kadar da anlamsız ve saçma, boş ve değersiz geliyor ve gelir! Bütün bunlar, biraz sonra öleceği gerçeği karşısında, hiçbir değer ve anlam ifade etmez; teselli ve mutlulukta vermez!

Elhasıl: Ölüm’ün, hayat’la birlikte tutarlı bir açıklaması yapılmadıktan sonra ve ölümle tutarlı; yani öldükten sonra da işimize yarayacak davranış ve işlerde bulunmadıktan sonra; yaşadığımız her ân, “kendimizi aldatmak” ve “ölüm’ü unutmaktan” başka bir anlam ihtiva etmiyor, etmez!

Yaşadığımız evrenin dışından, yani “sistem” dışından gelen “bilgi ve haber akışı” olan “nübüvvet ve vahy”in değerini; belki bugün, günlük meşgale ve koşuşturma ve sıkıntıların, zihnimizin band genişliğini doldurmasıyla, farketmiyor ve önemsemiyor olabiliriz. Fakat “vahyin” ne kadar temel bir ihtiyaç olduğunu, ömrümüzün bitimine yakın, yatakta sayılı gün ve dakikalarımız kaldığı zamanlarda, çok daha net anlarız ve anlayacağız. Ömrümüzün bu son demlerinde, “ölüm”ün bu arka fonunda oluşan kontrastta; “hayat” gibi, “vahyin” değeri de, netleşir ve berraklaşır…

[“Vahiy” kavramının, etimolojik veya semantik açıdan “hayat” kavramıyla ilgi ve ilişkisi de, belki bu sebeptendir. Belki “vahy”in, dünyamız ve insan zihin ve cesedine üflediği “ruh ve hayat, bilgi ve anlamdan” kaynaklı. Bu bağlam/paydada “vahiy”: Kâinatın, bilgi – işlem, emir – komuta süreci oluyor. Kâinatın hareketli ve hayattar olup, varlık ve devamı, bu tekvinî/kevnî emir – komutlarla sağlanıyor. Yani canlı – cansız herşeye, devamlı vahiylerle, yeni emirler bildiriliyor; bu kod/komutlarla, varlık yönetilip – yönlendiriliyor… “Kûl (de ki)” emriyle, kâğıt üzerinde iki boyutlu Kur’ân-ı Kerîm Kitabı vahyolunup – yazılması gibi; “kün (ol)” emriyle de çok boyutlu Kâinat Kitabına vahyedilip – yaratılıyor ve varlık, hareket ettiriliyor… Kadir-i Mutlak, Kudret Kalemiyle, Kâinat Kitabının uzay – zaman sayfalarında, Kader ve Kanunları yazıyor ve icra ediyor. Yoksa, en basit örnekle: Dünya ve diğer gezegen – yıldızların, uzay boşluğunda hareket edip, dönme ve dengede durmaları; (Rabbimiz’in bu konuda bir karar ve iradesi ve bunu fiiliyâta geçirip, yıldızları bu yönde yönetmesi olmadan;) salt tabiât ve sebepler, tesadüf ve zorunluluk, madde ve enerjiyle açıklanabilir ve izah edilir, bir tarafı yok! Fakat, isteyen; evren denklem – formül ve teorilerine, Rabbini eklemeyerek; bu ihtimâli de mümkün görüp, bunun mümkünlüğüne inanabilir. Hattâ bunun adına “olgusal ve objektif Bilimsellik, lâik ve seküler Bilim” de diyebilir; fakat hakikâtte olan “Ateist ve Materyalist, Natüralist ve Determinist Bilim/sellik”tir. Kâinattaki “bilgi”nin (knowledge, veri, data, info), “bilimsellik” filtresinden geçmiş hâline “bilim (science)” diyoruz biz. Neyse, konumuz bu değil.]

Hem “vahyin” kıymet ve faydası, sadece ölümden sonramız için değil; yaşadığımız bu hayatımızdaki her ân; yani “şimdi, şu ân/mekân” için de geçerli. Çünkü: Kâinattaki varlık ve işgal ettiğimiz yerin kıymet ve değer kazanması da; ancak yazılmış ve yaratılmış bir “harf” ve “âyet” olmamızla; yani daha büyük bir amaca hizmet eden, daha büyük bir plânın parçası olmamızla ve bu bütün’e işaret etmemizle mümkün olabilir ancak. Bu bilgi ve haberi de, biz “vahiy”den alıyoruz.

Aksi hâlde; bu “dünya ve hayat”, zavallı canlıların, kesilmek için mezbahâneye getirildiği bir yer olarak görünür, “salt akıl” ve “felsefenin” gözüne! Bir süre beslenip – semizlenip, vakti gelince de, kesilmek için sürüklenerek götürüldüğümüz bir mezbahâne, bir kesim yeri! “Mezar” ise; yardım çığlıklarımıza kimsenin cevap vermediği ve herkesin yalnız olarak atıldığı, karanlık bir çukur!

Evet, vahyin hava akışıyla nefes almayan insan için, “hayat” bir trajedidir. “Dünya” ise; yıldızsız bir gecede, fırtınalı bir okyanusun ortasına bırakılıp; boğulmamak için çırpındığımız bir yer! “Hayat”; zamanın geriye sayan tiktaklarıyla, yolun sonunda idam edileceği bir yolculukta, sırasının gelmesini bekleyen; bu arada yolda bulduğu birkaç şeyle oyalanarak, o kesin sonu unutmaya çalışan bir insanın trajedisi!…

Evet, ölüm’le tutarlı ve “ölüm” sorusuna ve sonrasına cevap verilmeden, yaşanmış bir hayat; çıktığı darağacı merdivenlerinde, idam edileceği gerçeğini unutarak, eline geçirdiği birkaç eşyayla avunan bir insanın durumundan farklı değil.

Halbuki ölüm, öyle varsaydığımız gibi 50 – 60 senelik uzağımızda değil; çünkü aldığımız her nefesle dirilip, hayattayız zannederken; bir sonrasında verdiğimiz nefesle, can veriyor; aldığımız nefesi iade ediyoruz zaten! Her alıp – verdiğimiz nefes; bir can çıkması; bu nefes alıp–vermeler, “dirilip–ölme” zaten! Rabbimiz’in, Hz. Âdem Âleyhisselâm’a “ruh” üfleme hâdisesi her ân gerçekleşiyor; o üflenen “nefesi” içimize çekmemizle diriliyor; bu nefesi iade etmemizle de ölüyoruz aslen. (“Ruh” kelimesinin etimolojisindeki; “nefes, soluk, rüzgâr, esinti, güzel koku” kelimelerini, buraya bağlayabiliriz.)

[Bu nefhedilen “ruh / nefes” örneğinde, “ol ve öl” birbirini izlerken; film şeridine benzeyen “zaman”ın, “bölünemeyen (ve “süre” de geçmeyen, dolayısıyle “hareketin” de mümkün olmadığı) en küçük ân”lık karelerinin, “Şimdiki ân/mekân Beyaz Perdesine” yansımasıyla da, “var ve yok”lar birbirini izliyor zaten! “Hareket”in mümkün olmadığı bu “en küçük ân/zaman/mekânlarda”; bir sonraki “ân”a kavuşmak ve fiziken yeniden yaratılmak için, “şimdiki ân/zaman/mekânımız” (ve içinde biz de dahil olmak üzere) yok edilip, bir diğeri yaratılıyor zaten! Filmin beyaz perdede oynaması veya ekrandaki piksellerin yanıp–sönmesine benzer; bu “ân’lık var – yok” (piksellerdeki 0 – 1)’leri; “varlık ve hareket” olarak algılıyoruz

Evet, 1 saniye, hattâ “1 ân” bile, Geçmiş Zamana yolculuk yapıp – gidemediğimiz gibi; 1 ân Gelecek Zamana da gidemiyoruz; yani fizikî varlık ve hayatımız, o daracık ve küçücük ve süre geçmeyen o “1 ânlık Şimdiki Zamanda!” Zamansızlık ve Mekânsızlık’ın veya sonsuzluğun ortasına gerilmiş, nisbeten sabit bir sinema Beyaz Perdesine; Şimdiki Zaman/ân’ımız yansıyor; sonra derhal silinip, yeni bir Şimdiki Zaman/ân ve içinde biz yaratılıyor ve diriliyoruz. İşte “gerçek”le temasımız, hatta “gerçek/lik”in kendisi; bu kısacık, süre geçmeyen “ân”da!

Ne var ki hayâl ve zihin ve vehmimiz; ipe dizilmiş tesbih taneleri gibi, artarda ve kesintili gelen, her ân “var ve yok” edilen bu “geçmiş – şimdi – gelecek ân/mekânları”; uzun ve kesintisiz ve sürekli, yekpare bir “uzay ve zaman”, “varlık ve hareket” olarak algılıyor! İzlediğimiz bir filmdeki, “Şimdiki Zaman / Ân / Mekân Beyaz Perdesine” artarda gelen karelerdeki, kesiklik ve kopukluğu, hızlıca oynatılmasından farketmememiz ve algılamamaz gibi; biz de yaşadığımız ân’lar arasındaki kesintileri, yani “ânlık var – yok edilişleri”, (bir nevi, ânlık doğum – ölümlerimizi) farketmiyor, hissetmiyoruz. Hayâl ve zihin ve vehmimizin bir oyunu bu, bir de sınırlılığımızın bir sonucu! (Bizi var edip, sürekli yaratmalarla varlıkta tutmaya devam eden; böylece, varlık ve devam ve bekâmızı te’min eden Rabbimize hamdolsun.)

Burada ân’lık var – yokedilmelerle, varlık ve devamımız sağlanıyor derken; felsefî bir spekülâsyon veya tahminde bulunmuyoruz veya mikroskop ve teleskopla görünebilecek bilimsel bir keşiften bahsetmiyoruz. Biraz düşününce, herkesin farkedip – göreceği bir tespitte bulunuyoruz: 1 saniye, hattâ “1 ân” bile, Geçmiş Zamana yolculuk yapıp – gidemediğimiz gibi; 1 ân Gelecek Zamana da gidemiyoruz; yani fizikî varlık ve hayatımız, o daracık ve küçücük ve süre geçmeyen o “1 ânlık Şimdiki Zamanda!” Bulunduğumuz o kısacık “şimdiki ân/mekân”, silinip – yokediliyor; sonra içinde bizle birlikte, yeni bir “şimdiki ân/mekân” yaratılıyor. Önceki bulunduğumuz “ân”, silinip – yokolduğundan, geçmiş o “ân/mekân/olay/hareket/durumu” göremiyoruz. Yoksa ân’lar adedince Ayhan’ı, birbirine bakar bulurduk.]

Konumuza dönersek: Hayattaki acı ve sıkıntılara katlanabilmek, üstelik hafifleşmesi ve aldığımız lezzet ve mutlulukların da bozulmayıp, üstelik artması; “nübüvvet ve vahiy”den elde edeceğimiz bilgi ve haberlere bağlı ve bağımlı.

Burada, “vahy”i kabul etmeyenler veya hayatını vahye göre tanzim etmeyenlerin, mutlu olmayacağını iddia edecek değiliz. Evet, hayat ve algı, düşünce ve davranış biçimlerini, seküler ve dünyevî kodların tanzim ettiği insanlar da, bir dereceye kadar mutludur ve mutlu olabilirler. Ama “mutluluk”un arka fonunda, devamlı akan bir nehir gibi olan “huzur ve sekîne ve itmi’nan” apayrı birşey!

Aksi hâlde; “vahiy” haricinde elde edilen “mutluluk”; ancak “ölüm ve birgün bütün bunların son bulacağı ve sevdiklerimizden birgün kesin olarak ayrılacağımız” gerçeğinin unutulup – yadsınması ve o kaçınılmaz gerçeği hatırlatacak herşeyin, hayat ve bilincin dışına itilmesiyle mümkün olabilir ancak.

Yanlış bilgi ve akıl yürütme veya yorumlama ve psikolojik sâiklerle, Rabbimiz’i “inkâr etmek” mümkün ve vâkidir ama ölüm ve öleceğimiz gerçeğini inkâr etmek mümkün değil. Bu sebepten, inkârına yol bulamadığımız bu gerçeğe karşı, “unutmak” gibi, diğer kendimizi aldatma şıkkını tercih ediyoruz!… Birgün muhakkak öleceğimizi bildiğimiz hâlde, hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşıyoruz. Dünyada ölüm olmasaydı da, herkes ebedî yaşıyor olsaydı; acaba, şimdikinden farklı mı davranırdık, bilemiyorum…

Hem, mantık ve menfaât ve yaşam güdüsüne aykırı fiiller de içeren “ahlâk”ı; rasyonel ve mantıkî bir zemine oturtabilmekte, “vahiy”le mümkün olabilir ancak.

Evet, hayatımızdan daha fazla kıymet verdiğimiz ve gerektiğinde canımızı feda edeceğimiz; yani hayattan daha fazla kıymet verdiğimiz “değerler”in olması da; “vahiy”le anlamlı hâle gelir. Evet, mantık ve menfaatimize aykırı da olsa; hayatımızı kaybetme pahasına da olsa; “neden ahlâklı olmalı ve gerektiğinde hayatımızı feda etmeliyiz?”in cevabı; ancak “vahiy” dolayımında verilebilir.

Yukarıda demiştik ya: Aslında aldığımız her nefesle diriliyor, verdiğimiz her nefesle ölüyor; bu tik – taklarla, ölümümüze her saniye biraz daha yaklaşıyoruz ama bilincinde değiliz. Biz ise; yanlış bir algıyla, geçen her sene, ömrümüze yaş “ekliyoruz” ama gerçekte olan; ömrümüzden “eksilmesi!” Falan yaşa “girdik” diyoruz ama gerçekte olan; ömrümüzden “çıkması!” Yani, aslında tüm hayatımız, bir gerisayımdan ibaret!

Bu konuda içine doğduğumuz “din”in verdiği hazır cevaplar da; çözümü öğretilmeden, doğru şıkkı gösterilmiş, ezber bir cevabı işaretlemek sadece! Bilerek işaretlemediğimiz bu cevaplar; merak edip – sorusunu sormadan ezberletilmiş bu hazır yanıtlar; “ölüm”ü unutmaya ve sevdiklerimizin ölümünün acısını hafifleştirmeye, teselli ve hayatı dayanılabilir kılmaya yarıyor ancak. Kendi ölümümüzle yüzleştiğimiz ân gelince, bu hazır cevaplarımızın, bize ne kadar faydası olur bilemiyorum. Herşeye verdiğimiz bu hazır cevaplardır, bu öğretilmiş ezberlerdir ki; bu konularda araştırma yapmaya da, bizde bir merak ve ihtiyaç uyandırmıyor!

Aslında, hiç yorulmadan ve sorusu sorulmadan, bize önceden verilmiş hazır cevaplarla elde ettiğimiz ve sorulunca da doğru şıkkı işaretlediğimiz böyle bir “taklidî iman”, bizi dünyadaki sıkıntı ve streslerden bile kurtaracak bir içenerjiye sahip değil. Buradaki hayatımıza bile faydası olmayan böyle bir “taklidî iman”ın, öbür hayatımıza fayda verebileceği de şüpheli! Ancak acılarımızı hafifletmeye yarayan; yani pragmatik saiklerle, sadece zor zamanlarda ve ihtiyacımız olunca hatırladığımız; yani bir nevi “uyuşturucu” gibi kullandığımız bu inancımızın, öbür hayatımızda faydalı olacağı da şüpheli!

Anne – babamızın müslüman olmasından kaynaklı, içine doğduğumuz İslâm’a, bu “taklidî iman”; şimdilik kafa konforumuzu korumaya ve soru ve şüphelerin rahatsız edici duygularından bizi uzak tutmaya ve araştırma yapma zahmetinden kurtarmaya yarıyor sadece…

“Ölüm” diyorduk; evet, profesör olursun, sonra ölüm gelir ve hiçbir anlamı kalmaz. Dünyanın en zengini olursun, sana da ölüm gelir; değeri kalmaz. Şunun babası, bunun müdürü, onun evlâdıymışsın… ve “ölüm” gelir; perde kapanır, ışıklar söner, tüm roller biter! Farkı, sadece büyüklüğü olan; doğduğumuz günkünden daha büyük bir “kundak”la (kefenle) çıkarız dünyadan!

İşte, bu dünyada tüm yapıp – etme ve başarı – başarısızlıklarımızın neticesi “ölüm” olduğu için; bence “Madde ve eşyanın hakikâti nedir?, Bilincin mahiyeti ve gerçeklikle ilişkisi nedir?, Uzayda hayat var mıdır?” gibi sorulardan önce; “Ölüm nedir, ölümden sonra hayat var mıdır, ölümün hakikâti nedir?” sorularının cevabını aramalı insan.

Çünkü “ölüm”ün varlığı ve birgün öleceğimiz konusunda, kimsenin şüphesi yok ve olamaz. Hem bir ucu doğum, diğer ucu ölümle noktalanan ve adına “hayat” denen uzun cümlenin anlam ve değeri de; “ölüm”le noktalanmış cümlenin içerisinde tamamlanmış ve ifade edilmiş olur. Hayatın anlamını çözmek ve gerçek huzura kavuşmanın anahtarı da, işte bu “ölüm”ün içerisinde gizli. Aksi hâlde, tüm mutluluklarımız, yaralı; herşey, fenâ (fâni) ile damgalı!

Az önce demiştik ya: Felsefe ve Bilim’in nazarında; dünyadaki tüm canlılar, kesilmek için mezbahaneye getirilen ve yalvarma ve çığlıklarına aldırış edilmeden, kesilen zavallılarız! Felsefe ve Bilim’in, gözleyip – ölçtüğü durum bu!

Bu sebepten: Eğer birgün olursa; Bilim’in: “Uzayda hayat var!” haberinden çok daha önemli; Nübüvvet/Vahyin: “Ölümden sonra hayat var. Hem de sonsuz ve ebedî!” haberi! Bu müjdeli haber, 60 sene idamını bekleyen bir insanın, tam idam olacakken, affedilmesinden çok daha mutlu edebilecek bir haber. Bu arada, burada idama mahkûm olan insan, biz oluyoruz! Tek farkı; ne zaman idam edileceğimizi bilmiyoruz!

İşte “vahiy” diyor: “Ölüm’e çare var; yani ölünce ölmeyeceksiniz, ölümsüz bir hayata kavuşacaksınız!” Peki istisnasız herkesi ilgilendiren ve herkesin en önemli meselesi olan bu habere karşı, niçin tepkisiz ve niçin sevinmiyoruz!? Hergün gazete başlıklarının sürmanşet haberi ve TV programlarının birinci gündem maddesi, aslında hep bu haber olmalı ve diğer haberler de, bu anahaberin gölgesi ve rengi altında verilmeli değil mi!?

Biraz önce gerçekleşen bir bombardımanda, elinde bebeğinin kanlı, parçalanmış cesedini tutup, ağlayan bir anneye, Vahiy/Nübüvvet’ten gelen: “Bebeğin ölmedi, başka bir dünyaya gitti, orada yaşıyor; asıl sahibi ona daha iyi bakıyor; birgün sen de kavuşacaksın yavruna, hem de ayrılmamak üzere!” haberinden, (tüm dünya ona verilse bile) daha mutlu edecek bir haber var mıdır acaba!?

Vahiyden gelen bilginin önem ve değeri için, bu uç örneği vermek bile gereksiz; çünkü birgün muhakkak ölecek ve ölmeden önce de, anne – babası gibi, bazı sevdiklerini kaybetmeye yazgılı, herkes için değerli bir haber bu!

Bu sebepten, uçlara gitmeden, herkes için geçerli, şu örneği de vermek gerekiyor: Hastahanedeki morgun kapısında, biraz önce ölen anne – baba veya eşinin henüz solmamış cesedine bakıp, onunla yaşadıklarını tahattur eden birisini; bu haberden, daha fazla mutlu edebilecek bir haber var mıdır!?

Ayhan KÜFLÜOĞLU

Tekrar da güzeldir

Nasıl ki mahrûtî bir dağın etrafında, birbiri içinde, birbirinden yüksek, kaidesinden zirvesine kadar surlu daireler bulunsa; o daireler birbirinin üstündedir, fakat birbirinin güneşi görmelerine mâni olmaz, birbirinden geçebilir, birbirine bakar. 28. Söz’den.

Tekrar, hikmetsizlik değil, dairevî bir hikmettir. Çözemezsen haltedersin. Bir hikmeti var ki, yaşam sürekli (bazı açılardan) tekrar olunuyor. Varlık ölüyor, diriliyor, ölüyor, diriliyor… Ama arılar ve çiçekler heyecanlarını asla yitirmiyorlar. Yaşamak, ama omuzda yük gibi değil, heyecanla yaşamak. Bu heyecanın çılgınlıklara ihtiyacı yok. Bizim heyecanımız mü’minane heyecan. Ânı tıkabasa fiillerle doldurmanın heyecanı değil. Anlamlı bir bekleyişin ve duruşun heyecanı. Ahirete inanan herkes için bu dünya bir bekleme salonu.

Yaşamak: Bekleyiş ve beklenen olma.

Mü’minlik: Emin olunma veya kendinden bekleneni yapma.

Eylemenin kısacık heyecanı dindiğinde beklemenin uzun ömürlü heyecanı başlar. Dinlemenin tadını farkettiğinde konuşmaktan soğursun. Tevekkül de, teslim de, tefekkür de bu bekleyişteki lezzetten çıkıyor.

İnsan yaşlandıkça ağırlaşır. Hareket etme yeteneği azaldığı gibi buna arzusu da azalır. Hayat fiiller topluluğu değildir ondan sonra. Bir seyirdir. Beklediğinde derinliği görünür herşeyin. Boyutlar artar. Başladığınız yere dönersiniz. Çocukken de seyretmişsiniz aynı şeyleri. Şimdi, yani yaşlıyken, yani dairenin sonundayken, yeniden seyredersiniz. Tekrarlar birşeyin etrafında döndüğünüzü hatırlatır. Yolunuzu kaybetmenizi engeller. Aklınızı başınızda tutar. Demek: Hayat bir dikey veya yatay doğru değil dairedir.

Şu dünyada zamanın fenâ ve zevâl-i eşyadaki tesiratı gayet muhteliftir. Ve mevcudat ise, mütedahil daireler gibi birbiri içinde iken, hükümleri zeval noktasında ayrı ayrı oluyor. Nasıl ki; saatin saniyelerini sayan dairesi, dakikayı ve saati ve günleri sayan daireleri zâhiren birbirine benzer, fakat süratte birbirine muhaliftir. Öyle de, insandaki cisim, nefis, kalb, ruh daireleri öyle mütefavittir. Meselâ, cismin bekası, hayatı, vücudu, bulunduğu bir gün, belki bir saat olduğu ve mazi ve müstakbeli mâdum ve meyyit bulunduğu halde, kalbin hazır günden çok gün evvel, çok gün sonraki zamana kadar daire-i vücudu ve hayatı geniştir. Ruhun hazır günden seneler evvel ve seneler sonraki bir daire-i azîme, daire-i hayatına ve vücuduna dahildir.

Hayatın özü bu şahitliktir. Sonra senin yaptıklarına da başkaları şahit olur. İzlerken izlenirsin. Bıraktığımız izler şahidimizdir. Bize bırakılan izler şahidimizdir. Yaralarımız şahidimizdir. Kırışıklarımız şahidimizdir. Pişmanlıklar bile zamana bırakılmış ayıraçlardır. Yani şahidimizdir. Acısıyla-tatlısıyla yaşadık bu hayatı. Allah şahidimizdir.

Zaten biz de birşeyin yaşlandığını detaylarının artmasından anlamaz mıyız? Daha çok yüz çizgisinden. Daha ağır ve dolayısıyla komplike tavırlardan. Derinlikli fikirlerden, sözlerden, bakışlardan. Birşeyin yavaşlaması detaylarının farkedilmesini de sağlar. Cisimden kalbe, kalpten ruha geçtikçe, dün ve bugün yavaşlar. Nesne yavaşlarsa detayı artar. (Artış salt eşyada değil farkediştedir.) Bir pir-i faniyi seyrederken mesela, hayat sanki daha da karmaşıklaşır. Oturması, kalkması, yürümesi ve hatta nefes alması… Hepsi yavaşlığıyla korkutur bizi. Hayatın detayı, yani yavaşlığı, yani şahit olunanların artması adeta yormaya/korkutmaya başlar. Derin sularla yüzleşmeyi bilmez kulaçlarımız. Belki biraz da bu yüzden, gençler, ihtiyarlarla oturmayı pek sevmez. İnsan bu denli detaylıyken gaflet dağıtır.

Tekrar döngünün habercisidir. Senin yaşlanman, senden önce yaşlananlar; senin ölmen, senden önce ölenler. Bu gitmeler gelmeler başka türlü açıklanamaz. Baharın döngüsü, dünyanın döngüsü, döngüler… Sürekli tekrar eden fiiller bize bir dairenin etrafında olduğumuzu anımsatmıyor mu? Eğer hayat bir doğru olsaydı ve yaşanılan hiçbir şey bir daha yaşanmayacak olsaydı, yani ‘hiç’ gerçekten varolsaydı, tekrar olabilir miydi?

Tekrarın ahiretin şahidi olduğunu düşünüyorum. Belki de bu yüzden Cenab-ı Hak vahyinde, başka yerlerde görsek eksiklik sayacağımız, tekrarlar (tekrarat-ı Kur’aniye) yapıyor. Tekrarın eksiklik olmadığını gösteriyor hem. Hem kainat yüzündeki tekrarların eksiklik olmadığını/olmayacağını hatırlatıyor. Mesela Bakara 28’de diyor: “Ölü idiniz sizleri diriltti, sonra öldürecek sonra tekrar diriltecek ve sonunda O’na döneceksiniz; öyleyken Allah’ı nasıl inkar edersiniz?” Veya diyor: Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki, Allah’a karşı gelmekten sakınasınız.

Ölüp ölüp dirilenler. Sizi ve sizden öncekileri… Müstakil değilsin yani, öncekiler var. Birşeyin tekrarısın. Benzerliklerin var. Senden daha önce yapılmamış hiçbir fiili yaratıyor veya yapıyor değilsin. Büyük döngünün parçasısın. Tekrar Ona döneceksin. Büyük ‘ol’un içinde bir ‘ol’sun sadece. Milyarlarca insan var yeryüzünde. Hepsinin de yüzleri diyor ki: “Birimizi yaratan hepimizi yaratandır!” Hem de diyor ki: “Bu tekrarın içinde dahi bir orijinallik var. Hiçbirimiz bir diğerimizin tastamam aynısı değiliz.”

Tekrarlara dikkat et. Tekrar kibir kırıcıdır bence. Benzerlikler daha çok dikkatini çeksin. Unutma ki; sen tek, biricik, olmazsa olmaz değilsin. ‘Tekrar ölen tekrar dirilen’sin. Ve ‘tekrar ölen tekrar dirilenlerin’ bir ferdisin. Varlığı büyük bir tekrarın parçası olan nasıl döngüden bağımsız olur? Kıyame sûresinde dendiği gibi;İnsanoğlu kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır? Tekrarda kast var. Tekrarda kast var. Tekrarda kast var. Zarlar hep aynı geliyorsa ardındaki ele ve eldeki niyete dikkat et. Kapına her gün çiçek bırakılması sevgilinin kalbinin güzelliğindendir. Ve de sevin arkadaşım: Varlığın gelişigüzel değil, kastedilensin.

Ahmet Ay – hicbisey.com

Ahiret Hakkında

Ahiret: “son, sonra olan”,“dünyadan sonraki ebedî âlem”, “dünyadan sonraki menzil” demektir. Hayat yolculuğumuzda, baba sulbü, ana rahmi, çocukluk menzillerinden geçerek bulûğa erdiğimizde, önümüze iki ayrı yol açıldı: inanmak veya inanmamak. Bu akışın bir devamı olarak, ölüm, kabir, mahşer ve mizan safhalarından sonra kendimizi iki sonsuzun kavşağında bulacağız. Ebedî cennet ve cehennem…

Zaman nehrinin sürükleyip götürdüğü bu âciz insan, dünyadan sonra bir başka âleme gitmeyeceğini nasıl iddia edebilir!? Âhirete inanmadıklarını söyleyenler, öldükten sonra dirilmeye akıl erdiremeyenlerdir. Onların inanmadıkları aslında ba’s yâni diriliş hâdisesidir. Yoksa, ahirete inanmamak zamanın akışına karşı durmak ve yarına inanmamak gibi bir saçmalık olur. Her insan, sekerat denilen can çekişme ameliyesi ile dünyadan sıyrılır, elbisesini soyunur. Öldüğü anda kendisini bir yeni âlemde bulur.

Mevt (ölüm), nevmin (uykunun) kardeşidir buyruluyor. İsimleri de benziyor birbirine. Her gece, ölümün küçük kardeşi olan uykuya dalan ve her sabah yeniden dirilircesine dünyaya gözünü açan insan, kıyametin ve haşrin alâmetlerini her gün seyrediyor demektir.

“bu gecenin sabahı ve şu kışın baharı ne kadar makûl ve lâzım ve kat’i ise haşrin sabahı da berzahın baharı da o kat’iyettedir” (Sözler )

O hayatın huzmeleri bize daima el ediyorlar. Ama önemli olan, oraya varmadan orasını kabullenmek; ilk ağartılarda güneşi seyredebilmek. Güneş doğduktan sonra, artık onu kabullenmenin bir değeri mi kalır?

O güneşin bir nuru da kendi ruh dünyamızda!.. Ebed arzusu.
Söz sultanı büyük üstad bu arzunun âhiretin varlığına ayrı bir delil olduğunu şu harika vecizeyle ifade buyurur: “eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi.”

Evet, bizi yaratan zât, şu âlemi seyretmemizi istemeseydi, ana rahminde bize göz takar mıydı?

Bu güzelim sesleri işittirmek dilemeseydi bize kulak verir miydi? İşte, âhiretin varlığına en büyük bir delil insan ruhuna konulan bu “ebedî yaşama” arzusu.

Bazı insanlar: “Allah’ın sana verdiği şeylerde âhiret yurdunu gözet. Dünyadan da nasibini unutma” (kasas sûresi,77) Âyet-i kerimesindeki ilâhî emrin ilk şıkkını tamamen ihmal ederek bütün enerjilerini dünya hayatı için harcarlar.

Dünya; “denî”, “aşağı” mânâsına geliyor. Bütün ömrü boyunca aşağı olanı isteyen, aşağılığa alışan, aşağı işler peşinde koşan insan, artık âhiret yurdunu gözetemez olur. Yüksek idealler, ulvî sıfatlar, güzel ahlâklar ruhundan gitgide silinir. Bir de bunun zıddı var. İnsan imanda terakki ettikçe, rabbine kavuşmağa daha fazla iştiyak gösterir. Âhirete bol sermaye gönderdikçe, oraya kavuşmayı daha çok istemeye başlar. İstikbalini düşünen ve ileride kavuşacağı mevkileri dikkate alan çalışkan bir öğrencinin artık okulun bahçesine, sınıfına, kantinine, sırasına rağbet etmemesi gibi, onun kalbinde de dünya sevgisi gitgide azalır.

Bozulmamış hiçbir akıl, hayatın bu dünyada başlayıp yine bu dünyada biteceğine ihtimal veremez. Bedenindeki milyarlarca hücrenin, etrafındaki milyonlarca çeşit canlının ve nihayet semayı şenlendiren o sonsuz yıldızların sadece şu kısacık dünya hayatının başını beklediklerine hiçbir akıl “evet” diyemez.

“onlar kendi kendilerine düşünmediler mi ki, Allah gökleri ve yeri ve onların arasında bulunanları ancak hak olarak ve muayyen bir süre için yarattı. İnsanların birçoğu rablerine kavuşmayı gerçekten inkâr edicidirler” (rum, 8)

Mi’ractan sonra, şanlı peygamberimiz (a.s.m.), âhiret âlemini ashabına şöyle anlatmıştı: “ne gözler görmüş, ne kulaklar işitmiş ve ne de beşerin kalbine, hatırına gelmiştir.”Cennet bundan daha iyi anlatılamaz. Çünkü bu tarif cenneti görenin tarifidir.

Üstad Bediüzzaman’ın: “bize gösterdiğin numunelerin, gölgelerin asıllarını, membalarını göster” duasını şöyle anlayamaz mıyız? Dünya ancak sûretler ve gölgeler âlemi. İnsanın fotoğrafı kendisinden ne kadar geri ise, cennetteki hâli de bu dünyadakinden o kadar ileri. Ağacı söz dinleyen cennetin, insanı lâf anlamayan bu dünyadan ne kadar ileri olduğu az çok hissediliyor.

Kaldı ki, akıl da “bunun böyle olması lâzım” diyor. İnsan birkaç kilometre yürüdü mü birkaç saat dinlenme ihtiyacı duyuyor ve söyleniyor kendi kendine: Nasip olur da cennete gidersem, bu ayaklarla gitmemeliyim. Bana o sonsuz âlemde, yorulmayan ayak gerek.

Bir sohbet ne kadar tatlı olursa olsun, birkaç saat sürdü mü zihin yorulmaya, dikkat dağılmaya başlıyor. Demek ki, bu dimağla da cennete gidilmez. Bize dinledikçe hazzı artan, yorulmak nedir bilmeyen, usanmayı tanımayan bir dimağ lâzım…

Otobüs, taksi, uçak, bunlar bizi zamanla yarıştıran, arzumuza tez elden kavuşmamıza yardım eden vasıtalar. Bu dünya âhirete nispeten gölge makamında kalacağına göre, oradaki sürat da bunların hiçbiriyle kıyaslanacak gibi olmasa gerek. Orada madde zamanın üstüne çıkacak. Gemi deryayı yutacak. Uzak yakın farkı kalkacak ortadan. İnsan, dilediği makamda ânında bulunacak. Daha ilerisi, insan bir anda birçok yerlerde bulunabilecek.

Orası asıllar âlemi. Bu dünyada gaybî olarak inandığımız iman hakikatlerini orada müşahede edeceğiz. Şu anda peygamberlerle (a.s.) görüşmemiz ancak hayâlen olabiliyor; gölgeden ileri geçemiyor. Orada bütün muazzez zevatla bizzat görüşeceğiz. Mazhar olacağımız bu şerefler silsilesi, “rü’yetullah” ile en ileri seviyesine ulaşacak…

Yürümenin ardında yorgunluğun saklandığı, tebessümlerin riyaya büründüğü, yemenin doyma ile sınırlandığı, elemlerle sevinçlerin gece ile gündüz gibi birbirini durmadan kovaladığı bu sûretler âlemine aldanmayanlar, asıla kavuşacaklar. Gerçek saadeti orada bulacaklar. “Allah’a karşı hüsn-ü zan ibadettir” hadis-i şerifinden güç alarak, rabbimizin lütfuna itimaden, hep cennetten söz ettik. Cehennem de asıllar âleminden bir başka köşe. Elemin, ıstırabın, pişmanlığın, hüznün, ahın, eyvahın da aslı orada.

Buradakiler onlara göre gölge ve resim kabilinden. Onlardan o kadar zayıf, o kadar geri… Elbette böyle bir azaba ebediyen duçar olacak bir insan da bu dünyadakinden farklı bir yaratılışa sahip olmalı. Nitekim öyle de… Cehennem ateşinde yanıp kavrulan bir âsinin bedeni, ânında yeniden yerine gelecek ve azap böylece aralıksız sürüp gidecek…

Âhiret için “kudret âlemi” tabiri kullanılıyor. Orada her şey zamansız, ânında vücut bulacak. Ama kudretin bu zamansız tasarrufu da yine hikmet üzere yürüyecek. Cennet ve cehennem, mizandan sonra. O halde, bu âlemlerdeki bütün icraatlar ölçülü ve mizanlı olacak. Mizanda zerre mıskal hayır da şer de tartıldığı gibi, cennetteki haz da cehennemdeki azap da çok ince bir adaletle taksim edilecek. Herkes sevabınca lezzet alacak ve günahınca elem çekecek…

Yavaş yavaş olan hızla da olur. Safha safha meydana gelen bir anda da vücut bulabilir. Kanunu koyan kaldırabilir veya değiştirebilir. Hayâlimiz dünyanın öte ucuna bir anda gidiyor, ayaklarımız ise seyrini adım adım yürütüyor. Âhirette ayaklarımıza hayal kanunu uygulansa buna kim mâni olabilir? Nitekim öyle de olacak. Kaldı ki, yavaş gitmemiz de Allah’ın kudretiyle, hızlı gitmemiz de… Bizim işin içinde neyimiz var?

Prof. Dr. Alaaddin Başar

Ölümün Gerçek Yüzü

 “ Mevt, vazife-i hayattan bir terhistir, bir paydostur, bir tebdil-i mekândır, bir tahvil-i vücuddur, hayat-ı bâkiyeye bir davettir, bir mebde’dir, bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesidir.”[1]

“(Mevt) Ağırlaşmış olan vazife-i hayattan ve tekâlif-i hayatiyeden âzad edip, yüzde doksan dokuz ahbabına kavuşmak için, Âlem-i Berzah’ta bir visal kapısı olduğundan, en büyük bir nimettir.”[2]

      Ölüm, ruhun  beden denilen ceset kafesinden ayrılıp, tebdil-i mekân etmesi, yani bu fani dünyadan ebedi âleme göç etmesidir. Ölüm, ebedi hayat için yaratılan insanı,  âhirete göre bir gölge ve bir han hükmünde olan bu dünya menzilinden çıkarıp,

“… bin sene mes’udane hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatın”a ve o Cennet hayatın”nın dahi bin senesi, bir saat rü’yet-i cemaline mukabil gelmeyen bir Cemil-i Zülcelal’in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna…. ve ziyafetgâh-ı ebedîsi olan Cennet’e”[3] kavuşturur.

      Dünya ve içindekiler geçici, fani ve zevale mahkum olduğundan,  gelen her insanın buradan başka ve daimi bir memlekete göç etmesi yaratılışın icabı, hikmet-i İlahiyenin muktezası ve imtihanın bir gereğidir. Dünya bir darul hikmet ve  bir imtihan salonu olduğundan bu solonda imtihanını bitirenler, yerini başkalarına bırakırlar.

     Bu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilen insanlar, buradaki vazifelerini ikmal ettikten sonra, ölüm ile yeni bir âleme geçecek ve ebedi bir hayatın başlangıcı olan kabir, berzah ve  haşirden  sonra  ya ebedi saadete kavuşacaklar yahut  ebedi şekavete  düçar olacaklardır.

“Âyâ bu insan zanneder mi ki, başı boş kalacak? Hâşâ!.. Belki insan, ebede meb’ustur ve saadet-i ebediyeye ve şekavet-i daimeye namzeddir. Küçük-büyük, az-çok her amelinden muhasebe görecek. Ya taltif veya tokat yiyecek.”[4]

     Hasenatları ağır gelen müminler, Allah’ın lütfüyle O’nun cemalî isimlerinin tecellisi olan ebedi cennete,  kafirler, münafıklar ve mürtedler  ise  celâlî isimlerinin  tecelligâhı olan sonsuz cehenneme gireceklerdir. Günahları sevaplarından ağır gelen mü’minler ise, cehennemde geçici bir süre kalıp cezalarını çektikten sonra tekrar cennete gireceklerdir. İnsanların dünyada yaptığı bütün iyilikler cennet, günahlar ise cehennem çekirdeği hükmünde olup, âhirette o çekirdekler ya “Tuba-i Cennet” veya “Zakkum-u Cehennem” ağacı olacak ve  çeşitli meyveler verecektir.

“… o gün) bir grup cennette, bir grup cehennemde [çılgın ateşte].”[5]

ayeti de bunu ifade etmektedir.

“Hattâ dünyada yediğin meyve üstünde söylediğin ‘elhamdülillah’kelimesi, cennet meyvesi olarak tecessüm ettirilip sana takdim edi(lecektir)”[6]

     İnsanın, öldükten sonra dirilip, huzur-i ilâhiye çıkacağı, ameline göre mükâfat veya azap göreceği muhakkaktır.  Zira,  istidatça en cami, kâinatın  en mükemmel meyvesi, ve Cenab-ı Hakk’ın en sevgili muhatabı olan insan, ebed için yaratılmış ve ebede gidecektir

 “İnsanın fıtrat-ı zîşuuru olan vicdanı, saadet-i ebediyeye bakar, gösterir. Evet, kim kendi uyanık vicdanını dinlerse “Ebed!.. ebed!” sesini işitecektir. Bütün kâinat o vicdana verilse, ebede karşı olan ihtiyacının yerini dolduramaz. Demek o vicdan, o ebed için mahluktur.” [7]

      Yüz yirmi dört bin peygamber, yüz yirmi dört milyon evliya ve bütün semavi kitaplar, kıyamet ve âhiretten kesin olarak haber verdikleri gibi, Kur’an’ın  dörtte biri de haşir ve âhiretten bahseder; bin ayetiyle onun  kesin bir gerçek olduğunu ispat eder ve haber verir.

      Cenab-ı Hakkın bütün isimleri,  ebedî olan âhiretin vücudunu iktiza ederler. Zalimlerin yaptıkları zulümler, mazlumların maruz kaldığı eza ve cefalar, Cenab-ı Hakk’ın Âdil isminin tecellisini ister. Rahman, Rahim ve Hakim isimleri cenneti istediği gibi, Kahhar ve Cebbar isimler de cehennemin vücudunu ister. Zira birçok isimler dünyada tam tecelli etmiyor. Onun için bir Mahkeme-i Kübra ve sonsuz bir âlem lazımdır ki,  Cenab-ı Hakk’ın bütün isimleri orada  kemaliyle tecelli etsin. Eğer mücazat ve mükafâtın mahalli olan ahiret olmasaydı insan ile hayvan, mü’min ile kâfir, iyi ile kötü, hayır ile şer, hak ile batıl aynı seviyede kalırdı. Demek ki,  dünyanın ve insanın ehemmiyeti ancak âhiretin vücudu ile tahakkuk eder.

      İmtihanın bir gereği olarak, bu misafirhanede iman-küfür, hayır- şer, güzel- çirkin,  kâr- zarar gibi şeyler beraber bulunurlar. Burada Cenab-ı Hakk’a iman edenler, O’nu hakiki sevenler, rızasına uygun yaşayıp O’nun istediği gibi hareket edenler,  O’nun emir ve yasaklarına riayet edip  nefsini ıslah edenler, şahadetnamelerini alarak ebedî bir hayatta nihayetsiz nimetlere ve saadetlere mazhar olacaklardır, biiznillah. Bir ayette mealen şöyle buyrulur:  

“İyi iş, güzel amel yapanlara daha güzeli ve daha fazlasıyla karşılık vardır. Yüzlerine ne kara bulaşır, ne de aşağılanırlar. Cennet ehli işte bunlardır. Orada ebedî kalacaklardır.”[8]

     “… hayat-ı uhreviye, bütün kâinatın neticesidir. Eğer bu hayat olmasa, kâinatta hakikat denilen her şey, zıddına inkılab eder. Meselâ: Nimet nıkmet olur, akıl  belâ olur, şefkat yılan olur.”[9]

“Ey insan, hiç mümkün müdür ki: Sana bu sîmayı veren ve o sîmada böyle bir sikke-i rahmeti ve bir hâtem-i ehadiyeti vaz’eden zât seni başıboş bıraksın, sana ehemmiyet vermesin, senin harekâtına dikkat etmesin, sana müteveccih olan bütün kâinatı abes yapsın, hilkat şeceresini meyvesi çürük, bozuk, ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın? Hem hiçbir cihetle şübhe kabul etmeyen ve hiçbir vechile noksaniyeti olmayan, güneş gibi zahir olan rahmetini ve ziya gibi görünen hikmetini inkâr ettirsin? Hâşâ!”[10]

       Evet, bu fani âlem, Cenab-ı Hakk’ın sonsuz rahmetine ve isimlerinin tecellisine tam ayna olamıyor. Çünkü  rahmet nihayetsiz, insanların ömürleri kısa ve dünya fanîdir. Bunun için başka ebedi bir âlem lazımdır ki, rahmet devam etsin ve O’nun zenginliğinin aslı orada kemaliyle tezahür etsin. Çünkü dünyadaki bütün nimetler numune ve gölgedir, asıllar ise âhirettedir.

“Ölüm, saadet-i ebediyeye mukaddemedir; bu itibarla nimet sayılabilir. Çünkü nimetin mukaddimesi de nimettir. Ölüm, muzır hayvanlarla dolu bir hapisten, geniş bir sahraya çıkmak gibidir. Binaenaleyh ruh, ceset kafesinden çıkarsa necat bulur.”[11]

     Peygamber Efendimiz (s.a.v); “Dünya dar-ül meşakkattir.” buyurmuştur. Bu bakımdan, dünyada  rahat, huzur ve gerçek saadet yoktur, olamaz da.Çünkü onların mekânı bura değildir. İnsan asıl saadet ve sürurun mahiyetini bilmediğinden, buradaki bazı şeylerden zevk alır ve saadeti onlar zanneder.  Halbuki  asıl zevk ve sürur alem-i ahirette olacaktır.

       Bir ayette şöyle buyrulur:

“Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı.”[12]

    Oyun ve eğlencenin süresi azdır, çabuk geçer. İşte bu hayatta aynen öyledir.  Oyun ve eğlenceyle genelde çocuklar ve cahiller meşgul olur.  Akıllı kimseler fani ve geçici oyunlarla oyalanmaz ve onlara itibar etmezler. Dünyada insana zevk ve lezzet veren şeyler hem değersiz hem de geçicidir,  ahirete ait olan hakikatler ise daimidir, kıymetlidir ve şereflidir. Nice güçlü ve saltanat sahibi kimseler vardır ki, kısa bir zaman sonra ya toprak altına girmiş veya zavallı bir duruma düşmüşlerdir. İnsan bu dünyada elde ettiği mal ve servetten faydalanıp faydalanmayacağını bilemez.  Velev ki, belli bir süre fayda görse  bile yine bir gün  onlar  elinden çıkacaktır.

     Peygamber Efendimiz (s.a.v);

“İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.”

buyurarak, dünyanın bir uyku alemi olduğunu asıl zevk ve sefanın ise ahirette olacağını ifade etmişlerdir.  Bir insanın rüyasında iki kilo kebap yemesi mi daha iyidir, yoksa uyanık iken yüz gram kebap yemesi mi?

     Evet dünyanın zevkleri ve lezzetleri meşru da olsa fanidir, anidir, geçicidir, gölgedir ve rüyada yiyip içmek gibidir. Ahirete ait olan her şey ise, ebedidir, daimidir, sürurludur, nurludur, zevklidir  ve şevklidir. Ona ait bir zerre ebedi olduğundan, dünyadaki bütün  nimetlerden daha kıymetlidir, daha âlidir. Allah’ın rızasına mazhar olmak ise bunların hepsinden daha büyüktür.

“Allah’ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte asıl büyük kurtuluş da budur.”[13]

       Bir başka ayette mealen şöyle buyrulur:

“Şüphesiz senin için son olan, ilk olandan (ahiret dünyadan) daha hayırlıdır.”[14]

      Bu ayet  Peygamber Efendimizin (s.a.v) davasında muvaffak olacağını, her zaman terakki edip nice nimetlere nail olacağını, izzet ve şanının yükseleceğini ve dünyada  her zaman muvaffakiyetlere nail olacağını mucizene bir şekilde haber vermiştir. Evet  İslâmiyet’in ilk tesis ve intişarı yıllarında başta amcası olmak üzere en yakınları ve Kureyş’in en ileri gelenleri  Hz. Peygamber’e ve ona tabi olanlara  düşmanlıkları ve hücumları şiddetli olduğu,  Peygamber Efendimiz’in şahsına, ailesine ve sahabelerine  karşı  dayanılmaz eza ve işkence ettikleri halde, o   İslâm’ın ilanında akılları hayrette bırakacak bir şekilde sabır, metanet, sebat ve kararlılıkla davasında muvaffak olmuş,   fetihlere imza atmış,  nam ve şöhreti, sıdk ve emniyeti, kemalat ve fazileti, vakar ve ciddiyeti, Şark ve Garb’a yayıldı.  Bu ayet Allah Resulünün ve ona tabi olanların âhirette de her türlü nîmetlere ve tecellîlere mazhar olacağını müjdelemektedir.  Hz. Peygamberî (s.a.v) kendine rehber edinen ve onun sünnetine uyanlar, onun gölgesi sayesinde  dünyada huzur ve saadetle yaşarlar,  ahrette de yine onun vesilesi ile  ebedi sürurlara  mahzar olurlar.

     Bir ayette şöyle buyrulur:

“O gün, cennet halkının kalacakları yer daha hayırlı, dinlenecekleri yer çok daha güzeldir.”[15]

     Başka bir ayette ise şöyle buyrulur:

“Orda ebedi olarak kalıcıdırlar; o, ne güzel bir karargah ve ne güzel bir konaklama yeridir.”[16]

      İşte Cenab-ı Hak, o daimi ve güzel olan ebedi hayatı kimin kazanacağını ve kimin daha güzel işler yapacağını imtihan etmek üzere ölümü ve hayatı yaratmış ve insanı imtihan etmek için bu dünyaya göndermiştir.  Nitekim bir ayette mealen şöyle buyrulur:

“O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır.”[17]

“Nasıl ki hayatın dünyaya gelmesi bir halk ve takdir iledir; öyle de, dünyadan gitmesi de bir halk ve takdir ile bir hikmet ve tedbir iledir.”[18]

    Her bahar mevsiminde yer yüzünü bir anda dirilten ve toprağın altında  çürüyen   bir çekirdekten  koca bir ağacı çıkaran ve basit tohumlara binlerce  sümbül  verdiren bir Hafız-ı Zülcelal, bu kadar ehemmiyet verdiği ve en çok sevdiği mahlukunun toprak altında çürüyüp yok olmasına hiç  müsaade eder mi? Elbette onu toprak altında kısa bir süre durdurur ve sonra huzuruna alır.

Evet, “ çekirdeğin mevti, sümbülün mebde-i hayatıdır; belki ayn-ı hayatı hükmünde olduğu için, şu ölüm dahi, hayat kadar mahluk ve muntazamdır.”[19]

      Bağında veya bahçesinde her bir yaprağı bir trilyon lira değerinde güller yetiştiren bir kimyagerin, o bağ ve bahçesinin kapısını açık bırakmak suretiyle, yetiştirdiği gülleri, hayvanlara yedirmesi akla ve hakikate uygun olmadığı gibi, Cenab-ı Hak da bu dünyanın en mükemmel bir meyvesi olan ve her bir azası trilyonlarla mukayese edilmeyecek kadar kıymetli olan bu insanı toprağa atıp böceklere yedirmesini hiçbir  akıl kabul etmez.

      Bir şeker fabrikasının sahibi, ürettiği şekerleri nehre  döküp, onları balıklara yedirerek zayi eder mi? Böyle yapması, o fabrikanın kuruluş gayesine hiç  uygun olur mu?

       Cenab-ı Hak, bütün kâinattan süzüp hassas mizanlarla yarattığı ve nihayetsiz nimetlerle beslediği en mükemmel meyvesini ve en sevgili mahlukunu toprağa gömüp yokluğa atar mı? Onu böceklere yedirerek  zayi eder mi?

“Size böyle nimet eden zât, sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız.”[20]

      Bir mektep ve bir tâlimgâh olan bu dünyaya gönderilen insanlardan kulluk vazifesini hakkıyla ifa edenler, yani salih amel işleyenler, ebedi cennet saraylarına girmeye liyakat kesbedecek, iradelerini yanlış yolda kullanıp, ömrünü  isyan ve sefahatte geçirenler de müstahak oldukları cezayı göreceklerdir.

     Osmanlı padişahları saraya alacakları insanları önce Enderun mektebinde yetiştirir,  sonra saraya kabul ederlerdi. Çünkü sarayın nizam ve intizamı; ahenk ve huzuru her şeyden önce Enderun’da aldıkları eğitim ve öğretime bağlıdır.   Cenab-ı Hak bu dünyayı, insanın ubudiyeti için bir mektep, talimgâh ve bir kışla olarak yaratmıştır. Öyle ise bu talimgâha ve mektebe gelenler, buradaki kulluk vazifelerini en iyi şekilde tekmil edip cennete layık bir insan olabilmenin azmi ve gayreti içinde olmalıdırlar.

       Evet, insanın asıl kemali ölümden sonra başlar.  Mevt, zahiren hüzünlü ve kederli görünse de insanı ıstıraplı, meşakkatli, kederli ve hüzünlü bir hayattan, saadetli, sürurlu, nurlu,  neşeli  ve ebedi bir hayata kavuşturan ölüm,  elbette zarûrîdir, sevimlidir ve güzeldir.

  “Ölümün peçesi gerçi karanlık, siyah, çirkin ise de; fakat mü’min için asıl sîması nuranîdir, güzeldir…”[21]   

   “Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber,
Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber.” (N. Fazıl)

     Bir insan, hastalandığı zaman tedavisi için lazım gelen ilacı mide yoluyla alır. O hasta, faraza gözüm iyi olsun diye doktorun verdiği ilacı gözüne sokarsa, şifa bulması bir yana gözünün kör olmasına sebep olur. Demek ki, gözün tedavi edilmesinin yolu mideden geçer.  Bir insanın da alem-i ahirette  ebedi saadetlere mazhar olması için ölüm köprüsünden geçmesi zaruridir.

    Evet, her güzel şey, kahharane bir fırtınanın peşinden geliyor. Gök gürültüsü ve şimşeğin ardından yağmurun gelmesi gibi, annenin çektiği azîm sancı da evlâdı meyve veriyor. Aynı şekilde, toprak altında  parçalanıp dağılan bir çekirdeğin kalbinden de muhteşem bir ağaç vücuda geliyor.

    Dünyaya yeni gelen bir çocuk, diş sahibi olmak için damaklarının yarılmasına rıza gösteriyor ve çektiği o acının sonunda inci gibi dişlere sahip oluyor. Ve nihayet insan da bu dünyada çeşitli eza ve cefalara, bela ve musibetlere duçâr oluyor, neticede vefat edip, toprağın altına giriyor ve orada cesedi çürüyüp dağılıyor. İşte ebedî saadet de, iman ve sabır kaydıyla bu fırtınaların semeresi olarak tezahür ediyor.

  “Çünki, nuranî âlemlere giden yol kabirden geçer ve en büyük saadetler büyük ve acı felâketlerin neticesidir. Meselâ: Hazret-i Yusuf, Mısır azizliği gibi bir saadete, ancak kardeşleri tarafından atıldığı kuyu ve Zeliha’nın iftirası üzerine konulduğu hapis yoluyla nâil olmuştur. Ve keza, rahm-ı maderden dünyaya gelen çocuk, mahud tünelde çektiği sıkıcı, ezici zahmet neticesinde dünya saadetine nâil oluyor.”[22]

      Evet ölüm, bir daha ölmemek üzere dirilmektir.  Bu hakikat bir ayette şöyle ifade edilir:

“Orda, ilk ölümün dışında başka ölüm tatmazlar. Ve (Allah da) onları cehennem azabından korumuştur.”[23]

   “Öleceğiz müjdeler olsun, müjdeler olsun!
Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun!”     

   “Kapı kapı, yolun son kapısı ölümse;
Her kapıda ağlayıp o kapıda gülümse!
O demdeki perdeler kalkar, perdeler iner,
Azrail’e hoş geldin, diyebilmekte hüner…”    

    “O dem çocuklar gibi sevinçten zıplar mısın?
Toprağın altındaki saklambaçta var mısın?
Ölüm ölene  bayram;  bayrama sevinmek var;
Oh ne güzel, bayramda tahta ata binmek var.”

                                                (N. Fazıl Kısakürek)

Mehmed Kırkıncı, 2011

Dipnotlar:

[1]  Nursî, B.S Mektubat, Birinci Mektup.
[2] Nursî, B.S Mektubat.
[3] Nursî, B.S Mektubat, Yirminci Mektup.
[4] Nursî, B.S Lem’alar.
[5] Şûrâ Suresi, 42/7.
[6]  Nursî, B.S  Sözler, Otuz İkinci Söz.
[7] Nursî, B.S Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz.
[8]  Yunus Suresi, 10/26.
[9] Nursî, B.S İşarat-l İ’caz.
[10]  Nursî, B.S Lem’alar.
[11]  Nursî, B.S İşarat-l İ’caz.
[12] Ankebut Suresi, 29/64.
[13] Tövbe Suresi, 9/72.
[14] Duha Suresi, 93/4.
[15] Furkan Suresi, 25/24.
[16] Furkan Suresi, 25/76.
[17] Mülk Suresi, 67/2.
[18] Nursî, B.S Mektubat, Birinci Mektup.
[19] Nursî, B.S Mektubat, Birinci Mektup.
[20] Nursî, B.S Sözler.
[21] Nursî, B.S Lem’alar, Yirmi Altıncı Lem’a.
[22] Nursî, B.S Şuâlar, Yirmi Dokuzuncu Lem’adan 2.Bâb.
[23] Duhan Suresi, 44/56.